İktidar denince günlük hayatta umarsızca tüketilen, her yerde ve her ortamda konuşulan, herkesin üzerine bir şeyler söylediğini zannettiği, dillere pelesenk olmuş bir kavram beliriyor akılda. Peki, bu kadar konuşulan ve güya bilinen iktidar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Nedir aslında iktidar denen şey? Geçmişten günümüze nasıl var olmuştur? İktidar, iktidarını nasıl ve hangi araçlarla kurar? İktidarın boyutu, türleri ve geçmişten günümüze telaffuzları nelerdir? İnsanların iktidar denince mevcut siyasi iktidardan başka bir şey tasavvur edemedikleri bir vasatta konuya daha derinlemesine anlamak adına Yıldız Teknik Universitesi’nde hala ders vermekte olan Türkiye’nin önemli siyaset bilimi profesörlerinden Cengiz Çağla’ya sorularımızı yönelttik. Haydi, bu önemli konuyu biraz daha ‘anlamak” için okumaya ve okuduklarımız üzerine düşünmeye davetimize siz de iştirak edin.
‘İktidar’ı konuşurken bir yanıyla somut bir yanıyla da fazlasıyla soyut bir şeyi konuşmuş oluyor gibiyiz. Mesela ‘politik iktidar’, ‘kültürel iktidar’, ‘ekonomik iktidar’ vb. demeye başladığımızda daha bir somutlaşıyor. Ama yine ne kast olunduğu belirsizliğini korumayı sürdürüyor, en azından genel için diyebiliriz.
Biz özel bir alana çekmeden genel anlamıyla ‘iktidar’ ne demektir ile başlayalım?
Kısa bir cevap isterseniz, en genel anlamıyla iktidar dediğimizde “ilişki içinde asimetrik güç” anlaşılır, “eylem yapabilme/yaptırabilme gücü ve yeteneği” anlaşılır. İktidarın ortaya çıkması için en az iki aktörün varlığı gerekir. “A’nın B üzerinde iktidarı var” dediğimizde A’nın B’ye herhangi bir şey yaptırabilmesinden bahsediyoruz. B normalde yapmayacağı bir şeyi A’nın etkisiyle yapıyorsa bu bir iktidar ilişkisidir.
Zapatistaların dünyayı iktidar olmadan değiştirme çağrısı… Dünyayı yeniden kurmak, yeni baştan, onur ve insaniyet üzerine kurulu bir dünya yaratmak ama ‘iktidar olmadan’. Sizce burada ne tür bir ‘iktidar’dan bahsediliyor? Böyle bir güç var mı?
Bilindiği üzere anarşizm eski ve köklü ideolojilerden. Devlet otoritesini reddeden ve mutlak özgürlüğü savunan siyasal, toplumsal ve entelektüel anarşizmler tarihte çeşitli dönemlerde ortaya çıkmıştır.
Çok yakından izlememekle beraber Zapatistaların bu çerçevede siyasal bir anarşizm olduğunu , antikapitalistliği öne çıkan bir anarşist hareket olduğunu düşünüyorum. İçinde bulundukları toplumun siyasal otorite örgütlenmesini, yani iktidar yapısını eleştiren, otorite karşıtı ve otorite dışı bir toplum kurma özlemini dile getiriyorlar. Neo-liberalizm ve küreselleşme karşıtı, anti emperyalist bir hareket olarak görünüyorlar, ama özleri anti-kapitalist. Üretim araçları üstünde komünoter mülkiyeti savunan tahakküm karşıtı bir hareket. İktidar karşıtı diyebilir miyiz, ondan tam emin değilim. Bugüne kadar gördüğümüz devlet biçimleri zorunlu olarak otorite üreten yapılardı. Zapatistaların karşı çıktığı daha ziyade devletin bu geleneksel yapısı. Anarşist hareketlerin bir kısmı devletin karşısına otorite üretmeyen yatay örgütlenmeleri çıkartır, bunlar gönüllülük ve karşılıklı yardımlaşma temeline dayanan mutualist yapılardır. Otoritenin tekelleşmediği ve kurumsallaşmadığı merkezsiz ve gevşek yapılar… İktidarı reddetmek gibi görünen olgu, devletin piramidal bürokratik yapısına karşı çıkmak esasında. Devlet bir tahakküm aracı, bireyin özgürlüğünü çeşitli alanlarda kısıtlayarak onu fiili olarak ortadan kaldıran başlıca örgüt. Devlet, hem hukuksal hem de ekonomik hayattaki etkinliğiyle ve toplumsal yaşamın çeşitli alanlarına yaptığı müdahalelerle bireyin ahlâki gelişimine de müdahale ediyor, onun bağımsızlığını yok ediyor. Var olan ekonomik düzenin, yani kapitalizmin ayakta kalmasına, onun kendisini yeniden üretmesine destek oluyor. Yani, devlet, kapitalizmi sürekli olarak yeniliyor ve yeniden üretiyor. Zapatistaların altı talebini hatırlarsak bunlar toprak, konut, gıda, sağlık, eğitim ve iş alanlarındaydı. Özü itibariyle her biri antikapitalist taleplerdi.
Anarşistlerin önemli bir çoğunluğu, hatta belki de tümü özellikle bireyi ezen ve ona özgürlük alanı bırakmayan hukuk yapısına karşı çıkarlar. Hukuk, yönetenlere, egemen sınıflara ve toplumun bütününü temsil ettiği varsayılan devlete bireyi baskı altında tutma imkânını veren temel mekanizmadır. Zapatistalar “devlet bize karışmasın” dediklerinde esasında onun iktidarını tanımadıklarını ifade ediyorlar. Zaten anarşizme göre, devletin öngördüğü ve güvence altındaymış gibi gösterdiği temel hak ve özgürlükler birer yanılsamadan ibaret. Devlet esasında var olan iktidar ve sömürü ilişkilerini meşrulaştırıyor. Hukuk önünde eşitlik bir yanılsama, gerçek hayatta zenginler ve yoksullar, mülk sahipleri ve mülksüzler var. Hukuk, mülk sahiplerinin hukuku. Anarşik toplumun ekonomik örgütlenmesi ise ortaklaşmacı bir örgütlenme olmak durumunda. Ortaklaşmacı ilkeler çerçevesinde bireylerin üretim ve dağıtım alanlarındaki tüm otoriter alışkanlıklarını terk etmeleri, yatay ve demokratik bir yapı oluşturmaları bekleniyor. Bu yapı içinde herkesin üretime ve yönetime katılması, yerel birimlerin yatay olarak birleşmeleri ve bir konfederasyon oluşturmaları söz konusu olacaktır. Dolayısıyla iktidar yine var ve olacak, ancak daha yatay bir şekilde örgütlenecek. Toplumun temeli tek tek bireyler ya da ailelerse, bunlar coğrafi birimlerde bir araya gelerek komünleri oluşturacak, özyönetim ilkesi çerçevesinde kendi kendilerini yönetecekler, daha üst düzeyde bir araya gelerek federasyonu oluşturacaklar, federasyonların bir araya gelmesiyle de federasyonlar federasyonu gibi otorite içermeyen bir üst yönetim kurulacak, bu da anarşist idealin hayata geçirilmesi… Bir başka bağlamda Britanya siyasal çoğulcuları da (John Neville Figgis, Harold Laski vb.) doksan yüz yıl kadar önce buna benzer düşünceleri savunmuşlardı.
Diğer soruya geçmeden ‘iktidar ve muktedir’ olmak arasında bir ayrım görüyor musunuz?
Muktedir iktidar olan öznedir. Bu özne devlet olabilir, bir toplumsal sınıf olabilir, bir grup olabilir, bir birey olabilir.
İktidar tarih boyu ve modern dönemde hangi kavramlara tutunarak, hangi kavramlardan güç alarak tanımlanıyor?
Güzel bir soru. Zamanında Hobbes’un yanıtladığı bir soru. Biz de onu izleyelim. Hobbes’a göre iktidar, ya kerameti kendinden menkul bir güç ya da araçsal bir güç. İlki, yani kendiliğinden olan, bedensel ya da zihinsel üstünlükten kaynaklanır. Bunlar olağanüstü güçten, güzellikten, ihtiyattan, yetenekten, hitabetten, cömertlikten ya da soyluluktan güç alan şeyler. Araçsal olan iktidar ise bu saydıklarımızdan güç alabileceği gibi şans veya talihten de güç alabilir. İktidar aynı zamanda gittikçe çoğalır, gelişir, güçlenir; ilerledikçe hız kazanan ağır cisimlerin hareketi gibi.
İyi – kötü gibi bir yargıya girmek istemeden İktidarı ve doğasını tanımak üzerinden gidelim… İktidar ne tür aygıtlara ihtiyaç duyar?
İktidar, maddi ve manevi (simgesel) aygıtlara ihtiyaç duyar. En önemli maddi aygıtlar her halde zor araçlarıdır. Silah, ordu, polis teşkilatı, binalar, karakollar, cezaevleri, surlar, şatolara, kaleler ve en önemlisi bu yapıların içinde ve dışında sözünü dinleyecek insanlar…
Simgesel aygıtlardan en önemlisi ise dildir. Sözlü olsun yazılı olsun her metin potansiyel bir iktidar kaynağıdır. Bunu ilk olarak Platon’un Gorgias diyaloğunda görürüz. Söylem ikna edicidir, söylem ruhlarımızı harekete geçirendir, söylem zaman zaman da ruhlarımızı kötüye kullanandır. Elbette, söylem kitleyi de harekete geçirir.
Belli toplumlarda maddi aygıtların belli toplumlarda ve bağlamlarda da simgesel aygıtın ön plana çıktığını görürüz. Bu iki aygıt birbirini tamamlar aynı zamanda. İktidarın en büyüğü geniş insan kitlelerinin arkasında olduğu iktidardır. Bu da çoğunlukla sadece maddi aygıtlarla değil, ama aynı zamanda kitlenin bir şekilde elde edilen “rıza”sıyla olur.
Eleştirel teoriye göre geç modern dünyada ekonomiden sonra iktidar ‘kültür’ aracılığıyla sağlandı, buna katılır mısınız?
Katılmamak mümkün değil. İsterseniz biraz geriye gidelim.
Ortodoks Marksizme göre egemenlik zor temeli üzerinde kavramsallaştırılıyordu. Marksist iktidar kuramının birbirinden ayrılmayacak üç unsuru olduğu söylenebilir. Bunlar iktidarın kökeni, doğası ve araçlarıdır. Engels’e göre devlet ilkel-komünal toplumlarda mevcut değildi, işbölümünün ortaya çıkmasıyla şekillendi. Üretim araçları üstünde özel mülkiyet oluştuğunda, antagonist sınıflar ortaya çıktı, devlet çatışmalarda hakemlik yapmak ve egemen grubun diğerleri üstündeki hegemonyasını güvenceye almak işlevini üstlendi. Bu bağlamda devletin iki özelliğini vurgulamak gerek. Biri “egemen sınıfın bir aracı ve temsilcisi” oluşu, diğeri de bir “baskı aracı” oluşu. Yalnız, çatışan sınıflar arasında devletin bu konumu zaman zaman değişebilir. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabında bu kuralın istisnasını getirmiştir: uzlaşmaz sınıflar arasında dengenin oluştuğu bazı durumlarda devlet egemen sınıfın temsilcisi olma niteliğinden uzaklaşarak belli bir özerklik hatta bağımsızlık da kazanabilmektedir. Öte yandan, Marx ve Engels’e göre devletin işlevlerini yerine getirirken kullandığı üç temel araç var. Bunlar, “devlet iktidarının temel şiddet araçları” olarak nitelenen asker ve polis, modern kapitalist devletin merkezileşmesini en iyi yansıtan “hiyerarşik bürokrasi” ve egemen sınıfın tahakkümünü kültürel olarak mümkün kılan, ezilen sınıfların gerçeği görmelerini engelleyen onları edilginleştiren “ideoloji”dir. Eleştirel teori, işte bu ideoloji tartışmasını derinleştirmiştir. Kültür endüstrisi kavramıyla Adorno’dan başlayarak Frankfurt Okulu düşünürleri, Nazi Almanya’sında kullanılan probaganda yöntemleriyle popüler kültür ürünleri aracılığıyla bireylerin edilginleştirilerek nesneleştirildiğini ve tahakkümün dolaylı olarak içselleştirildiğini ortaya koymuşlardır.
Peki ‘ekonominin iktidarı’ ne kadar gerçekçi?
Bu önermeyi iki farklı ideolojik perspektiften anlamak mümkün. Biri liberal muhafazakarlık ve yeni sağ muhafazakarlık, diğeri de siyasal iktisat ve gelişme iktisadıyla ön plana çıkan Marksist ideoloji.
Liberal muhafazakârlık iktisadın politikaya önceliğini esas alır. Bu akım siyasal liberalizmin felsefi ilkelerini savunur görünmekte, bireyselciliğe vurgu yapmakta, negatif özgürlük, bireysel hak ve özgürlükler ile küçük ve piyasaya müdahale etmeyen bir hukuk devletini öne çıkarmakta.
Bu bağlamda muhafazakâr liberaller 1945 sonrası refah devleti uygulamalarıyla, devletin kamu sektörü aracılığıyla ekonomide önemli bir yer işgal etmesine karşı çıkarlar, özelleştirmeyi savunurlar. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin de katkılarıyla son yıllarda Avrupa ve Amerika’da oluşan egemen eğilimin liberal muhafazakârlık olduğu söylenebilir.
Yeni Sağ ise liberal muhafazakârlıkla bağlantılı, kabaca neo-liberalizmle yeni muhafazakârlığın sentezi ya da bu ikisinin seçmene yeni bir başlık altında sunulması gibi görünmekte. Yeni sağ, geleneksel liberal muhafazakârlık, Ludwig Von Mises ve Friedrich Hayek’ten kaynaklanan Avusturya liberal iktisat teorisi, aşırı liberteryanizm ve kaba popülizmin bir şekilde eklemlenmesi gibi. Bir araya gelmesinde ciddi sorunlar olan bu akımların ne ölçüde birbiriyle karıştığı ve sentez oluşturup oluşturmadıkları konusu tartışmalı… 1950’lerde Hayek ve Oakeshott gibi yazarların sosyalizm, sosyal liberalizm, sosyalist liberalizm ve Keynesçilik gibi akımların tümüne karşı giriştikleri yoğun eleştiriler akımın ilk habercileriydi. Bütün karmaşıklığına karşın Yeni Sağ ideolojinin temeli serbest piyasa üstüne yapılan vurgu ve devlet müdahalesine karşı alınan kesin tavır olarak beliriyor. Savaş sonrası hükümetlerin izledikleri planlama ve refah politikaları, vergilerde ve eğitim, sağlık ve konut gibi alanlardaki kamu harcamalarındaki artışlar, bürokrasinin genişlemesi gibi olgular Yeni Sağ’ın muhalefetine konu oldu. Yeni Sağ’ın devleti en küçük devlettir, ekonomiden elini eteğini çeker, vergileri azaltır, para arzını kısarak bütçe açıkları ve enflasyonla mücadele eder. Yeni Sağ içinde bulunan bazı anarko-kapitalistler ve aşırı liberteryenler karaborsanın, uyuşturucu ve pornografi ticareti gibi unsurların da bütünüyle serbestliğini savunur. Bunlar gerçekçi mi derseniz, hayır, bana sorarsanız paternalist veya romantik muhafazakarlığı tercih ederim. Ama objektif olarak var olan ideolojiler, var olmaya devam edecekler gibi görünüyor.
Sosyalizme ve Marksizme gelecek olursak ekonominin belirleyici kerte olmasına değinmek gerekir. Önceleri radikal liberalizm, 1914 sonrasında ise Labour Party yanlısı görüşleriyle bilinen İngiliz iktisatçı John Hobson, Boer savaşına karşı kaleme aldığı Imperialism: A Study adlı kitabıyla tanınmıştır. Emperyal ya da metropol güç içindeki eşitsiz gelir dağılımına, işçi sınıfının çok düşük olan tüketim düzeyine, sanayi üretimindeki düşük ücretlere dikkat çeken Hobson, finans sektörünün yatırım için giderek artan ölçüde dış pazarlarla ilgilendiğini ifade etmiştir. Kapitalistlerinin dış yatırımlarını güvence altına almak isteyen metropol ülke devletleri de bu yatırımları güç kullanarak korumaya çalışmış, zaman zaman diğer Avrupalı emperyal güçlerle, zaman zaman da yatırımların yapıldığı azgelişmiş ülke devletleriyle çatışmalara girmişlerdir. Hobson iç pazarda yapılabilecek radikal reformların büyüme ve daha adaletli bir bölüşüm imkânı yaratabileceğini öngörmüştü. İç pazarda yapılacak köklü reformlardan sonra uluslararası işbirliğine gidileceğini düşünen Hobson’un görüşleri ütopik olarak değerlendirilmişti. Hobson, emperyalizmi metropol ülkedeki düşük tüketim düzeyiyle ilişkilendirmesi çok eleştiri almasına rağmen, Lenin’i ve Keynes’i etkileyen önemli düşünürler arasında gösterilir.
Marksist yazarların çoğu Hobson’un reformizmini reddetmişlerdir. Bir başka emperyalizm kuramcısı olan Rudolf Hilferding, Hobson’un emperyalist rekabetin şiddet ve savaş doğuracağına dair öngörüsünü kabul eder, ancak iç pazarı genişletmek önerisini reddeder, emperyalizme karşı mücadeleyi sosyalizm için mücadeleyle özdeşleştirir. Böylece emperyalist sömürü olarak görülen azgelişmiş ülkeler üstündeki baskının ortadan kalkması metropol ülkedeki sınıf mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla mümkün olacaktır.
Rosa Luxemburg da emperyalizmi kapitalizmin gelişim sürecindeki son aşama olarak görmektedir. Emperyalist (kapitalist) ülkelerle koloni (prekapitalist) ülkeler arasındaki ticari ilişkiyi “eşitliksiz alışveriş” olarak yorumlayan yazar, Sermaye Birikimi başlıklı kitabında militarizmle, sömürü, işgal, dış borç ve artı-değer üretimi arasındaki ilişkileri analiz eder.
Emperyalizmin yarattığı çelişkilerin reformlarla aşılamayacağı düşüncesi Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin en üst Aşaması başlıklı kitabının da ana temalarından biridir. Lenin, parazit ya da çürüyen kapitalizm olarak gördüğü emperyalizmin tekelleriyle, oligopolleriyle yenilgiye uğratılmasının tek yolunu devrim olarak görür. Uluslararası ilişkileri eşitliksiz ilişkiler, ekonomik sömürü ilişkileri ve emperyalizm bağlamında değerlendiren ve büyük çoğunluğu Marx ve Engels’ten kaynaklanan çok sayıda yazar olmuştur. Lenin’in emperyalizmin sosyalist devrimle yıkılacağını savunması daha sonra György Lukacs tarafından teorik olmaktan çok taktik bir değerlendirme olarak görülmüştür. Lenin, metropol ülkelerde işçi sınıfının sosyalist mücadelesiyle koloni ülkelerdeki anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlamayı hedeflemişti.
Reel marksizmin “marksizm-leninizm” olarak Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde resmi ideoloji haline geldiğini ve daha sonra yıkıldığını, dünya ölçeğinde kapitalist sistemin ise atlattığı bütün krizlere rağmen henüz ayakta olduğunu biliyoruz.
Bütün bu gelişmeler 1960’ların sonu ve 1970’li yıllardan itibaren Latin Amerika kökenli marksist (ya da neo-marksist) yazarlarca, marksizmin eleştirel ve devrimci özellikleri korunarak yeniden yorumlanmıştır.
Bu yazarların tamamında iktisadi ilişkilerin siyaset ve toplum üstünde belirleyiciliği esastır. Günümüzün Marksistlerinde de, mesela Immanuel Wallerstein’de de, böyledir.
Buradan konunun yönünü değiştireceğiz: sizce ‘kültür’ bir iktidar aracı olabilir mi ya da oldu mu?
Elbette, oldu ve oluyor. Gramsci “kültürel hegemonya der, Althusser “devletin ideolojik aygıtları” der, Bourdieu “habitus” der. Bunlar hep kültürün iktidarla ilişkisini açıklayan kavramlar.
Gramsci’de siyasal iktidar ne Marx’ta olduğu gibi ekonomik hayatın basit bir yansıması ne de Lenin’de olduğu gibi yoğunlaşmış halidir. Gramsci’ye göre siyasal iktidar, toplumsal düzenin aktif ve kısmen özerk bir unsurudur. Gramsci’ye göre devlet basit bir araç olarak görülmemeli, o “baskı altında tutma” ve “hegemonya kurma” işlevini yerine getiren son derece karmaşık bir aygıttır. Baskı altında tutar, bunu bazen açıkça yapar. Ama daha sık olarak da hissettirmeden yapar. Bu ikinci tür baskı, hissettirilmeden, toplumun çeşitli katmanlarını belli bir dünya görüşü çerçevesinde, kültürel anlamda belli bir sembolik birlik etrafında bir arada tutarak gerçekleştirilir. Önceki marksizmde pek mevcut olmayan bu özel tahakküm türü, Gramsci’ye göre çok önemlidir. Modern kapitalist devlet artık daha ziyade bu ikinci tahakküm biçimi sayesinde ayakta durur, açık şiddet uygulamaya pek ihtiyacı yoktur. Devlet baskının yoğunlaşmış bir hali olan hegemonyanın bizzat kendisidir.
Gramsci’nin çözümlemelerine göre kapitalist devletin ordu, polis, bürokrasi ve kriz zamanlarında milislerden oluşan bir görünür kısmı var ki bunu “siyasal toplum” olarak adlandırırız. Ayrıca, egemen grubun kültürel hegemonyasını inşa etmek ve sürdürmek için kullandığı “özel” örgütlerin içinde yer aldığı bir de “sivil toplum” var. Siyasal toplumun ikna ediciliği kuvvete dayalı iken sivil toplum genel ve yaygın bir kanaat yaratır, bu ortamda insanlar belli bir biçimde yönetilmeye rıza göstermiş olurlar. Gramsci’nin terminolojisinde hegemonya, yönetici grubun iktidarının zorlayıcı olmayan yönlerini ifade eder. İdeolojiler, çeşitli toplumsal grupların düşünce ve davranışlarını egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda onlara tam olarak hissettirmeden belirler ve yönlendirir. Modern kapitalist toplumlarda sivil toplum kurumsallaşır ve okullar, dinsel kurumlar, düşünce toplulukları ve basın yayın organları gibi kamuoyu oluşturma mekânlarına sahip olur. Sivil toplumun fonksiyonlarının bir çoğunun bir süre sonra devlet tarafından üstlenildiği de görülebilir. İtalya’da faşizmin iktidara gelişi benzer bir süreç sonunda gerçekleşmiştir. Gramsci faşizmin yükselişinin sadece kitlelerin baskı yoluyla sindirilmesi sonucunda olmadığını, aynı zamanda çeşitli mitolojiler, birleştirici ve harekete geçirici ideolojiler sayesinde mümkün olduğunu yazdı.
Gramsci’nin düşünceleri, Althusser tarafından bir adım ileriye taşınmıştır. Althusser, hegemonyanın gerçekten işlediği yolları teorileştirmekle ilgilenmiştir. İşte tam burada, onun ünlü devletin ideolojik aygıtları kavramı devreye girer.
Althusser’e göre, kapitalist üretim ilişkilerinin sürmesinin nedenlerini anlamak için devlet iktidarına odaklanmak gerekmektedir. Althusser, devletin iki anahtar bileşenine dikkat çekmektedir: baskıcı ve ideolojik devlet aygıtları. İlki, polisiye ve askeri araçları kapsayarak baskı yoluyla işler. Devletin ideolojik aygıtları ise ideolojik düzlemde çalışır. Bunlar, özgül bir ideolojinin toplum üzerinde yayılmasını sağlayan kurumlardır. Althusser, bu kurumları şöyle sıralar: din, eğitim, aile, yasalar, sendikalar, iletişim araçları ve kültür.
Pierre Bourdieu de kültürün rolünü önemli bulan bir düşünür. Egemen sınıfın entegrasyon mekanizmalarını incelerken siyasal seçkinlerin önemli bir kısmının belli okullardan geldiğini, siyasal ve idari kadrolarla sanayi ve silahlı kuvvetlerin üst mevkileri arasında da düzenli bir geçişkenlik olduğunu saptamıştı. Aynı zamanda Ecole Nationale d’Administration’un Fransa’da egemen sınıfın yönetici fraksiyonunun önemli bir kısmını yetiştirdiğini gösteren veriler toplamış, çeşitli sektörlerde çalışan yöneticiler arasında toplumsal, profesyonel ve tabii ki kültürel düzeyde göreli bir türdeşleşme eğilimi tespit etmişti.
Bourdieu üstünde özellikle durmak gerek. Egemen sınıfların hissettirmeden kurdukları egemenlik konusunda en sofistike kavramsallaştırmalardan biri ondan gelir. Bourdieu, iktidarın her bireyde tek tek içselleştirilmiş olduğunu, toplumsal pratikler aracılığıyla sürekli yeniden üretildiğini yazdı. Toplumsal alanda belirleyici olan egemenlerle onlara tabi olanlar olarak iki ajan kategorisi olduğunu kabul eden Bourdieu, bir yandan her iki grupta da içinde olduğu yapıya ters düşen diğer kategoriye yakın unsurlar bulunabileceğini ifade eder. Öte yandan, her iki kategoride de okulla, kültürle ve dinle ilgili alt-alanlar olduğunu tespit eder. Toplumun basitçe egemen olan/olmayan ikilemine indirgenemeyeceği, toplumsal gruplar arasındaki eşitsiz “sermaye” dağılımının çok daha karışık stratejilere ve iktidar kombinasyonlarına izin verdiği görülmektedir. Ekonomik ya da finansal sermayeye sahip olduğu halde kültürel ve sembolik sermayeye sahip olmayanların güçsüz kalması mümkün olduğu gibi, ekonomik sermayeden mahrum olduğu halde kültürel ve sembolik sermayesine yoğun yatırım yapmış bireyler güç sahibi olabilirler.
Bourdieu, ilke olarak ezilen sınıfların egemen sınıflarla uzlaşmaz bir çelişki içinde olduğunu kabul eder. Ancak, bugün itibariyle egemen sınıfların tahakkümünün artık çok ince mekanizmalarla işlediğini, fiziksel şiddetten ziyade sembolik şiddetten beslendiğini yazar. Egemen sınıflar, içlerinde barındırdıkları çeşitli fraksiyonlar aracılığıyla bazen toplumun tamamına, bazen de onun çeşitli özgül alanlarına belli norm, tanım ve davranış biçimlerini empoze ederler. Bunlar daha sonra egemen sınıflara üye olmayan diğer toplumsal aktörlerin kendi yaşam biçimleri aracılığıyla çeşitli yoğunluk düzeylerinde içselleştirilir, yeniden üretilir ve yaygınlaşır. Bu içselleştirme sadece siyasal, ekonomik ve kültürel düzeylerde değil, aynı zamanda giyim kuşam, yemek ve tüketim alışkanlıkları ve boş zaman değerlendirme biçimleri gibi çok daha günlük ve basit yaşam alanlarına egemen olmaya başlar, alternatif biçimlere yaşam alanı bırakmaz. Bu sembolik şiddetin dışında bir de yumuşatılmış şiddet vardır ki, o da bize esasında iktidarın toplumsal olarak onaylanmış şiddetten başka bir şey olmadığını gösterir. Önceden tanımlanmış şiddet uygulamalarını gerçekleştiren bireyler bunları baskı altında yaptıklarının farkında bile olmazlar, bunlar tümüyle “doğal” ve meşru eylemler gibi görünür. Kitleler zaten ayrıntısını bilmedikleri kavramlar üstünde pek düşünmezler, kayıtsız kalırlar ve farkında olmadan o kavramlarla birlikte yaşarlar. Şiddet böyle içselleştirildiğinde “meşru şiddet tekeli” olan devletin toplum içindeki egemenlik ilişkilerini yeniden üretmek için açıkça müdahale etmesine gerek de kalmaz.
Alt sınıfların sanatsal ürünlerle ilgili olmadıklarını, müzelere gitmediklerini ifade eden Bourdieu, bu sınıfların kendilerini meşru kültür ürünlerine layık hissetmediklerini ve bu inançların sürekli yeniden üretildiğini belirtir. Benzer şekilde, siyasal yaşamla ilgili kamuoyu araştırmaları ve anketlerde de görüş belirtmekten kaçınırlar, bu alanların kendilerine ait olmadığını önceden kabul etmişlerdir. Bu sınıflar, çoğunlukla egemen sınıfların belli alışkanlıklarını taklit ederek yaşarlar, üst-kültür ürünlerine yaklaşan onları çağrıştıran popüler kültür ürünlerinin tüketicisi olurlar.
Öte yandan kültüre önem atfetmek sadece eleştirel teoriye ve Gramsci, Althusser ve Bourdieu’ye özgü değil. Bugün de ulus-devletler çağında yaşıyoruz. Ulus-devlet iktidarın siyasal örgütlenmesinin yanında ve ötesinde aynı zamanda kültürel bir örgütlenmedir.
Ernest Gellner de kültürün altını çizen bir başka yazar. Gellner, sadece “meşru şiddet tekeli”nin tekel olarak varlığının yurttaşların devlete bağlılığını ve itaatini sağlayamayacağını söylüyor. İnsanlara yurttaş olarak belli bir düşünce biçimi empoze etmek gerekiyordu diyor. İtaati kolaylaştıracak bir düşünme biçimidir bu. Bu, ancak eğitimle ve kültürle olur, onlara kollektif bir kimlik sunmakla olur. Ulusal eğitim sistemi her eğitim yılının açılışında bu işlevi yerine getirmek üzere işe koyulur, bireyleri milletin üyeleri oldukları konusunda toplumsallaştırır, başka bir deyişle “millet”i yaratır. Yükselen kapitalizmin tek pazar ihtiyacıyla çakışan bu süreçte, belli bir çekim noktası oluşturacak “yüksek kültür” ürünleri çevresinde bir standartlaşma gerçekleştirilir. Anlaşılacağı üzere Gellner için, milletin oluşumuna katkıda bulunan güç bizzat iktidarın kendisi. Böylece, ulus-devlet, toprak parçalarının adı olduğu kadar, bilinçlerin devletleştirildiği ve uluslaştırıldığı bir kültürel yapının da adı olmaktadır.
Kültür Norbert Elias’ta da karşımıza çıkar. Elias, ulus-devletin finans tekelleri ve askeri tekellerle bütünleşmesine paralel olarak düşünme biçimleri üstünde de kültürel bir tekel yarattığını yazmaktadır.
İktidarın kurumsallaşması ve merkezileşmesinin bireylerin küçük dünyasını yeniden şekillendirmesi söz konusu.
Sonuç olarak, kültür, iktidarın dolaylı olarak kristalleştiği en önemli alanlardan biri, aynı zamanda direniş odaklarının mekanı ve esasında karşı-iktidarların da var oluş zemini olmakta.
Post-moderniteyle telaffuz edilen ‘iktidar’ ve ‘bio-iktidar’ sizce iktidarın yapısına, doğasına dönük ve modern dönem iktidar anlayışını parçalayıcı bir tanımlama mıdır?
Foucault’nun iktidar anlayışının modern iktidarın parçalanmasından ziyade çözümlenmesi, iktidarın uygulanmasının özel bir biçiminin göz önüne serilmesi olduğunu düşünüyorum. Siyasal egemenliğin terimlerinin yeniden formüle edilmesi, siyasal olanda yaşanan değişimin adının konulması olarak… Bio-iktidar hayat ve ölüm üstünde nihai kararı veren, bedenimiz hakkında en üstün tasarruflarda bulunan bir iktidar.
Öte yandan Foucault esasen iktidarı ve politikayı devletle sınırlı olmaktan çıkaran bir düşünür olarak ilgiyi hak ediyor. İktidar sadece devlet ya da hükümet düzeyinde değil, hastanede, cezaevinde, fabrikada, okulda, ailede ; benliğin denetime tabii tutulduğu her yerde. Aynı zamanda iktidar, muhalefet biçimlerini de tahrik ederek hayatın tamamını denetim almaya çalışıyor. Bir başka deyişle iktidar, aynı zamanda muhalefetin de içine giriyor, girebildiği kadarıyla. Foucault bunun alternatifinin iktidarın öngördüğü özneleştirme biçimlerine direne direne kurulabileceğini söylüyor.
‘İktidar bahsinin’ erkeklik, cinsiyet ve aile bağlamında ele alınması… İktidarın politik alanı dışındaki görünümleri konusunda neler söylemek istersiniz?
Bu soruya büyük oranda feminizm içinden yanıt vermek gerek. Feminizm, “kişisel olan siyasaldır” şiarıyla siyasetin alanını genişletmiştir. Bu açıdan feminizm, kamusal alanla özel alan arasındaki ayrıma işaret eden merkezi liberal ilkeyi sorgular. Bu ayrıma her iki taraftan da meydan okumaktadır. Feministler, kadının kamusal hayattan dışlanmasıyla ve erkeklerin ev işlerinden ve çocuk büyütmekten dışlanmasıyla eşitliğin bozulduğunu ve kadının zarar gördüğünü savunurlar.
Çeşitli feminizmler var. Yirminci yüzyılın erken dönemine kadar süren ilk feminist dalga kendisini, ya siyasal temsilin elde edilmesine adamıştır, ya da sosyalist özgürleşme hareketinin etkisi altında kalmıştır. İkinci dalga olan yirminci yüzyıl feminizmi ise kadınların yaşamın tüm alanlarında özgürleşmesini savunmuş ve erkek egemenliğine karşı çıkmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başı itibariyle birçok feminizm türünden bahsetmek mümkün. Liberal feminizm, bireysellik ve özgürlük hakkındaki liberal değerleri kabul eder ve bunların kadınlar ve erkekler için eşit gerçekleşmesini ister. Sosyalist feminizm, eşitlik ve adalet gibi geleneksel sosyalist değerleri takip ederken cinsiyeti adaletsizlik yaratan önemli bir kaynak olarak görür. Radikal feminizm, çeşitli tavırları benimser, ancak onun tüm versiyonları genel olarak kamusal yaşam/özel yaşam ayrımına meydan okur ve patriarşi’ye, erkek egemenliğine, iktidarın erkeklerde olduğu toplum düzenine direnmeyi öne çıkarır. Postmodern feminizm ise yeni bir fenomendir. Burada kadınlar, problematik bir kategori olarak görülmez ve evrensel erkek dilinin paradigmaları yapıbozuma uğratılmaya çalışılır.
Çeşitli feminist akımların birleştikleri nokta “kişisel olanın siyasal olduğu” ve iktidar ilişkilerinin, yasanın, devletin ve ekonominin kamusal hayatla sınırlı olmadığı, yaşamın her alanına yayıldığı konusundaki görüştür.
Bu, çocuk bakımı ve ev işleri gibi yükümlülüklerin siyasal olarak yeniden tanımlanması ve bunların kolektif feminist eylemin odağı olması anlamına gelir. Bu bakış açısı, siyasetin basit bir şekilde “dış dünyaya ait” bir şey olmadığı; ama tam tersine onun günlük deneyimin bir parçası olduğu anlamına da gelir. Bu, tam da, bahsettiğiniz iktidarın siyasal alan dışındaki tezahürlerini açımlayan bir yaklaşımdır.
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.
Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek.
Her an Allah’ın gözetiminde olduğunu unutan insan, kendine farklı gözetim mekanizmaları icat etmekte ve her geçen zaman diliminde bunlara yenilerini eklemekte. Günümüz insanının her yanını sarmış olan bu panoptik yapılar bazen zorakilik bazen de gönüllü davetler aracılığıyla kendine insan hayatında yer bulmakta. Şiddeti engellemek ve daha güvenli alanlar oluşturmak iddiasında bulunan gözetim toplumunun kendisi ne türden bir şiddet üretmekte?
Aslında sosyoloji diğer alanlara ne kazandırıyorsa müziğe de onu kazandırmış oluyor. Bauman’ın çok güzel bir kitabı var “Sosyolojik Düşünmek” diye. Herkese de tavsiye ederim. Özellikle bu alana dışardan girenler için. Sosyoloji bize hem sınırlarımızı hem de imkânlarımızı gösteren, yani neyi yapıp neyi yapamayacağımızı gösteren bir bakış açısıdır. Müzik sosyolojisinin de bence ilk öğrettiği şey bu.
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Cengiz Çağla İle “İkdidar” Üzerine
İktidar denince günlük hayatta umarsızca tüketilen, her yerde ve her ortamda konuşulan, herkesin üzerine bir şeyler söylediğini zannettiği, dillere pelesenk olmuş bir kavram beliriyor akılda. Peki, bu kadar konuşulan ve güya bilinen iktidar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Nedir aslında iktidar denen şey? Geçmişten günümüze nasıl var olmuştur? İktidar, iktidarını nasıl ve hangi araçlarla kurar? İktidarın boyutu, türleri ve geçmişten günümüze telaffuzları nelerdir? İnsanların iktidar denince mevcut siyasi iktidardan başka bir şey tasavvur edemedikleri bir vasatta konuya daha derinlemesine anlamak adına Yıldız Teknik Universitesi’nde hala ders vermekte olan Türkiye’nin önemli siyaset bilimi profesörlerinden Cengiz Çağla’ya sorularımızı yönelttik. Haydi, bu önemli konuyu biraz daha ‘anlamak” için okumaya ve okuduklarımız üzerine düşünmeye davetimize siz de iştirak edin.
‘İktidar’ı konuşurken bir yanıyla somut bir yanıyla da fazlasıyla soyut bir şeyi konuşmuş oluyor gibiyiz. Mesela ‘politik iktidar’, ‘kültürel iktidar’, ‘ekonomik iktidar’ vb. demeye başladığımızda daha bir somutlaşıyor. Ama yine ne kast olunduğu belirsizliğini korumayı sürdürüyor, en azından genel için diyebiliriz.
Biz özel bir alana çekmeden genel anlamıyla ‘iktidar’ ne demektir ile başlayalım?
Kısa bir cevap isterseniz, en genel anlamıyla iktidar dediğimizde “ilişki içinde asimetrik güç” anlaşılır, “eylem yapabilme/yaptırabilme gücü ve yeteneği” anlaşılır. İktidarın ortaya çıkması için en az iki aktörün varlığı gerekir. “A’nın B üzerinde iktidarı var” dediğimizde A’nın B’ye herhangi bir şey yaptırabilmesinden bahsediyoruz. B normalde yapmayacağı bir şeyi A’nın etkisiyle yapıyorsa bu bir iktidar ilişkisidir.
Zapatistaların dünyayı iktidar olmadan değiştirme çağrısı… Dünyayı yeniden kurmak, yeni baştan, onur ve insaniyet üzerine kurulu bir dünya yaratmak ama ‘iktidar olmadan’. Sizce burada ne tür bir ‘iktidar’dan bahsediliyor? Böyle bir güç var mı?
Çok yakından izlememekle beraber Zapatistaların bu çerçevede siyasal bir anarşizm olduğunu , antikapitalistliği öne çıkan bir anarşist hareket olduğunu düşünüyorum. İçinde bulundukları toplumun siyasal otorite örgütlenmesini, yani iktidar yapısını eleştiren, otorite karşıtı ve otorite dışı bir toplum kurma özlemini dile getiriyorlar. Neo-liberalizm ve küreselleşme karşıtı, anti emperyalist bir hareket olarak görünüyorlar, ama özleri anti-kapitalist. Üretim araçları üstünde komünoter mülkiyeti savunan tahakküm karşıtı bir hareket. İktidar karşıtı diyebilir miyiz, ondan tam emin değilim. Bugüne kadar gördüğümüz devlet biçimleri zorunlu olarak otorite üreten yapılardı. Zapatistaların karşı çıktığı daha ziyade devletin bu geleneksel yapısı. Anarşist hareketlerin bir kısmı devletin karşısına otorite üretmeyen yatay örgütlenmeleri çıkartır, bunlar gönüllülük ve karşılıklı yardımlaşma temeline dayanan mutualist yapılardır. Otoritenin tekelleşmediği ve kurumsallaşmadığı merkezsiz ve gevşek yapılar… İktidarı reddetmek gibi görünen olgu, devletin piramidal bürokratik yapısına karşı çıkmak esasında. Devlet bir tahakküm aracı, bireyin özgürlüğünü çeşitli alanlarda kısıtlayarak onu fiili olarak ortadan kaldıran başlıca örgüt. Devlet, hem hukuksal hem de ekonomik hayattaki etkinliğiyle ve toplumsal yaşamın çeşitli alanlarına yaptığı müdahalelerle bireyin ahlâki gelişimine de müdahale ediyor, onun bağımsızlığını yok ediyor. Var olan ekonomik düzenin, yani kapitalizmin ayakta kalmasına, onun kendisini yeniden üretmesine destek oluyor. Yani, devlet, kapitalizmi sürekli olarak yeniliyor ve yeniden üretiyor. Zapatistaların altı talebini hatırlarsak bunlar toprak, konut, gıda, sağlık, eğitim ve iş alanlarındaydı. Özü itibariyle her biri antikapitalist taleplerdi.
Anarşistlerin önemli bir çoğunluğu, hatta belki de tümü özellikle bireyi ezen ve ona özgürlük alanı bırakmayan hukuk yapısına karşı çıkarlar. Hukuk, yönetenlere, egemen sınıflara ve toplumun bütününü temsil ettiği varsayılan devlete bireyi baskı altında tutma imkânını veren temel mekanizmadır. Zapatistalar “devlet bize karışmasın” dediklerinde esasında onun iktidarını tanımadıklarını ifade ediyorlar. Zaten anarşizme göre, devletin öngördüğü ve güvence altındaymış gibi gösterdiği temel hak ve özgürlükler birer yanılsamadan ibaret. Devlet esasında var olan iktidar ve sömürü ilişkilerini meşrulaştırıyor. Hukuk önünde eşitlik bir yanılsama, gerçek hayatta zenginler ve yoksullar, mülk sahipleri ve mülksüzler var. Hukuk, mülk sahiplerinin hukuku. Anarşik toplumun ekonomik örgütlenmesi ise ortaklaşmacı bir örgütlenme olmak durumunda. Ortaklaşmacı ilkeler çerçevesinde bireylerin üretim ve dağıtım alanlarındaki tüm otoriter alışkanlıklarını terk etmeleri, yatay ve demokratik bir yapı oluşturmaları bekleniyor. Bu yapı içinde herkesin üretime ve yönetime katılması, yerel birimlerin yatay olarak birleşmeleri ve bir konfederasyon oluşturmaları söz konusu olacaktır. Dolayısıyla iktidar yine var ve olacak, ancak daha yatay bir şekilde örgütlenecek. Toplumun temeli tek tek bireyler ya da ailelerse, bunlar coğrafi birimlerde bir araya gelerek komünleri oluşturacak, özyönetim ilkesi çerçevesinde kendi kendilerini yönetecekler, daha üst düzeyde bir araya gelerek federasyonu oluşturacaklar, federasyonların bir araya gelmesiyle de federasyonlar federasyonu gibi otorite içermeyen bir üst yönetim kurulacak, bu da anarşist idealin hayata geçirilmesi… Bir başka bağlamda Britanya siyasal çoğulcuları da (John Neville Figgis, Harold Laski vb.) doksan yüz yıl kadar önce buna benzer düşünceleri savunmuşlardı.
Diğer soruya geçmeden ‘iktidar ve muktedir’ olmak arasında bir ayrım görüyor musunuz?
Muktedir iktidar olan öznedir. Bu özne devlet olabilir, bir toplumsal sınıf olabilir, bir grup olabilir, bir birey olabilir.
İktidar tarih boyu ve modern dönemde hangi kavramlara tutunarak, hangi kavramlardan güç alarak tanımlanıyor?
Güzel bir soru. Zamanında Hobbes’un yanıtladığı bir soru. Biz de onu izleyelim. Hobbes’a göre iktidar, ya kerameti kendinden menkul bir güç ya da araçsal bir güç. İlki, yani kendiliğinden olan, bedensel ya da zihinsel üstünlükten kaynaklanır. Bunlar olağanüstü güçten, güzellikten, ihtiyattan, yetenekten, hitabetten, cömertlikten ya da soyluluktan güç alan şeyler. Araçsal olan iktidar ise bu saydıklarımızdan güç alabileceği gibi şans veya talihten de güç alabilir. İktidar aynı zamanda gittikçe çoğalır, gelişir, güçlenir; ilerledikçe hız kazanan ağır cisimlerin hareketi gibi.
İyi – kötü gibi bir yargıya girmek istemeden İktidarı ve doğasını tanımak üzerinden gidelim… İktidar ne tür aygıtlara ihtiyaç duyar?
Simgesel aygıtlardan en önemlisi ise dildir. Sözlü olsun yazılı olsun her metin potansiyel bir iktidar kaynağıdır. Bunu ilk olarak Platon’un Gorgias diyaloğunda görürüz. Söylem ikna edicidir, söylem ruhlarımızı harekete geçirendir, söylem zaman zaman da ruhlarımızı kötüye kullanandır. Elbette, söylem kitleyi de harekete geçirir.
Belli toplumlarda maddi aygıtların belli toplumlarda ve bağlamlarda da simgesel aygıtın ön plana çıktığını görürüz. Bu iki aygıt birbirini tamamlar aynı zamanda. İktidarın en büyüğü geniş insan kitlelerinin arkasında olduğu iktidardır. Bu da çoğunlukla sadece maddi aygıtlarla değil, ama aynı zamanda kitlenin bir şekilde elde edilen “rıza”sıyla olur.
Eleştirel teoriye göre geç modern dünyada ekonomiden sonra iktidar ‘kültür’ aracılığıyla sağlandı, buna katılır mısınız?
Katılmamak mümkün değil. İsterseniz biraz geriye gidelim.
Ortodoks Marksizme göre egemenlik zor temeli üzerinde kavramsallaştırılıyordu. Marksist iktidar kuramının birbirinden ayrılmayacak üç unsuru olduğu söylenebilir. Bunlar iktidarın kökeni, doğası ve araçlarıdır. Engels’e göre devlet ilkel-komünal toplumlarda mevcut değildi, işbölümünün ortaya çıkmasıyla şekillendi. Üretim araçları üstünde özel mülkiyet oluştuğunda, antagonist sınıflar ortaya çıktı, devlet çatışmalarda hakemlik yapmak ve egemen grubun diğerleri üstündeki hegemonyasını güvenceye almak işlevini üstlendi. Bu bağlamda devletin iki özelliğini vurgulamak gerek. Biri “egemen sınıfın bir aracı ve temsilcisi” oluşu, diğeri de bir “baskı aracı” oluşu. Yalnız, çatışan sınıflar arasında devletin bu konumu zaman zaman değişebilir. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabında bu kuralın istisnasını getirmiştir: uzlaşmaz sınıflar arasında dengenin oluştuğu bazı durumlarda devlet egemen sınıfın temsilcisi olma niteliğinden uzaklaşarak belli bir özerklik hatta bağımsızlık da kazanabilmektedir. Öte yandan, Marx ve Engels’e göre devletin işlevlerini yerine getirirken kullandığı üç temel araç var. Bunlar, “devlet iktidarının temel şiddet araçları” olarak nitelenen asker ve polis, modern kapitalist devletin merkezileşmesini en iyi yansıtan “hiyerarşik bürokrasi” ve egemen sınıfın tahakkümünü kültürel olarak mümkün kılan, ezilen sınıfların gerçeği görmelerini engelleyen onları edilginleştiren “ideoloji”dir. Eleştirel teori, işte bu ideoloji tartışmasını derinleştirmiştir. Kültür endüstrisi kavramıyla Adorno’dan başlayarak Frankfurt Okulu düşünürleri, Nazi Almanya’sında kullanılan probaganda yöntemleriyle popüler kültür ürünleri aracılığıyla bireylerin edilginleştirilerek nesneleştirildiğini ve tahakkümün dolaylı olarak içselleştirildiğini ortaya koymuşlardır.
Peki ‘ekonominin iktidarı’ ne kadar gerçekçi?
Bu önermeyi iki farklı ideolojik perspektiften anlamak mümkün. Biri liberal muhafazakarlık ve yeni sağ muhafazakarlık, diğeri de siyasal iktisat ve gelişme iktisadıyla ön plana çıkan Marksist ideoloji.
Bu bağlamda muhafazakâr liberaller 1945 sonrası refah devleti uygulamalarıyla, devletin kamu sektörü aracılığıyla ekonomide önemli bir yer işgal etmesine karşı çıkarlar, özelleştirmeyi savunurlar. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin de katkılarıyla son yıllarda Avrupa ve Amerika’da oluşan egemen eğilimin liberal muhafazakârlık olduğu söylenebilir.
Yeni Sağ ise liberal muhafazakârlıkla bağlantılı, kabaca neo-liberalizmle yeni muhafazakârlığın sentezi ya da bu ikisinin seçmene yeni bir başlık altında sunulması gibi görünmekte. Yeni sağ, geleneksel liberal muhafazakârlık, Ludwig Von Mises ve Friedrich Hayek’ten kaynaklanan Avusturya liberal iktisat teorisi, aşırı liberteryanizm ve kaba popülizmin bir şekilde eklemlenmesi gibi. Bir araya gelmesinde ciddi sorunlar olan bu akımların ne ölçüde birbiriyle karıştığı ve sentez oluşturup oluşturmadıkları konusu tartışmalı… 1950’lerde Hayek ve Oakeshott gibi yazarların sosyalizm, sosyal liberalizm, sosyalist liberalizm ve Keynesçilik gibi akımların tümüne karşı giriştikleri yoğun eleştiriler akımın ilk habercileriydi. Bütün karmaşıklığına karşın Yeni Sağ ideolojinin temeli serbest piyasa üstüne yapılan vurgu ve devlet müdahalesine karşı alınan kesin tavır olarak beliriyor. Savaş sonrası hükümetlerin izledikleri planlama ve refah politikaları, vergilerde ve eğitim, sağlık ve konut gibi alanlardaki kamu harcamalarındaki artışlar, bürokrasinin genişlemesi gibi olgular Yeni Sağ’ın muhalefetine konu oldu. Yeni Sağ’ın devleti en küçük devlettir, ekonomiden elini eteğini çeker, vergileri azaltır, para arzını kısarak bütçe açıkları ve enflasyonla mücadele eder. Yeni Sağ içinde bulunan bazı anarko-kapitalistler ve aşırı liberteryenler karaborsanın, uyuşturucu ve pornografi ticareti gibi unsurların da bütünüyle serbestliğini savunur. Bunlar gerçekçi mi derseniz, hayır, bana sorarsanız paternalist veya romantik muhafazakarlığı tercih ederim. Ama objektif olarak var olan ideolojiler, var olmaya devam edecekler gibi görünüyor.
Sosyalizme ve Marksizme gelecek olursak ekonominin belirleyici kerte olmasına değinmek gerekir. Önceleri radikal liberalizm, 1914 sonrasında ise Labour Party yanlısı görüşleriyle bilinen İngiliz iktisatçı John Hobson, Boer savaşına karşı kaleme aldığı Imperialism: A Study adlı kitabıyla tanınmıştır. Emperyal ya da metropol güç içindeki eşitsiz gelir dağılımına, işçi sınıfının çok düşük olan tüketim düzeyine, sanayi üretimindeki düşük ücretlere dikkat çeken Hobson, finans sektörünün yatırım için giderek artan ölçüde dış pazarlarla ilgilendiğini ifade etmiştir. Kapitalistlerinin dış yatırımlarını güvence altına almak isteyen metropol ülke devletleri de bu yatırımları güç kullanarak korumaya çalışmış, zaman zaman diğer Avrupalı emperyal güçlerle, zaman zaman da yatırımların yapıldığı azgelişmiş ülke devletleriyle çatışmalara girmişlerdir. Hobson iç pazarda yapılabilecek radikal reformların büyüme ve daha adaletli bir bölüşüm imkânı yaratabileceğini öngörmüştü. İç pazarda yapılacak köklü reformlardan sonra uluslararası işbirliğine gidileceğini düşünen Hobson’un görüşleri ütopik olarak değerlendirilmişti. Hobson, emperyalizmi metropol ülkedeki düşük tüketim düzeyiyle ilişkilendirmesi çok eleştiri almasına rağmen, Lenin’i ve Keynes’i etkileyen önemli düşünürler arasında gösterilir.
Marksist yazarların çoğu Hobson’un reformizmini reddetmişlerdir. Bir başka emperyalizm kuramcısı olan Rudolf Hilferding, Hobson’un emperyalist rekabetin şiddet ve savaş doğuracağına dair öngörüsünü kabul eder, ancak iç pazarı genişletmek önerisini reddeder, emperyalizme karşı mücadeleyi sosyalizm için mücadeleyle özdeşleştirir. Böylece emperyalist sömürü olarak görülen azgelişmiş ülkeler üstündeki baskının ortadan kalkması metropol ülkedeki sınıf mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla mümkün olacaktır.
Rosa Luxemburg da emperyalizmi kapitalizmin gelişim sürecindeki son aşama olarak görmektedir. Emperyalist (kapitalist) ülkelerle koloni (prekapitalist) ülkeler arasındaki ticari ilişkiyi “eşitliksiz alışveriş” olarak yorumlayan yazar, Sermaye Birikimi başlıklı kitabında militarizmle, sömürü, işgal, dış borç ve artı-değer üretimi arasındaki ilişkileri analiz eder.
Emperyalizmin yarattığı çelişkilerin reformlarla aşılamayacağı düşüncesi Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin en üst Aşaması başlıklı kitabının da ana temalarından biridir. Lenin, parazit ya da çürüyen kapitalizm olarak gördüğü emperyalizmin tekelleriyle, oligopolleriyle yenilgiye uğratılmasının tek yolunu devrim olarak görür. Uluslararası ilişkileri eşitliksiz ilişkiler, ekonomik sömürü ilişkileri ve emperyalizm bağlamında değerlendiren ve büyük çoğunluğu Marx ve Engels’ten kaynaklanan çok sayıda yazar olmuştur. Lenin’in emperyalizmin sosyalist devrimle yıkılacağını savunması daha sonra György Lukacs tarafından teorik olmaktan çok taktik bir değerlendirme olarak görülmüştür. Lenin, metropol ülkelerde işçi sınıfının sosyalist mücadelesiyle koloni ülkelerdeki anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlamayı hedeflemişti.
Bütün bu gelişmeler 1960’ların sonu ve 1970’li yıllardan itibaren Latin Amerika kökenli marksist (ya da neo-marksist) yazarlarca, marksizmin eleştirel ve devrimci özellikleri korunarak yeniden yorumlanmıştır.
Bu yazarların tamamında iktisadi ilişkilerin siyaset ve toplum üstünde belirleyiciliği esastır. Günümüzün Marksistlerinde de, mesela Immanuel Wallerstein’de de, böyledir.
Buradan konunun yönünü değiştireceğiz: sizce ‘kültür’ bir iktidar aracı olabilir mi ya da oldu mu?
Elbette, oldu ve oluyor. Gramsci “kültürel hegemonya der, Althusser “devletin ideolojik aygıtları” der, Bourdieu “habitus” der. Bunlar hep kültürün iktidarla ilişkisini açıklayan kavramlar.
Gramsci’de siyasal iktidar ne Marx’ta olduğu gibi ekonomik hayatın basit bir yansıması ne de Lenin’de olduğu gibi yoğunlaşmış halidir. Gramsci’ye göre siyasal iktidar, toplumsal düzenin aktif ve kısmen özerk bir unsurudur. Gramsci’ye göre devlet basit bir araç olarak görülmemeli, o “baskı altında tutma” ve “hegemonya kurma” işlevini yerine getiren son derece karmaşık bir aygıttır. Baskı altında tutar, bunu bazen açıkça yapar. Ama daha sık olarak da hissettirmeden yapar. Bu ikinci tür baskı, hissettirilmeden, toplumun çeşitli katmanlarını belli bir dünya görüşü çerçevesinde, kültürel anlamda belli bir sembolik birlik etrafında bir arada tutarak gerçekleştirilir. Önceki marksizmde pek mevcut olmayan bu özel tahakküm türü, Gramsci’ye göre çok önemlidir. Modern kapitalist devlet artık daha ziyade bu ikinci tahakküm biçimi sayesinde ayakta durur, açık şiddet uygulamaya pek ihtiyacı yoktur. Devlet baskının yoğunlaşmış bir hali olan hegemonyanın bizzat kendisidir.
Gramsci’nin çözümlemelerine göre kapitalist devletin ordu, polis, bürokrasi ve kriz zamanlarında milislerden oluşan bir görünür kısmı var ki bunu “siyasal toplum” olarak adlandırırız. Ayrıca, egemen grubun kültürel hegemonyasını inşa etmek ve sürdürmek için kullandığı “özel” örgütlerin içinde yer aldığı bir de “sivil toplum” var. Siyasal toplumun ikna ediciliği kuvvete dayalı iken sivil toplum genel ve yaygın bir kanaat yaratır, bu ortamda insanlar belli bir biçimde yönetilmeye rıza göstermiş olurlar. Gramsci’nin terminolojisinde hegemonya, yönetici grubun iktidarının zorlayıcı olmayan yönlerini ifade eder. İdeolojiler, çeşitli toplumsal grupların düşünce ve davranışlarını egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda onlara tam olarak hissettirmeden belirler ve yönlendirir. Modern kapitalist toplumlarda sivil toplum kurumsallaşır ve okullar, dinsel kurumlar, düşünce toplulukları ve basın yayın organları gibi kamuoyu oluşturma mekânlarına sahip olur. Sivil toplumun fonksiyonlarının bir çoğunun bir süre sonra devlet tarafından üstlenildiği de görülebilir. İtalya’da faşizmin iktidara gelişi benzer bir süreç sonunda gerçekleşmiştir. Gramsci faşizmin yükselişinin sadece kitlelerin baskı yoluyla sindirilmesi sonucunda olmadığını, aynı zamanda çeşitli mitolojiler, birleştirici ve harekete geçirici ideolojiler sayesinde mümkün olduğunu yazdı.
Althusser’e göre, kapitalist üretim ilişkilerinin sürmesinin nedenlerini anlamak için devlet iktidarına odaklanmak gerekmektedir. Althusser, devletin iki anahtar bileşenine dikkat çekmektedir: baskıcı ve ideolojik devlet aygıtları. İlki, polisiye ve askeri araçları kapsayarak baskı yoluyla işler. Devletin ideolojik aygıtları ise ideolojik düzlemde çalışır. Bunlar, özgül bir ideolojinin toplum üzerinde yayılmasını sağlayan kurumlardır. Althusser, bu kurumları şöyle sıralar: din, eğitim, aile, yasalar, sendikalar, iletişim araçları ve kültür.
Pierre Bourdieu de kültürün rolünü önemli bulan bir düşünür. Egemen sınıfın entegrasyon mekanizmalarını incelerken siyasal seçkinlerin önemli bir kısmının belli okullardan geldiğini, siyasal ve idari kadrolarla sanayi ve silahlı kuvvetlerin üst mevkileri arasında da düzenli bir geçişkenlik olduğunu saptamıştı. Aynı zamanda Ecole Nationale d’Administration’un Fransa’da egemen sınıfın yönetici fraksiyonunun önemli bir kısmını yetiştirdiğini gösteren veriler toplamış, çeşitli sektörlerde çalışan yöneticiler arasında toplumsal, profesyonel ve tabii ki kültürel düzeyde göreli bir türdeşleşme eğilimi tespit etmişti.
Bourdieu üstünde özellikle durmak gerek. Egemen sınıfların hissettirmeden kurdukları egemenlik konusunda en sofistike kavramsallaştırmalardan biri ondan gelir. Bourdieu, iktidarın her bireyde tek tek içselleştirilmiş olduğunu, toplumsal pratikler aracılığıyla sürekli yeniden üretildiğini yazdı. Toplumsal alanda belirleyici olan egemenlerle onlara tabi olanlar olarak iki ajan kategorisi olduğunu kabul eden Bourdieu, bir yandan her iki grupta da içinde olduğu yapıya ters düşen diğer kategoriye yakın unsurlar bulunabileceğini ifade eder. Öte yandan, her iki kategoride de okulla, kültürle ve dinle ilgili alt-alanlar olduğunu tespit eder. Toplumun basitçe egemen olan/olmayan ikilemine indirgenemeyeceği, toplumsal gruplar arasındaki eşitsiz “sermaye” dağılımının çok daha karışık stratejilere ve iktidar kombinasyonlarına izin verdiği görülmektedir. Ekonomik ya da finansal sermayeye sahip olduğu halde kültürel ve sembolik sermayeye sahip olmayanların güçsüz kalması mümkün olduğu gibi, ekonomik sermayeden mahrum olduğu halde kültürel ve sembolik sermayesine yoğun yatırım yapmış bireyler güç sahibi olabilirler.
Bourdieu, ilke olarak ezilen sınıfların egemen sınıflarla uzlaşmaz bir çelişki içinde olduğunu kabul eder. Ancak, bugün itibariyle egemen sınıfların tahakkümünün artık çok ince mekanizmalarla işlediğini, fiziksel şiddetten ziyade sembolik şiddetten beslendiğini yazar. Egemen sınıflar, içlerinde barındırdıkları çeşitli fraksiyonlar aracılığıyla bazen toplumun tamamına, bazen de onun çeşitli özgül alanlarına belli norm, tanım ve davranış biçimlerini empoze ederler. Bunlar daha sonra egemen sınıflara üye olmayan diğer toplumsal aktörlerin kendi yaşam biçimleri aracılığıyla çeşitli yoğunluk düzeylerinde içselleştirilir, yeniden üretilir ve yaygınlaşır. Bu içselleştirme sadece siyasal, ekonomik ve kültürel düzeylerde değil, aynı zamanda giyim kuşam, yemek ve tüketim alışkanlıkları ve boş zaman değerlendirme biçimleri gibi çok daha günlük ve basit yaşam alanlarına egemen olmaya başlar, alternatif biçimlere yaşam alanı bırakmaz. Bu sembolik şiddetin dışında bir de yumuşatılmış şiddet vardır ki, o da bize esasında iktidarın toplumsal olarak onaylanmış şiddetten başka bir şey olmadığını gösterir. Önceden tanımlanmış şiddet uygulamalarını gerçekleştiren bireyler bunları baskı altında yaptıklarının farkında bile olmazlar, bunlar tümüyle “doğal” ve meşru eylemler gibi görünür. Kitleler zaten ayrıntısını bilmedikleri kavramlar üstünde pek düşünmezler, kayıtsız kalırlar ve farkında olmadan o kavramlarla birlikte yaşarlar. Şiddet böyle içselleştirildiğinde “meşru şiddet tekeli” olan devletin toplum içindeki egemenlik ilişkilerini yeniden üretmek için açıkça müdahale etmesine gerek de kalmaz.
Alt sınıfların sanatsal ürünlerle ilgili olmadıklarını, müzelere gitmediklerini ifade eden Bourdieu, bu sınıfların kendilerini meşru kültür ürünlerine layık hissetmediklerini ve bu inançların sürekli yeniden üretildiğini belirtir. Benzer şekilde, siyasal yaşamla ilgili kamuoyu araştırmaları ve anketlerde de görüş belirtmekten kaçınırlar, bu alanların kendilerine ait olmadığını önceden kabul etmişlerdir. Bu sınıflar, çoğunlukla egemen sınıfların belli alışkanlıklarını taklit ederek yaşarlar, üst-kültür ürünlerine yaklaşan onları çağrıştıran popüler kültür ürünlerinin tüketicisi olurlar.
Öte yandan kültüre önem atfetmek sadece eleştirel teoriye ve Gramsci, Althusser ve Bourdieu’ye özgü değil. Bugün de ulus-devletler çağında yaşıyoruz. Ulus-devlet iktidarın siyasal örgütlenmesinin yanında ve ötesinde aynı zamanda kültürel bir örgütlenmedir.
Ernest Gellner de kültürün altını çizen bir başka yazar. Gellner, sadece “meşru şiddet tekeli”nin tekel olarak varlığının yurttaşların devlete bağlılığını ve itaatini sağlayamayacağını söylüyor. İnsanlara yurttaş olarak belli bir düşünce biçimi empoze etmek gerekiyordu diyor. İtaati kolaylaştıracak bir düşünme biçimidir bu. Bu, ancak eğitimle ve kültürle olur, onlara kollektif bir kimlik sunmakla olur. Ulusal eğitim sistemi her eğitim yılının açılışında bu işlevi yerine getirmek üzere işe koyulur, bireyleri milletin üyeleri oldukları konusunda toplumsallaştırır, başka bir deyişle “millet”i yaratır. Yükselen kapitalizmin tek pazar ihtiyacıyla çakışan bu süreçte, belli bir çekim noktası oluşturacak “yüksek kültür” ürünleri çevresinde bir standartlaşma gerçekleştirilir. Anlaşılacağı üzere Gellner için, milletin oluşumuna katkıda bulunan güç bizzat iktidarın kendisi. Böylece, ulus-devlet, toprak parçalarının adı olduğu kadar, bilinçlerin devletleştirildiği ve uluslaştırıldığı bir kültürel yapının da adı olmaktadır.
İktidarın kurumsallaşması ve merkezileşmesinin bireylerin küçük dünyasını yeniden şekillendirmesi söz konusu.
Sonuç olarak, kültür, iktidarın dolaylı olarak kristalleştiği en önemli alanlardan biri, aynı zamanda direniş odaklarının mekanı ve esasında karşı-iktidarların da var oluş zemini olmakta.
Post-moderniteyle telaffuz edilen ‘iktidar’ ve ‘bio-iktidar’ sizce iktidarın yapısına, doğasına dönük ve modern dönem iktidar anlayışını parçalayıcı bir tanımlama mıdır?
Foucault’nun iktidar anlayışının modern iktidarın parçalanmasından ziyade çözümlenmesi, iktidarın uygulanmasının özel bir biçiminin göz önüne serilmesi olduğunu düşünüyorum. Siyasal egemenliğin terimlerinin yeniden formüle edilmesi, siyasal olanda yaşanan değişimin adının konulması olarak… Bio-iktidar hayat ve ölüm üstünde nihai kararı veren, bedenimiz hakkında en üstün tasarruflarda bulunan bir iktidar.
Öte yandan Foucault esasen iktidarı ve politikayı devletle sınırlı olmaktan çıkaran bir düşünür olarak ilgiyi hak ediyor. İktidar sadece devlet ya da hükümet düzeyinde değil, hastanede, cezaevinde, fabrikada, okulda, ailede ; benliğin denetime tabii tutulduğu her yerde. Aynı zamanda iktidar, muhalefet biçimlerini de tahrik ederek hayatın tamamını denetim almaya çalışıyor. Bir başka deyişle iktidar, aynı zamanda muhalefetin de içine giriyor, girebildiği kadarıyla. Foucault bunun alternatifinin iktidarın öngördüğü özneleştirme biçimlerine direne direne kurulabileceğini söylüyor.
‘İktidar bahsinin’ erkeklik, cinsiyet ve aile bağlamında ele alınması… İktidarın politik alanı dışındaki görünümleri konusunda neler söylemek istersiniz?
Bu soruya büyük oranda feminizm içinden yanıt vermek gerek. Feminizm, “kişisel olan siyasaldır” şiarıyla siyasetin alanını genişletmiştir. Bu açıdan feminizm, kamusal alanla özel alan arasındaki ayrıma işaret eden merkezi liberal ilkeyi sorgular. Bu ayrıma her iki taraftan da meydan okumaktadır. Feministler, kadının kamusal hayattan dışlanmasıyla ve erkeklerin ev işlerinden ve çocuk büyütmekten dışlanmasıyla eşitliğin bozulduğunu ve kadının zarar gördüğünü savunurlar.
Çeşitli feminizmler var. Yirminci yüzyılın erken dönemine kadar süren ilk feminist dalga kendisini, ya siyasal temsilin elde edilmesine adamıştır, ya da sosyalist özgürleşme hareketinin etkisi altında kalmıştır. İkinci dalga olan yirminci yüzyıl feminizmi ise kadınların yaşamın tüm alanlarında özgürleşmesini savunmuş ve erkek egemenliğine karşı çıkmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başı itibariyle birçok feminizm türünden bahsetmek mümkün. Liberal feminizm, bireysellik ve özgürlük hakkındaki liberal değerleri kabul eder ve bunların kadınlar ve erkekler için eşit gerçekleşmesini ister. Sosyalist feminizm, eşitlik ve adalet gibi geleneksel sosyalist değerleri takip ederken cinsiyeti adaletsizlik yaratan önemli bir kaynak olarak görür. Radikal feminizm, çeşitli tavırları benimser, ancak onun tüm versiyonları genel olarak kamusal yaşam/özel yaşam ayrımına meydan okur ve patriarşi’ye, erkek egemenliğine, iktidarın erkeklerde olduğu toplum düzenine direnmeyi öne çıkarır. Postmodern feminizm ise yeni bir fenomendir. Burada kadınlar, problematik bir kategori olarak görülmez ve evrensel erkek dilinin paradigmaları yapıbozuma uğratılmaya çalışılır.
Bu, çocuk bakımı ve ev işleri gibi yükümlülüklerin siyasal olarak yeniden tanımlanması ve bunların kolektif feminist eylemin odağı olması anlamına gelir. Bu bakış açısı, siyasetin basit bir şekilde “dış dünyaya ait” bir şey olmadığı; ama tam tersine onun günlük deneyimin bir parçası olduğu anlamına da gelir. Bu, tam da, bahsettiğiniz iktidarın siyasal alan dışındaki tezahürlerini açımlayan bir yaklaşımdır.
İlgili Yazılar
Yüksel Kanar ile İslam Siyaset Metinleri ve Eleştirellik Üzerine Röportaj
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.
Soruşturma: Ahmet Sait Akçay – Ümit Aktaş – Rağıp Ergün
Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek.
Ömer Kemal Buhari ile Panoptikon’un Evrimi ve Şiddet İlişkisi Üzerine
Her an Allah’ın gözetiminde olduğunu unutan insan, kendine farklı gözetim mekanizmaları icat etmekte ve her geçen zaman diliminde bunlara yenilerini eklemekte. Günümüz insanının her yanını sarmış olan bu panoptik yapılar bazen zorakilik bazen de gönüllü davetler aracılığıyla kendine insan hayatında yer bulmakta. Şiddeti engellemek ve daha güvenli alanlar oluşturmak iddiasında bulunan gözetim toplumunun kendisi ne türden bir şiddet üretmekte?
Güneş Ayas ile Müzik ve Müzik Sosyolojisi Üzerine
Aslında sosyoloji diğer alanlara ne kazandırıyorsa müziğe de onu kazandırmış oluyor. Bauman’ın çok güzel bir kitabı var “Sosyolojik Düşünmek” diye. Herkese de tavsiye ederim. Özellikle bu alana dışardan girenler için. Sosyoloji bize hem sınırlarımızı hem de imkânlarımızı gösteren, yani neyi yapıp neyi yapamayacağımızı gösteren bir bakış açısıdır. Müzik sosyolojisinin de bence ilk öğrettiği şey bu.
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.