– Ne olmuş? Hep yaşayacak mıydık da? Bir gün ölmek de gerek.
(İvan İliç’in Ölümü / Tolstoy)
TRT’nin dijital platformu Tabii’de yayınlanan Gassal dizisi büyük yankı uyandırdı. Sanal cemaatlerin uzantıları olan mecralarda; diziden kesitler, replikler paylaşıldı. Kısa sürede oluşan bu güçlü yankının evveliyatı var aslında. Dizi yapımcılarının yaratıcı bir reklam stratejisi yürüttüklerini -şimdi daha iyi- söylemek mümkün. “Ölünce Beni Kim Yıkayacak?” afişlerini görmeyen neredeyse kalmadı. En ücra yerleşim birimindekiler dahi, sosyal medyada sıkça paylaşılan bu afişle karşılaştılar. Kimi reklamın Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait olduğunu düşünüp bunun üzerinden “veryansın dalgası” başlattı. Kimileri, çocukların psikolojilerini bozacağı nedeniyle tepkisini dile getirdi. İçlerinde en dolu ve anlamlı olan eleştiri, 6 Şubat depremlerinde yakınlarını yıkayamadan ve kefen bulamadan defneden insanların acısını tekrar hatırlatabileceğiydi. Ancak en azından dizinin ilk iki bölümünü izleyince afişteki soru cümlesinin, başroldeki Gassal Baki’ye ait olduğunu anlamak güç değil. Vefat edenleri yıkayan Baki’nin aklını, ölünce kendisini kimin yıkayacağı düşüncesi işgal eder. “Ölsem yıkayanım yok” diyerek, kaygısını dile getirir.
Yakın sayılabilecek bir tarihte akademisyen kökenli milletvekillerinden birisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yazan “Her canlı ölümü tadacaktır.” ayetini sinir bozucu bulduğunu dile getirmişti. Ve bunun üzerinden epeyce bir fırtına kopmuştu. Mesele, tabiatı itibariyle siyasi bir malzeme olarak kullanılmaya gayet elverişliydi. Kullanıldı da. Ancak ölümün hatırlatılmasını sinir bozucu bulan zihnin nasıl bir arka plana sahip olduğu ve şuur altınının nelerle dolu olduğunun üzerinde pek durmuyoruz. Nedir ölümün yüzünü bu denli tiksindirici, sinir bozucu kılan? Mevzu bahis âyeti sinir bozucu bulmayanların vaziyetlerine de yaklaşmaya çalışalım. Katıldığım bir cenazede, vefat eden kişinin toprağı -kurumak bir yana dursun- henüz atılmamışken; araç piyasasından bahseden kişilere rastlamıştım. Bu sahneler hemen her gün taziye evlerinde, cenazelerde yaşanıyor. İşin tehlikeli kısmıysa benzer tabloları yalnızca üçüncü şahıslar üzerinden okumak. Bunun oluşturduğu konfor alanına hapsolunca, ölümün bizden başka herkesin meselesi olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Yargılama hakkını kendimizde görerek sert hükümler çıkarabiliyoruz. O zaman Cahit Zarifoğlu’nun dediği şey vuku buluyor. Kendimizi hiç doğru yoldan ayrılmamış kabul ederek, dünyanın bir imtihanhane olduğunu yalnızca başkaları için düşünüyoruz.
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor. “Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü” kitabında: “Ne var ki kapitalizmi bu denli yıkıcı kılan akıldışı büyüme zorlamasını neyin açığa çıkardığı sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kapitalizmi kör bir sermaye birikimine zorlayan şey nedir? Burada ölüm gündeme gelir. Kapitalizm ölümün olumsuzlanmasına dayanıyor. Sermaye mutlak bir kayıp olan ölüme karşı biriktirilmektedir. Üretim ve büyüme zorlamasını meydana getiren şey ölümdür.” diyen Chul Han, ölüm bilincinin kapitalizmin önündeki en büyük engel olduğunu söyler. Esasen bizler, hâlihazırda devam eden Siyonist işgalin ve soykırımın da tanıklarıyız. Her gün yüzlerce, binlerce ölüm haberi… Ancak pek çoğumuzda bu ölüm haberleri, duvarı yalayıp geçen bir rüzgârın bıraktığından daha fazlasını bırakmıyor. Çocukken babamla birlikte yaptığımız mezarlık ziyaretlerini hatırladığımda içimde tarifi mümkün olmayan duygular birikiyor. Geçmiş zamandan miras kalan tortular. Bugün herhangi bir vaktimizde kabir ziyaret yapmak kolay kolay hatırımıza gelmiyor. Aksine ölüm düşüncesinin dışlandığı ne kadar mekân varsa boş zamanlarımızın “boşa geçmemesi için” imdadımıza yetişiyor!
Ankara’ya bir edebiyat mahfilinin davetlisi olarak katılan yazar Yıldız Ramazanoğlu, dünyanın pek çok ülkesinde “ölüm kafeleri”nin açıldığını söylemişti. Bu konuya ilişkin yazdığı yazısında: “Dünyada son verilere göre 30 ülkede 1808 Ölüm Kafesi açıldı. Arjantin’den Yunanistan’a, Meksika, İsviçre, Kore’den İngiltere’ye sayısız ülkede, daha önce tanışmayan insanlar toplanıp kahve ve kek eşliğinde ölümü konuşuyor.” diyerek bu ölüm kafelerinin işlevini dile getiriyordu. Yazının on yıl önce yazıldığını düşünürsek, kuvvetle muhtemel “ölüm kafeleri”nin sayısında anlamlı bir artış olsa gerek.
Böyle bir zamanda Gassal dizisinin yayınlanması, ölüm kafelerinde buluşan insanların aradığı “ölüm bilinci”nin tekrar hatırlanmasına vesile oldu. “Bugün başka işin var mı?” diye soran arkadaşına, “Onu Allah bilir.” diye cevaplayan Baki, ölümün randevusuz çalıştığını, her an hepimize isabet edebileceğini anımsatıyor. Gassal’a bir “hidayet dizisi” yakıştırması yapmak abartılı ve haksız bir niteleme olur. İçinde kara mizahın fazlasıyla yer aldığı, bölüm sonlarında devreye giren duygusal şarkılarıyla bir çeşni oluşturan dizi, anlatılmaya çok cesaret edilmeyen hatta kendisinden köşe bucak kaçılan ölümün varlığına işaret etmesinden alıyor özgünlüğünü.
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
– Ne o, ölecek misin yoksa?
– Ne olmuş? Hep yaşayacak mıydık da? Bir gün ölmek de gerek.
(İvan İliç’in Ölümü / Tolstoy)
TRT’nin dijital platformu Tabii’de yayınlanan Gassal dizisi büyük yankı uyandırdı. Sanal cemaatlerin uzantıları olan mecralarda; diziden kesitler, replikler paylaşıldı. Kısa sürede oluşan bu güçlü yankının evveliyatı var aslında. Dizi yapımcılarının yaratıcı bir reklam stratejisi yürüttüklerini -şimdi daha iyi- söylemek mümkün. “Ölünce Beni Kim Yıkayacak?” afişlerini görmeyen neredeyse kalmadı. En ücra yerleşim birimindekiler dahi, sosyal medyada sıkça paylaşılan bu afişle karşılaştılar. Kimi reklamın Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait olduğunu düşünüp bunun üzerinden “veryansın dalgası” başlattı. Kimileri, çocukların psikolojilerini bozacağı nedeniyle tepkisini dile getirdi. İçlerinde en dolu ve anlamlı olan eleştiri, 6 Şubat depremlerinde yakınlarını yıkayamadan ve kefen bulamadan defneden insanların acısını tekrar hatırlatabileceğiydi. Ancak en azından dizinin ilk iki bölümünü izleyince afişteki soru cümlesinin, başroldeki Gassal Baki’ye ait olduğunu anlamak güç değil. Vefat edenleri yıkayan Baki’nin aklını, ölünce kendisini kimin yıkayacağı düşüncesi işgal eder. “Ölsem yıkayanım yok” diyerek, kaygısını dile getirir.
Yakın sayılabilecek bir tarihte akademisyen kökenli milletvekillerinden birisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yazan “Her canlı ölümü tadacaktır.” ayetini sinir bozucu bulduğunu dile getirmişti. Ve bunun üzerinden epeyce bir fırtına kopmuştu. Mesele, tabiatı itibariyle siyasi bir malzeme olarak kullanılmaya gayet elverişliydi. Kullanıldı da. Ancak ölümün hatırlatılmasını sinir bozucu bulan zihnin nasıl bir arka plana sahip olduğu ve şuur altınının nelerle dolu olduğunun üzerinde pek durmuyoruz. Nedir ölümün yüzünü bu denli tiksindirici, sinir bozucu kılan? Mevzu bahis âyeti sinir bozucu bulmayanların vaziyetlerine de yaklaşmaya çalışalım. Katıldığım bir cenazede, vefat eden kişinin toprağı -kurumak bir yana dursun- henüz atılmamışken; araç piyasasından bahseden kişilere rastlamıştım. Bu sahneler hemen her gün taziye evlerinde, cenazelerde yaşanıyor. İşin tehlikeli kısmıysa benzer tabloları yalnızca üçüncü şahıslar üzerinden okumak. Bunun oluşturduğu konfor alanına hapsolunca, ölümün bizden başka herkesin meselesi olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Yargılama hakkını kendimizde görerek sert hükümler çıkarabiliyoruz. O zaman Cahit Zarifoğlu’nun dediği şey vuku buluyor. Kendimizi hiç doğru yoldan ayrılmamış kabul ederek, dünyanın bir imtihanhane olduğunu yalnızca başkaları için düşünüyoruz.
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor. “Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü” kitabında: “Ne var ki kapitalizmi bu denli yıkıcı kılan akıldışı büyüme zorlamasını neyin açığa çıkardığı sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kapitalizmi kör bir sermaye birikimine zorlayan şey nedir? Burada ölüm gündeme gelir. Kapitalizm ölümün olumsuzlanmasına dayanıyor. Sermaye mutlak bir kayıp olan ölüme karşı biriktirilmektedir. Üretim ve büyüme zorlamasını meydana getiren şey ölümdür.” diyen Chul Han, ölüm bilincinin kapitalizmin önündeki en büyük engel olduğunu söyler. Esasen bizler, hâlihazırda devam eden Siyonist işgalin ve soykırımın da tanıklarıyız. Her gün yüzlerce, binlerce ölüm haberi… Ancak pek çoğumuzda bu ölüm haberleri, duvarı yalayıp geçen bir rüzgârın bıraktığından daha fazlasını bırakmıyor. Çocukken babamla birlikte yaptığımız mezarlık ziyaretlerini hatırladığımda içimde tarifi mümkün olmayan duygular birikiyor. Geçmiş zamandan miras kalan tortular. Bugün herhangi bir vaktimizde kabir ziyaret yapmak kolay kolay hatırımıza gelmiyor. Aksine ölüm düşüncesinin dışlandığı ne kadar mekân varsa boş zamanlarımızın “boşa geçmemesi için” imdadımıza yetişiyor!
Ankara’ya bir edebiyat mahfilinin davetlisi olarak katılan yazar Yıldız Ramazanoğlu, dünyanın pek çok ülkesinde “ölüm kafeleri”nin açıldığını söylemişti. Bu konuya ilişkin yazdığı yazısında: “Dünyada son verilere göre 30 ülkede 1808 Ölüm Kafesi açıldı. Arjantin’den Yunanistan’a, Meksika, İsviçre, Kore’den İngiltere’ye sayısız ülkede, daha önce tanışmayan insanlar toplanıp kahve ve kek eşliğinde ölümü konuşuyor.” diyerek bu ölüm kafelerinin işlevini dile getiriyordu. Yazının on yıl önce yazıldığını düşünürsek, kuvvetle muhtemel “ölüm kafeleri”nin sayısında anlamlı bir artış olsa gerek.
Böyle bir zamanda Gassal dizisinin yayınlanması, ölüm kafelerinde buluşan insanların aradığı “ölüm bilinci”nin tekrar hatırlanmasına vesile oldu. “Bugün başka işin var mı?” diye soran arkadaşına, “Onu Allah bilir.” diye cevaplayan Baki, ölümün randevusuz çalıştığını, her an hepimize isabet edebileceğini anımsatıyor. Gassal’a bir “hidayet dizisi” yakıştırması yapmak abartılı ve haksız bir niteleme olur. İçinde kara mizahın fazlasıyla yer aldığı, bölüm sonlarında devreye giren duygusal şarkılarıyla bir çeşni oluşturan dizi, anlatılmaya çok cesaret edilmeyen hatta kendisinden köşe bucak kaçılan ölümün varlığına işaret etmesinden alıyor özgünlüğünü.
İlgili Yazılar
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Anadolu Türkü Dolu
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Ahmet Örs’ten “Halkada Duranlara”: Poetik Bir Yoklama
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Düşünmek mi Yazmak mı? Forrester’ı Bulmak Üzerine Bir Deneme
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.