Sabah kalktığımızda yaptığımız ilk üç şey nedir? İnternet ortamında amaçsızca geçirdiğimiz vakitler artıyor mu? Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın telefonu alıp kurcalamaya başlıyor muyuz?
Bu sorulardan ilkine vereceğimiz cevaplar içinde “ekran” kontrol etmek varsa ve diğer sorulardan birine cevabımız “evet” ise tipik bir kullanıcı olduğumuzu en başından kabul ederek yavaşça arkamıza yaslanalım. Alışkanlık hâline gelen her şeyde olduğu gibi ekranların tipik kullanıcısı da bu alışkanlığını bilinçsiz bir şekilde yerine getirir. Basit bir eylem olan “tıklama”nın normal kabullenilmesi ve sorgulanmıyor olması da bu “tipik”liğin bir göstergesidir. Ekranların çerçevesinin ve açılan pencerelerin bize sunduğu gerçeklik, bizlere doğal gelmeye başlayan bir dünya inşâ etmektedir. Bu dünyanın adının “sanal” olması, başka bir “gerçek”liği oluşturma çabasını ve bu çaba için her türlü değeri sosyallik adı altında pazarlamasını kolaylaştırmaktadır. Medyanın dönüşümü ile insan dünyasının dönüşümünü örtüştürme yanılsaması ile bağlamından kopartılarak yeniden tanımlanan kavramlar, her geçen gün barındırdıkları ile zihinlerimizin farklı ve gerçeksi; ama sahici olmayan kişiliklere bürünmesini sağlamaktadır. Birçoğumuzun adını koyamadığı, pek çoklarının ise karşılaşmaktan ve konuşmaktan tedirgin olduğu “kaygı”, yeniden tanımlanan alanlarda yeniden tanımlanan kavramlar eşliğinde artık görmezden gelinebilmektedir. Bu tür kullanıcılar için tanımlar ve anlamlar da tipik hâle gelmektedir. İmtihan üzerine kurulu dünya hayatının gerçekliğinin barındırdığı geçicilik ile teknoloji dünyasının yeniden tanımladığı “sanal gerçeklik” arasında bocalama yaratmaktadır. Bocalama ve güçsüzlük korkusu insana iletilerin atıldığı ve çoğu zaman çöplüğü andıran bu alanları artık yeni bir dünya sanrısı ile rahatlıkla kabul ettirmektedir.
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Değersizleşmeye başlayan insanın, temelinde kaygı olan hayatı değersiz görmesi, bunun yerine kendine bir hayat kurgulaması ve yeni tanımlamalar getirmesi gerekiyor. Son yirmi yılda bilgisayar oyunlarında en çok tercih edilen oyunların, izlenen filmlerin içeriklerindeki şiddetin, “sanal”lık adı altında bir gerçekliğe kapı aralaması, gerçek hayat algısından uzaklaşma isteğinin bir sonucu. Yoksa internetin yaygınlaşması ile hızla artan çevrimiçi (online) oyunlarda en yakın arkadaşının kafasına sıkılacak bir mermi nasıl doğal hâle getirilebilirdi? Yine buna bağlı olarak filmlerde ve oyunlarda küresel felaket, zombiler, kıyamet teması işlenirken kahramanlar ise hep hayatta kalma mücadelesi verenler ve bu mücadele için her şeyi yapabilenler üzerinden işlenir. Bu, hayatın en temel gerçeği ölüme karşı da mesafe koymanın ve onu farklı biçimlerde ortadan kaldırmanın başka bir yoludur. Gerçeğin karşısında kurgulanan sanal hisler gibi sanal ölümler de sergilenen kaçışlara farklı talepler yaratırken, biz, tipik bir kullanıcı olarak yer aldığımız bu sanal dünyada ne olmak istiyoruz; aslında neye dönüşüyoruz?
Bilimin ve teknolojinin sağladığı ilerlemenin, insanlığın ilerlemesi demek olmadığını, şiddetin toplum tarafından algılanış şekillerinin ilerleme söylemleri ile paralel belirlendiğini görebilsek de bu algıyı toplumun kendisinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bilinen anlamı ile bile olsa şiddet toplumun bilincinden ve tepkilerinden beslenmektedir. Kelime anlamıyla ve sınırlar dahilinde ortaya çıkan şiddetin kendisi doğaldır, asıl sorun “öğretilen şiddet”tir. Bu şekliyle ve aslında kabullendirilen anlamı ile gerçek hayatta karşılaştığımız şiddet -örneğin kadına veya çocuğa uygulanan veya hayvana yapılan eylemler- kabullenilmez bir durum olarak sosyal mecralarda sert tepkilere neden olurken paylaşılması ve yorumlanması ile şiddetin yayılması sağlanır. Bu erdem yüklü tıklamalar akıp gidilen sosyal akıntılarda kişisel tatmin duygusu ile kişisel şiddeti yeniden üretir. Başına siber eklenen her şiddet parmağın ekrana uygulayacağı minik bir şiddetle eş değer görülerek kolaylıkla kabul edilebilir hâle getirilir. Bu kabul edilebilirlik, kaynağı ve doğruluğu bilinmeyen her çeşit paylaşımı, yerine getirilen sorumluluk hissinin uyandırdığı şiddet ile yanıtlar. Yanıtlama ise bir süre sonra sanal ve gerçek ayrımını ortadan kaldırmaya başlar. Olayın gerçekliği tepkinin sanallığının da gerçekliğe bürünmesini sağlar. Aralarında olması gereken farkın yok edilmesi için gerekli yegane şey olan görsellik, hiçbir kural tanımaksızın kullanılır. Haberler ve paylaşımlar, görüntüsü varsa değerli, görüntüsü yoksa değersiz kabul edilir duruma getirilerek, seçkin habercilik ve yayıncılık adı altında üretilir. Bunca üretim esnasında, kadınlara yetersiz oldukları izlenimi verilmesi gibi etkilere sebep olan her türlü imaj pompalanmaya devam eder. Yeterli olamamanın ortaya çıkardığı imajsal şiddet, vicdanlarda yer eden derin hüzünlere eşlik eden acıma duygularıyla kamufle edilir. Günümüzde her tür medya toplumsal düzeni “şiddet” bazlı kurguladığı için artık, şiddetin faili de şiddete maruz kalan da sunumun bir parçası olarak izleyicilerinin kişilikleriyle özdeşleştirilebilir durumdadır.
Şiddetin görsel sunumu, kanıksamayı ve yanılsamayı meydana getirerek kendi başına bir şiddet hâline geliyor. Vicdanî rahatlama sağlayan ve temelde ne kadar izlendiği, beğenildiği ve paylaşıldığı ile değeri ölçülebilir bir metâ olarak sanal pazara sunuluyor.
İmza kampanyalarıyla, etiketlemelerle, e-protestolarla popülerliği artan/arttırılan tepkiler, tıklayarak sorumluluğunu yerine getiren insanın aslî sorumluluğuna karşı en temel şiddet eylemini ortaya koyar.
Gerçeklikten kaçan ve göründüğü kadar var olduğuna inanan insan, yeniden tanımladığı “sağduyu” ile her geçen gün fıtratına daha çok yabancılaşır ve yalnızlık duygusu ile sorumlu olduğu dünyayı sanallaştırarak mesuliyetinden uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma, yakınlaşılan sosyal medyanın, duvarlarla ayrılmış birlikteliklerini kutsayan bir hâle büründüğünde artık gerçek dünyanın sorunlarını sanal dünyada paylaşmak kutsal bir görev hâline gelir. Tabi aynı davranış içinde bulunmayan veya aynı düşünceyi paylaşmayanların da duyarsız, hain, nankör gibi etiketlemelere maruz bırakılması ve gerektiğinde sosyal linçe uğratılması gerekir. Şiddetin yayılmasına aracılık etmek, artık kendine rahatsızlık verenlerden kurtulmak ve vicdanı rahatlatmak için bir araçtır. Görev yerine getirilmiştir; artık rahat rahat eğlenceli bir programa, zaman geçitlerinde akmaya ya da video izlemeye geçilebilir.
Normal bilgisayarlar adına “bit” denilen ikili sistemle, “sıfır veya bir olmalı” şeklinde ifade edilebilecek seçenekle çalışan basit cihazlardı. Yavaş yavaş yerlerini “kübit” sistemlere, “sıfır ve bir olabilir” üzerinden derlenen olasılıklarla çalışan kuantum cihazlara, bırakıyorlar. İnsanın bilgisayarlaşma süreci de bu yer değişikliğinden bir şekilde etkileniyor. “Şiddete dur de” etiketi ile kendi şiddetini ürettiğinin farkında olmayan insan, karmaşık seçenekli olasılıklara indirgediği sorunlarla yüzleşmemek için kendini bekleme (stand-by) moduna alıyor. Sadece iletiyle, duyguları harekete geçiren görsellerle yapılan paylaşımlar, yerine getirilen büyük görevin rahatlığını verebiliyor. Bu rahatlık, kadına veya çocuğa, insana ya da hayvana uygulanan şiddeti önlemek için, talan edilen ağaçlara, yağmalanan tabiata sahip çıkmak için ya da “her geçen gün kötüye gittiğine” inandığı zamana(!) karşı ne yapabilir? Gerçekte yapılması planlanan hiçbir şey bulunmasa da sürekli önüne sürülen iletilerle maruz kaldığı olumsuzluklara karşı yapılacak şey basittir: “Tıkla ve değiştir”. Bu basitlikle kolaylaştırılan eylemler belirli belirsiz bir rahatlığa neden olurken deformasyona maruz kalmış zihinlerde az da olsa bir şeylerin rahatsızlığı varlığını korumaya devam eder. Uyku moduna geçmeden önce, yapıştığı teknoloji ile özdeşleştirdiği yaşama, ürettiği içeriklerle katılmalıdır. Çünkü “şiddeti üreten ama şiddetten yakınan” yeni nesil şiddetiyle, şiddeti engellemeye çalışan sorumluluk sahibi fenomenlerin dünyasında kendine bulduğu yeri yitirmemek zorundadır.
Sanallaşan, sanal varlığını ve sanal eylemlerini yücelten bir insanlık ile karşı karşıyayız. Bu zorunluluk mahremiyetin ve gizliliğin anlamını da değiştiriyor. Bir çok şeyin olduğu gibi fotoğraf makinelerinin de yerini alan ve uygulamalarla içeriğine erişilmesine izin verdiğimiz telefonlarımızla çektiğimiz fotoğraflarımızın, internet dünyasında mahrem kalmama ihtimalini çok iyi bilsek de, beğeni ve yorum yağmurunun belirli belirsiz temennisi ile, gönüllü olarak yaptığımız şahsi paylaşımların iç dünyamızdaki yankısını iyi duyumsamak zorundayız. Aynı mecra içinde utanma duygusundan sıyrılmış paylaşımların ürettiği, görsel şiddetin yanında masum kalan kişisel paylaşımlar, farkında olmadan bir zaman sonra kübit hâle, ekranların donukluğunda hareket eden çok boyutlu imgeler hâline geliyor. “Gözlerini haramdan sakınması” gerekenlerin “gerçek” olmayan görüntülere, “görme” ve “sakınma” eylemlerine dahil etmeksizin temel ihtiyaç adı altında ürettikleri -en nazik ifadesi- bayağı bahaneler, boyutsal farklılıklarına rağmen hiçbir denkleme oturmuyor. Bu bağlamda oldukça revaçta olan ve el telefonlarımızdan rahatlıkla ulaşabildiğimiz kısa videolarla tek başına geçirilen zamanlar manidardır. Gerçek hayatta kafayı kaldırıp bakılamayacak veya dikkate alınmayacak sahnelerin yer aldığı oynatımlar akıp gider video çubuğunda. Her şey sanaldır; kimi zaman bilmek ve öğrenmek için izlenir, çoğu zaman keyifli ve kahkahalı vakitler geçirmek için. Kimse sizi görmez, tek tıkla video geçmişinizi silebilirsiniz. Her şey bu kadar basittir! Bu gibi durumlar kullanıcı üzerinde özgürlük hissi uyandırır ve istediği her alana erişebilme duygusu yaratır. Kime karşı özgürlük?! Aslında bu bağımlılıktan ve yarattığı sanal dünyada şiddetten başka bir şey üretmeyen sanal varlığımızın ahlâksızlığından başka bir şey değildir. Hâlbuki Âlemlerin Rabbi olan Allah “sanal dünya”nın da Rabbidir.
Günlük hayatımızda var olan her şey görsele indirgenirken, eğer paylaşıma müsait ise ya da bize öyle geliyorsa anlamlı oluyor. Aslında paylaşım değeri, paylaşılan durumdan daha değerli kılınıyor.
Yenilen yemeklerin, ziyaretlerin, infak(!) eden ellerin ifşâ edilmesi bu değerin beğeni sınırlarını zorlamaya başlıyor. Sınırlarımız zorlanıyor ve biz; sınırlarımızın bu dünyada yerinin olmadığını görsellerle gözümüzün içine sokan bir mecranın şiddetine maruz kalıyoruz. Hiç tanımadığınız birinin elindeki telefonda size veya yakınınıza ait bir fotoğraf, çeken tarafından bilinçli olarak çekilmemiş olsa da, yer alabiliyor ve bir anda dünyanın her tarafına servis ediliyor. Paranoyak hâle getiriliyoruz ki bu bile başlı başına üretilen şiddetin bir sonucu olarak karşımızda duruyor. Gözetleniyoruz; gönüllülük esasına dayanan bir gözetleme içinde olduğumuzun farkına varmadan bu gözetlemeye mecbur olduğumuzu hissediyoruz. Aslında bu his şiddetin pazarlanmasıyla bize olağan bir şeymiş gibi kabul ettiriliyor. Gözetlendiğini bilmek bile insanın baskı altında hissetmesine yeterliyken bir yandan da gözetliyoruz; ihlâl edilen mahremiyetimize rağmen mahremiyetleri ihlâl edebiliyoruz. Gözetlenmeye korku ve endişe ile ikna edilirken gözetlemeye de “sosyallik” adına ikna oluyoruz. Dahil olduğumuz küresel ağ içinde hayatlarımızın bu şekilde kolaylaştırıldığına inanıyoruz. Kolaylaşan kısımları kadar kolaylığı kabullendirilenlere karşı kendi sınırlarımızı belirlememize izin vermiyor olmaları garip gelmiyor. Bizi, ne yaptığımızla değil ne olduğumuzla ifade etmeye zorlayan bu sürecin sonunda aslında aynada gördüğümüzden farklı kimlikler ile ağ toplumu içinde konumumuzu belirler hâle geliyoruz. Birbirimize yabancılaştığımız ve birinin diğerini yabancı gördüğü bu ortamda her yabancının doğal bir tehdit olarak algılanması, kaygının şiddete dönük yüzünü ifade ediyor. Aynı ortamda bulunma ihtimalimizin bile olmadığı insanlarla geliştirilen olumsuz ilişkiler, yüz yüzeyken ifade edilmesi mümkün olmayan söylemler ve etiketlemeler ile neşvünema buluyor. Başlıklar ya da etiketler altında yaşanan gruplaşmalar, kurgulanan dünyada toplumsal ifade biçimlerine bürünüyor. Yeni medyasal araçlar bu ifadeleri bilinç düzeyine çıkararak “farklı kimlikleri ötekileştiren” ideolojik bir aygıt olarak şiddeti kullanıyor. Bu da şiddeti kendi elleriyle besleyen toplumun denetimini kolaylaştırıyor. Herkesin ulaşılabildiği ama ulaşıldığında belki de onlarca badire atlatmış, tüyleri yolunmuş iletilere, kısa bir süre içinde dile dahi getirilemeyecek harfsel ve simgesel ifadelerle tepki gösterilmesi ve bu tepkilerin empatiden yoksun şekle bürünmesi şiddetin düşük dozla ifade edilmesinin örnekliğini sergilerken, dışlanma korkusu ile düşüncelerin maskelenmesi, yeniden gözden geçirilerek ortama uygun hâle getirilmesi gibi tutarsızlıklar şizofren davranışlara neden oluyor. Zaman ve mesafe kavramının ortadan kalkması ile küresel bir köy hâline geldiği iddia edilen ama onu meydana getiren hanelerin ve kişilerin belirsiz olduğu bu dünyada, herkes herkesin her şeyi ile meşgul durumda. Bu şekliyle de simgesel ve görünmez bir hâl alan şiddet karmaşıklaşmış hâliyle çok daha rahat kabul edilebiliyor. Köylülük avuntusu ise, farkına varıldığında çok geç kalınacak sorulardan ve sorunlardan kaçmayı kolay hâle getiriyor.
Bunlardan bir tanesini, sorulması zor ve cevabı tedirgin edici sorulardan birini çocuklara/çocuklarımıza soralım: “Anne-babanızla mı vakit geçirmek istersiniz yoksa bilgisayar oyunlarıyla mı?” Çocukların sosyal medyada neler yaptığından habersiz ve çoğu kez de çaresiz olan yetişkinlerin durumu ortadayken bu soruya verilecek cevabı tahmin edebiliyoruz. Dahili ya da harici etkenler ve onların ortaya çıkardığı neticeler sayesinde dijitalliğin sunduklarıyla, anne-babasıyla geçirdiği zamandan çok daha fazlasını elde eden çocukların farklı cevaplar vermesini de bekleyemeyiz zaten. Sürekli eleştirilen, takdir edilmeyen ve şekillendirilmek istenen gençlerin, ailelerinden kopuşunu ve beğenilme ihtiyacını karşılayan her türlü ortama ve beğen tuşu olan her türlü uygulamaya kayışını seyrediyoruz. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki farkı azaltan içerikleri üretenler de bunun farkındalar. Erken öğrenimlerini, model alma davranışlarını eğlenceyle ve oyunla birleştirip her yaş grubu için tasarımlar yapıyorlar. Bu durum sosyal medyanın popüler sitelerinin en başından beri bu kadar ilgi görmesini de bize açıklıyor. Ekranlar artık çocuk yetiştirme rolümüzü ellerimizden almış durumdalar. Kendilerine rakip gördükleri her türlü kültürel/örfî değeri değersizleştirmek için çalışmalar yapılırken insanın teknolojiye doğru meyletmesi kimsenin dikkatini çekmiyor. Şiddet görüntülerini yayan masum(!) karakterli çizgi filmler, kısa videolar ve oyunlar, çocukların ahlâkî ve toplumsal gelişimlerini kontrol altına alıyor. Şiddeti öğretmeye yönelik tüm içeriklerin yalnızlık, saldırganlık, depresyon, kaygı, hayal kırıklığı gibi sorunlara neden olduğu ortadayken bu tür durumların aileler nezdinde okul öğretimleriyle ve başarılarıyla değerlendirilmesi, başarılı ama bağımlı gençlerin durumunun normal gibi algılanmasını sağlıyor. Şiddete karşı duyarsız ve onu taklit edilebilir kılan oyunlar, şiddete yönelik kontrolsüzlüğü içselleştirilen görsel malzemelere taleplerin artmasına neden oluyor. Gündelik hayatlarının merkezine oturan bu içeriklerde neler yok ki: Müstehcenlik, küfür, alkol, kumar, taciz, ırkçılık, kavmiyetçilik, otoriterlik, gücün ve kuvvetin yüceltilmesi, güzellik, ötekileştirme vs.
Televizyon ekranlarında (artık bu aptal kutuların internetle akıllı hale getirildiği söyleniyor ki bu bile insanla başlı başına bir dalga geçmedir) tepki gösterilen dizilere muadil, değerlerimize uygun(!) şiddet içeren diziler hamasi duygular eşliğinde seyredilirken, yan odada sosyal mecranın akışına kapılıp giden gençlerimizin izlediklerinden habersiz “zafer kazanmış oba beyi” havasında kurtarılan günün lezzetini yudumluyoruz. Bu dizileri izleyen veya izlemediğini düşünüp, izlese de anlayacak yaşta olmadığını zannettiğimiz küçük yaşlardaki çocuklarımızın zihin dünyasına ise irin akıtıyoruz. Sonra da tüm bunlara sürekli maruz kalan/maruz bıraktığımız gençlerin duyarsızlığından, umutsuzluğundan, güvensizliğinden ve ilk krizlerinde çözülüvermelerinden dert yanıyoruz. Hâlbuki ilk ciddi krizimizde çözülenler bizdik. Oyun oynamasından rahatsız olduğumuz ama “sağa sola gitmesin de evde oynasın, gözümüzün önünde olsun” çaresizliğiyle avunup rahat rahat başına kurulduğumuz ekranların, fahşâ yüklenmiş içeriklerini heyecanla takip ediyoruz. O programlar içinde ortaya çıkan ahlâksızlığı ve şiddeti görmezden gelip önümüze sunulan şiddete lanetler yağdırabiliyoruz. Gayrimeşru ilişkilerin olağan hâle getirilmesi ve heyecanlı sunumu bile tedirgin etmeye yetmiyor bizi. Sosyal mecrada kaybolmayan verilerin, ekranlara konu edilen minik yavruların karşılarına yıllar sonra çıkacağını bile hesap edemiyoruz. Şiddet yeniden şiddeti üretiyor ve bu üretime biz de katkı sağlıyoruz. Şiddet içeriğine sahip olan her ekranın çocuklar üzerinde agresif ve saldırgan davranışları tetiklediği, bilinç altlarına hızlıca yerleştiği bilinirken bizim için “sanal” olanların onlar için gerçeğe dönüşmesi kolaylaşıyor. Özellikle “ölümle korkutulduğumuz” şu son dönemde yoğunlaştığı üzere, hem öğretimleri için hem de canları sıkılmasın diye ekrana mahkûm ettiğimiz çocuklarımız doğal davranışlar sergileyemiyor, kendi kafalarındaki doğal görüntülerden hızla uzaklaşıyorlar.
Hâlbuki gerçekten canları sıkılmalıydı çocukların? Ama biz gürültülü mekânlar yarattık evlerimizde; düşünmek ve keşfetmek için onlara fırsat tanıyacak sessiz mekânları yok ettik. Yanı başımıza geldiklerinde elimizde ya da yakınımızda gördükleri ekranlarla dağıttık dikkatlerini. Her yakınma kendi içinde bir çaresizlik barındırır. Tek tıklama ve tek el silah sesi ya da sanal bir balina; her gün yüzlerce şiddet ve cinsellik görüntülerinin alıcısı durumuna getirilen çocukların ve gençlerin, olay yerlerindeki tanıklıklarını ve bu olaylara sessiz kalışları ile yaptığı suç ortaklıklarını hangi yakınma izah edebilir. Onlara ekranları kapattıkları gibi insanları da kapatabileceklerini düşündüren içerikleri sunmak bir çaresizliktir. Ekranlarda her gün “tüketicilik dersi” veren yetişkinlerin arasında olmaları ise çocukların en büyük çaresizliğidir. Her eve bir şekilde sokulan ekranların ve özellikle internetin bilgiye ulaşmaya yönelik masum amacı dışında çok daha fazlası olduğunu görmek için iki dakika ekran başında kalmak bile yeterliyken, bunları saatlerce izleyerek “tüketici kültürü” eğitimi alan ama reklamlarda sergilenen ürünleri almaya imkânı olmayan çocukların maruz kaldığı şiddeti bir düşünün. “Paramız yok” diyen babanın yaşadığı çaresizlik mi daha acıklıdır, yoksa çocuğun durumu mu?
Sloganlar ve sembollerle yaratılan sunî odaklara insanların çekilmesi için gerçekler çarpıtılmakta, sahte kimlikler yaratılmaktadır. Söylenen yalanlar, edilen hakaretler, tıklama ile görünür kılınan türlü türlü eylemler ekranlardan hızla akıp gitmekteyken sanallık burada da devreye sokulur. Gerçeklik algısının dağıtılması ile gerçekliğe bürünen ortamların sunduğu haber, oyun, eğlence ve pazarlama içerikleri doğal kabul edilir ve bunların kuyruklarına takılan dolandırıcılık, hile, yalan, taciz ve zorbalık kabullenilebilir seviyelere çekilir. Daha çok kâr edebilmek için her çeşit tüketimi yaratmaktan çekinmeyen sosyal medya uygulamalarının, “sansürlenmiş şiddet içeriği” ile ilgili yaklaşımlarını ve kriterlerini belirleyen tek etken daha fazla kullanıcıya sahip olabilmek ve sahip olduğu kullanıcıları kaybetmemektir. Yersiz, ilgisiz, yüzeysel ve parça parça sunulan bilgilerle her şey hakkında bize bilgi sunan bu uygulamaların yaptığı tek şey hiçbir bilgi sunmamalarıdır. Ortaya çıkarılan bu algısal yozlaşma, bilgi şiddetine maruz kalmamızı kolaylaştırmaktadır. Örneğin son bir haftada popüler olan hashtag(#)lara konu olan içeriklerin kaç tanesi hakkında detaylı bilgiye sahibiz? Yahut bu başlıklar hangi bilgilendirmelere yönelik açılmışlardı? Son yirmi dört saatte ne olduğundan haberi olan ama altı ay önce yaşanılanlardan habersiz tipik kullanıcılar, tıkladıkları, paylaştıkları ve beğendikleri kadar değerlilerken üretilen içeriklerin neye hizmet ettiğinin bir önemi olabilir mi? Uçup giden bilgi bulutlarıyla, birkaç dakikalık videolarla, bağlamından kopartılmış iletilerle malumat sahibi olan ve bu içeriklerle kişiler ve olaylar hakkında hüküm veren kullanıcıların medyanın ürettiği iletilerin gerçek olmadığını fark etmelerini bekleyebilir miyiz? Elinin altında en hızlı bilgi araçlarından biri bulunan ama bu aracı komik ve çoğu kez içinde görsel şiddet barındıran videolar izlemek için kullanan; yorum yaptığı ya da paylaştığı bir içeriği sorgulama ihtiyacı hissetmeyen kullanıcılar tarafından örülmüş, bu durumuyla bile “yoldan çıkmış” bir kaynak olan ve “getirdiği her haberin araştırılması” gereken medyasal ağa neden mahkûm ediliyoruz?
Paylaşım nesnesi hâline dönüştürülen ilişkiler de artık birer nesne hâline dönüştüğü için tüketilmeye hazır şekilde servis ediliyor. Yetersizlik duygusunun uyandırdığı şiddet burada da devreye giriyor.
Sadece başarılarını paylaşan insanların sunduğu tozpembe hayatlar ve çoğu kez bu hayatların içindeki ahlâkî tezatlar tipik durumlara getirilerek daha kolay pazarlanıyor. Tüketimin yapı taşı olarak görülen kadına uygulanan görsel şiddet burada da hiçbir şekilde gündem edilmiyorken, genç kızlarımıza kişisel bakım, güzel görünmek, etkilemek üzerine; genç erkeklerimize yakışıklılık, popülerlik, güçlü olmak üzerine nitelikli şiddet uygulanıyor. Üçüncü sayfa haberlerinden daha tehlikeli ve kurgulanmış bu nitelik, “göstererek gizlemek” üzerine kurgulandığı için, “şiddet” denilince aklımıza gelenler içinde bir yerlere oturmuyor. Her tür medyanın, düşünme biçimlerimizi tekeline alabilmesi için de bu niteliğe sahip olması gerekiyor. Kurgu üzerine kurulu, önemli bir olayı önemsiz, önemsiz bir olayı önemli gibi göstermek zaten başka türlü mümkün olamazdı. Haberleri ve paylaşımları uygulandığı alana ve uygulayana göre sunmak, önemsiz gördüklerini dedikodularla ve politik niteliğine göre şekillendirmek, önemli meseleleri ilgi çekici olmayan anekdotlarla geçiştirmek, dikkatleri “sihir”den başka bir noktaya çekerek dağıtmak, bilindiği şekliyle değil öğretilen nitelikli şekliyle şiddete kapı açar. Bu nedenle bu mecralarda bu büyülenmeyle yer alanların, yapılan paylaşımların şiddeti tetiklediğinden dert yanmaları gerçekçi değildir; sadece sanaldır. Zira sansasyon iyi satar, kan, cinsellik, cinayet ve dramatik haberler hep en iyi rakamları görmüştür. Alıcısı olmayan bir mal ise üretilmez. Suç ve şiddet haberlerinin veriliş biçimleri ve sosyal mecralarda dolaşımları hızla, pazarlama için kullanılacak şiddet ve suçu barındıran reklamlara dönüşür.
Çelik kapısı olmayan, kapının üzerinde çift kilidi bulunmayan bir ev kaldı mı bilmiyorum. Gazete haberleri ve televizyon ekranları ile şiddetten beslenen bir sektör oluşmaya başlayalı ise uzun zaman oldu. Maskeyle dolaştırıldığımız, yanımızda öksüren birine bile vebalı muamelesi yaptığımız günümüzde güvenlik kaygısının da farklı tanımlamaları rahatlıkla yapılabilir hâle geldi. Şiddetle ve suçla her an karşılaşabilme ihtimaline sağlıksal ihtimaller de eklenerek bunların yarattığı güvensizlikle yeni pazarlara göz kırpılmakta. Hemen hemen her sokağa, her binaya monte edilen güvenlik kameralarını, evlere bile kurulan alarm sistemlerini ve dolayısıyla korku üzerinden üretilen reklam ve pazarlama şiddetini kanıksamış durumdayız. “Kötü dünya sendromu”na teslim olup tüm mecralarla her şeyimizi “güvenlik” adına paylaşabilmek için mazeretlerimiz hazırdır artık. Dışarıda kötü olduğuna inandığımız bir dünya var ve bu dünyada yer aldığına inandığımız diğer insanlarla ayrışmak zorundayız. Bu ayrışmayı bize lûtfedenlere sunmak zorunda olduğumuz bağlılıklarımızı, zaman zaman nefret söylemlerine zemin hazırlayan paylaşımlarla ispat ederiz. Çünkü böyle bir yapıda toplumsal yabancılaşma ve ötekileştirme ödüllendirilmektedir. Bu ödül bizi gerçeklikten hızla uzaklaştırır zira gerçeklikten kaçmanın en masrafsız yolu sosyal medyadır. Toplumsal ayrışmanın ve bireyselleşmenin bundan daha hızlı bir yolu var mıdır? Ortak deneyimlerin ortadan kaldırıldığı ve başkasını hiçbir zaman hesaba katmayan bireylerin, sıradan ve geçici hâle bürünen ilişkileri, hazza indirgenen ihtiyaçları ve heyecanları ile birbirlerine güven vermeleri mümkün müdür? Akıllı saatlerin nasıl hayatımıza dahil edildiğini hatırlıyor muyuz? Hangi şiddetler üretildi ve hangi şiddetler ekranlarımızdan çamurla karışık akıtıldı? “Çocuğa yönelik güvenlik duygusu ile” ikna edildiğimiz bu “saatler”i onların bileklerine takıyor olmamızı çocuklarımıza nasıl izah ediyoruz? Onlara nasıl bir dünya tanımlıyoruz; bu tanımlama zihinlerimizde kabullenilmiş anlamı ile şiddet içermediği için anlamlı mı geliyor? Onlara inşâ ettiğimizi düşündüğümüz güvenli alanlar ne kadar gerçek? Aslında onların fiziksel güvenliklerini sağladığımızı düşünürken, onları akıl sağlığı bunalımına itiyoruz. Sosyal medya bize şiddet içermeyen bir gelecek tasarımının olmadığını empoze ediyor; kabulleniyoruz. Şiddetle dolu bir dünya tasavvuru dünyayı daha güvenli kılmak için gerekli olan şiddetin ve silahların üretilmesi adına yeterli bahanelerin üretilmesini sağlıyor; boyun eğiyoruz.
Küresel veri ağına kendi tercihleriyle dahil olan bireylerin birbirine güvenmeyen bireyler hâline gelmesi için bir şekilde ikna edilmeleri gerekiyordu. Şiddet içeren senaryolara ve içeriklere sahip olanların gelecek planlarını şiddet üzerine kurgulaması gayet normal bir durumken biz ne yapıyoruz? Kişisel güvenliğimizden bile emin olmadığımız bir mecranın zaman tünellerinde, gözetlenme ve gözetlemek üzerine kurulu “gönüllü kulluğa” razı olarak ürettiğimiz içeriklerle “kontrolün bizde olduğundan” hiç şüphe etmeksizin, kurtulmaya çalıştığımız sorumluluk duygusuyla akıp gidiyoruz. Sosyal deney adı altında yapılan ve çoğu zaman sosyal iştah etkisiyle canlı yayınlanan, ama aslında toplum olarak yaşadığımız kültür şokunun izlerini taşıyan, merakla izlediğimiz videolara nasıl anlamlar yüklüyoruz? Televizyon haberlerine “çek-gönder”, sosyal medyada “tıkla-paylaş”, haber kanallarındaki “beğen-yorumla” ile sürekli maruz bırakıldığımız bilgi parçacıklarıyla; çekenin bildiği ama kadraja girenlerin haberi bile olmayan resimler ve videolarla doldurulmaya çalışan zihin dünyamız, gerçekten sorumluluğunu yerine getirdiğine ikna edilebilir mi? Lüks arabası içinde caddede su satan çocuktan, parası olmadığı beyaz(!) yalanı ile bedelsiz su alıp yerine tablet hediye eden ve bunun haber değerine sahip olduğunu düşünen zihinlerin inşâ edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Veren el neyi, nasıl ve neden verdiğini sorgulamıyorsa, gelen yorumlar ve beğeniler ile oluşturulan bu dünyanın kişisel tatminden başka bir şey sunması mümkün değildir. Bu oluşumun temelinde bilgi yer almaz. Düşünen insanların sadece içerik üretmek gibi dertleri olmayacağı için bunun üzerine kurgulanmış “kazanç” denklemleri de; medyaya servis edilecek haberleri de, bin aboneli bir kanala ulaşıp bir yılda dört bin saat izlenmeyle para kazanmak için taklalar atmaya da ihtiyacı olmayacaktır. Tüm bu mecralar aracılığı ile kayba uğrayan anlam, şiddeti de maddi veya manevi olarak beraberinde getirmektedir.
İnternetin kendisi, sosyal medya hakkında bilgi edinme aracı olduğu için kavramların nasıl sunulacağını da yine kendisi belirler. Yeni mecraların ortaya çıkması ile eskittiği şiddetin kendisi değil sadece bilinirliğidir.
Bilmenin malumat ile eş değer kılınmasıyla ve düşünmenin ve bilmenin önüne çekilen setlerle, enformasyon şiddeti yeni bir hâl almaktadır. Önemsiz şeylerin peşinde koşturttuğu gibi önemli şeyleri de oyunun bir parçası ve eğlence kaynağı olarak sunabilir. Bunların değeri de düşünmeyi sağlaması ile değil, paylaşıldığı, beğenildiği ve yorumlandığı kadardır. Bir paylaşıma yüklenen anlam ve bu paylaşımın mizah/ironi içerme ihtimali (haber içeriğinde belirtilmiş veya belirtilmemiş olması fark etmez) düşünülmeden, ciddi bir haber değeri gibi servis edilmesi, doğruluğu teyit edilmeyen haberlerin ortaya çıkarttığı bilgi damlacıklarıyla kokuşmaya mahkûm havuzlar meydana getirmektedir. Sahte videolar (deepvideo) ya da bağlamından kopuk videolar, fotomontaj resimler, kırpılmış metinler ile bilgi sahibi olunurken bunlara dayalı yaşanılan kültürel çelişki yeniden tanımlanan ilişki biçimleri ile kamufle edilir. Bu hayatımızın spamlaşmasını, gerçeğe ilişkin değişen algılarımızın yarattığı bilgi karmaşasının şiddetin nedenlerinden biri olarak kontrolsüz bir hızla yayılmasını sağlamaktadır. Tek taraflı bilgiyle kabullendiğimiz gerçeklik tanımlarının ürettiği ilgisiz ve tutarsız davranışlar, pragmatik ve konjonktürel yaklaşımlar, akıllı davranmakla eş değer kabul edilmektedir. Bilginin ve bilgilendirmenin anlamı önümüzden akıp geçen ekranlarda anlık olarak değişmektedir. Bu değişimlerle planlarımızı değiştirmemiz, yapmaktan imtina edeceğimiz davranışları sergilememiz ya da bizi aslında hiç ilgilendirmeyen bir konuya kafa yormamız sağlanmaktadır. Allah’ın adıyla güne başlayanların gündemleri, enformasyon şiddetiyle belirlenmektedir. Her saniye akıp giden ve yeni anlamlara bürünen; arkada bırakılan, yeri geldiğinde silinip atılan ortamlarda üretilen anlamın şiddete dönüşmeyeceğinin ise bir garantisi yoktur.
Anlama, bilgiye, görsele, güvenliğe, algıya ve saire dair sürümü her akışta güncellenen şiddete maruz kalmak için bağ(ım)lı kalmak yetiyor. Aslında bunların hepsi malumun ilanıdır ancak, kalıplaşmış bir sızlanma ya da şiddetten korunmak için sosyal medyadan uzak durulması ya da şiddet içerikli oyunların ve içeriklerin önlenmesi ve yasaklanması çağrısı değildir. Gerçek hayattaki şiddetin sanallaştırılarak bu mecralarda öğretilmeye uygun hâle getirilmesi ancak uyuyup uyandığımız ve bir gün gözlerimizi yumacağımız “gerçek hayatlar”ımızın farkına varmamızla mümkündür. Ortada kazmayla ve kürekle yapılması gereken bir iş vardır ve bu iş, etrafında daireler çizilerek veya ağıtlar yakılarak yapılamaz. Zahmetsiz ve kolay bir çözümü yoktur. Görülebilen ve belirlenebilen ancak uzun vadede tahmin edilmeyecek derecede karmaşık davranışları ve tanımları içinde barındıran ekranlardan ve internetten oluşan dünyanın, bu barındırdıkları bile, başlı başına bilginin ve gerçekliğin kaynağı olarak görülemeyeceğinin delilidir. Olsa olsa en fazla temyiz edilecek bilginin aracı olabilir. Belirli bir amaç için üretilen araçları üretenlerin tüm art niyetlerine rağmen belirli ölçülerde kullanılabilirliğini sorgulamak için, öğrenilen şiddette olduğu gibi, kendine yabancılaşan insanın muhayyilesini tıkayan her türlü elektronik aygıtın da farkında olmak gerekmektedir. Akıl yetimiz ise şiddete karşı şiddet üreten araçların amaç hâline getirilmesi sayesinde ekranlara yenilmektedir. Araç kullanırken telefon kullanmanın sorun edildiği ve yaptırımlara tabi tutulduğu bir toplumun, araçta neden telefon kullanmaya ihtiyaç duyduğunu sorgulamıyor olmasıyla, bileklerine taktıkları elektromanyetik kelepçeleri evlatlarına izah edemeyecek olmaları arasında bir fark yoktur. Fıtratın önündeki her engel bir şekliyle, öyle ya da böyle şiddeti üretecektir. Bağlamından koparılan ileti artık aslının yerini alacak bilme ve anlamlandırma daha zor hâle gelecektir. Sosyal ağlarda yer alanlar “sanal” değildir. Bu sanallık onların normal kabul edilmesi ve gerçeklikten kopartılması için kullanılan şiddetin farklı bir tanımıdır. Bu tanımı kabullenmemek verilecek mücadelenin en önemli ayağını oluşturur.
“Ne yani bununla da mı mücadele edeceğiz?”
Telefonlarımızı elimizden bırakamamaktan, video üzerine video izlemekten, uygulamadan uygulamaya atlamaktan, eğlenceli içerikler ile bilgicikler toplamaktan, balon patlatmaktan, her akışa ‘bu da zamanın realitesi’ demekten memnunsak bu mücadeleye gerek yok. Adım başı ahkâm kesmek, seçimler yapmak, sonuçlar çıkarmak ama uygulamaya gelince öne sürülen“şartlar” üzerinden mazeretler üretmek her zaman mümkündür. Ancak sahte kimliklerle dolaşılan, insanların birbirlerine yalan söyleyebildiği, hakaret edebildiği, her türlü eylemin tek tıkla görünür kılındığı bir sanal dünya inşasına katkı sağlamak; tek tıklamayla arkadaşlıktan çıkar(ıl)maları “sosyal yolların ayrılması” olarak tanımlamak istemiyorsak onu olması gerektiği gibi kullanmaya başlamak zorundayız. Yani bir küreği, bir kazmayı, bir tornavidayı, bir fırını ne için kullanmamız gerekiyorsa telefonu da, tableti de, bilgisayarı da, interneti de onun için kullanacağız. Bunu yıkılan ve parçalanan sınırlara rağmen “sınırları belirlenmiş” insanlar olarak zorlayacağız. Beyin gücümüzü kullanmak için parmak gücümüzü kontrol edebilmeyi öğreneceğiz. Bu sayede temel kurgusu gerçeği sanallaştırmak olan bu yapılar ve etkileri hakkında ulaşacağımız sağlam bilinç, onları gizemli olmaktan ve tehlikelerinin farkına varmamız nedeniyle aşırı tehlikeli olmaktan çıkartacaktır. Bunu yaptığımızda ve tüm ekranların çalışma mantıklarını öğrendiğimizde geleceğin nesillerinin kendi akıllarını aşacak veri yığınının içinde boğulmasının ve bilgi bombardımanına tutulmasının önüne geçeceğiz.
Okumak için hiçbir zaman geç olmadı sadece zamansızlığı bulduk; çünkü onu da sanallaştırdık. Ekranların başından döndüğümüz gerçek dünya bizi sorumluluklarımızla yüzleştirdiği için daha fazla sanallığa meylettik.
Her sanallık bize yenilenen şiddeti allayıp pullayıp sunarken özellikle insanlığın zaman geçirme biçimleri değişti. Yapay zekânın büyüklüğü ve kudreti karşısında huşû ile eğilmemizi kimsenin beklememesi gerektiğini “düşünme ve akletme” gücümüz ile göstermek zorundayız. İnsan, elinin ve gücünün yettiğinden sorumluyken konumumuzu “hayat” ortak paydasında ahirete göre belirlemeliyiz. Sanallığın masum davranışlarla yerinden ettiği kitapları, kitaplıkları geri getirmeliyiz. Okumanın meydana getireceği eleştirel ve derinlemesine düşünme ile taşla pirinci birbirinden ayırmaya başlayacağız, böylece ekranlardan yayılan şiddet dolu görüntülere av olmaktan kurtulacağız. Bu, bizim elektronik imgelere maruz kaldığımızda dijital okuryazarlığı kullanabilmemizi, tutarsızlıklar içinde bocalamaktan kurtulmamızı, bilginin doğrusunu ve yanlışını ayırabilecek temel becerilerimizi ileri düzeye taşımamızı sağlayacak. Dijital okuryazarlığın içini dolduracağız. Bilgiyi bulma, anlama, analiz etme, üretme ve paylaşabilme becerilerimizi geliştirip bize rağmen geliştirilen yapılara entegre olmak ve aslında kendi bağımlılarımızı yaratmak için değil “Müslüman” kalabilmek için mücadele edeceğiz. “Sosyal medyayla sosyal medya düşmanlığı yapmak” gibi tutarsızlıklar sergilemek yerine “ondan nasıl yararlanabiliriz” sorusunun cevabını “eğitim” ile vereceğiz. Bu eğitim bize ekranları denetleme imkânı verecek. İnsan ile Rabbi arasındaki irtibatı kesen her şeyin öğretilmiş şiddeti doğurduğunu ve doğurmaya devam edeceğini unutmayacağız. “Hakikat” denklemine, bu mücadelede elimizde bize ait en büyük avantajımıza, vahye döneceğiz ki “gerçek”lerin dünyasında kalmaya devam edelim.
Refah seviyesine erişmek için gelmediğimiz bu dünyada özgürlük savaşı veriyoruz. Kendimize, ailemize, toplumumuza ve dünyaya yeni bir umut getirmek istiyorsak aklımızı kullanmaktan vazgeçmeyeceğiz, düşünüp ders alacağız. Zira kafasının konforunu düşünenler, düşünmezler; en fazla tıklarlar.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
“Makineler düşünebilir mi?” sorusu nano-teknoloji, biyo-teknoloji, enformasyon teknolojisi ve bilişsel bilim gibi alanların gelişmesi, internet ile yapay zekânın entegre olması ile daha ileri taşınmıştır.
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülahazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Bireyin ve Toplumun İnşası İlahi İradenin Tarihe Müdahalesi Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da …
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Sabah kalktığımızda yaptığımız ilk üç şey nedir? İnternet ortamında amaçsızca geçirdiğimiz vakitler artıyor mu? Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın telefonu alıp kurcalamaya başlıyor muyuz?
Bu sorulardan ilkine vereceğimiz cevaplar içinde “ekran” kontrol etmek varsa ve diğer sorulardan birine cevabımız “evet” ise tipik bir kullanıcı olduğumuzu en başından kabul ederek yavaşça arkamıza yaslanalım. Alışkanlık hâline gelen her şeyde olduğu gibi ekranların tipik kullanıcısı da bu alışkanlığını bilinçsiz bir şekilde yerine getirir. Basit bir eylem olan “tıklama”nın normal kabullenilmesi ve sorgulanmıyor olması da bu “tipik”liğin bir göstergesidir. Ekranların çerçevesinin ve açılan pencerelerin bize sunduğu gerçeklik, bizlere doğal gelmeye başlayan bir dünya inşâ etmektedir. Bu dünyanın adının “sanal” olması, başka bir “gerçek”liği oluşturma çabasını ve bu çaba için her türlü değeri sosyallik adı altında pazarlamasını kolaylaştırmaktadır. Medyanın dönüşümü ile insan dünyasının dönüşümünü örtüştürme yanılsaması ile bağlamından kopartılarak yeniden tanımlanan kavramlar, her geçen gün barındırdıkları ile zihinlerimizin farklı ve gerçeksi; ama sahici olmayan kişiliklere bürünmesini sağlamaktadır. Birçoğumuzun adını koyamadığı, pek çoklarının ise karşılaşmaktan ve konuşmaktan tedirgin olduğu “kaygı”, yeniden tanımlanan alanlarda yeniden tanımlanan kavramlar eşliğinde artık görmezden gelinebilmektedir. Bu tür kullanıcılar için tanımlar ve anlamlar da tipik hâle gelmektedir. İmtihan üzerine kurulu dünya hayatının gerçekliğinin barındırdığı geçicilik ile teknoloji dünyasının yeniden tanımladığı “sanal gerçeklik” arasında bocalama yaratmaktadır. Bocalama ve güçsüzlük korkusu insana iletilerin atıldığı ve çoğu zaman çöplüğü andıran bu alanları artık yeni bir dünya sanrısı ile rahatlıkla kabul ettirmektedir.
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Değersizleşmeye başlayan insanın, temelinde kaygı olan hayatı değersiz görmesi, bunun yerine kendine bir hayat kurgulaması ve yeni tanımlamalar getirmesi gerekiyor. Son yirmi yılda bilgisayar oyunlarında en çok tercih edilen oyunların, izlenen filmlerin içeriklerindeki şiddetin, “sanal”lık adı altında bir gerçekliğe kapı aralaması, gerçek hayat algısından uzaklaşma isteğinin bir sonucu. Yoksa internetin yaygınlaşması ile hızla artan çevrimiçi (online) oyunlarda en yakın arkadaşının kafasına sıkılacak bir mermi nasıl doğal hâle getirilebilirdi? Yine buna bağlı olarak filmlerde ve oyunlarda küresel felaket, zombiler, kıyamet teması işlenirken kahramanlar ise hep hayatta kalma mücadelesi verenler ve bu mücadele için her şeyi yapabilenler üzerinden işlenir. Bu, hayatın en temel gerçeği ölüme karşı da mesafe koymanın ve onu farklı biçimlerde ortadan kaldırmanın başka bir yoludur. Gerçeğin karşısında kurgulanan sanal hisler gibi sanal ölümler de sergilenen kaçışlara farklı talepler yaratırken, biz, tipik bir kullanıcı olarak yer aldığımız bu sanal dünyada ne olmak istiyoruz; aslında neye dönüşüyoruz?
Bilimin ve teknolojinin sağladığı ilerlemenin, insanlığın ilerlemesi demek olmadığını, şiddetin toplum tarafından algılanış şekillerinin ilerleme söylemleri ile paralel belirlendiğini görebilsek de bu algıyı toplumun kendisinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bilinen anlamı ile bile olsa şiddet toplumun bilincinden ve tepkilerinden beslenmektedir. Kelime anlamıyla ve sınırlar dahilinde ortaya çıkan şiddetin kendisi doğaldır, asıl sorun “öğretilen şiddet”tir. Bu şekliyle ve aslında kabullendirilen anlamı ile gerçek hayatta karşılaştığımız şiddet -örneğin kadına veya çocuğa uygulanan veya hayvana yapılan eylemler- kabullenilmez bir durum olarak sosyal mecralarda sert tepkilere neden olurken paylaşılması ve yorumlanması ile şiddetin yayılması sağlanır. Bu erdem yüklü tıklamalar akıp gidilen sosyal akıntılarda kişisel tatmin duygusu ile kişisel şiddeti yeniden üretir. Başına siber eklenen her şiddet parmağın ekrana uygulayacağı minik bir şiddetle eş değer görülerek kolaylıkla kabul edilebilir hâle getirilir. Bu kabul edilebilirlik, kaynağı ve doğruluğu bilinmeyen her çeşit paylaşımı, yerine getirilen sorumluluk hissinin uyandırdığı şiddet ile yanıtlar. Yanıtlama ise bir süre sonra sanal ve gerçek ayrımını ortadan kaldırmaya başlar. Olayın gerçekliği tepkinin sanallığının da gerçekliğe bürünmesini sağlar. Aralarında olması gereken farkın yok edilmesi için gerekli yegane şey olan görsellik, hiçbir kural tanımaksızın kullanılır. Haberler ve paylaşımlar, görüntüsü varsa değerli, görüntüsü yoksa değersiz kabul edilir duruma getirilerek, seçkin habercilik ve yayıncılık adı altında üretilir. Bunca üretim esnasında, kadınlara yetersiz oldukları izlenimi verilmesi gibi etkilere sebep olan her türlü imaj pompalanmaya devam eder. Yeterli olamamanın ortaya çıkardığı imajsal şiddet, vicdanlarda yer eden derin hüzünlere eşlik eden acıma duygularıyla kamufle edilir. Günümüzde her tür medya toplumsal düzeni “şiddet” bazlı kurguladığı için artık, şiddetin faili de şiddete maruz kalan da sunumun bir parçası olarak izleyicilerinin kişilikleriyle özdeşleştirilebilir durumdadır.
İmza kampanyalarıyla, etiketlemelerle, e-protestolarla popülerliği artan/arttırılan tepkiler, tıklayarak sorumluluğunu yerine getiren insanın aslî sorumluluğuna karşı en temel şiddet eylemini ortaya koyar.
Gerçeklikten kaçan ve göründüğü kadar var olduğuna inanan insan, yeniden tanımladığı “sağduyu” ile her geçen gün fıtratına daha çok yabancılaşır ve yalnızlık duygusu ile sorumlu olduğu dünyayı sanallaştırarak mesuliyetinden uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma, yakınlaşılan sosyal medyanın, duvarlarla ayrılmış birlikteliklerini kutsayan bir hâle büründüğünde artık gerçek dünyanın sorunlarını sanal dünyada paylaşmak kutsal bir görev hâline gelir. Tabi aynı davranış içinde bulunmayan veya aynı düşünceyi paylaşmayanların da duyarsız, hain, nankör gibi etiketlemelere maruz bırakılması ve gerektiğinde sosyal linçe uğratılması gerekir. Şiddetin yayılmasına aracılık etmek, artık kendine rahatsızlık verenlerden kurtulmak ve vicdanı rahatlatmak için bir araçtır. Görev yerine getirilmiştir; artık rahat rahat eğlenceli bir programa, zaman geçitlerinde akmaya ya da video izlemeye geçilebilir.
Normal bilgisayarlar adına “bit” denilen ikili sistemle, “sıfır veya bir olmalı” şeklinde ifade edilebilecek seçenekle çalışan basit cihazlardı. Yavaş yavaş yerlerini “kübit” sistemlere, “sıfır ve bir olabilir” üzerinden derlenen olasılıklarla çalışan kuantum cihazlara, bırakıyorlar. İnsanın bilgisayarlaşma süreci de bu yer değişikliğinden bir şekilde etkileniyor. “Şiddete dur de” etiketi ile kendi şiddetini ürettiğinin farkında olmayan insan, karmaşık seçenekli olasılıklara indirgediği sorunlarla yüzleşmemek için kendini bekleme (stand-by) moduna alıyor. Sadece iletiyle, duyguları harekete geçiren görsellerle yapılan paylaşımlar, yerine getirilen büyük görevin rahatlığını verebiliyor. Bu rahatlık, kadına veya çocuğa, insana ya da hayvana uygulanan şiddeti önlemek için, talan edilen ağaçlara, yağmalanan tabiata sahip çıkmak için ya da “her geçen gün kötüye gittiğine” inandığı zamana(!) karşı ne yapabilir? Gerçekte yapılması planlanan hiçbir şey bulunmasa da sürekli önüne sürülen iletilerle maruz kaldığı olumsuzluklara karşı yapılacak şey basittir: “Tıkla ve değiştir”. Bu basitlikle kolaylaştırılan eylemler belirli belirsiz bir rahatlığa neden olurken deformasyona maruz kalmış zihinlerde az da olsa bir şeylerin rahatsızlığı varlığını korumaya devam eder. Uyku moduna geçmeden önce, yapıştığı teknoloji ile özdeşleştirdiği yaşama, ürettiği içeriklerle katılmalıdır. Çünkü “şiddeti üreten ama şiddetten yakınan” yeni nesil şiddetiyle, şiddeti engellemeye çalışan sorumluluk sahibi fenomenlerin dünyasında kendine bulduğu yeri yitirmemek zorundadır.
Sanallaşan, sanal varlığını ve sanal eylemlerini yücelten bir insanlık ile karşı karşıyayız. Bu zorunluluk mahremiyetin ve gizliliğin anlamını da değiştiriyor. Bir çok şeyin olduğu gibi fotoğraf makinelerinin de yerini alan ve uygulamalarla içeriğine erişilmesine izin verdiğimiz telefonlarımızla çektiğimiz fotoğraflarımızın, internet dünyasında mahrem kalmama ihtimalini çok iyi bilsek de, beğeni ve yorum yağmurunun belirli belirsiz temennisi ile, gönüllü olarak yaptığımız şahsi paylaşımların iç dünyamızdaki yankısını iyi duyumsamak zorundayız. Aynı mecra içinde utanma duygusundan sıyrılmış paylaşımların ürettiği, görsel şiddetin yanında masum kalan kişisel paylaşımlar, farkında olmadan bir zaman sonra kübit hâle, ekranların donukluğunda hareket eden çok boyutlu imgeler hâline geliyor. “Gözlerini haramdan sakınması” gerekenlerin “gerçek” olmayan görüntülere, “görme” ve “sakınma” eylemlerine dahil etmeksizin temel ihtiyaç adı altında ürettikleri -en nazik ifadesi- bayağı bahaneler, boyutsal farklılıklarına rağmen hiçbir denkleme oturmuyor. Bu bağlamda oldukça revaçta olan ve el telefonlarımızdan rahatlıkla ulaşabildiğimiz kısa videolarla tek başına geçirilen zamanlar manidardır. Gerçek hayatta kafayı kaldırıp bakılamayacak veya dikkate alınmayacak sahnelerin yer aldığı oynatımlar akıp gider video çubuğunda. Her şey sanaldır; kimi zaman bilmek ve öğrenmek için izlenir, çoğu zaman keyifli ve kahkahalı vakitler geçirmek için. Kimse sizi görmez, tek tıkla video geçmişinizi silebilirsiniz. Her şey bu kadar basittir! Bu gibi durumlar kullanıcı üzerinde özgürlük hissi uyandırır ve istediği her alana erişebilme duygusu yaratır. Kime karşı özgürlük?! Aslında bu bağımlılıktan ve yarattığı sanal dünyada şiddetten başka bir şey üretmeyen sanal varlığımızın ahlâksızlığından başka bir şey değildir. Hâlbuki Âlemlerin Rabbi olan Allah “sanal dünya”nın da Rabbidir.
Yenilen yemeklerin, ziyaretlerin, infak(!) eden ellerin ifşâ edilmesi bu değerin beğeni sınırlarını zorlamaya başlıyor. Sınırlarımız zorlanıyor ve biz; sınırlarımızın bu dünyada yerinin olmadığını görsellerle gözümüzün içine sokan bir mecranın şiddetine maruz kalıyoruz. Hiç tanımadığınız birinin elindeki telefonda size veya yakınınıza ait bir fotoğraf, çeken tarafından bilinçli olarak çekilmemiş olsa da, yer alabiliyor ve bir anda dünyanın her tarafına servis ediliyor. Paranoyak hâle getiriliyoruz ki bu bile başlı başına üretilen şiddetin bir sonucu olarak karşımızda duruyor. Gözetleniyoruz; gönüllülük esasına dayanan bir gözetleme içinde olduğumuzun farkına varmadan bu gözetlemeye mecbur olduğumuzu hissediyoruz. Aslında bu his şiddetin pazarlanmasıyla bize olağan bir şeymiş gibi kabul ettiriliyor. Gözetlendiğini bilmek bile insanın baskı altında hissetmesine yeterliyken bir yandan da gözetliyoruz; ihlâl edilen mahremiyetimize rağmen mahremiyetleri ihlâl edebiliyoruz. Gözetlenmeye korku ve endişe ile ikna edilirken gözetlemeye de “sosyallik” adına ikna oluyoruz. Dahil olduğumuz küresel ağ içinde hayatlarımızın bu şekilde kolaylaştırıldığına inanıyoruz. Kolaylaşan kısımları kadar kolaylığı kabullendirilenlere karşı kendi sınırlarımızı belirlememize izin vermiyor olmaları garip gelmiyor. Bizi, ne yaptığımızla değil ne olduğumuzla ifade etmeye zorlayan bu sürecin sonunda aslında aynada gördüğümüzden farklı kimlikler ile ağ toplumu içinde konumumuzu belirler hâle geliyoruz. Birbirimize yabancılaştığımız ve birinin diğerini yabancı gördüğü bu ortamda her yabancının doğal bir tehdit olarak algılanması, kaygının şiddete dönük yüzünü ifade ediyor. Aynı ortamda bulunma ihtimalimizin bile olmadığı insanlarla geliştirilen olumsuz ilişkiler, yüz yüzeyken ifade edilmesi mümkün olmayan söylemler ve etiketlemeler ile neşvünema buluyor. Başlıklar ya da etiketler altında yaşanan gruplaşmalar, kurgulanan dünyada toplumsal ifade biçimlerine bürünüyor. Yeni medyasal araçlar bu ifadeleri bilinç düzeyine çıkararak “farklı kimlikleri ötekileştiren” ideolojik bir aygıt olarak şiddeti kullanıyor. Bu da şiddeti kendi elleriyle besleyen toplumun denetimini kolaylaştırıyor. Herkesin ulaşılabildiği ama ulaşıldığında belki de onlarca badire atlatmış, tüyleri yolunmuş iletilere, kısa bir süre içinde dile dahi getirilemeyecek harfsel ve simgesel ifadelerle tepki gösterilmesi ve bu tepkilerin empatiden yoksun şekle bürünmesi şiddetin düşük dozla ifade edilmesinin örnekliğini sergilerken, dışlanma korkusu ile düşüncelerin maskelenmesi, yeniden gözden geçirilerek ortama uygun hâle getirilmesi gibi tutarsızlıklar şizofren davranışlara neden oluyor. Zaman ve mesafe kavramının ortadan kalkması ile küresel bir köy hâline geldiği iddia edilen ama onu meydana getiren hanelerin ve kişilerin belirsiz olduğu bu dünyada, herkes herkesin her şeyi ile meşgul durumda. Bu şekliyle de simgesel ve görünmez bir hâl alan şiddet karmaşıklaşmış hâliyle çok daha rahat kabul edilebiliyor. Köylülük avuntusu ise, farkına varıldığında çok geç kalınacak sorulardan ve sorunlardan kaçmayı kolay hâle getiriyor.
Bunlardan bir tanesini, sorulması zor ve cevabı tedirgin edici sorulardan birini çocuklara/çocuklarımıza soralım: “Anne-babanızla mı vakit geçirmek istersiniz yoksa bilgisayar oyunlarıyla mı?” Çocukların sosyal medyada neler yaptığından habersiz ve çoğu kez de çaresiz olan yetişkinlerin durumu ortadayken bu soruya verilecek cevabı tahmin edebiliyoruz. Dahili ya da harici etkenler ve onların ortaya çıkardığı neticeler sayesinde dijitalliğin sunduklarıyla, anne-babasıyla geçirdiği zamandan çok daha fazlasını elde eden çocukların farklı cevaplar vermesini de bekleyemeyiz zaten. Sürekli eleştirilen, takdir edilmeyen ve şekillendirilmek istenen gençlerin, ailelerinden kopuşunu ve beğenilme ihtiyacını karşılayan her türlü ortama ve beğen tuşu olan her türlü uygulamaya kayışını seyrediyoruz. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki farkı azaltan içerikleri üretenler de bunun farkındalar. Erken öğrenimlerini, model alma davranışlarını eğlenceyle ve oyunla birleştirip her yaş grubu için tasarımlar yapıyorlar. Bu durum sosyal medyanın popüler sitelerinin en başından beri bu kadar ilgi görmesini de bize açıklıyor. Ekranlar artık çocuk yetiştirme rolümüzü ellerimizden almış durumdalar. Kendilerine rakip gördükleri her türlü kültürel/örfî değeri değersizleştirmek için çalışmalar yapılırken insanın teknolojiye doğru meyletmesi kimsenin dikkatini çekmiyor. Şiddet görüntülerini yayan masum(!) karakterli çizgi filmler, kısa videolar ve oyunlar, çocukların ahlâkî ve toplumsal gelişimlerini kontrol altına alıyor. Şiddeti öğretmeye yönelik tüm içeriklerin yalnızlık, saldırganlık, depresyon, kaygı, hayal kırıklığı gibi sorunlara neden olduğu ortadayken bu tür durumların aileler nezdinde okul öğretimleriyle ve başarılarıyla değerlendirilmesi, başarılı ama bağımlı gençlerin durumunun normal gibi algılanmasını sağlıyor. Şiddete karşı duyarsız ve onu taklit edilebilir kılan oyunlar, şiddete yönelik kontrolsüzlüğü içselleştirilen görsel malzemelere taleplerin artmasına neden oluyor. Gündelik hayatlarının merkezine oturan bu içeriklerde neler yok ki: Müstehcenlik, küfür, alkol, kumar, taciz, ırkçılık, kavmiyetçilik, otoriterlik, gücün ve kuvvetin yüceltilmesi, güzellik, ötekileştirme vs.
Televizyon ekranlarında (artık bu aptal kutuların internetle akıllı hale getirildiği söyleniyor ki bu bile insanla başlı başına bir dalga geçmedir) tepki gösterilen dizilere muadil, değerlerimize uygun(!) şiddet içeren diziler hamasi duygular eşliğinde seyredilirken, yan odada sosyal mecranın akışına kapılıp giden gençlerimizin izlediklerinden habersiz “zafer kazanmış oba beyi” havasında kurtarılan günün lezzetini yudumluyoruz. Bu dizileri izleyen veya izlemediğini düşünüp, izlese de anlayacak yaşta olmadığını zannettiğimiz küçük yaşlardaki çocuklarımızın zihin dünyasına ise irin akıtıyoruz. Sonra da tüm bunlara sürekli maruz kalan/maruz bıraktığımız gençlerin duyarsızlığından, umutsuzluğundan, güvensizliğinden ve ilk krizlerinde çözülüvermelerinden dert yanıyoruz. Hâlbuki ilk ciddi krizimizde çözülenler bizdik. Oyun oynamasından rahatsız olduğumuz ama “sağa sola gitmesin de evde oynasın, gözümüzün önünde olsun” çaresizliğiyle avunup rahat rahat başına kurulduğumuz ekranların, fahşâ yüklenmiş içeriklerini heyecanla takip ediyoruz. O programlar içinde ortaya çıkan ahlâksızlığı ve şiddeti görmezden gelip önümüze sunulan şiddete lanetler yağdırabiliyoruz. Gayrimeşru ilişkilerin olağan hâle getirilmesi ve heyecanlı sunumu bile tedirgin etmeye yetmiyor bizi. Sosyal mecrada kaybolmayan verilerin, ekranlara konu edilen minik yavruların karşılarına yıllar sonra çıkacağını bile hesap edemiyoruz. Şiddet yeniden şiddeti üretiyor ve bu üretime biz de katkı sağlıyoruz. Şiddet içeriğine sahip olan her ekranın çocuklar üzerinde agresif ve saldırgan davranışları tetiklediği, bilinç altlarına hızlıca yerleştiği bilinirken bizim için “sanal” olanların onlar için gerçeğe dönüşmesi kolaylaşıyor. Özellikle “ölümle korkutulduğumuz” şu son dönemde yoğunlaştığı üzere, hem öğretimleri için hem de canları sıkılmasın diye ekrana mahkûm ettiğimiz çocuklarımız doğal davranışlar sergileyemiyor, kendi kafalarındaki doğal görüntülerden hızla uzaklaşıyorlar.
Hâlbuki gerçekten canları sıkılmalıydı çocukların? Ama biz gürültülü mekânlar yarattık evlerimizde; düşünmek ve keşfetmek için onlara fırsat tanıyacak sessiz mekânları yok ettik. Yanı başımıza geldiklerinde elimizde ya da yakınımızda gördükleri ekranlarla dağıttık dikkatlerini. Her yakınma kendi içinde bir çaresizlik barındırır. Tek tıklama ve tek el silah sesi ya da sanal bir balina; her gün yüzlerce şiddet ve cinsellik görüntülerinin alıcısı durumuna getirilen çocukların ve gençlerin, olay yerlerindeki tanıklıklarını ve bu olaylara sessiz kalışları ile yaptığı suç ortaklıklarını hangi yakınma izah edebilir. Onlara ekranları kapattıkları gibi insanları da kapatabileceklerini düşündüren içerikleri sunmak bir çaresizliktir. Ekranlarda her gün “tüketicilik dersi” veren yetişkinlerin arasında olmaları ise çocukların en büyük çaresizliğidir. Her eve bir şekilde sokulan ekranların ve özellikle internetin bilgiye ulaşmaya yönelik masum amacı dışında çok daha fazlası olduğunu görmek için iki dakika ekran başında kalmak bile yeterliyken, bunları saatlerce izleyerek “tüketici kültürü” eğitimi alan ama reklamlarda sergilenen ürünleri almaya imkânı olmayan çocukların maruz kaldığı şiddeti bir düşünün. “Paramız yok” diyen babanın yaşadığı çaresizlik mi daha acıklıdır, yoksa çocuğun durumu mu?
Sloganlar ve sembollerle yaratılan sunî odaklara insanların çekilmesi için gerçekler çarpıtılmakta, sahte kimlikler yaratılmaktadır. Söylenen yalanlar, edilen hakaretler, tıklama ile görünür kılınan türlü türlü eylemler ekranlardan hızla akıp gitmekteyken sanallık burada da devreye sokulur. Gerçeklik algısının dağıtılması ile gerçekliğe bürünen ortamların sunduğu haber, oyun, eğlence ve pazarlama içerikleri doğal kabul edilir ve bunların kuyruklarına takılan dolandırıcılık, hile, yalan, taciz ve zorbalık kabullenilebilir seviyelere çekilir. Daha çok kâr edebilmek için her çeşit tüketimi yaratmaktan çekinmeyen sosyal medya uygulamalarının, “sansürlenmiş şiddet içeriği” ile ilgili yaklaşımlarını ve kriterlerini belirleyen tek etken daha fazla kullanıcıya sahip olabilmek ve sahip olduğu kullanıcıları kaybetmemektir. Yersiz, ilgisiz, yüzeysel ve parça parça sunulan bilgilerle her şey hakkında bize bilgi sunan bu uygulamaların yaptığı tek şey hiçbir bilgi sunmamalarıdır. Ortaya çıkarılan bu algısal yozlaşma, bilgi şiddetine maruz kalmamızı kolaylaştırmaktadır. Örneğin son bir haftada popüler olan hashtag(#)lara konu olan içeriklerin kaç tanesi hakkında detaylı bilgiye sahibiz? Yahut bu başlıklar hangi bilgilendirmelere yönelik açılmışlardı? Son yirmi dört saatte ne olduğundan haberi olan ama altı ay önce yaşanılanlardan habersiz tipik kullanıcılar, tıkladıkları, paylaştıkları ve beğendikleri kadar değerlilerken üretilen içeriklerin neye hizmet ettiğinin bir önemi olabilir mi? Uçup giden bilgi bulutlarıyla, birkaç dakikalık videolarla, bağlamından kopartılmış iletilerle malumat sahibi olan ve bu içeriklerle kişiler ve olaylar hakkında hüküm veren kullanıcıların medyanın ürettiği iletilerin gerçek olmadığını fark etmelerini bekleyebilir miyiz? Elinin altında en hızlı bilgi araçlarından biri bulunan ama bu aracı komik ve çoğu kez içinde görsel şiddet barındıran videolar izlemek için kullanan; yorum yaptığı ya da paylaştığı bir içeriği sorgulama ihtiyacı hissetmeyen kullanıcılar tarafından örülmüş, bu durumuyla bile “yoldan çıkmış” bir kaynak olan ve “getirdiği her haberin araştırılması” gereken medyasal ağa neden mahkûm ediliyoruz?
Sadece başarılarını paylaşan insanların sunduğu tozpembe hayatlar ve çoğu kez bu hayatların içindeki ahlâkî tezatlar tipik durumlara getirilerek daha kolay pazarlanıyor. Tüketimin yapı taşı olarak görülen kadına uygulanan görsel şiddet burada da hiçbir şekilde gündem edilmiyorken, genç kızlarımıza kişisel bakım, güzel görünmek, etkilemek üzerine; genç erkeklerimize yakışıklılık, popülerlik, güçlü olmak üzerine nitelikli şiddet uygulanıyor. Üçüncü sayfa haberlerinden daha tehlikeli ve kurgulanmış bu nitelik, “göstererek gizlemek” üzerine kurgulandığı için, “şiddet” denilince aklımıza gelenler içinde bir yerlere oturmuyor. Her tür medyanın, düşünme biçimlerimizi tekeline alabilmesi için de bu niteliğe sahip olması gerekiyor. Kurgu üzerine kurulu, önemli bir olayı önemsiz, önemsiz bir olayı önemli gibi göstermek zaten başka türlü mümkün olamazdı. Haberleri ve paylaşımları uygulandığı alana ve uygulayana göre sunmak, önemsiz gördüklerini dedikodularla ve politik niteliğine göre şekillendirmek, önemli meseleleri ilgi çekici olmayan anekdotlarla geçiştirmek, dikkatleri “sihir”den başka bir noktaya çekerek dağıtmak, bilindiği şekliyle değil öğretilen nitelikli şekliyle şiddete kapı açar. Bu nedenle bu mecralarda bu büyülenmeyle yer alanların, yapılan paylaşımların şiddeti tetiklediğinden dert yanmaları gerçekçi değildir; sadece sanaldır. Zira sansasyon iyi satar, kan, cinsellik, cinayet ve dramatik haberler hep en iyi rakamları görmüştür. Alıcısı olmayan bir mal ise üretilmez. Suç ve şiddet haberlerinin veriliş biçimleri ve sosyal mecralarda dolaşımları hızla, pazarlama için kullanılacak şiddet ve suçu barındıran reklamlara dönüşür.
Çelik kapısı olmayan, kapının üzerinde çift kilidi bulunmayan bir ev kaldı mı bilmiyorum. Gazete haberleri ve televizyon ekranları ile şiddetten beslenen bir sektör oluşmaya başlayalı ise uzun zaman oldu. Maskeyle dolaştırıldığımız, yanımızda öksüren birine bile vebalı muamelesi yaptığımız günümüzde güvenlik kaygısının da farklı tanımlamaları rahatlıkla yapılabilir hâle geldi. Şiddetle ve suçla her an karşılaşabilme ihtimaline sağlıksal ihtimaller de eklenerek bunların yarattığı güvensizlikle yeni pazarlara göz kırpılmakta. Hemen hemen her sokağa, her binaya monte edilen güvenlik kameralarını, evlere bile kurulan alarm sistemlerini ve dolayısıyla korku üzerinden üretilen reklam ve pazarlama şiddetini kanıksamış durumdayız. “Kötü dünya sendromu”na teslim olup tüm mecralarla her şeyimizi “güvenlik” adına paylaşabilmek için mazeretlerimiz hazırdır artık. Dışarıda kötü olduğuna inandığımız bir dünya var ve bu dünyada yer aldığına inandığımız diğer insanlarla ayrışmak zorundayız. Bu ayrışmayı bize lûtfedenlere sunmak zorunda olduğumuz bağlılıklarımızı, zaman zaman nefret söylemlerine zemin hazırlayan paylaşımlarla ispat ederiz. Çünkü böyle bir yapıda toplumsal yabancılaşma ve ötekileştirme ödüllendirilmektedir. Bu ödül bizi gerçeklikten hızla uzaklaştırır zira gerçeklikten kaçmanın en masrafsız yolu sosyal medyadır. Toplumsal ayrışmanın ve bireyselleşmenin bundan daha hızlı bir yolu var mıdır? Ortak deneyimlerin ortadan kaldırıldığı ve başkasını hiçbir zaman hesaba katmayan bireylerin, sıradan ve geçici hâle bürünen ilişkileri, hazza indirgenen ihtiyaçları ve heyecanları ile birbirlerine güven vermeleri mümkün müdür? Akıllı saatlerin nasıl hayatımıza dahil edildiğini hatırlıyor muyuz? Hangi şiddetler üretildi ve hangi şiddetler ekranlarımızdan çamurla karışık akıtıldı? “Çocuğa yönelik güvenlik duygusu ile” ikna edildiğimiz bu “saatler”i onların bileklerine takıyor olmamızı çocuklarımıza nasıl izah ediyoruz? Onlara nasıl bir dünya tanımlıyoruz; bu tanımlama zihinlerimizde kabullenilmiş anlamı ile şiddet içermediği için anlamlı mı geliyor? Onlara inşâ ettiğimizi düşündüğümüz güvenli alanlar ne kadar gerçek? Aslında onların fiziksel güvenliklerini sağladığımızı düşünürken, onları akıl sağlığı bunalımına itiyoruz. Sosyal medya bize şiddet içermeyen bir gelecek tasarımının olmadığını empoze ediyor; kabulleniyoruz. Şiddetle dolu bir dünya tasavvuru dünyayı daha güvenli kılmak için gerekli olan şiddetin ve silahların üretilmesi adına yeterli bahanelerin üretilmesini sağlıyor; boyun eğiyoruz.
Küresel veri ağına kendi tercihleriyle dahil olan bireylerin birbirine güvenmeyen bireyler hâline gelmesi için bir şekilde ikna edilmeleri gerekiyordu. Şiddet içeren senaryolara ve içeriklere sahip olanların gelecek planlarını şiddet üzerine kurgulaması gayet normal bir durumken biz ne yapıyoruz? Kişisel güvenliğimizden bile emin olmadığımız bir mecranın zaman tünellerinde, gözetlenme ve gözetlemek üzerine kurulu “gönüllü kulluğa” razı olarak ürettiğimiz içeriklerle “kontrolün bizde olduğundan” hiç şüphe etmeksizin, kurtulmaya çalıştığımız sorumluluk duygusuyla akıp gidiyoruz. Sosyal deney adı altında yapılan ve çoğu zaman sosyal iştah etkisiyle canlı yayınlanan, ama aslında toplum olarak yaşadığımız kültür şokunun izlerini taşıyan, merakla izlediğimiz videolara nasıl anlamlar yüklüyoruz? Televizyon haberlerine “çek-gönder”, sosyal medyada “tıkla-paylaş”, haber kanallarındaki “beğen-yorumla” ile sürekli maruz bırakıldığımız bilgi parçacıklarıyla; çekenin bildiği ama kadraja girenlerin haberi bile olmayan resimler ve videolarla doldurulmaya çalışan zihin dünyamız, gerçekten sorumluluğunu yerine getirdiğine ikna edilebilir mi? Lüks arabası içinde caddede su satan çocuktan, parası olmadığı beyaz(!) yalanı ile bedelsiz su alıp yerine tablet hediye eden ve bunun haber değerine sahip olduğunu düşünen zihinlerin inşâ edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Veren el neyi, nasıl ve neden verdiğini sorgulamıyorsa, gelen yorumlar ve beğeniler ile oluşturulan bu dünyanın kişisel tatminden başka bir şey sunması mümkün değildir. Bu oluşumun temelinde bilgi yer almaz. Düşünen insanların sadece içerik üretmek gibi dertleri olmayacağı için bunun üzerine kurgulanmış “kazanç” denklemleri de; medyaya servis edilecek haberleri de, bin aboneli bir kanala ulaşıp bir yılda dört bin saat izlenmeyle para kazanmak için taklalar atmaya da ihtiyacı olmayacaktır. Tüm bu mecralar aracılığı ile kayba uğrayan anlam, şiddeti de maddi veya manevi olarak beraberinde getirmektedir.
Bilmenin malumat ile eş değer kılınmasıyla ve düşünmenin ve bilmenin önüne çekilen setlerle, enformasyon şiddeti yeni bir hâl almaktadır. Önemsiz şeylerin peşinde koşturttuğu gibi önemli şeyleri de oyunun bir parçası ve eğlence kaynağı olarak sunabilir. Bunların değeri de düşünmeyi sağlaması ile değil, paylaşıldığı, beğenildiği ve yorumlandığı kadardır. Bir paylaşıma yüklenen anlam ve bu paylaşımın mizah/ironi içerme ihtimali (haber içeriğinde belirtilmiş veya belirtilmemiş olması fark etmez) düşünülmeden, ciddi bir haber değeri gibi servis edilmesi, doğruluğu teyit edilmeyen haberlerin ortaya çıkarttığı bilgi damlacıklarıyla kokuşmaya mahkûm havuzlar meydana getirmektedir. Sahte videolar (deepvideo) ya da bağlamından kopuk videolar, fotomontaj resimler, kırpılmış metinler ile bilgi sahibi olunurken bunlara dayalı yaşanılan kültürel çelişki yeniden tanımlanan ilişki biçimleri ile kamufle edilir. Bu hayatımızın spamlaşmasını, gerçeğe ilişkin değişen algılarımızın yarattığı bilgi karmaşasının şiddetin nedenlerinden biri olarak kontrolsüz bir hızla yayılmasını sağlamaktadır. Tek taraflı bilgiyle kabullendiğimiz gerçeklik tanımlarının ürettiği ilgisiz ve tutarsız davranışlar, pragmatik ve konjonktürel yaklaşımlar, akıllı davranmakla eş değer kabul edilmektedir. Bilginin ve bilgilendirmenin anlamı önümüzden akıp geçen ekranlarda anlık olarak değişmektedir. Bu değişimlerle planlarımızı değiştirmemiz, yapmaktan imtina edeceğimiz davranışları sergilememiz ya da bizi aslında hiç ilgilendirmeyen bir konuya kafa yormamız sağlanmaktadır. Allah’ın adıyla güne başlayanların gündemleri, enformasyon şiddetiyle belirlenmektedir. Her saniye akıp giden ve yeni anlamlara bürünen; arkada bırakılan, yeri geldiğinde silinip atılan ortamlarda üretilen anlamın şiddete dönüşmeyeceğinin ise bir garantisi yoktur.
Anlama, bilgiye, görsele, güvenliğe, algıya ve saire dair sürümü her akışta güncellenen şiddete maruz kalmak için bağ(ım)lı kalmak yetiyor. Aslında bunların hepsi malumun ilanıdır ancak, kalıplaşmış bir sızlanma ya da şiddetten korunmak için sosyal medyadan uzak durulması ya da şiddet içerikli oyunların ve içeriklerin önlenmesi ve yasaklanması çağrısı değildir. Gerçek hayattaki şiddetin sanallaştırılarak bu mecralarda öğretilmeye uygun hâle getirilmesi ancak uyuyup uyandığımız ve bir gün gözlerimizi yumacağımız “gerçek hayatlar”ımızın farkına varmamızla mümkündür. Ortada kazmayla ve kürekle yapılması gereken bir iş vardır ve bu iş, etrafında daireler çizilerek veya ağıtlar yakılarak yapılamaz. Zahmetsiz ve kolay bir çözümü yoktur. Görülebilen ve belirlenebilen ancak uzun vadede tahmin edilmeyecek derecede karmaşık davranışları ve tanımları içinde barındıran ekranlardan ve internetten oluşan dünyanın, bu barındırdıkları bile, başlı başına bilginin ve gerçekliğin kaynağı olarak görülemeyeceğinin delilidir. Olsa olsa en fazla temyiz edilecek bilginin aracı olabilir. Belirli bir amaç için üretilen araçları üretenlerin tüm art niyetlerine rağmen belirli ölçülerde kullanılabilirliğini sorgulamak için, öğrenilen şiddette olduğu gibi, kendine yabancılaşan insanın muhayyilesini tıkayan her türlü elektronik aygıtın da farkında olmak gerekmektedir. Akıl yetimiz ise şiddete karşı şiddet üreten araçların amaç hâline getirilmesi sayesinde ekranlara yenilmektedir. Araç kullanırken telefon kullanmanın sorun edildiği ve yaptırımlara tabi tutulduğu bir toplumun, araçta neden telefon kullanmaya ihtiyaç duyduğunu sorgulamıyor olmasıyla, bileklerine taktıkları elektromanyetik kelepçeleri evlatlarına izah edemeyecek olmaları arasında bir fark yoktur. Fıtratın önündeki her engel bir şekliyle, öyle ya da böyle şiddeti üretecektir. Bağlamından koparılan ileti artık aslının yerini alacak bilme ve anlamlandırma daha zor hâle gelecektir. Sosyal ağlarda yer alanlar “sanal” değildir. Bu sanallık onların normal kabul edilmesi ve gerçeklikten kopartılması için kullanılan şiddetin farklı bir tanımıdır. Bu tanımı kabullenmemek verilecek mücadelenin en önemli ayağını oluşturur.
“Ne yani bununla da mı mücadele edeceğiz?”
Telefonlarımızı elimizden bırakamamaktan, video üzerine video izlemekten, uygulamadan uygulamaya atlamaktan, eğlenceli içerikler ile bilgicikler toplamaktan, balon patlatmaktan, her akışa ‘bu da zamanın realitesi’ demekten memnunsak bu mücadeleye gerek yok. Adım başı ahkâm kesmek, seçimler yapmak, sonuçlar çıkarmak ama uygulamaya gelince öne sürülen“şartlar” üzerinden mazeretler üretmek her zaman mümkündür. Ancak sahte kimliklerle dolaşılan, insanların birbirlerine yalan söyleyebildiği, hakaret edebildiği, her türlü eylemin tek tıkla görünür kılındığı bir sanal dünya inşasına katkı sağlamak; tek tıklamayla arkadaşlıktan çıkar(ıl)maları “sosyal yolların ayrılması” olarak tanımlamak istemiyorsak onu olması gerektiği gibi kullanmaya başlamak zorundayız. Yani bir küreği, bir kazmayı, bir tornavidayı, bir fırını ne için kullanmamız gerekiyorsa telefonu da, tableti de, bilgisayarı da, interneti de onun için kullanacağız. Bunu yıkılan ve parçalanan sınırlara rağmen “sınırları belirlenmiş” insanlar olarak zorlayacağız. Beyin gücümüzü kullanmak için parmak gücümüzü kontrol edebilmeyi öğreneceğiz. Bu sayede temel kurgusu gerçeği sanallaştırmak olan bu yapılar ve etkileri hakkında ulaşacağımız sağlam bilinç, onları gizemli olmaktan ve tehlikelerinin farkına varmamız nedeniyle aşırı tehlikeli olmaktan çıkartacaktır. Bunu yaptığımızda ve tüm ekranların çalışma mantıklarını öğrendiğimizde geleceğin nesillerinin kendi akıllarını aşacak veri yığınının içinde boğulmasının ve bilgi bombardımanına tutulmasının önüne geçeceğiz.
Her sanallık bize yenilenen şiddeti allayıp pullayıp sunarken özellikle insanlığın zaman geçirme biçimleri değişti. Yapay zekânın büyüklüğü ve kudreti karşısında huşû ile eğilmemizi kimsenin beklememesi gerektiğini “düşünme ve akletme” gücümüz ile göstermek zorundayız. İnsan, elinin ve gücünün yettiğinden sorumluyken konumumuzu “hayat” ortak paydasında ahirete göre belirlemeliyiz. Sanallığın masum davranışlarla yerinden ettiği kitapları, kitaplıkları geri getirmeliyiz. Okumanın meydana getireceği eleştirel ve derinlemesine düşünme ile taşla pirinci birbirinden ayırmaya başlayacağız, böylece ekranlardan yayılan şiddet dolu görüntülere av olmaktan kurtulacağız. Bu, bizim elektronik imgelere maruz kaldığımızda dijital okuryazarlığı kullanabilmemizi, tutarsızlıklar içinde bocalamaktan kurtulmamızı, bilginin doğrusunu ve yanlışını ayırabilecek temel becerilerimizi ileri düzeye taşımamızı sağlayacak. Dijital okuryazarlığın içini dolduracağız. Bilgiyi bulma, anlama, analiz etme, üretme ve paylaşabilme becerilerimizi geliştirip bize rağmen geliştirilen yapılara entegre olmak ve aslında kendi bağımlılarımızı yaratmak için değil “Müslüman” kalabilmek için mücadele edeceğiz. “Sosyal medyayla sosyal medya düşmanlığı yapmak” gibi tutarsızlıklar sergilemek yerine “ondan nasıl yararlanabiliriz” sorusunun cevabını “eğitim” ile vereceğiz. Bu eğitim bize ekranları denetleme imkânı verecek. İnsan ile Rabbi arasındaki irtibatı kesen her şeyin öğretilmiş şiddeti doğurduğunu ve doğurmaya devam edeceğini unutmayacağız. “Hakikat” denklemine, bu mücadelede elimizde bize ait en büyük avantajımıza, vahye döneceğiz ki “gerçek”lerin dünyasında kalmaya devam edelim.
Refah seviyesine erişmek için gelmediğimiz bu dünyada özgürlük savaşı veriyoruz. Kendimize, ailemize, toplumumuza ve dünyaya yeni bir umut getirmek istiyorsak aklımızı kullanmaktan vazgeçmeyeceğiz, düşünüp ders alacağız. Zira kafasının konforunu düşünenler, düşünmezler; en fazla tıklarlar.
Yazar
İlgili Yazılar
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
“Makineler düşünebilir mi?” sorusu nano-teknoloji, biyo-teknoloji, enformasyon teknolojisi ve bilişsel bilim gibi alanların gelişmesi, internet ile yapay zekânın entegre olması ile daha ileri taşınmıştır.
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülahazalar – Bilginin Kaynağı Sorunu -I-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülahazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Kur’an’ın Hayata Müdahalesi
Bireyin ve Toplumun İnşası İlahi İradenin Tarihe Müdahalesi Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da …
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.