Sabah kalktığımızda yaptığımız ilk üç şey nedir? İnternet ortamında amaçsızca geçirdiğimiz vakitler artıyor mu? Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın telefonu alıp kurcalamaya başlıyor muyuz?
Bu sorulardan ilkine vereceğimiz cevaplar içinde “ekran” kontrol etmek varsa ve diğer sorulardan birine cevabımız “evet” ise tipik bir kullanıcı olduğumuzu en başından kabul ederek yavaşça arkamıza yaslanalım. Alışkanlık hâline gelen her şeyde olduğu gibi ekranların tipik kullanıcısı da bu alışkanlığını bilinçsiz bir şekilde yerine getirir. Basit bir eylem olan “tıklama”nın normal kabullenilmesi ve sorgulanmıyor olması da bu “tipik”liğin bir göstergesidir. Ekranların çerçevesinin ve açılan pencerelerin bize sunduğu gerçeklik, bizlere doğal gelmeye başlayan bir dünya inşâ etmektedir. Bu dünyanın adının “sanal” olması, başka bir “gerçek”liği oluşturma çabasını ve bu çaba için her türlü değeri sosyallik adı altında pazarlamasını kolaylaştırmaktadır. Medyanın dönüşümü ile insan dünyasının dönüşümünü örtüştürme yanılsaması ile bağlamından kopartılarak yeniden tanımlanan kavramlar, her geçen gün barındırdıkları ile zihinlerimizin farklı ve gerçeksi; ama sahici olmayan kişiliklere bürünmesini sağlamaktadır. Birçoğumuzun adını koyamadığı, pek çoklarının ise karşılaşmaktan ve konuşmaktan tedirgin olduğu “kaygı”, yeniden tanımlanan alanlarda yeniden tanımlanan kavramlar eşliğinde artık görmezden gelinebilmektedir. Bu tür kullanıcılar için tanımlar ve anlamlar da tipik hâle gelmektedir.
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
11 Eylül sonrası film okumalarını sadece Batı sinemaları (ABD, Avrupa) bağlamında değil, diğer ülke ve ulus aşırı sinemalar bağlamında da ele almak gerekir. Bu bağlamda Hindistan ve Pakistan sinemasında önemli yapımların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Müslümanların sinemadaki temsiline Pakistanlı bir yönetmenin değinmesi ve İslam dünyasında ortaya çıkan sorunları işlemesi son derece dikkat çekicidir.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Sabah kalktığımızda yaptığımız ilk üç şey nedir? İnternet ortamında amaçsızca geçirdiğimiz vakitler artıyor mu? Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın telefonu alıp kurcalamaya başlıyor muyuz?
Bu sorulardan ilkine vereceğimiz cevaplar içinde “ekran” kontrol etmek varsa ve diğer sorulardan birine cevabımız “evet” ise tipik bir kullanıcı olduğumuzu en başından kabul ederek yavaşça arkamıza yaslanalım. Alışkanlık hâline gelen her şeyde olduğu gibi ekranların tipik kullanıcısı da bu alışkanlığını bilinçsiz bir şekilde yerine getirir. Basit bir eylem olan “tıklama”nın normal kabullenilmesi ve sorgulanmıyor olması da bu “tipik”liğin bir göstergesidir. Ekranların çerçevesinin ve açılan pencerelerin bize sunduğu gerçeklik, bizlere doğal gelmeye başlayan bir dünya inşâ etmektedir. Bu dünyanın adının “sanal” olması, başka bir “gerçek”liği oluşturma çabasını ve bu çaba için her türlü değeri sosyallik adı altında pazarlamasını kolaylaştırmaktadır. Medyanın dönüşümü ile insan dünyasının dönüşümünü örtüştürme yanılsaması ile bağlamından kopartılarak yeniden tanımlanan kavramlar, her geçen gün barındırdıkları ile zihinlerimizin farklı ve gerçeksi; ama sahici olmayan kişiliklere bürünmesini sağlamaktadır. Birçoğumuzun adını koyamadığı, pek çoklarının ise karşılaşmaktan ve konuşmaktan tedirgin olduğu “kaygı”, yeniden tanımlanan alanlarda yeniden tanımlanan kavramlar eşliğinde artık görmezden gelinebilmektedir. Bu tür kullanıcılar için tanımlar ve anlamlar da tipik hâle gelmektedir.
Bu yazının devamı 199. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
199. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Vakit Muhasebe Vaktidir
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Modern Dünyadaki Açmazlarımıza Bol (2011) Filminden Bakmak
11 Eylül sonrası film okumalarını sadece Batı sinemaları (ABD, Avrupa) bağlamında değil, diğer ülke ve ulus aşırı sinemalar bağlamında da ele almak gerekir. Bu bağlamda Hindistan ve Pakistan sinemasında önemli yapımların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Müslümanların sinemadaki temsiline Pakistanlı bir yönetmenin değinmesi ve İslam dünyasında ortaya çıkan sorunları işlemesi son derece dikkat çekicidir.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Alışverişe devam et