“Avrupa kurumsal modernizminin” Avrupa’yı inşa etmesi ile birlikte hükümran bir güç olarak dünyanın geri kalanı ile ilişkiye geçmesi, Batı dışı toplumlar açısından zorunlu bir ilişki biçimi olarak gündeme gelmiştir. Modernizm ile zorunlu bir ilişki biçimi içerisinde bulunmak; yeni dünyayı temsil eden Batı’nın sömürgeci politiğinin ve bu politiğe meşruluk atfeden yeni ahlakının karşısında var olmak ve var kalmak ile yakından ilgili olmuştur. Henüz sömürgeleşmemiş fakat sömürgeleşme tehdidi altındaki devlet ve bağlı siyasal unsurlar, Modern Avrupa tarafından yutulmamak için modernleşme çabalarına girişmişlerdir.
Batı dışı toplumların modernizm ile olan temasları, Batı haricinde bir aydınlanma fikrinin oluşmasını sağlamıştır. Kimlik arayışı, mevcut toplumsalın ve siyasalın eleştirisi, moderne ait siyasal fikir ve yönelimler, temasta olunan modernizmin oluştuğu art alanın çözümlenmesinden doğmuş hareketlenmeler değil, modernizmin sonuçlarından doğmuş hareketlenmelerdir. Batı dışı toplumların modernleşme çabaları, toplumsal bir itkinin sonucu olarak ortaya çıkmış etkileşim hareketleri de değildir. Batı Aydınlanmasının yaslandığı devlet aygıtı haricindeki burjuva gücü, Batı haricindeki toplumlarda bulunmuyordu. Tek örgütlü güç, devlet aygıtı idi ve Batı denetiminde bulunan bilgiyi elde etmek, bilgiyi kullanmak, bu bilgi üzerinden bir siyasa oluşturmak devlet işi olarak ele alınmıştır.
İslam âlemi Osmanlı Devleti nezdinde temsil ediliyordu ve tek örgütlü güç olarak Osmanlı Devleti, modernleşmenin muhatabıydı. İslamcılık, dini konumlandırma ve bu konumlandırmanın taşımış olduğu dünyevi olana yapmış olduğu güçlü atıflarla; yönetim fikrinden, eğitime, sosyal hayatın tanzim edilmesinden, terakki ve teali (İlerleme ve yükselme) fikrine kadar aydınlanmacı, rasyonel, pozitivist ve modernist temelli bir sekülerleşmeyi mümkün kılmıştır. İslamcılık bu vasıflarıyla elde kalan son İslam Devletini Batı karşısında müdafaa ve muhafaza etmeye çalışmıştır.
İslamcılık, Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde, devlet aygıtının yönelmiş olduğu radikal Batıcı ve laik karakterine karşı icat edilmiş bir gelenekselliği de yedeğine alarak ideolojik bir muhalefet zemini oluşturmuştur. İslamcılık özgün bir ideoloji olmaktan ziyade, eklektik ve pragmatik yönleri ağır basan bir “ideolojiler kümesi”dir.
İslamcılığın taşımış olduğu eklektik ve pragmatik siyasal tutumu, onu farklı siyasal zeminlerde görülmesine neden olmuştur. Bununla beraber İslamcılığın siyasal yönelimi daima iktidara odaklı olmuştur. İslamcılıkta egemenliğin billurlaştığı devlet kavramı merkezi bir öneme sahiptir. Zira İslamcılık ideolojisinin ana teması; “İslam dünyasının içerisine düştüğü zilletten kurtuluşun, ancak muktedir, bağımsız ve merkezi bir devlete sahip olmakla mümkün olabileceği” fikridir.
İslamcılığın güçlü izdüşümleri güncel olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (Ak Parti) izlenebilmektedir. İslamcılığın eklektik ve pragmatik tutumu Ak Parti iktidarı ile somutluk kazanmış olup, iktidarı ile birlikte İslamcılık ideolojisini oluşturan temel eylem ve söylemler tasfiye edilerek henüz tam anlamıyla tanımı yapılamamış “Muhafazakar Demokrat” söylemine evrilmiştir. Bu evrilmenin temel mantığı; İslamcılık ideolojisinin iktidara odaklı yapısıdır.
Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiği olan İktidara odaklılık; kurumsal ve tüzel bir kişiliği olan siyasal bir aygıta karşılık gelmemektedir. Kişiselliğin ve bu kişisellik etrafında kümelenen iktidar talebinin ana belirleyici faktör olduğu ikbal arayışı ve iktidarı durumunda beka endişeleri, egemenlik ve onun billurlaştığı devleti önceleyen bir yönelim halini almaktadır. Ak Parti’nin muhafazakâr bir yönelim içerisine girmiş olması, “yönetim hakkı” hususundaki egemen tutumunu açıklamaktadır.
Türk muhafazakâr geleneğinin “devleti ile birlikte var olma” siyasal temasının dayandığı meşrulaştırıcı söylemi “Milli İrade”’dir. Milli irade kavramsallaştırmasının adeta bir “fetişizm” haline getirildiği bu anlayışta, milli iradenin işaret etmiş olduğu geniş yığınlar aslında siyasal bir özne olarak görülmemektedir.
Milli irade kavramsallaştırması, Türk siyasal kültürünün kadim anlayışı olan “dirlik ve düzen” fikrinin, Türk demokratik yaşamına uyarlanmış meşrulaştırıcı bir güncellenmesinden ibarettir. Dirlik ve düzen fikri; egemenliği kullanan ve “devlet aklı” olarak “aşkınlaştırılan” yönetsel aygıtın eylemlerinin, külfetin yüklendiği yönetilenlerden bağımsız olması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Yönetsel aygıt, eylemlerinde yönettiklerinden bağımsız hareket etmektedir. İslamcılık bu yönelimden ve dolaysız olarak Türk siyasal kültüründen bağımsız değildir.
İslamcılık, kendisini yaratan şartları bağlamında İslam dininin, değişen şartlar dâhilinde konumunu belirlemeğe çalışmıştır. Bu konum belirleme çalışmaları; dinde yenilenme anlamına gelen “tecdid” ve dinin sosyal hayata dinamizm kazandırması bağlamında “ihya” hareketleri ile İslamcılık, siyasetten sosyal hayata, kültürden ahlaka, ekonomiden toplumsal ilerlemeye kadar geniş bir alanda teorik ve aksiyoner bir “aydınlanma” fikri ortaya koymuştur. Aydınlanma kavramsallaştırmasının tabiatı gereği taşıdığı anlam yükü; siyasete ve toplumsala yönlendirilmiş dünyevi bir içerik taşımaktadır. İslamcılık modern ve dünyevi karakteri olan bir harekettir ve Avrupa aydınlanması ve Avrupa aydınlanmasının sonuçlarından bağımsız değildir.
İslamcılığın din üzerinden konum belirlemesi; siyasete, daha kapsayıcı bir ifade ile siyasalın dünyevî olma zorunluluğuna yapılan göndermeler ile yüklüdür. İslamcılığın siyasal iddiaları sadece yönetsel iddialar ile sınırlı değildi.
İslamcılık, İslam’ı, bir “yaşama biçimi” olarak toplumsallığa yönlendirilmesi gereken fikirler bütünü içinde algılıyordu. Kendisini bin yıldan fazla bir süredir İslam dairesi içerisinde gören bir toplumuna yönlendirilmiş olan bu yaşama biçimi algısı üzerinden yapılan eleştirel yaklaşım, modernizmin çıktıları paralelinde “var olma ve var kalma” kaygısı ile yüklüydü.
İslamcılık, Osmanlı reform ve modernleşme çabalarından ve bu çabaların üretimleri olan; “Osmanlıcılık”, “Garpçılık/Batıcılık” ve “Milliyetçilik” fikri ve siyasi akımlardan bağımsız düşünülemez. Askeri ve idari alanlarda girişilen Osmanlı reform ve modernleşme çabaları, Osmanlının Avrupa karşısında “var olma ve var kalma” çabalarıydı. Osmanlı klasik döneminin Avrupa karşısında zaafa uğraması ile önce askeri üstünlüğü dengelenmiş, sonra askeri üstünlüğünü kaybetmiş ve nihayetinde üstünlük psikolojisini de kaybederek Avrupa’nın üstünlüğünü kabullenmiştir.
İslamcılığı doğuran şartların modernizm ile olan “zorunlu ilişkisi” neticesinde ortaya çıkan İslamcılığın “bu dünya” vurgusu, salt dini bir yorumsama ile açıklanamaz. İslamcılığın, modern Batı karşısında zaaf içerisine düşen İslam Dünyasına yönelik eleştirel tutumu, dini olana ya da dini olduğu iddia edilen eylemlerin üretmiş olduğu kurumlara, tutumlara ve durumlara yönelik eleştirel bir tutum içerisine girmesine neden olmuştur. Bu eleştirinin en temel vasfını; “neyin dini ya da neyin dini olmadığına” dair “ayıklama” girişimleri oluşturmuştur.
Bu ayıklama girişimlerindeki dünyevî vurgu; İslamcılığı, Türkiye’nin modernleşme hareketlerinden bağımsız düşünülmemesi gereken bir olgu olarak çözümlemeyi gerekli kılmaktadır. ‘Osmanlı’nın geç dönemlerinde, özellikle Jön Türk devrimini izleyen yıllarda, Tanzimat döneminde sessiz sedasız yeşerdikleri izlemini veren bazı gelişmeler su yüzüne çıkar. Bunların ilki, devletin şer’i işlevleri dışındaki işlevlerinin, “sekülerleşme”ye denk düşecek biçimde genişlemesinin sonucudur.’[1] Bu genişleme, iktidar erkini temsil eden merkezi gücün hem kapsayıcı siyasallığına hem de bu siyasallığın hukuki zeminini oluşturan klasik ulema örüntüsüne karşı bir tür “sivil alanın” oluşumunu sağlamıştır.
Bu sivil alanın temsilcilerinden İslamcı düşünür, yazar, şair ve eylemciler vb. aynı zamanda Osmanlı aydınlanmasını temsil ediyorlardı. İslam adına söylem geliştiren bu aydınlar, medreselerden değil, Osmanlı laik eğitim kurumlarından yetişiyorlardı. Fakat bu sivil alan, devlet ve siyaset ayrımının bulunmadığı, siyaset ve iktidar örüntülerinin devlet katında belirlendiği merkezi siyasetten ayrık bir görünüm sergilemiyordu. Aslında: ‘Sorunun bir Devlet sorunu olması ve Devlet’in varlığını sürdürebilmek için Batı’nın denetiminde bulunan ilişkilere katılmak istemesi, bunun yolu ve gereği olarak da Batılı bilgi ve bilimlere başvurma ihtiyacı hissetmesi, bilgi işlerinin Devlet işi olarak, Devlet denetiminde yürütülmesine yol açmıştır.’[2]Türk siyasal kültürünün derin izlerini taşıyan Türkiyeli bütün siyasal yönelimler, nihayetinde “iktidara odaklılık” olgusu ile devletten ayrık olmayı başaramamışlardır.
İslamcılık siyasal bir hareketti ve bir ideolojisi vardı. İslam dininin anlatı bütünlüğünün “bu dünyaya” ait tarafına vurgu yapan İslamcılık, aynı zamanda da bir toplum eleştirisiydi. İslamcılığın yapmış olduğu toplumsal eleştiri, aynı zamanda da geleneğe yapılan bir eleştiriyi kapsıyordu. ‘Bu eleştiri, İslâm topluluğunu modern Batı karşısında zaafa düşüren müzmin problemlerin teşhisi anlamına gelir ki bu teşhis, tedavi yolları için gerekli ipuçlarını da bünyesinde barındırır. Duygusal-yüklü, suçlayıcı olmaktan uzak, mümkün olduğunca analitik bir eleştiri, geleneğin sağlıklı dönüştürülmesinin başarı şansını da attıracaktır. Bu itibarla eleştiri ve hüküm süreçleri, tamamıyla ayrı değil, aslında iç içe gerçekleşir, özellikle de tarihin hızlandığı bir çağda. Tarihin hızlandığı bu asırda (XIX .asır) akültürasyon sonucu modernliği dıştan dayatılan, mekanik bir olgu olarak yaşayan İslâm dünyası, sistematik bir gelenek eleştirisine ne yeterli zaman, ne de gerekçe bulabilmiştir.’[3]
İslamcılığın, bu dünya vurgusu ile Müslüman toplumunun Batı karşısındaki durumuna göre yapmış olduğu toplumsal eleştiri, geleneğin üretmiş olduğu ve dünyevi olanı baskılayan bütün kurumlara yönelmişti. İslamcılık bu zihniyet dünyasına yönelik şiddetli eleştirilerini yaparken yer yer pozitivist, yer yer rasyonalist bir tutum sergilemiştir.
Beceriksiz yöneticilerden, cahil hocalardan, sahte şeyhlerden, tembel, bıkkın, kaderci ahaliden şikâyet eden İslamcılar, toplumu uyandırmaya çalışmışlardır. Batı karşısında zaafa düşmüş İslam dünyasında suçlu, mazisiydi. Bu mazi ile hesaplaşmaya girmek gerekliydi. Fakat İslamcıların, uyanmasını, silkinerek kendisine gelmesini ve durumunu değiştirmesini beklediği “millete” önerilecek bir mazi de gerekliydi. İslamcılar örnek bir mazi olarak Asr-ı Saadeti öncelediler. İslam peygamberinin hatadan arındırılmış ve İslam’ın bütüncül devrini ifade eden Asr-ı Saadet dönemi ile bu dönemin güçlü bir yansıması olarak kabul edilen dört halife döneminin Asr-ı Saadete göre tutarlı eylemleri, topluma sunulabilecek önemli bir örnek oluşturmuştur. Batı modernitesinin mazi olarak Antik Yunanı keşfetmesi gibi, İslamcılar da geriye doğru bin yılı aşan “tarihsel bir atlama” ile İslam’ın “altın çağını” sahih bir mazi olarak keşfetmişlerdi. İslamcıların bu keşfi, toplumu değiştirecek bir zemin oluşturabilir miydi?
İslamcıları bu tarihsel atlamaya sevk eden neydi? Toplumsal değişimi ve dönüşümü sağlayacak dinamiklerin olmayışı, daha açık bir ifade ile değişimi ve dönüşümü toplumsal katmanlarda mümkün kılacak siyasallığın ve bu siyasallığın üretimlerinin bulunmayışı, değişim ve dönüşüm iradesini dışsal karakterli yapmaktadır. Osmanlı reform ve modernleşme hareketlerinin bizatihi kendisi dışsal bir itkinin neticesinde vuku bulmuştur. Dolaysıyla Avrupa endeksli değişim ve dönüşüm fikrinin kendisi de dışsal bir karakter taşımaktadır. ‘İslâmcıların Ortaçağ Klasik İslâmının birikimini kenara iterek doğrudan asil kaynaklara müracaat etmeleri, yani saflaştırıcı (pürist) yaklaşımları, yeni meşrulaştırma çabaları için Klasik İslâmın elverişsizliğinden kaynaklanmaktadır. Orijinal kaynaklar, işlenmemiş biçimiyle yeni kuramlara kaynaklık etmeye, yeni durumlara uyarlanmaya daha elverişli olmaktadır. Bu haliyle İslâmcılığın, çağın yeni sorunsalları çerçevesinde, klasik İslâmı aşarak, orijinal kaynaklarla çağın problemlerinin yeni bir bireşimi (sentezleme) teşebbüsü olduğunu söyleyebiliriz.’[4]
Hem Osmanlı Türkiye’sinde hem de Cumhuriyet Türkiye’sinde değişimlerin dışsal karakter taşıması, değişimin devlet eliyle yapılmasının ana nedenidir. Çünkü değişimi yerine getirecek tek örgütlü güç, devlettir. Bununla beraber her ana değişim kırılmalarında oluşan sosyopolitik yapı, bir sonraki değişimin zeminini de oluşturmuştur. Oluşan bu zemin, devletin değişim iradesine hem bir neden hem de bir meşruiyet sağlamıştır. Bu meşruiyetin oluşumunu sağlayan ise; değişimi mümkün kılan zeminin temsilcilerinin devletin yanında yer almasıdır. Türk siyasal kültürünün iktidara odaklılık olgusu; oluşan grup/zümre/sınıf çıkarlarının devlet çıkarları ile eşitleme çalışmalarıdır. Bu eşitleme çabaları, toplumsal çatışmaların devlet katında görünür olmasına yol açmıştır. Türk siyasal yaşamında “devleti ele geçirme” söylemi, sivil ve/veya askeri darbeleri, darbe ve ihtilal teşebbüsleri ya da özlemleri, bu eşitleme girişimlerinin billurlaştığı alanlardır.
İslamcılık ideolojisi nihayetinde Türk siyaset kültüründeki kadim devlet ve devletin egemenliği algısından bağımsız değildir. Zira İslamcılık ideolojisi, iktidarı ile birlikte, ortaya koymuş olduğu bütün söylem ve eylemlerinin aksine, bu kadim algıyı sahiplenmektedir. Kısaca, ele geçirilmeye çalışılan “merkezi siyaset”, bu defa çevreden kopartmış olduklarını merkezileştirmektedir.
Aristokrat bir sınıfı olmayan Osmanlı Devletinde, yeniçerilerden sadrazama kadar olan tüm askeri ve bürokratik hiyerarşi kapıkuluydu. Padişahı ile var olan, meşruluğunu padişahından alan ‘nihayetinde hukuksuz’ kapıkulunun özlük hakları, padişahın inayetine veya padişahın hışmına göre belirleniyordu. Bu durum padişaha yani devlete yakın olmayı sürekli gerekli kılıyordu. Kapıkulu velinimeti padişahı ile birlikte devleti (mülkü) sahiplenmek zorundaydı. Bu zorunluluk, kapıkulu mantığı içinde çevreden kopuk bir grup kimliği ve bu kimlikten hareketle bir grup dinamiğinin oluşmasına neden olmuştur. Bu gurup kimliği ve grup dinamizmi çelişki ve çatışmaları ile birlikte siyaseti merkezileştirmiştir.
Bu zihin canlıdır ve sürekli siyasete yön vermektedir. Çevrenin siyasetindeki iktidar odaklılık, yüksek bir aidiyet duygusu ile oluşabilecek bir kitleselliği mümkün kılamamaktadır. Çevrenin ancak ana kırılmalar ile dışsal olarak elde etmiş olduğu kazanımları korumak ve kollamak haricinde bir siyasi duruşu oluşamamıştır.
Öznesi insan olan her şeyde yaşanan çatışma hali, toplumsal olarak yaşamak zorunda olan insan için belirli kurallar dâhilinde sınırlanması gereken bir hal olarak siyasetin konusunu oluşturmaktadır. Siyasetin öznesi insan olduğu kadar nesnesi de insandır; eylemleri sınırlayan da insandır, eylemleri sınırlanan da insan. İnsan eylemlerini sınırlayan kurallar düzeneğinde, özne-nesne ilişkisi bağlamında çelişik ve çatışık insan öznesinin üstünde aşkın bir varlığın kaynaklık ettiği var sayılan din olgusu, tarih boyunca bu kurallar manzumesinde öne çıkan, kapsayıcı, içkin ve aşkınsal kurallar bütünü olagelmiştir.
Dinlerin bu özelliği, kişiye, aşkınsal bir varlığa yönelik duyulan imanı ile yaşadığı dünyaya ait bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu bakış açısı, kişinin bir inanç sistemi dâhilinde “nelerin yapılacağı, nelerin yapılamayacağı” yönünde hem kendisini hem de yaşadığı toplumu sınırlama iradesi içerir. Hem bireysel hem de toplumsal bir irade taşıyan dinsel sınırlamalar, yöneten ve yönetilen açısından yani siyasala ait yaşamı da derinden etkiler. Bu etkileşim iki taraflıdır. İktidar örüntüleri bu olguya hâkim olmak isterler. Bu hakimiyet iradesi, inanç sistemini temsiliyet ve koruma noktasında bir iddia olarak ortaya çıkar. İktidar örüntüleri bu iddiası neticesinde, inanç sistemini, taşıdığını iddia ettiği “doğruları” dâhilinde kurumsallaştırır. ‘İktidar’ın, hangi şekillerde kullanılırsa kullanılsın, kullanım biçimlerine bakılmaksızın, kudret sahibi bir aktör olduğunu söyleyebiliriz…İktidar kavramı, iktidar olma hâli ve durumu, bir özne’lik hâli ve konumudur. Aslında burada, son tahlilde, tanrısal bir konumdan ve durumdan söz edildiğini söylemek bile gerekmiyor.’[5] Yönetilenler açısından ise; inanç sisteminin “özgün/sahih” anlatılarının, yönetim katında ne derecede temsil edildiği ve hangi yönlerinin korunarak topluma bir düzen fikri dâhilinde yönlendirildiği önem kazanır.
İnanç sistemlerinin bireysel ve toplumsal yaşama dair sınırlamaları, her hangi bir inanç sistemine sonradan dâhil olan farklı toplumsallıkların bu sınırlamaları nasıl algıladıkları, farklı inanç sistemlerinin aralarındaki tartışma ve rekabeti, iktidar örüntülerinin inanç sistemleri olgusunu temsil ve koruma iddiası üzerinden yapılan tartışmaları; doğal olarak teolojinin bir konusuymuş gibi algılanmasına rağmen, art alanında siyasete ait derin göndermelerle yüklüdür.
İslam siyasal düşüncesi, bir tarafta dine yapmış olduğu güçlü atfı, diğer bir tarafta ise, dünyevî olmak zorunda olan siyaseti içinde barındırmaktadır. İslâm’ın özellikle ortodoks yorumu, onu ilahi bir yasa olarak yorumlayarak hukukî bir sistematiğe oturtur.
Esasında bu durum, yorumsal bir çıkarsamanın ötesinde, Kur’an’ın muhkem (açık/tartışmasız hüküm) diye nitelendiği İslâm’ın değişmez kaideleridir.
Bir hukuk düzeneğinin yürürlüğü için muhtaç olduğu “otorite” bağlamında hukuksal yoruma, siyasal yorum da eşlik etmektedir. ‘İslâm’da fıkhın (İslam Hukuku) üstlendiği işlevin yalnızca toplumun bireylerinin, kendileri uyarınca, birbirleriyle ilişki kuracakları hukuksal normlar oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda bireyin devletle ilişkisini ve dahası Allah’la ilişkisini yani doğru ibadet formlarını da düzenlemek olduğunu göz önüne alırsak, onun hukuksal yorumunun, toplumsal-ahlak ve siyaset olmayı zımnen de olsa, zaten içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz bu yorumun, hukukçular, teologlar ve filozoflar tarafından benimsendiğini biliyoruz.’[6]
İslam tasavvuf düşüncesinin şekillendirdiği insan-ı kâmil fikri, Allah’ın mükemmelliğinin insanda tecelli etmesine dayanır. Yetkin insan prototipi teması etrafında gelişen bu geleneğin İslam siyasal düşüncesine yansıması iki yönlü olmuştur. Birincisi; insan olma vasfı paydasında merkezileştirilen ahlâkî örüntüler taşıması, dolaysıyla insanî olanı korumaya yönelik refleksleri barındırması nedeniyle yönetilenlerin, yöneten katında haklarını savunacak, bir tür temsiliyet görevini yerine getirecek eleştirel bir gelenek oluşmuştur.
İkincisi; Bir yöneticinin “yetkin insan” olarak yüceltilmesidir. Genelde dinsel, özelde ise İslam teokrasisinin temelini teşkil eden bu anlayışta; yetkin insanın iktidarı, tanrısal bir tecellidir. Dirliği ve düzeni sağlayacak, Tanrı’nın düzenini yeryüzünde hâkim kılacak, yeri geldiğinde Tanrı’nın kahredici eli, yeri geldiğin de ise Tanrı’nın şefkatli eli olacaktır. Doğu siyasal felsefesinde iktidar, Tanrı tarafından bahşedilir. İktidarın “nasip” olduğu kişi, Tanrı tarafından seçilmiştir ve bu seçilmişlik durumu bizatihi o kişiyi yetkin kişi yapar.
İran devlet geleneğini temsil eden ve Büyük Selçuklu Devletinin şöhretli veziri Nizamülmülk, Selçuklu sultanı Melikşah’a yazdığı Siyasetnâme’sine şöyle başlar: ‘Allah her asır ve zamanda halkın içinden birini seçerek onu padişahlık sanatlarıyla övülmüş ve süslenmiş kılar. Dünyanın işlerinden ve kulların huzurundan onu sorumlu kılar, fesat, karışıklık ve fitneyi ortadan kaldırır. Onun haşmet ve heybetini insanların gönüllerinde ve gözlerinde genişletince, ondan emin olarak devletinin devamını isterler.’[7]
‘Herhangi bir devletin siyasal yapılanmasının, kurumlarının ve hukuk düzeninin oluşumunu sağlayan çok sayıda etmen vardır. Ülkelerin içinde bulundukları siyasal, toplumsal, ekonomik ve coğrafî koşullar, yönetim modellerinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Bu bağlamda her ülkenin yönetim modelinin belirli bir ölçüde “özgün” olduğu söylenebilecektir. Altı yüz yılı aşkın bir süre dünya yüzeyinde geniş bir coğrafyaya hükmeden ve önemli bir zaman diliminde evrensel ölçekte en önemli siyasal aktörlerden birisi olan Osmanlı İmparatorluğu da bu konumu elde etmesini ve sürdürmesini sağlayan güçlü bir yönetim modeli oluşturmuştur.’[8]
Osmanlı Devletinin yönetim anlayışını şekillendiren iki ana kaynaktan söz edilebilir: İslam öncesi Türk yönetim geleneği ve onun biçimlendirdiği “örfi hukuk, İslam dinin kabulü ile birlikte Türk yönetim geleneğine ve örfi hukuka katılan İslam siyasal düşünce birikimi ve “şer’i hukuk.” Hukukun dolaysız olarak işaret etmiş olduğu “adalet” kavramı, Osmanlı Devletinin yönetim anlayışının belkemiğini oluşturmuştur. Değer üreten tebaanın adalet ile yönetilmesi, dirlik ve düzenin sağlanması ve devamı için temel şart olarak görülmüştür. Tebaanın vasıtasız kadıya yani adalet dağıtan adli ve idari makama ulaşması hatta padişaha dilekçe sunabilme ayrıcalığı, Osmanlı Devletinde adalet kavramının etkinliğini göstermektedir.
Osmanlı Devlet anlayışı Platoncu bir mahiyet taşımaktadır. Bu anlayışa göre her bir tebaanın meşgul olması gereken bir meşgalesi olmalıdır ve bu meşgalesi haricinde başka bir işle ilgilenmemesi gerekmektedir. Adalet, herşeyi yerli yerinde görmek isteyen bir yönetim anlayışının toplumsal düzeni, daha anlaşılır bir ifade ile devleti koruyup gözetecek bir mahiyet taşımaktadır. Adaletin buradaki temel işlevi, varolan siyasal ve toplumsal yapının devamlılığını sağlaması, dolaysız olarak statükonun korunmasıdır. ‘Nitekim statükonun korunmasına yönelik yaklaşım “daire-i adliye” kavramı çerçevesinde oldukça iyi bir anlatımını bulur. “Adldir mûcib-i salâh-ı cihân, cihân bir bağdır divârı devlet, devletin nâzımı Şeri’attir, şeri’ate olmaz hiç maris illâ mülk, Mülk zapteylemez illâ leşker, leşkeri cem’ eyleyen ra’iyyettir, ra’iyyeti kul eder padişâh-ı âleme ‘adil” şeklinde ifade edilen “daire-i adliye”* devleti ayakta tuttuğuna inanılan dört temel direğe (erkan-ı erbaa) gönderme yapar. Buna göre askerî aristokrasi, askerler, mülk (toprak) ve tebaa devletin temel unsurlarıdır; ancak bunların hepsini varlığını ve dolayısıyla devletin bekasını sağlayan temel güç adalettir. Daire şeklindeki döngü, kökeni dinî kurallarda bulduğu düşünülen adaletle başlar ve yine adaletle sona erer.’[9]
Teorik planda adalet ve dayanağı olan şeriat, kendisine harifiyyen uyulması gerekli kurallar ve yaptırımlar manzumesidir. Pratik planda ise; devlet ile hukuk ilkelerinin çatıştığı durumlar sık sık yaşanmaktadır.
Bu durumda Platoncu anlayışıın temellendirdiği “yetkin yönetici” anlayışı devreye girmektedir. ‘Adil hükmetme ve adaletsiz davranışlardan kaçınma daha çok ilkesel bir yükümlülük olarak belirir; padişahın kaçınılmaz ve tartışılmaz olarak bu şekilde davranacağına inanılır….”filozof-kral” anlayışının mantığında padişahın toplumun iyiliği için en doğru kararları verebilecek yetkinliğe sahip olduğu yaklaşımı yatar. Bu durum, padişahın uygulamaları açısından da kendisine bir esneklik sağlamaktadır. Padişah, herhangi bir fiilinin veya verdiği bir kararın toplum için yararlı ve gerekli olduğunu kendiliğinden tespit edebilecek ve böylece hareket alanını genişletebilecektir.’[10]
Nizam-ı Âlem, Osmanlı Devletinin varlık nedenini ve meşruiyetini belirleyen önemli bir kavramdır. Devlet ebed-müddet kavramına içkin olan bu felsefenin ana omurgasını devletin devamlılığı ilkesi oluşturmaktadır. Nizam-ı Âlem, bozkır uluslarının evrensel devlet anlayışının İslami bir surete girmiş şekli olarak da görülebilir; “iyiliği emredip kötülükten alıkoymak.” ‘Nizam-ı Âlem felsefesi aracılığıyla “devletin devamlılığı” sorununa da çözüm bulunmuş olacaktır. Nizam-ı Âlem, evrensel ve belirli bir zamanla kaim olmayan bir düzeni ifade etmektedir. Devlet, Nizam-ı Âlem esaslarını uygulamaya geçirdiği ölçüde ve sürede meşru olacaktır ve bu bakımdan Nizam-ı Âlem, devletin varlık koşulunu teşkil etmektedir. Bu açıdan Nizam-t Âlem Osmanlı’nın sahip olduğu emperyal vizyonun en sarih ifadelerinden birisidir. Devlet, kendi ideolojisinin evrensel olduğunu düşünmekte ve bu ideoloji doğrultusunda tüm dünyaya “adalet” ve “iyilik” getirmeyi yükümlülük olarak görmektedir. Bu durum, İmparatorluğun kendisine yönelik özgüvenini de yansıtmaktadır. Osmanlı, adeta kendi yönetim anlayışının herkes için iyi ve yararlı olduğunu; herkesin de bundan yararlanmasının sağlanmasının devlete düşen bir ödev olduğunu kabul eder.’[11]
İslamcılık ideolojisinde nizam-ı âlem kavramı, iyiliği emreden kötülükten alıkoyan hükümferma bir devletin fonksiyonuna karşılık gelmektedir. İslam Âlemi bu nitelikteki bir devletin yokluğu nedeniyle zelildir. İslamcı siyasetçilerin baş söylemlerinden biri güçlü bir devleti oluşturma yönünde irade ve ehliyete sahip olma iddiasıdır.
Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiği olan İktidara odaklılık; kurumsal ve tüzel bir kişiliği olan siyasal bir aygıta karşılık gelmemektedir. Kişiselliğin ve bu kişisellik etrafında kümelenen iktidar talebinin ana belirleyici faktör olduğu ikbal arayışı ve iktidarı durumunda beka endişeleri, egemenlik ve onun billurlaştığı devleti önceleyen bir yönelim halini almaktadır.
Dirlik ve düzen fikri; egemenliği kullanan ve “devlet aklı” olarak “aşkınlaştırılan” yönetsel aygıtın eylemlerinin, külfetin yüklendiği yönetilenlerden bağımsız olması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Yönetsel aygıt, eylemlerinde yönettiklerinden bağımsız hareket etmektedir. İslamcılık bu yönelimden ve dolaysız olarak Türk siyasal kültüründen bağımsız değildir.
[1] Mardin, Şerif, Türkiye, İslam ve Sekülarizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 57.
[2] Tuna, Korkut, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, (Baykan Sezer’le konuşmalar) İz Yayınları, İstanbul, 2011, s.128-129.
[3] Gencer, Bedri, İslâm’da Modernleşme- 1839-1939, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2012, s. 493.
[4] Türköne, Mümtaz’er, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 35.
[5] Kaplan, Yusuf, Araçsal/laşan İktidar: Seküler Bilginin İktidarından, Seküler İktidarın Bilgisine, Makale, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, Sayı: 20, Lotus Yayınları, Ankara, 2005, s. 57.
[6] Kurtoğlu, Zerrin, İslâm Düşüncesinin Siyasal Ufku, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, s, 59-60.
[7] Nizamülmülk, Siyasetnâme (Siyeru’l-mülûk), (Çev: Nurettin Bayburtlugil) Dergah Yayınları, İstanbul, 2009, s. 25.
[8] Beriş, Hamit Emrah, Osmanlı Yönetim Anlayışı ve Pax Ottomana, Makale, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, Sayı:8, Lotus Yayınları, Ankara, 2008, s. 259.
*”Dünyanın kurtuluşunun kaynağı adalettir, Cihan bir bağdır divarı devlettir, devleti şeriat düzenler, mülk (toprak) olmazsa şeriatin etkisi de olmaz, askersiz mülk zaptetiilemez, mal olmazsa asker toplanamaz, mal tebaa tarafından biriktirilir, adaletle hükmettiğinde tebaası cihan padişahına yürekten itaat eder.”
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli yapı taşları olarak bahse konu olur. Bu şekilde bir düşüncenin terminolojisi, barındırdığı yaklaşım …
İslamcilik İdeolojisinde Devlet, Egemenlik Ve İktidar Olgularinin Soykütüğü
“Avrupa kurumsal modernizminin” Avrupa’yı inşa etmesi ile birlikte hükümran bir güç olarak dünyanın geri kalanı ile ilişkiye geçmesi, Batı dışı toplumlar açısından zorunlu bir ilişki biçimi olarak gündeme gelmiştir. Modernizm ile zorunlu bir ilişki biçimi içerisinde bulunmak; yeni dünyayı temsil eden Batı’nın sömürgeci politiğinin ve bu politiğe meşruluk atfeden yeni ahlakının karşısında var olmak ve var kalmak ile yakından ilgili olmuştur. Henüz sömürgeleşmemiş fakat sömürgeleşme tehdidi altındaki devlet ve bağlı siyasal unsurlar, Modern Avrupa tarafından yutulmamak için modernleşme çabalarına girişmişlerdir.
Batı dışı toplumların modernizm ile olan temasları, Batı haricinde bir aydınlanma fikrinin oluşmasını sağlamıştır. Kimlik arayışı, mevcut toplumsalın ve siyasalın eleştirisi, moderne ait siyasal fikir ve yönelimler, temasta olunan modernizmin oluştuğu art alanın çözümlenmesinden doğmuş hareketlenmeler değil, modernizmin sonuçlarından doğmuş hareketlenmelerdir. Batı dışı toplumların modernleşme çabaları, toplumsal bir itkinin sonucu olarak ortaya çıkmış etkileşim hareketleri de değildir. Batı Aydınlanmasının yaslandığı devlet aygıtı haricindeki burjuva gücü, Batı haricindeki toplumlarda bulunmuyordu. Tek örgütlü güç, devlet aygıtı idi ve Batı denetiminde bulunan bilgiyi elde etmek, bilgiyi kullanmak, bu bilgi üzerinden bir siyasa oluşturmak devlet işi olarak ele alınmıştır.
İslam âlemi Osmanlı Devleti nezdinde temsil ediliyordu ve tek örgütlü güç olarak Osmanlı Devleti, modernleşmenin muhatabıydı. İslamcılık, dini konumlandırma ve bu konumlandırmanın taşımış olduğu dünyevi olana yapmış olduğu güçlü atıflarla; yönetim fikrinden, eğitime, sosyal hayatın tanzim edilmesinden, terakki ve teali (İlerleme ve yükselme) fikrine kadar aydınlanmacı, rasyonel, pozitivist ve modernist temelli bir sekülerleşmeyi mümkün kılmıştır. İslamcılık bu vasıflarıyla elde kalan son İslam Devletini Batı karşısında müdafaa ve muhafaza etmeye çalışmıştır.
İslamcılık, Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde, devlet aygıtının yönelmiş olduğu radikal Batıcı ve laik karakterine karşı icat edilmiş bir gelenekselliği de yedeğine alarak ideolojik bir muhalefet zemini oluşturmuştur. İslamcılık özgün bir ideoloji olmaktan ziyade, eklektik ve pragmatik yönleri ağır basan bir “ideolojiler kümesi”dir.
İslamcılığın taşımış olduğu eklektik ve pragmatik siyasal tutumu, onu farklı siyasal zeminlerde görülmesine neden olmuştur. Bununla beraber İslamcılığın siyasal yönelimi daima iktidara odaklı olmuştur. İslamcılıkta egemenliğin billurlaştığı devlet kavramı merkezi bir öneme sahiptir. Zira İslamcılık ideolojisinin ana teması; “İslam dünyasının içerisine düştüğü zilletten kurtuluşun, ancak muktedir, bağımsız ve merkezi bir devlete sahip olmakla mümkün olabileceği” fikridir.
İslamcılığın güçlü izdüşümleri güncel olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (Ak Parti) izlenebilmektedir. İslamcılığın eklektik ve pragmatik tutumu Ak Parti iktidarı ile somutluk kazanmış olup, iktidarı ile birlikte İslamcılık ideolojisini oluşturan temel eylem ve söylemler tasfiye edilerek henüz tam anlamıyla tanımı yapılamamış “Muhafazakar Demokrat” söylemine evrilmiştir. Bu evrilmenin temel mantığı; İslamcılık ideolojisinin iktidara odaklı yapısıdır.
Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiği olan İktidara odaklılık; kurumsal ve tüzel bir kişiliği olan siyasal bir aygıta karşılık gelmemektedir. Kişiselliğin ve bu kişisellik etrafında kümelenen iktidar talebinin ana belirleyici faktör olduğu ikbal arayışı ve iktidarı durumunda beka endişeleri, egemenlik ve onun billurlaştığı devleti önceleyen bir yönelim halini almaktadır. Ak Parti’nin muhafazakâr bir yönelim içerisine girmiş olması, “yönetim hakkı” hususundaki egemen tutumunu açıklamaktadır.
Türk muhafazakâr geleneğinin “devleti ile birlikte var olma” siyasal temasının dayandığı meşrulaştırıcı söylemi “Milli İrade”’dir. Milli irade kavramsallaştırmasının adeta bir “fetişizm” haline getirildiği bu anlayışta, milli iradenin işaret etmiş olduğu geniş yığınlar aslında siyasal bir özne olarak görülmemektedir.
Milli irade kavramsallaştırması, Türk siyasal kültürünün kadim anlayışı olan “dirlik ve düzen” fikrinin, Türk demokratik yaşamına uyarlanmış meşrulaştırıcı bir güncellenmesinden ibarettir. Dirlik ve düzen fikri; egemenliği kullanan ve “devlet aklı” olarak “aşkınlaştırılan” yönetsel aygıtın eylemlerinin, külfetin yüklendiği yönetilenlerden bağımsız olması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Yönetsel aygıt, eylemlerinde yönettiklerinden bağımsız hareket etmektedir. İslamcılık bu yönelimden ve dolaysız olarak Türk siyasal kültüründen bağımsız değildir.
İslamcılık, kendisini yaratan şartları bağlamında İslam dininin, değişen şartlar dâhilinde konumunu belirlemeğe çalışmıştır. Bu konum belirleme çalışmaları; dinde yenilenme anlamına gelen “tecdid” ve dinin sosyal hayata dinamizm kazandırması bağlamında “ihya” hareketleri ile İslamcılık, siyasetten sosyal hayata, kültürden ahlaka, ekonomiden toplumsal ilerlemeye kadar geniş bir alanda teorik ve aksiyoner bir “aydınlanma” fikri ortaya koymuştur. Aydınlanma kavramsallaştırmasının tabiatı gereği taşıdığı anlam yükü; siyasete ve toplumsala yönlendirilmiş dünyevi bir içerik taşımaktadır. İslamcılık modern ve dünyevi karakteri olan bir harekettir ve Avrupa aydınlanması ve Avrupa aydınlanmasının sonuçlarından bağımsız değildir.
İslamcılık, İslam’ı, bir “yaşama biçimi” olarak toplumsallığa yönlendirilmesi gereken fikirler bütünü içinde algılıyordu. Kendisini bin yıldan fazla bir süredir İslam dairesi içerisinde gören bir toplumuna yönlendirilmiş olan bu yaşama biçimi algısı üzerinden yapılan eleştirel yaklaşım, modernizmin çıktıları paralelinde “var olma ve var kalma” kaygısı ile yüklüydü.
İslamcılık, Osmanlı reform ve modernleşme çabalarından ve bu çabaların üretimleri olan; “Osmanlıcılık”, “Garpçılık/Batıcılık” ve “Milliyetçilik” fikri ve siyasi akımlardan bağımsız düşünülemez. Askeri ve idari alanlarda girişilen Osmanlı reform ve modernleşme çabaları, Osmanlının Avrupa karşısında “var olma ve var kalma” çabalarıydı. Osmanlı klasik döneminin Avrupa karşısında zaafa uğraması ile önce askeri üstünlüğü dengelenmiş, sonra askeri üstünlüğünü kaybetmiş ve nihayetinde üstünlük psikolojisini de kaybederek Avrupa’nın üstünlüğünü kabullenmiştir.
İslamcılığı doğuran şartların modernizm ile olan “zorunlu ilişkisi” neticesinde ortaya çıkan İslamcılığın “bu dünya” vurgusu, salt dini bir yorumsama ile açıklanamaz. İslamcılığın, modern Batı karşısında zaaf içerisine düşen İslam Dünyasına yönelik eleştirel tutumu, dini olana ya da dini olduğu iddia edilen eylemlerin üretmiş olduğu kurumlara, tutumlara ve durumlara yönelik eleştirel bir tutum içerisine girmesine neden olmuştur. Bu eleştirinin en temel vasfını; “neyin dini ya da neyin dini olmadığına” dair “ayıklama” girişimleri oluşturmuştur.
Bu ayıklama girişimlerindeki dünyevî vurgu; İslamcılığı, Türkiye’nin modernleşme hareketlerinden bağımsız düşünülmemesi gereken bir olgu olarak çözümlemeyi gerekli kılmaktadır. ‘Osmanlı’nın geç dönemlerinde, özellikle Jön Türk devrimini izleyen yıllarda, Tanzimat döneminde sessiz sedasız yeşerdikleri izlemini veren bazı gelişmeler su yüzüne çıkar. Bunların ilki, devletin şer’i işlevleri dışındaki işlevlerinin, “sekülerleşme”ye denk düşecek biçimde genişlemesinin sonucudur.’[1] Bu genişleme, iktidar erkini temsil eden merkezi gücün hem kapsayıcı siyasallığına hem de bu siyasallığın hukuki zeminini oluşturan klasik ulema örüntüsüne karşı bir tür “sivil alanın” oluşumunu sağlamıştır.
Bu sivil alanın temsilcilerinden İslamcı düşünür, yazar, şair ve eylemciler vb. aynı zamanda Osmanlı aydınlanmasını temsil ediyorlardı. İslam adına söylem geliştiren bu aydınlar, medreselerden değil, Osmanlı laik eğitim kurumlarından yetişiyorlardı. Fakat bu sivil alan, devlet ve siyaset ayrımının bulunmadığı, siyaset ve iktidar örüntülerinin devlet katında belirlendiği merkezi siyasetten ayrık bir görünüm sergilemiyordu. Aslında: ‘Sorunun bir Devlet sorunu olması ve Devlet’in varlığını sürdürebilmek için Batı’nın denetiminde bulunan ilişkilere katılmak istemesi, bunun yolu ve gereği olarak da Batılı bilgi ve bilimlere başvurma ihtiyacı hissetmesi, bilgi işlerinin Devlet işi olarak, Devlet denetiminde yürütülmesine yol açmıştır.’[2] Türk siyasal kültürünün derin izlerini taşıyan Türkiyeli bütün siyasal yönelimler, nihayetinde “iktidara odaklılık” olgusu ile devletten ayrık olmayı başaramamışlardır.
İslamcılık siyasal bir hareketti ve bir ideolojisi vardı. İslam dininin anlatı bütünlüğünün “bu dünyaya” ait tarafına vurgu yapan İslamcılık, aynı zamanda da bir toplum eleştirisiydi. İslamcılığın yapmış olduğu toplumsal eleştiri, aynı zamanda da geleneğe yapılan bir eleştiriyi kapsıyordu. ‘Bu eleştiri, İslâm topluluğunu modern Batı karşısında zaafa düşüren müzmin problemlerin teşhisi anlamına gelir ki bu teşhis, tedavi yolları için gerekli ipuçlarını da bünyesinde barındırır. Duygusal-yüklü, suçlayıcı olmaktan uzak, mümkün olduğunca analitik bir eleştiri, geleneğin sağlıklı dönüştürülmesinin başarı şansını da attıracaktır. Bu itibarla eleştiri ve hüküm süreçleri, tamamıyla ayrı değil, aslında iç içe gerçekleşir, özellikle de tarihin hızlandığı bir çağda. Tarihin hızlandığı bu asırda (XIX .asır) akültürasyon sonucu modernliği dıştan dayatılan, mekanik bir olgu olarak yaşayan İslâm dünyası, sistematik bir gelenek eleştirisine ne yeterli zaman, ne de gerekçe bulabilmiştir.’[3]
İslamcılığın, bu dünya vurgusu ile Müslüman toplumunun Batı karşısındaki durumuna göre yapmış olduğu toplumsal eleştiri, geleneğin üretmiş olduğu ve dünyevi olanı baskılayan bütün kurumlara yönelmişti. İslamcılık bu zihniyet dünyasına yönelik şiddetli eleştirilerini yaparken yer yer pozitivist, yer yer rasyonalist bir tutum sergilemiştir.
Beceriksiz yöneticilerden, cahil hocalardan, sahte şeyhlerden, tembel, bıkkın, kaderci ahaliden şikâyet eden İslamcılar, toplumu uyandırmaya çalışmışlardır. Batı karşısında zaafa düşmüş İslam dünyasında suçlu, mazisiydi. Bu mazi ile hesaplaşmaya girmek gerekliydi. Fakat İslamcıların, uyanmasını, silkinerek kendisine gelmesini ve durumunu değiştirmesini beklediği “millete” önerilecek bir mazi de gerekliydi. İslamcılar örnek bir mazi olarak Asr-ı Saadeti öncelediler. İslam peygamberinin hatadan arındırılmış ve İslam’ın bütüncül devrini ifade eden Asr-ı Saadet dönemi ile bu dönemin güçlü bir yansıması olarak kabul edilen dört halife döneminin Asr-ı Saadete göre tutarlı eylemleri, topluma sunulabilecek önemli bir örnek oluşturmuştur. Batı modernitesinin mazi olarak Antik Yunanı keşfetmesi gibi, İslamcılar da geriye doğru bin yılı aşan “tarihsel bir atlama” ile İslam’ın “altın çağını” sahih bir mazi olarak keşfetmişlerdi. İslamcıların bu keşfi, toplumu değiştirecek bir zemin oluşturabilir miydi?
İslamcıları bu tarihsel atlamaya sevk eden neydi? Toplumsal değişimi ve dönüşümü sağlayacak dinamiklerin olmayışı, daha açık bir ifade ile değişimi ve dönüşümü toplumsal katmanlarda mümkün kılacak siyasallığın ve bu siyasallığın üretimlerinin bulunmayışı, değişim ve dönüşüm iradesini dışsal karakterli yapmaktadır. Osmanlı reform ve modernleşme hareketlerinin bizatihi kendisi dışsal bir itkinin neticesinde vuku bulmuştur. Dolaysıyla Avrupa endeksli değişim ve dönüşüm fikrinin kendisi de dışsal bir karakter taşımaktadır. ‘İslâmcıların Ortaçağ Klasik İslâmının birikimini kenara iterek doğrudan asil kaynaklara müracaat etmeleri, yani saflaştırıcı (pürist) yaklaşımları, yeni meşrulaştırma çabaları için Klasik İslâmın elverişsizliğinden kaynaklanmaktadır. Orijinal kaynaklar, işlenmemiş biçimiyle yeni kuramlara kaynaklık etmeye, yeni durumlara uyarlanmaya daha elverişli olmaktadır. Bu haliyle İslâmcılığın, çağın yeni sorunsalları çerçevesinde, klasik İslâmı aşarak, orijinal kaynaklarla çağın problemlerinin yeni bir bireşimi (sentezleme) teşebbüsü olduğunu söyleyebiliriz.’[4]
Hem Osmanlı Türkiye’sinde hem de Cumhuriyet Türkiye’sinde değişimlerin dışsal karakter taşıması, değişimin devlet eliyle yapılmasının ana nedenidir. Çünkü değişimi yerine getirecek tek örgütlü güç, devlettir. Bununla beraber her ana değişim kırılmalarında oluşan sosyopolitik yapı, bir sonraki değişimin zeminini de oluşturmuştur. Oluşan bu zemin, devletin değişim iradesine hem bir neden hem de bir meşruiyet sağlamıştır. Bu meşruiyetin oluşumunu sağlayan ise; değişimi mümkün kılan zeminin temsilcilerinin devletin yanında yer almasıdır. Türk siyasal kültürünün iktidara odaklılık olgusu; oluşan grup/zümre/sınıf çıkarlarının devlet çıkarları ile eşitleme çalışmalarıdır. Bu eşitleme çabaları, toplumsal çatışmaların devlet katında görünür olmasına yol açmıştır. Türk siyasal yaşamında “devleti ele geçirme” söylemi, sivil ve/veya askeri darbeleri, darbe ve ihtilal teşebbüsleri ya da özlemleri, bu eşitleme girişimlerinin billurlaştığı alanlardır.
İslamcılık ideolojisi nihayetinde Türk siyaset kültüründeki kadim devlet ve devletin egemenliği algısından bağımsız değildir. Zira İslamcılık ideolojisi, iktidarı ile birlikte, ortaya koymuş olduğu bütün söylem ve eylemlerinin aksine, bu kadim algıyı sahiplenmektedir. Kısaca, ele geçirilmeye çalışılan “merkezi siyaset”, bu defa çevreden kopartmış olduklarını merkezileştirmektedir.
Aristokrat bir sınıfı olmayan Osmanlı Devletinde, yeniçerilerden sadrazama kadar olan tüm askeri ve bürokratik hiyerarşi kapıkuluydu. Padişahı ile var olan, meşruluğunu padişahından alan ‘nihayetinde hukuksuz’ kapıkulunun özlük hakları, padişahın inayetine veya padişahın hışmına göre belirleniyordu. Bu durum padişaha yani devlete yakın olmayı sürekli gerekli kılıyordu. Kapıkulu velinimeti padişahı ile birlikte devleti (mülkü) sahiplenmek zorundaydı. Bu zorunluluk, kapıkulu mantığı içinde çevreden kopuk bir grup kimliği ve bu kimlikten hareketle bir grup dinamiğinin oluşmasına neden olmuştur. Bu gurup kimliği ve grup dinamizmi çelişki ve çatışmaları ile birlikte siyaseti merkezileştirmiştir.
Bu zihin canlıdır ve sürekli siyasete yön vermektedir. Çevrenin siyasetindeki iktidar odaklılık, yüksek bir aidiyet duygusu ile oluşabilecek bir kitleselliği mümkün kılamamaktadır. Çevrenin ancak ana kırılmalar ile dışsal olarak elde etmiş olduğu kazanımları korumak ve kollamak haricinde bir siyasi duruşu oluşamamıştır.
Öznesi insan olan her şeyde yaşanan çatışma hali, toplumsal olarak yaşamak zorunda olan insan için belirli kurallar dâhilinde sınırlanması gereken bir hal olarak siyasetin konusunu oluşturmaktadır. Siyasetin öznesi insan olduğu kadar nesnesi de insandır; eylemleri sınırlayan da insandır, eylemleri sınırlanan da insan. İnsan eylemlerini sınırlayan kurallar düzeneğinde, özne-nesne ilişkisi bağlamında çelişik ve çatışık insan öznesinin üstünde aşkın bir varlığın kaynaklık ettiği var sayılan din olgusu, tarih boyunca bu kurallar manzumesinde öne çıkan, kapsayıcı, içkin ve aşkınsal kurallar bütünü olagelmiştir.
Dinlerin bu özelliği, kişiye, aşkınsal bir varlığa yönelik duyulan imanı ile yaşadığı dünyaya ait bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu bakış açısı, kişinin bir inanç sistemi dâhilinde “nelerin yapılacağı, nelerin yapılamayacağı” yönünde hem kendisini hem de yaşadığı toplumu sınırlama iradesi içerir. Hem bireysel hem de toplumsal bir irade taşıyan dinsel sınırlamalar, yöneten ve yönetilen açısından yani siyasala ait yaşamı da derinden etkiler. Bu etkileşim iki taraflıdır. İktidar örüntüleri bu olguya hâkim olmak isterler. Bu hakimiyet iradesi, inanç sistemini temsiliyet ve koruma noktasında bir iddia olarak ortaya çıkar. İktidar örüntüleri bu iddiası neticesinde, inanç sistemini, taşıdığını iddia ettiği “doğruları” dâhilinde kurumsallaştırır. ‘İktidar’ın, hangi şekillerde kullanılırsa kullanılsın, kullanım biçimlerine bakılmaksızın, kudret sahibi bir aktör olduğunu söyleyebiliriz…İktidar kavramı, iktidar olma hâli ve durumu, bir özne’lik hâli ve konumudur. Aslında burada, son tahlilde, tanrısal bir konumdan ve durumdan söz edildiğini söylemek bile gerekmiyor.’[5] Yönetilenler açısından ise; inanç sisteminin “özgün/sahih” anlatılarının, yönetim katında ne derecede temsil edildiği ve hangi yönlerinin korunarak topluma bir düzen fikri dâhilinde yönlendirildiği önem kazanır.
İnanç sistemlerinin bireysel ve toplumsal yaşama dair sınırlamaları, her hangi bir inanç sistemine sonradan dâhil olan farklı toplumsallıkların bu sınırlamaları nasıl algıladıkları, farklı inanç sistemlerinin aralarındaki tartışma ve rekabeti, iktidar örüntülerinin inanç sistemleri olgusunu temsil ve koruma iddiası üzerinden yapılan tartışmaları; doğal olarak teolojinin bir konusuymuş gibi algılanmasına rağmen, art alanında siyasete ait derin göndermelerle yüklüdür.
Esasında bu durum, yorumsal bir çıkarsamanın ötesinde, Kur’an’ın muhkem (açık/tartışmasız hüküm) diye nitelendiği İslâm’ın değişmez kaideleridir.
Bir hukuk düzeneğinin yürürlüğü için muhtaç olduğu “otorite” bağlamında hukuksal yoruma, siyasal yorum da eşlik etmektedir. ‘İslâm’da fıkhın (İslam Hukuku) üstlendiği işlevin yalnızca toplumun bireylerinin, kendileri uyarınca, birbirleriyle ilişki kuracakları hukuksal normlar oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda bireyin devletle ilişkisini ve dahası Allah’la ilişkisini yani doğru ibadet formlarını da düzenlemek olduğunu göz önüne alırsak, onun hukuksal yorumunun, toplumsal-ahlak ve siyaset olmayı zımnen de olsa, zaten içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz bu yorumun, hukukçular, teologlar ve filozoflar tarafından benimsendiğini biliyoruz.’[6]
İslam tasavvuf düşüncesinin şekillendirdiği insan-ı kâmil fikri, Allah’ın mükemmelliğinin insanda tecelli etmesine dayanır. Yetkin insan prototipi teması etrafında gelişen bu geleneğin İslam siyasal düşüncesine yansıması iki yönlü olmuştur. Birincisi; insan olma vasfı paydasında merkezileştirilen ahlâkî örüntüler taşıması, dolaysıyla insanî olanı korumaya yönelik refleksleri barındırması nedeniyle yönetilenlerin, yöneten katında haklarını savunacak, bir tür temsiliyet görevini yerine getirecek eleştirel bir gelenek oluşmuştur.
İkincisi; Bir yöneticinin “yetkin insan” olarak yüceltilmesidir. Genelde dinsel, özelde ise İslam teokrasisinin temelini teşkil eden bu anlayışta; yetkin insanın iktidarı, tanrısal bir tecellidir. Dirliği ve düzeni sağlayacak, Tanrı’nın düzenini yeryüzünde hâkim kılacak, yeri geldiğinde Tanrı’nın kahredici eli, yeri geldiğin de ise Tanrı’nın şefkatli eli olacaktır. Doğu siyasal felsefesinde iktidar, Tanrı tarafından bahşedilir. İktidarın “nasip” olduğu kişi, Tanrı tarafından seçilmiştir ve bu seçilmişlik durumu bizatihi o kişiyi yetkin kişi yapar.
İran devlet geleneğini temsil eden ve Büyük Selçuklu Devletinin şöhretli veziri Nizamülmülk, Selçuklu sultanı Melikşah’a yazdığı Siyasetnâme’sine şöyle başlar: ‘Allah her asır ve zamanda halkın içinden birini seçerek onu padişahlık sanatlarıyla övülmüş ve süslenmiş kılar. Dünyanın işlerinden ve kulların huzurundan onu sorumlu kılar, fesat, karışıklık ve fitneyi ortadan kaldırır. Onun haşmet ve heybetini insanların gönüllerinde ve gözlerinde genişletince, ondan emin olarak devletinin devamını isterler.’[7]
‘Herhangi bir devletin siyasal yapılanmasının, kurumlarının ve hukuk düzeninin oluşumunu sağlayan çok sayıda etmen vardır. Ülkelerin içinde bulundukları siyasal, toplumsal, ekonomik ve coğrafî koşullar, yönetim modellerinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Bu bağlamda her ülkenin yönetim modelinin belirli bir ölçüde “özgün” olduğu söylenebilecektir. Altı yüz yılı aşkın bir süre dünya yüzeyinde geniş bir coğrafyaya hükmeden ve önemli bir zaman diliminde evrensel ölçekte en önemli siyasal aktörlerden birisi olan Osmanlı İmparatorluğu da bu konumu elde etmesini ve sürdürmesini sağlayan güçlü bir yönetim modeli oluşturmuştur.’[8]
Osmanlı Devletinin yönetim anlayışını şekillendiren iki ana kaynaktan söz edilebilir: İslam öncesi Türk yönetim geleneği ve onun biçimlendirdiği “örfi hukuk, İslam dinin kabulü ile birlikte Türk yönetim geleneğine ve örfi hukuka katılan İslam siyasal düşünce birikimi ve “şer’i hukuk.” Hukukun dolaysız olarak işaret etmiş olduğu “adalet” kavramı, Osmanlı Devletinin yönetim anlayışının belkemiğini oluşturmuştur. Değer üreten tebaanın adalet ile yönetilmesi, dirlik ve düzenin sağlanması ve devamı için temel şart olarak görülmüştür. Tebaanın vasıtasız kadıya yani adalet dağıtan adli ve idari makama ulaşması hatta padişaha dilekçe sunabilme ayrıcalığı, Osmanlı Devletinde adalet kavramının etkinliğini göstermektedir.
Osmanlı Devlet anlayışı Platoncu bir mahiyet taşımaktadır. Bu anlayışa göre her bir tebaanın meşgul olması gereken bir meşgalesi olmalıdır ve bu meşgalesi haricinde başka bir işle ilgilenmemesi gerekmektedir. Adalet, herşeyi yerli yerinde görmek isteyen bir yönetim anlayışının toplumsal düzeni, daha anlaşılır bir ifade ile devleti koruyup gözetecek bir mahiyet taşımaktadır. Adaletin buradaki temel işlevi, varolan siyasal ve toplumsal yapının devamlılığını sağlaması, dolaysız olarak statükonun korunmasıdır. ‘Nitekim statükonun korunmasına yönelik yaklaşım “daire-i adliye” kavramı çerçevesinde oldukça iyi bir anlatımını bulur. “Adldir mûcib-i salâh-ı cihân, cihân bir bağdır divârı devlet, devletin nâzımı Şeri’attir, şeri’ate olmaz hiç maris illâ mülk, Mülk zapteylemez illâ leşker, leşkeri cem’ eyleyen ra’iyyettir, ra’iyyeti kul eder padişâh-ı âleme ‘adil” şeklinde ifade edilen “daire-i adliye”* devleti ayakta tuttuğuna inanılan dört temel direğe (erkan-ı erbaa) gönderme yapar. Buna göre askerî aristokrasi, askerler, mülk (toprak) ve tebaa devletin temel unsurlarıdır; ancak bunların hepsini varlığını ve dolayısıyla devletin bekasını sağlayan temel güç adalettir. Daire şeklindeki döngü, kökeni dinî kurallarda bulduğu düşünülen adaletle başlar ve yine adaletle sona erer.’[9]
Bu durumda Platoncu anlayışıın temellendirdiği “yetkin yönetici” anlayışı devreye girmektedir. ‘Adil hükmetme ve adaletsiz davranışlardan kaçınma daha çok ilkesel bir yükümlülük olarak belirir; padişahın kaçınılmaz ve tartışılmaz olarak bu şekilde davranacağına inanılır….”filozof-kral” anlayışının mantığında padişahın toplumun iyiliği için en doğru kararları verebilecek yetkinliğe sahip olduğu yaklaşımı yatar. Bu durum, padişahın uygulamaları açısından da kendisine bir esneklik sağlamaktadır. Padişah, herhangi bir fiilinin veya verdiği bir kararın toplum için yararlı ve gerekli olduğunu kendiliğinden tespit edebilecek ve böylece hareket alanını genişletebilecektir.’[10]
Nizam-ı Âlem, Osmanlı Devletinin varlık nedenini ve meşruiyetini belirleyen önemli bir kavramdır. Devlet ebed-müddet kavramına içkin olan bu felsefenin ana omurgasını devletin devamlılığı ilkesi oluşturmaktadır. Nizam-ı Âlem, bozkır uluslarının evrensel devlet anlayışının İslami bir surete girmiş şekli olarak da görülebilir; “iyiliği emredip kötülükten alıkoymak.” ‘Nizam-ı Âlem felsefesi aracılığıyla “devletin devamlılığı” sorununa da çözüm bulunmuş olacaktır. Nizam-ı Âlem, evrensel ve belirli bir zamanla kaim olmayan bir düzeni ifade etmektedir. Devlet, Nizam-ı Âlem esaslarını uygulamaya geçirdiği ölçüde ve sürede meşru olacaktır ve bu bakımdan Nizam-ı Âlem, devletin varlık koşulunu teşkil etmektedir. Bu açıdan Nizam-t Âlem Osmanlı’nın sahip olduğu emperyal vizyonun en sarih ifadelerinden birisidir. Devlet, kendi ideolojisinin evrensel olduğunu düşünmekte ve bu ideoloji doğrultusunda tüm dünyaya “adalet” ve “iyilik” getirmeyi yükümlülük olarak görmektedir. Bu durum, İmparatorluğun kendisine yönelik özgüvenini de yansıtmaktadır. Osmanlı, adeta kendi yönetim anlayışının herkes için iyi ve yararlı olduğunu; herkesin de bundan yararlanmasının sağlanmasının devlete düşen bir ödev olduğunu kabul eder.’[11]
İslamcılık ideolojisinde nizam-ı âlem kavramı, iyiliği emreden kötülükten alıkoyan hükümferma bir devletin fonksiyonuna karşılık gelmektedir. İslam Âlemi bu nitelikteki bir devletin yokluğu nedeniyle zelildir. İslamcı siyasetçilerin baş söylemlerinden biri güçlü bir devleti oluşturma yönünde irade ve ehliyete sahip olma iddiasıdır.
Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiği olan İktidara odaklılık; kurumsal ve tüzel bir kişiliği olan siyasal bir aygıta karşılık gelmemektedir. Kişiselliğin ve bu kişisellik etrafında kümelenen iktidar talebinin ana belirleyici faktör olduğu ikbal arayışı ve iktidarı durumunda beka endişeleri, egemenlik ve onun billurlaştığı devleti önceleyen bir yönelim halini almaktadır.
Dirlik ve düzen fikri; egemenliği kullanan ve “devlet aklı” olarak “aşkınlaştırılan” yönetsel aygıtın eylemlerinin, külfetin yüklendiği yönetilenlerden bağımsız olması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Yönetsel aygıt, eylemlerinde yönettiklerinden bağımsız hareket etmektedir. İslamcılık bu yönelimden ve dolaysız olarak Türk siyasal kültüründen bağımsız değildir.
[1] Mardin, Şerif, Türkiye, İslam ve Sekülarizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 57.
[2] Tuna, Korkut, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, (Baykan Sezer’le konuşmalar) İz Yayınları, İstanbul, 2011, s.128-129.
[3] Gencer, Bedri, İslâm’da Modernleşme- 1839-1939, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2012, s. 493.
[4] Türköne, Mümtaz’er, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 35.
[5] Kaplan, Yusuf, Araçsal/laşan İktidar: Seküler Bilginin İktidarından, Seküler İktidarın Bilgisine, Makale, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, Sayı: 20, Lotus Yayınları, Ankara, 2005, s. 57.
[6] Kurtoğlu, Zerrin, İslâm Düşüncesinin Siyasal Ufku, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, s, 59-60.
[7] Nizamülmülk, Siyasetnâme (Siyeru’l-mülûk), (Çev: Nurettin Bayburtlugil) Dergah Yayınları, İstanbul, 2009, s. 25.
[8] Beriş, Hamit Emrah, Osmanlı Yönetim Anlayışı ve Pax Ottomana, Makale, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, Sayı:8, Lotus Yayınları, Ankara, 2008, s. 259.
[9] Beriş, a.g.m., s. 264.
*”Dünyanın kurtuluşunun kaynağı adalettir, Cihan bir bağdır divarı devlettir, devleti şeriat düzenler, mülk (toprak) olmazsa şeriatin etkisi de olmaz, askersiz mülk zaptetiilemez, mal olmazsa asker toplanamaz, mal tebaa tarafından biriktirilir, adaletle hükmettiğinde tebaası cihan padişahına yürekten itaat eder.”
[10] Beriş, a.g.m., s. 265.
[11] Beriş, a.g.m., s. 265.
İlgili Yazılar
İslam İktisadı
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
İslami Kimlik Bağlamında Teorik Bütün Pratik Boşluk
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli yapı taşları olarak bahse konu olur. Bu şekilde bir düşüncenin terminolojisi, barındırdığı yaklaşım …