Gazze’de süregelen soykırım, bir kez daha acı, adaletsizlik ve insan hakları ihlali ile ilgili derin soruları dünya gündemine taşıdı. Devam eden şiddet, masum can kayıpları ve yaygın yıkım, sadece siyasi ve insani hassasiyetleri değil, aynı zamanda derinden bağlı olunan dini inançlarla ilgili bazı soruları gündeme getiriyor. Bu durum bizi temel bir sorunla yüzleşmeye zorluyor: Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve merhametli bir Tanrı, böylesine büyük bir acı ve vahşetin var olmasına nasıl izin verebilir? Neden olaylara müdahale etmiyor? Kötülük problemi olarak bilinen bu durum, adil ve merhametli bir Tanrı’nın, dünyada kötülüğün varlığıyla bir arada bulunmasını sorgulayan felsefi ve teolojik bir problemdir.
Yunanca theos (Tanrı) ve dike (adalet) kelimelerinden türetilen teodise, Tanrı’nın iyiliği ve her şeye gücü yetmesi ile kötülüğün varlığını uzlaştırmaya çalışan felsefi kuramlara verilen isimdir. Merhametli ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın neden acı ve adaletsizliğe izin verdiğine dair açıklamalar ya da gerekçeler sunmaya çalışır. Bu yazı, kötülük sorununu Gazze olayları merceğinden inceleyerek, ilahi takdirle yönetilen bir dünyada acı çekmeyi anlamlandırmayı amaçlayan çeşitli teodiseleri ele almaktadır. Nitekim kanaatimce Tanrı’nın neden kötülüğe izin verdiğinin tek değil birden fazla cevabı vardır.
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir?
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Gazze’deki Acılar ve Teodise
Gazze’de süregelen soykırım, bir kez daha acı, adaletsizlik ve insan hakları ihlali ile ilgili derin soruları dünya gündemine taşıdı. Devam eden şiddet, masum can kayıpları ve yaygın yıkım, sadece siyasi ve insani hassasiyetleri değil, aynı zamanda derinden bağlı olunan dini inançlarla ilgili bazı soruları gündeme getiriyor. Bu durum bizi temel bir sorunla yüzleşmeye zorluyor: Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve merhametli bir Tanrı, böylesine büyük bir acı ve vahşetin var olmasına nasıl izin verebilir? Neden olaylara müdahale etmiyor? Kötülük problemi olarak bilinen bu durum, adil ve merhametli bir Tanrı’nın, dünyada kötülüğün varlığıyla bir arada bulunmasını sorgulayan felsefi ve teolojik bir problemdir.
Yunanca theos (Tanrı) ve dike (adalet) kelimelerinden türetilen teodise, Tanrı’nın iyiliği ve her şeye gücü yetmesi ile kötülüğün varlığını uzlaştırmaya çalışan felsefi kuramlara verilen isimdir. Merhametli ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın neden acı ve adaletsizliğe izin verdiğine dair açıklamalar ya da gerekçeler sunmaya çalışır. Bu yazı, kötülük sorununu Gazze olayları merceğinden inceleyerek, ilahi takdirle yönetilen bir dünyada acı çekmeyi anlamlandırmayı amaçlayan çeşitli teodiseleri ele almaktadır. Nitekim kanaatimce Tanrı’nın neden kötülüğe izin verdiğinin tek değil birden fazla cevabı vardır.
Bu yazının devamı 216. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
216. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Neoliberalizm
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Kamusal Alan Kimlerin Alanıdır
Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir?
Günümüzde İçtihadın Anlamı ve İmkânı
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Alışverişe devam et