Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar. Bireyin toplum içindeki konumunu soruşturan bireyden yana çığlıklar, ya da toplumu mahveden çiğ düşüncesizliklerin yankıları, birbirini dengeleyen sesler olarak doluyor kulaklarımıza.
Siyasetnameler ya da Prens gibi şaheserler, yöneticiden yana yontan nalıncı keserleriyken, ütopya ya da distopyada keskin bir siyaset, kültür eleştirisi yapılır ve kurgu içinde siyaset felsefesi terbiyesi verilir okura. Tabii ki onlar da kendi kültür çemberleri içinden baktıkları için dünyayı tekleştirme gibi bir kötürümlükten kurtaramaz kendisini. Hikayelediği duruma deva diye sunduğu çoğulculuk, metnin ima ettiği paradigmayı hesaba kattığımızda kendi söküğünü dikemeyen terziyi çıkarır karşımıza.
Cumhuriyet (Devlet), Faziletli Şehir, Güneş Ülkesi, Ütopya, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’ya dalmayacağım bu giriş sonrasında. Çocuk edebiyatında hatırlı bir yer kazanmaya başlayan distopik bilimkurgunun son ve iyi halkalarından birinde konaklayacağım.
11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik.
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış,
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Su İçinde Susuzluk: Aklına Tekme Atan İnsan
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar. Bireyin toplum içindeki konumunu soruşturan bireyden yana çığlıklar, ya da toplumu mahveden çiğ düşüncesizliklerin yankıları, birbirini dengeleyen sesler olarak doluyor kulaklarımıza.
Siyasetnameler ya da Prens gibi şaheserler, yöneticiden yana yontan nalıncı keserleriyken, ütopya ya da distopyada keskin bir siyaset, kültür eleştirisi yapılır ve kurgu içinde siyaset felsefesi terbiyesi verilir okura. Tabii ki onlar da kendi kültür çemberleri içinden baktıkları için dünyayı tekleştirme gibi bir kötürümlükten kurtaramaz kendisini. Hikayelediği duruma deva diye sunduğu çoğulculuk, metnin ima ettiği paradigmayı hesaba kattığımızda kendi söküğünü dikemeyen terziyi çıkarır karşımıza.
Cumhuriyet (Devlet), Faziletli Şehir, Güneş Ülkesi, Ütopya, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’ya dalmayacağım bu giriş sonrasında. Çocuk edebiyatında hatırlı bir yer kazanmaya başlayan distopik bilimkurgunun son ve iyi halkalarından birinde konaklayacağım.
Bu yazının devamı 198. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
198. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Kefernahum’da Çocuk Olmak ve Ötekileri Yeniden Düşünmek
11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik.
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış,
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse!
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu.
Alışverişe devam et