Tombul yanaklı, yassı burunlu, beyaz tenli bodur adam gri takım elbisesini giymişti. Kemeri belinde iğreti duruyordu. Ayağında yüksek topuklu, ince burunlu kahverengi ayakkabılar vardı. Sakalları yol kenarındaki çalılar gibi uzamış, başında iyice yıpranmış lengeli fötr şapkası nerdeyse bir gölge gibi yüzüne çökmüştü. Saçları, dut yaprağını andıran kulaklarının yarısını örtüyordu. Sağ elinde yıllarca güneş görmüş, rüzgâr, yağmur ve toz yemiş, kahverengi bir radyo taşıyordu. Cilasının yer yer matlaştığı, köşeleri aşınmış bu radyo eski bir sandık gibi ağırdı. Sanki kapağı açılsa içinden çok sevdiği türkü sözleri, ajans haberleri, ekmek kırıntıları ve soba çıtırtıları çıkacaktı. Açma düğmesi çevrilince önce öksürük gibi kuru bir ses yükselir, ardından sokağın içine eski zamanın kekremsi kokusu yayılırdı. İki yuvarlak düğmesi vardı; biri ses, diğeri istasyon arardı. Parmakları o...
Bu yazının devamı
224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış,
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Süpürgeyi kapattı. Zil mi çalmıştı? ‘Çocuklar geldi herhalde!’ dedi içinden. Kapıyı açtı. Ama gelen yoktu. Saate baktı. Daha gelmelerine yarım saat vardı. Sonra durdu. Bu saatler olduğunda istemsiz bir saate bakma, zil sesi duyma gibi tuhaflıklar yaşamaya başlamıştı.
Avni’nin Şişeleri
Tombul yanaklı, yassı burunlu, beyaz tenli bodur adam gri takım elbisesini giymişti. Kemeri belinde iğreti duruyordu. Ayağında yüksek topuklu, ince burunlu kahverengi ayakkabılar vardı. Sakalları yol kenarındaki çalılar gibi uzamış, başında iyice yıpranmış lengeli fötr şapkası nerdeyse bir gölge gibi yüzüne çökmüştü. Saçları, dut yaprağını andıran kulaklarının yarısını örtüyordu. Sağ elinde yıllarca güneş görmüş, rüzgâr, yağmur ve toz yemiş, kahverengi bir radyo taşıyordu. Cilasının yer yer matlaştığı, köşeleri aşınmış bu radyo eski bir sandık gibi ağırdı. Sanki kapağı açılsa içinden çok sevdiği türkü sözleri, ajans haberleri, ekmek kırıntıları ve soba çıtırtıları çıkacaktı. Açma düğmesi çevrilince önce öksürük gibi kuru bir ses yükselir, ardından sokağın içine eski zamanın kekremsi kokusu yayılırdı. İki yuvarlak düğmesi vardı; biri ses, diğeri istasyon arardı. Parmakları o...
Bu yazının devamı 224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Sessizlik Öyküleri I
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış,
Sınırın Ardı
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Her Şeye Rağmen
Süpürgeyi kapattı. Zil mi çalmıştı? ‘Çocuklar geldi herhalde!’ dedi içinden. Kapıyı açtı. Ama gelen yoktu. Saate baktı. Daha gelmelerine yarım saat vardı. Sonra durdu. Bu saatler olduğunda istemsiz bir saate bakma, zil sesi duyma gibi tuhaflıklar yaşamaya başlamıştı.