Yıl 1999… Çocuklarım henüz küçük… Kimi kitap okumayı biliyor, kimi okunanları anlıyor, kimi resimlere bakıyor, kimi yırtıyor… Her biri ayrı yaşlarda, ayrı karakterlerde, ayrı anlayışta yedi çocuk.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Baba derginin dışarıdaki işleri ile uğraşıyor. Çocuklar her ay dergilerin gelmesini heyecanla bekliyor. Bir ay boyunca yapılacak işler bitiyor, taze kâğıt ve boya kokularıyla matbaadan gelen dergiler evin koridoruna yerleştiriliyor. Paketler açılıyor ve salona taşınıyor. Çocuklar minderlere oturuyor, dergileri önlerine alıyor ve poşetleme işlemleri başlıyor.
Adres etiketleri daha önceden hazırlanmış. Poşetlenen dergiler anneye veriliyor, etiketler yapıştırılıyor. Yurtdışına gidecekler, aynı adrese gidecekler, postaya verilecekler, elden teslim edilecekler ayrı ayrı yerlere özenle ayrılıyor.
Evin salonunda, geceli gündüzlü iki-üç gün sürecek hummalı bir çalışma. Arada telefonla gelen yeni abonelerin kayıt işlemleri.
Yemek yapma ile oyalanacak vakit yok. Anne öncesinde iki günlük yemeği çoktan yapmış, acıkınca ısıtıp yiyorlar.
Çocuklar, anne ve kardeşleriyle birlikte iş yapmanın mutluluğunda… Birkaç gün boyunca annenin kafasında isimler, adresler çarpışıyor.
Postaya verilecek dergiler hazır. Yakın mesafe abonelerine ortaokula giden ortanca oğlan götürüyor dergileri. Liseye giden büyük oğlan ise, okulunun bulunduğu semtteki abonelere ulaştırıyor dergileri tek tek.
Her birinin ayrı bir görevi veya meşguliyeti var evde. Postaneye gidip derginin posta kutusuna bakmak da çocuklardan birinin işi. Büyük kız “tavsiye çocuk kitapları” sayfasını hazırlıyor. Aynı zamanda büyük çocuklar dergideki yazıların çocukların seviyesine uygun olup olmadığını kontrol ediyorlar. Daha küçükler beraberce dergiyi okuyorlar. En küçükleri ise dergilerdeki yaşına uygun şiirleri ezberliyor.
Hepsinin az çok bir dergi çıkarma hatırası, deneyimi ve tecrübesi oluyor.
Anne, köyde yaşayanların neden çok çocuk istediklerini daha iyi anlıyor. Köylerde iş çoktur ve ne kadar çok çocuk olursa işler o kadar kolay halledilir çünkü. Dergi çıkarma işi de öyle. Özellikle evde çıkarınca.
Yedi çocukla nasıl dergi çıkarıyorsunuz diye soranlara annenin cevabı; “yedi çocuk olmasa çıkaramam” demek oluyor.
Anneye bir gün yurtdışı abonelerinden birinden telefon geliyor:
-Çok üzüldüm, büronuz yokmuş, evde çıkarıyormuşsunuz dergileri.
-Hayır hayır üzülmeyin! Böylesi daha iyi! Hem ev işlerimi ve çocuklarımın bakımını aksatmıyorum, hem hep beraber dergi işleri ile uğraşıyoruz.
Gerçekten de öyle… Çocuklar sorumluluğa ve birlikte iş yapmaya alışıyor, başkalarına faydalı olmanın güzelliğini küçük yaşta görüyor ve tadına varıyorlar. Bu işlerin onların geleceğini olumlu yönde etkileyeceği daha o günden belli oluyor.
Tanıdıkları çocukların aydan aya dergiyi bekleyişleri, aldıklarındaki sevinçleri ve heyecanla okumaya başlamaları onları çok mutlu ediyor.
Ortanca oğlan dergi götürdüğü evlerden birinin çocuğuyla başka bir yerde karşılaşıyor ve ben “kimim” diye sorduğunda “postacısın” cevabını alıyor.
Bir sürü güzel anılar ve arkadaşlıklar oluşuyor dergi vesilesiyle. Türkiye’de ve yurtdışında… Bazen evlerinde ziyaret ediyorlar dergi okurlarını, bazen de onlar bu derginin çıktığı eve geliyor ziyaret için.
“Dergideki başlıklar bile mesaj vermek için yetiyor” diye memnuniyetlerini bildiriyor bazı anneler. Uzun süre devam eden dostlukların başlangıcı oluyor dergi.
Ressam ve matbaa gecikmeleri, baskı hataları, posta ve kargolarda yaşanan ulaştırma ve zam sorunları ve birtakım aksaklıklar, anlayışsızlıklar… Hepsi bitiyor üç sene sonunda.
Veda ediyor Adak Çocuk 36. sayısından sonra yayın hayatına.
Onlar da okuyucular da üzülüyorlar. 1999-2002 yılları arasında küçük bir boşluğu doldurmanın mutluluğunu yaşıyor ve salih amel olmasının ümidini taşıyorlar ailecek.
Sonraki senelerde büyüyen “Adak Çocuk”larla karşılaşma ve görüşme imkânları oluyor. Onlarda bıraktıkları izleri görünce tekrar hamd ediyorlar Rablerine. Bu imkânı ve mutluluğu verdiği için:
“Uzun yıllardır size teşekkür etmek istiyordum. Bizler ‘Adak Çocuk’ çocuklarıyız. Yıllar boyu yaşadığımız iniş çıkışlara rağmen son tercihimizi İslam’dan, Allah’a kulluktan yana yapmamızda sizin çok özel bir yeriniz var. Rabbim sizlerden razı olsun. Hâlâ içimi kıpırdatır dergimiz geldiğindeki heyecan. Ve hâlâ hüzün doldurur o uzun bekleyişten sonra gelen son sayı. Ve artık Adak Çocuklarınızdan biri daha büyüdü. Güzel bir Müslüman olma gayretine devam eden, çevresinde de yeni Adak Çocuklar toplamaya çalışan bir abla oldu Elhamdülillah.”
(AdakCocuk.com adresinden 36 sayının tamamını okuyup indirebilirsiniz.)
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Yıl 1999… Çocuklarım henüz küçük… Kimi kitap okumayı biliyor, kimi okunanları anlıyor, kimi resimlere bakıyor, kimi yırtıyor… Her biri ayrı yaşlarda, ayrı karakterlerde, ayrı anlayışta yedi çocuk.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Baba derginin dışarıdaki işleri ile uğraşıyor. Çocuklar her ay dergilerin gelmesini heyecanla bekliyor. Bir ay boyunca yapılacak işler bitiyor, taze kâğıt ve boya kokularıyla matbaadan gelen dergiler evin koridoruna yerleştiriliyor. Paketler açılıyor ve salona taşınıyor. Çocuklar minderlere oturuyor, dergileri önlerine alıyor ve poşetleme işlemleri başlıyor.
Adres etiketleri daha önceden hazırlanmış. Poşetlenen dergiler anneye veriliyor, etiketler yapıştırılıyor. Yurtdışına gidecekler, aynı adrese gidecekler, postaya verilecekler, elden teslim edilecekler ayrı ayrı yerlere özenle ayrılıyor.
Evin salonunda, geceli gündüzlü iki-üç gün sürecek hummalı bir çalışma. Arada telefonla gelen yeni abonelerin kayıt işlemleri.
Yemek yapma ile oyalanacak vakit yok. Anne öncesinde iki günlük yemeği çoktan yapmış, acıkınca ısıtıp yiyorlar.
Çocuklar, anne ve kardeşleriyle birlikte iş yapmanın mutluluğunda… Birkaç gün boyunca annenin kafasında isimler, adresler çarpışıyor.
Postaya verilecek dergiler hazır. Yakın mesafe abonelerine ortaokula giden ortanca oğlan götürüyor dergileri. Liseye giden büyük oğlan ise, okulunun bulunduğu semtteki abonelere ulaştırıyor dergileri tek tek.
Her birinin ayrı bir görevi veya meşguliyeti var evde. Postaneye gidip derginin posta kutusuna bakmak da çocuklardan birinin işi. Büyük kız “tavsiye çocuk kitapları” sayfasını hazırlıyor. Aynı zamanda büyük çocuklar dergideki yazıların çocukların seviyesine uygun olup olmadığını kontrol ediyorlar. Daha küçükler beraberce dergiyi okuyorlar. En küçükleri ise dergilerdeki yaşına uygun şiirleri ezberliyor.
Hepsinin az çok bir dergi çıkarma hatırası, deneyimi ve tecrübesi oluyor.
Yedi çocukla nasıl dergi çıkarıyorsunuz diye soranlara annenin cevabı; “yedi çocuk olmasa çıkaramam” demek oluyor.
Anneye bir gün yurtdışı abonelerinden birinden telefon geliyor:
-Çok üzüldüm, büronuz yokmuş, evde çıkarıyormuşsunuz dergileri.
-Hayır hayır üzülmeyin! Böylesi daha iyi! Hem ev işlerimi ve çocuklarımın bakımını aksatmıyorum, hem hep beraber dergi işleri ile uğraşıyoruz.
Gerçekten de öyle… Çocuklar sorumluluğa ve birlikte iş yapmaya alışıyor, başkalarına faydalı olmanın güzelliğini küçük yaşta görüyor ve tadına varıyorlar. Bu işlerin onların geleceğini olumlu yönde etkileyeceği daha o günden belli oluyor.
Tanıdıkları çocukların aydan aya dergiyi bekleyişleri, aldıklarındaki sevinçleri ve heyecanla okumaya başlamaları onları çok mutlu ediyor.
Ortanca oğlan dergi götürdüğü evlerden birinin çocuğuyla başka bir yerde karşılaşıyor ve ben “kimim” diye sorduğunda “postacısın” cevabını alıyor.
Bir sürü güzel anılar ve arkadaşlıklar oluşuyor dergi vesilesiyle. Türkiye’de ve yurtdışında… Bazen evlerinde ziyaret ediyorlar dergi okurlarını, bazen de onlar bu derginin çıktığı eve geliyor ziyaret için.
“Dergideki başlıklar bile mesaj vermek için yetiyor” diye memnuniyetlerini bildiriyor bazı anneler. Uzun süre devam eden dostlukların başlangıcı oluyor dergi.
Veda ediyor Adak Çocuk 36. sayısından sonra yayın hayatına.
Onlar da okuyucular da üzülüyorlar. 1999-2002 yılları arasında küçük bir boşluğu doldurmanın mutluluğunu yaşıyor ve salih amel olmasının ümidini taşıyorlar ailecek.
Sonraki senelerde büyüyen “Adak Çocuk”larla karşılaşma ve görüşme imkânları oluyor. Onlarda bıraktıkları izleri görünce tekrar hamd ediyorlar Rablerine. Bu imkânı ve mutluluğu verdiği için:
“Uzun yıllardır size teşekkür etmek istiyordum. Bizler ‘Adak Çocuk’ çocuklarıyız. Yıllar boyu yaşadığımız iniş çıkışlara rağmen son tercihimizi İslam’dan, Allah’a kulluktan yana yapmamızda sizin çok özel bir yeriniz var. Rabbim sizlerden razı olsun. Hâlâ içimi kıpırdatır dergimiz geldiğindeki heyecan. Ve hâlâ hüzün doldurur o uzun bekleyişten sonra gelen son sayı. Ve artık Adak Çocuklarınızdan biri daha büyüdü. Güzel bir Müslüman olma gayretine devam eden, çevresinde de yeni Adak Çocuklar toplamaya çalışan bir abla oldu Elhamdülillah.”
(AdakCocuk.com adresinden 36 sayının tamamını okuyup indirebilirsiniz.)
İlgili Yazılar
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Başı Bağlı Olan Kekeme Olur
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …