Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir. Şaman, kam ve baksı adıyla anılan yarı mistik kişiler olan ozanların kadim Türk devletlerinde himaye edildikleri ve önemli bir mevkie sahip oldukları kaynaklarca sabit bir bilgidir.
Osmanlı öncesinde Anadolu Beyliklerinde ve Selçuklu devletlerinde de başta saz şairleri olmak üzere müzisyenlerin himaye edildiği görülmektedir. Osmanlı sarayının bir prototipi olarak adlandırabileceğimiz Selçuklu sarayında müziğin himaye edildiği ve müziğin kurumsal bir yapıya kavuşmaya başladığı görülmektedir.
Selçuklu döneminin en önemli adetlerinden olan ve av, düğün, doğum, zafer, bir dilek ve bir felaketin savuşturulması gibi nedenlerle düzenlenen ziyafetler olan Toylar’da da müzisyenlerin de içinde olduğu birçok sanatçının icra-ı sanat yaptığım ve bu isimlerin hükümdarlardan ihsanlar aldığı bilinmektedir. (İnalcık, 2010, s. 73)
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş dönemi olan Tuğrul ve Çağrı Beyler (1016-1063) dönemlerinde ve onların ardından tahta geçen Alparslan (1063-1072) dönemlerinde sarayda müziğin ve himayenin varlığına dair bilgiler kısıtlı olsa da, Melikşah (1072-1092) döneminde sanat hamiliğinin yoğun bir şekilde görüldüğü söylenebilir. Alparslan ve Melikşah dönemlerinde vezirlik yapan Nizamülmülk’ün meşhur eseri Siyasetnâme’de nedimlerin sahip olmaları gereken özellikleri sayarken sarf ettiği sözler mezkûr dönemde hanedan mensuplarının müziğe bakışını göstermesi açısından son derece önemlidir: “Eğer bir müzik aleti çalar, bir silahı kullanabilirse iyi olur. Nedimin padişahla uygun düşmesi lazımdır.” (Nizâmül-Mülk, 2016, s. 77).
Bu yazının devamı
213. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…”
Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır. Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz. İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak.
Örneğimiz Resûlullah’ın tek görevi tebliğdir. Tebliğin farklı boyutları bulunmaktadır. Tebliğ sadece sözlü bir propaganda ya da söylev değildir. Tebliğ, mesajı iletmek, mesajın yaşanılabilirliğini göstermek ve örnek olmayı, mesajı yine mesajla açıklamayı da beraberinde getirir:
Tarih boyunca birbirine muhalif birçok kesim tarafından övülen ve sahip çıkılan bir kavramı tartışmaya açalım; ‘Hukukun üstünlüğü’. Aristo’ya kadar götürebileceğimiz yazınsal tartışmalarda hukukun üstünlüğü söylemi ilginç bir şekilde her kesim tarafından olumlanmış bir kavramdır.
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir. Şaman, kam ve baksı adıyla anılan yarı mistik kişiler olan ozanların kadim Türk devletlerinde himaye edildikleri ve önemli bir mevkie sahip oldukları kaynaklarca sabit bir bilgidir.
Osmanlı öncesinde Anadolu Beyliklerinde ve Selçuklu devletlerinde de başta saz şairleri olmak üzere müzisyenlerin himaye edildiği görülmektedir. Osmanlı sarayının bir prototipi olarak adlandırabileceğimiz Selçuklu sarayında müziğin himaye edildiği ve müziğin kurumsal bir yapıya kavuşmaya başladığı görülmektedir.
Selçuklu döneminin en önemli adetlerinden olan ve av, düğün, doğum, zafer, bir dilek ve bir felaketin savuşturulması gibi nedenlerle düzenlenen ziyafetler olan Toylar’da da müzisyenlerin de içinde olduğu birçok sanatçının icra-ı sanat yaptığım ve bu isimlerin hükümdarlardan ihsanlar aldığı bilinmektedir. (İnalcık, 2010, s. 73)
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş dönemi olan Tuğrul ve Çağrı Beyler (1016-1063) dönemlerinde ve onların ardından tahta geçen Alparslan (1063-1072) dönemlerinde sarayda müziğin ve himayenin varlığına dair bilgiler kısıtlı olsa da, Melikşah (1072-1092) döneminde sanat hamiliğinin yoğun bir şekilde görüldüğü söylenebilir. Alparslan ve Melikşah dönemlerinde vezirlik yapan Nizamülmülk’ün meşhur eseri Siyasetnâme’de nedimlerin sahip olmaları gereken özellikleri sayarken sarf ettiği sözler mezkûr dönemde hanedan mensuplarının müziğe bakışını göstermesi açısından son derece önemlidir: “Eğer bir müzik aleti çalar, bir silahı kullanabilirse iyi olur. Nedimin padişahla uygun düşmesi lazımdır.” (Nizâmül-Mülk, 2016, s. 77).
Bu yazının devamı 213. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Kitap Ehli İslâm’ı Kabul Ederse Ne Kaybeder Yahut Ne Kazanır?
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…”
Sembolizm / Şekilcilik
Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır. Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz. İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak.
Kur’an’daki Resulullah Ve Sünnet-Hadis-Rivayet Kavramları
Örneğimiz Resûlullah’ın tek görevi tebliğdir. Tebliğin farklı boyutları bulunmaktadır. Tebliğ sadece sözlü bir propaganda ya da söylev değildir. Tebliğ, mesajı iletmek, mesajın yaşanılabilirliğini göstermek ve örnek olmayı, mesajı yine mesajla açıklamayı da beraberinde getirir:
Hukukun Üstünlüğü Bir Safsatadan mı İbaret?
Tarih boyunca birbirine muhalif birçok kesim tarafından övülen ve sahip çıkılan bir kavramı tartışmaya açalım; ‘Hukukun üstünlüğü’. Aristo’ya kadar götürebileceğimiz yazınsal tartışmalarda hukukun üstünlüğü söylemi ilginç bir şekilde her kesim tarafından olumlanmış bir kavramdır.
Alışverişe devam et