Rabbim! Girmiş olduğum çalışmaya doğrulukla girmeyi, çıkarken de doğrulukla çıkmayı nasip et. Katından bana yardım edecek bir güç, kuvvet ve nusret ver. İsrâ Sûresi 80. Âyette: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler, birbirlerine sahip çıkarlar ve birbirlerine destek olurlar” der. Bu anlamda bizleri bir araya toplayan Allah’a şükürler olsun. Vermiş olduğu nimetin hakkını, hakkıyla eda etmeyi nasip etsin.
Konumuz: İlim ve edep. İlimden daha ziyade edep kısmıyla ilgili âyetleri inceleyecek ve Kur’ân üzerinden konuyu açıklamaya çalışacağım. Biliyorsunuz ki edep Kur’ân’ın kendisidir. Diğer beşeri düşünceler bilgidir, mâlumattır. Ve hayatta bütün ilimler, bilgiler, malumatlar yanlışsız tek bir kitabın anlaşılması için okunur, tefrik edilir. Bunun dışında mutlak kaynak ve kriter Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.
Allah’ın bize verdiği imkânlar ve nimetlere şükrettikten sonra konuya başlarken; Kur’ân-ı Kerîm’den, etkilendiğim bir vakıayı aktarmak istiyorum. Vakıa, A’râf Sûresi’nde geçen Firavun’un sihirbazları ile ilgili. Hatırlayacağımız gibi Firavun, Musa aleyhisselamı mağlup etmek için sihirbazlarından destek bekliyor. Sonra sihirbazlar Firavun’dan bunun için karşılık bekleyince Firavun onlara: “Siz benim gözdelerimden olacaksınız” diyor. Ve ondan sonra sihirbazlar Firavun’un huzurunda Musa aleyisselama karşı mücadele ederken yaptıkları sihrin Musa’nın yaptığından farklı olduğunu gördüklerinde secdeye kapanıyorlar. Bunun karşısında Firavun hiddetleniyor ve diyor ki: “Ben size izin vermeden mi iman ediyorsunuz?” Onlar: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik” dediklerinde ise aralarındaki münazara devam ediyor. Benim etkilendiğim ve sizi de etkilemeye çalıştığım kısım da tam olarak burası. Firavun’un çevresindeki insanlar şunu söylüyorlar: “Musa’yı ve arkadaşlarını derhal şehirden çıkarmanız lazım. Eğer çıkarmazsanız yeryüzünde fesat çıkaracaklar.” Firavun da bu tahriklere kapılıp: “Yemin olsun ki evlatlarını öldüreceğim ve kadınlarını sağ bırakacağım ve onlara sürekli eziyet edeceğim.” Musa aleyisselem ise halkına: “Allah’tan yardım isteyin ve arkasından sabredin” der.
Müslümanlar olarak çıkmış olduğumuz yolda yapmış olduğumuz çalışmaları tasdik edenler de olabilir etmeyenler de. Ve böylesi bir mücadelede bize düşen: Allah’tan yardım istemek, zorluklara karşı sabretmek, dayanmak ve güvenmektir. Hz. Musa, mutlu sonun Müslümanlar için olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi: “Yola çıkın. Sabredin, dayanın. Belki de Allah sizi yolunuzdan alıkoymaya çalışanları etkisiz hâle getirecek ve sizi onların yerine yerleştirecek.” Şu an hepimiz bir koltukta oturuyoruz acaba kimin yerine oturuyoruz. Allah bizleri bu koltuğa niçin yerleştirdi? Şüphesiz Allah ne yaptığınıza bakacak. Şu anda bir çalışmanın içerisindeyiz ve bir çalışmaya başlıyoruz. Allah burada ne yapacağımıza bakacak ve ona göre bize imkânlarını açacaktır. Rabbiniz düşmanınızı etkisiz hâle getirecek. Yani burada sabredersek bizim hevâmız, hevesimiz, isteklerimiz ve çevremizde bizi yıldırmaya çalışan insanların hepsini Allah etkisiz hâle getirir.
Firavun kıssasına dönecek olursak: Sihirbazların bir anda manevra yapıp Firavun’un hizmetindeyken: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik” demeleri ve Firavun’un baskılarına karşı ayaklarının üzerinde durmalarının akabinde Allah onları Mısır’a -yani çıkarıldıkları yere- gönderip onları söz sahibi kıldı. Ancak nankörler ne yaptılar daha sonra? Buzağıya tapmaya başladılar. Allah bize de imkân verdi; bir koltukta oturuyoruz ve bize kendini zikretme imkânı verdi. Zikrettiğimiz basit bir şey değil! İlmin adı budur. İlmi zikrediyor, tefekkür ve tezekkür ediyoruz. Bunun kıymetini bilmez de ilmi rafa kaldırıp heva ve hevesin peşinden koşturan insanlar olursak bu makam bu imkânlar elimizden alınacaktır. Rabbim bize verdiği imkânların hakkını ve hakikatini vermeyi nasip etsin.
Esas konumuz olan ilim ve edep mevzusuna gelelim. Zümer Sûresi 9. âyette Allah diyor ki: “Bilenler ve bilmeyenler eşit midir? Bilenler de ancak zikir üzerine akıl yoranlardır.” Buradaki zikir: Genelin anladığı gibi halkalar oluşturup bilerek ya da bilmeyerek söylediğimiz kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet sözleri değil; Kur’ân’ı anlamak ve yaşamaktır. Dolayısıyla Kur’ân’ı anlayan ve yaşayan insanla anlamadan okuyan insan bir olur mu? İslam’ı anlamaya ve yaşamaya azmetmiş gençlerle bu çaba içersinde olmayan gençler bir olur mu? Mağara ashâbını (Ashâb-ı Kehf) bilirsiniz. Allah onlardan sitayiş ile bahseder. Onlar mağraya çekilip Allah’ın dinini yaşamak adına şehrin debdebesinden sıyrılarak onca günahı ellerinin tersi ile geri çevirmişlerdi. Âyetin devamında bilenlerle bilmeyenler bir olmaz, görenlerle görmeyenler bir olmaz diyor. Öyleyse ilmin talebesi olan bizler, ilimle başka hiçbir şeyi değiştireyemeyeceğimizin fevkinde ve idrâkinde olarak bir yola çıkmış oluyoruz. Bu yolculuk, biraz zor bir yolculuktur. Çünkü insanın en ağır imtihanı önce kendi söyledikleri ile başlar. İlim öylesine ilginçtir ki aktarılması kolay fakat yaşaması zordur. Biz bazen tumturaklı şeyler konuşan veya yazan insanların hayatları ile karşılaşınca öylesi bir sukût-u hayâle uğruyoruz ki. Onun için ilim denilen şeyin önce edep ile birleşmesi gerekir.
İlmin en önemli edeplerinden bir tanesi de onun yaşanmasıdır. Başkalarının söyledikleri bizi ilgilendirmez. Hatta suçsa hiç üstlenmeyiz bile. Ancak bizim söylediklerimiz suçsa da, doğruysa da elbisemize yapışmıştır.
Apoletimizdeki bir yıldıza dönüşmüştür. Mademki insanız, konuşurken yanlışlığa karşı doğru değil; dosdoğru olmalıyız. Kirliliğe karşı tertemiz; karanlığa karşı apaydınlık; çürüyene karşı sapasağlam; kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz. İlim budur. İlmimizi seslendirirken; ilim, vahiydir dedik. Allah’ın Kitabı’nı seslendirirken yapmamız gereken şey dosdoğru olmak, apaçık olmak, güvenilir olmak, sapasağlam olmaktır.
Edep bahsiyle ilgili Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi: “Bilgisizliğinizi örtebilirsiniz, bilgiç ve ukalaca konuşursunuz yahut entel dantel konuşursunuz, bu bilgisizliğinizi örtebilir. Ama görgüsüzlüğünüzün üstünü örtemezsiniz. İstediğiniz kadar bilgiçlik yapın düzeltmeye çalışın ama ortaya koyduğunuz görgüsüzlük sizi ele verir.” Yani ilim ile edebin bir arada gitmemesi durumunda bilgiçliğinizle edepliymiş gibi göstermeye çalıştığınız noktada edep hayatınızda yerleşmediyse önünde sonunda falso vermek zorunda kalırsınız. Bu açıdan görgüsüzlüğün üstünü örtmek bilgiyle yapılacak bir şey değildir. Bilgi ile terbiyenin aynı anda verilmesi gerekmektedir. Eski medreselere bakarsınız şunu görürsünüz -hatta Mardin’e gidenler bilir- orada sınıflıklar hep insan boyundan alçaktadır. Bunun Osmanlı’da yapılmasının sebebi şudur: “Alelade basit bir yere girmiyorsun, ilim öğrenmek için bir odaya giriyorsun, edebini takınarak gir” demektir. Fakat modern dünyada durum tam tersi. Özgürlük adı altında öğretmenlerin söylemleri çok rahat kontrol altına alınabilmektedir. Hâlbuki başlangıçta ilim denildiğine var olan cümle şuydu -okulların girişine de yazılırmış-: ´´Edep ya hu!´´ Edebini takınarak bu yere gir çünkü sen buradan bir şeyler öğrenerek çıkacaksın. Yani aslında olaya ilim olarak bakmıyoruz ya da ilmin edebini takınmadığımız için böyle bir ikilemin içine giriyoruz diye düşünüyorum. Mesela bugün çocuklarla ders yapmaya çalışıyoruz ama annelerin söylediği çocukların hayatını o kadar meşgul ediyor ki ya da haftanın beş günü özel okula gitmekleri yetmiyormuş gibi bir de hafta sonu özel ders almalarından dolayı bu derslerden verim alamıyoruz. Neden? Çünkü ya ilim meclislerinde orada ilim verildiği bize hissettirilmiyor ya da bilgiyi aktaran öğretmenler ne kadar önemli bir işe imza attıklarını bilmiyorlar.
Matematik bilimcisi Harezmi’nin bir ifadesini aktarmak istiyorum. İnsan için sorulan soruya şöyle cevap veriyor rakamlarla: “İnsan ahlaklı olduğunda değeri birdir. Güzel olduğunda bire sıfır eklenir ve on olur. Servet sahibi olduğunda bir sıfır daha eklenir yüz olur. Soy sop sahibi olduğunda bir sıfır daha eklenir ve bin olur. Ama ahlakın yok olmasıyla onu temsil eden bir rakamı da yok olur ve o insanın, değerleri gitmiş ve yerine üç sıfır kalmıştır.” İşte Kalem Sûresi’nden hatırladığımız gibi Hz Aişe’ye de Peygamberimizin ahlâkını sorduklarında: “O’nun ahlâkı Kur’ândı!” diyor. Ve yine Kalem Sûresi’nde Allah-u Teâlâ: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin” diyor. Burada ki yüce ahlâk üzeresinden kasıt hem yaratılışımızın yüce ve güzel olması hem de yaratılış amacımızın yüce ve güzel olmasıdır. Bu yüceliği ve güzelliği kaybettiğimizde bilgiç insanlar oluyoruz. İsmail Raci el-Fârûkî’nin “Bilginin İslâmileştirilmesi” kitabında da dediği gibi ki: “Şu anda üniversite ortamı insanı bilgiçleştirirken aynı zamanda bilgi yoksunu bireyler olarak yetiştiriyor.” Burada Harezmi’nin dediği gibi bir insana önce ahlakını ve edebini takınmasını öğretirseniz ondan sonra ona verdiğiniz değerler bir anlam kazanacaktır. Ahlâkı olmayan bir öğretmenseniz öğrencinize ticari meta olarak bakarsınız. Veya bir avukatsanız suçluların artması sizin hoşunuza gider. Çünkü sizin için müşteri, pirimdir. Din adamıysanız ne güzel körleştirdiğim bir cemaatim var gözüyle bakarsınız. İşin başında ahlâk varsa siz insanları kendi çıkarınıza değil; Âlemlerin Rabbi’ne davet edeceksiniz. Peygamberlerin yaptığı da başka bir şey değildi.
Yûsuf Sûresi’nde: “Sizi ben körü körüne değil; bir basiret üzerine İslâm’a davet ediyorum” der. Yani ilme davetin edebi, basiret üzere insanları Allah’a davet etmektir. Birisi size bilgi verdiğinde şu iki soruyu mutlaka sorun. Birincisi: “Bu bilginin kaynağı nedir?” Bu soruyu sormak, bilgiyi veren kişiyi de hizaya çekecektir. Dikkat edin İslâm âleminde konuşulan ucuz sorular vardır. Eğer âyetle delillendiremiyorsa hemen ‘hadiste böyle demiş peygamber’ derler. Nerede demiş? ‘Ben bir takvimde okumuştum.’ Tetkik ettin mi? Araştırdın mı? Kaynağı öğrenmeyip karşında bilgiyi vereni kaynak olarak görünce körü körüne bir teslimiyet başlıyor. Onun için bilgi aldığımız kaynağımızı sorgulamalıyız. Her şeyden kaynak olamaz veya bir takvim yaprağı kaynak olamaz yahut bir dergi ve bir beşer kitabı ilim kaynağı olarak gösterilirse burada bir problem başlar. Ebû Hanife’nin güzel bir nasihati vardır: “Benim elde ettiğim en son bilgi budur, siz bundan daha iyi bir bilgi alırsanız ona tabi olun veya benim ortaya çıkardığım delilin kaynağına doğru ilerleyin.” Yani ben koşturdum geldim siz burada bilgi alıyorsunuz ama sizde kaynağına ilerleyin ve doğru mu değil mi anlamaya çalışın. Hayatta en önem verilmesi gereken şey ilimdir.
İkinci soru şu olmalıdır: “Bu bilgi hangi yöntemlerle elde edildi?” Kulaktan dolma mı yoksa sanal âlemden mi elde edildi? Gerçekten yerinde mi öğrenildi? Muhammed Esed’ in mealini okuyanlar bilir, diyor ki: “Ben Kur’ân’ı tercüme etmek istediğimde; iki sene bedevilerin arsında kelimelere hangi anlamları yüklediklerini anlamaya, idrak etmeye çalıştım.” Burada ne vardır? Emek mahsulü bir meal vardır. Diğer tarafta masa başında hazır bilgi ile hazırlanmış bilgi vardır. İkisini okuyan insan farkı arayacaktır. Bu farkı anlamadığımızda elimize aldığımız mealdeki hükümleri İslâm’mış gibi gösterebiliriz. Bilgi ile ilim meselesinde kaynak ve yöntemi göz ardı etmememiz lazım.
Yöntem ile ilgili şunun altını çizmek istiyorum. Usûlü mutlaklaştırmak da sıkıntı çıkartabilir. İslam’da neden fıkıh vardır? Fıkhın karşılığı şudur: Olaylarla karşı karşıya kaldığımızda, en sonunda akletme ve fikir yürütme yeteneğinin de aktif olması durumudur. Ve bu fıkhımız bizi bağlar, bu konuda müsterih ve rahat olabiliriz. Kur’ân budur, hüküm budur, İslâm budur demedikçe bunun bir günahı olamaz hatta sevabı bile olur. Araştıranlar bilirler fıkıhta bir kural vardır. Meseliniz vardır, araştırırsınız, isabet ederseniz iki sevap alırsınız edemezseniz bir sevap alırsınız. Hiçbir şartta günah almasınız. Çünkü araştırmış olmanın imtiyazını yaşıyorsunuzdur. Cin Sûresi 14. âyette der ki: “Müslümanlar onlardır ki: Olgunlaşmayı hararetle, sürekli arayan ve araştıranlardır.” İlim konusunda Peygamberimizin şöyle bir duası var: “Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” Elimizdeki tercümeler bunu şöyle çevirebiliyorlar: “Faydasız ilimden sana sığınırım.” ‘Faydasız ilim’ diye bir şey olamaz! O anda bana fayda vermeyen ilim olabilir. Şu anda bizler mesela; hayata yeni başlayan, hayatta yetiştiği alan başka, tarih başka, coğrafyası başka bireyler olarak herkes bulunduğu mekânı bilerek en elzem ihtiyacına yönelip, onun üzerinden yürürse hayat daha nitelikli devam eder. Ama boyundan büyük bilgiye ulaşmak için üzerine düşen sorumluluklarımızı es geçtiğimizde o zaman tam da Dücane Cündioğlu’nun eleştirdiği insan modelini oluştururuz. Yani: Bilgiç insan modeli. İlim edep ilişkisi bağlamında buna çok dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ve o açıdan Peygamberimizin bu duasına çok ihtiyacımız var: “Fayda vermeyecek ilimden sana sığınırım Allah’ım.” Ve talep ettiğimiz ilmin de peşinde koşarken mesela şöyle diyelim. Şu anda öğrenci olduğunuzu farz edelim. Ailenizden gelen bir mal varlığı yoksa zekat verecek durumda değilsinizdir. Öyle ise zekatın ilmi ile iştigal etmek yerine sizin için daha önemli olan bir insanın inşası konusunda Allah’tan yardım isteyin. İşe kendimizi inşa ederek başlarsak daha faydalı bir iş yapmış oluruz. Veya farz edelim ki hacca gitmeyeceksiniz o zaman hac ayetleri üzerinde durup yoğunlaşmak yerine kendiniz için elzem olan nedir? Düzensizlik mi, azmetme problemi mi, okumamama problemi mi, namaza karşı sorumsuzluk mu, kendini net ifade edememe problemi mi…? Bunların hepsi edebe muhalif şeylerdir. Dolayısıyla bunları ıslah etmek için çalışıp çabalamalıyız diye düşünüyorum.
İnsanoğlunun en büyük sıkıntılarından bir tanesi de kuruntularını ilim zannetmesidir. “Ben böyle düşünüyorum” çok sık duyduğumuz bir ifade biçimidir. Tabiî ki, düşüncelerimiz önemlidir. Hatta düşünmek farzdır ama ilim değildir. Düşünce, ilme ulaşmak için bir harekettir, bir aksiyondur. Bu aksiyonu yapmadan ilme gidemezsiniz. Ama şöyle bir mutlaklıkla karşılaşıyoruz: “Ben böyle düşünüyorum, başka düşünce dinlemem ya da anlamam.” ‘Ne zamandan beri senin düşüncelerin ya da kuruntuların din adına dogma oldu?’ diye sormalıyız böylelerine. Koskoca âlimler bile düşüncelerini şöyle ifade ederler: “Konu hakkında ki son bulgu budur.” Benim dediğim, sorunun cevabıdır demiyorlar. “Ben devam ediyorum ilim edinmeye ve cevaplar bende de değişebilir” diyorlar. Peki, cevaplar nerede değişir? Hakkında hüküm olmayan şeyler de. Hakkında hüküm olan şeyler değişmez. Mesela iki kere iki dört eder. Bunun gibi hayatta bazı şeyler vardır ki, mesela Allah’ın haramları değişmez kanunlardır. Leş, kan, domuz eti, içki bunlar haramdır. Ama Allah çaresizlik durumunda ölmeyecek kadar yiyebilirsiniz der. Allah kesin bir hükmüne başka bir yerde cevap verir. Öyle ise bütünü görmek zorundasınız ki Allah’ın sorulara ve imtihanlara ürettiği cevapları da bilip ona göre bir değişim yapasınız.
Bakara Sûresi’nin 78. âyetini delil gösterecek olursak: “Onların bir kısmı ümmidirler. O kitabı değil o kitapla ilgili kurguları bilir ve tahminler üretirler” der. Dedik ya ilime giderken hipotezleri, tezleri ve verileri almak faydalıdır fakat ilme ulaşmadan fikirleri, görüşleri ilim sanmanın Kur’ân-ı Kerîm’de karşılığı kuruntudur. Kuruntuları ilim zanneder, kuruntuları İslâm zanneder, kuruntuları din zannedersek yanılmış oluruz. Ebû Hanife oğlunun böyle bir tartışma içinde olduğunu görünce oğlunun tartışmasını yasaklıyor. Oğlu diyor ki: “Baba nasıl yasaklarsın siz sabahlara kadar arkadaşlarınızla tartışırdınız.” Ebû Hanife de diyor ki: “Oğlum biz doğruyu bulmaya çalışıyoruz siz ise birbirinize üstün gelmeye çalışıyorsunuz. Onun için tartışmayı size yasaklıyorum.” Yani ilim ile edep arasında ilim yolcusu olacaksam, ilim talebesi olacaksam ve sizlerle beraber bu yolculuğa çıkacaksak burada edepli olursak ancak ilme doğru gideriz. Ama biri diğerini ezmeye çalışırsa, münazarayı üstün gelme çabasına dönüştürmeye çalışırsa olmaz. Nihayetine dikkat edin bu tarz ortamlarda ilmî tartışmalarda düşüncelerin ön plana çıktığı zeminlerde ya biri küser ya biri ortamı terk eder ya da biri içine kapanır. Hiç kimsede bir değişim olmadan hiç kimse de ilimle buluşma olmadan küskünlükler arz edilerek o ilim meclisleri üzücü bir sonla sonlanıverir.
Önemli bir husus daha var o da: Bildiğini ifade etmenin de bir edebi olduğu hususudur. Çünkü okumayan insan kendini müstağni görmeye başlar. Fakat eksik kanaat, kanaat değildir. Eksik bilgi de dinden eder insanı. Mesela iki insan arasında vesile olmak istiyorsunuz, ‘kefilim’ demek başkadır ‘vesileyim’ demek başkadır. Borçlanmada da bu böyle değil midir? Kefilim derseniz kişi borcunu ödemediğinde siz ödemek zorundasınızdır. Fakat ‘vesileyim, sen gene araştırmanı, tahkikatını yap’ derseniz uyarıda da bulunmuş olursunuz. Çünkü Allah’ın uyarısını dikkate almamız gerekiyor diye düşünüyorum: “Hakkında bilginiz olan konuda tartışıyorsunuz. Ama hakkında bilginiz olmayan konuda ne diye tartışıyorsunuz.” Şöyle bir veciz ifade var: “Biliyorsan konuş âlim sansınlar, bilmiyorsan sus ârif sansınlar.” Bir âyetle bu bahsi kapatmak istiyorum. Allah diyor ki: “Bilgi sahibi olmadığın konu üzerinde durma.” Elimizdeki mealler bunu şöyle çeviriyor: “Bilmediğin şeyin ardına düşme” ama şu anlamı vermek daha doğru olabilir bence: “Bilmediğin şeyin arkasından gitme, tanışıklı ol, seni nereye götürdüğünü bil ondan sonra arkasından git.” Şunu diyemezsiniz yani, ‘ben içinizden birinin arkasından gidiyorum, körü körüne teslim oluyorum, başıma bir şey gelirse zaten o beni azdırdı.’ Allah diyor ki: “Bilmediğin ve tanımadığın şeyin arkasında gitme. Gidersen kulağın, kalbin, gözün bundan sorumludur.
Allah’ın vahyi gönderdikten sonra kullarından istediği şey: Gönderdiği vahiyle acele hüküm verilmemesi ve “Rabbim ilmimi arttır” duasıyla amellerine yön vermesidir. Yani vahiy tamamlanacak.
Hükmün nasıl olduğunu algılamamız devam edecek ve ondan sonra neyle amel edeceksek edeceğiz. Ama devamında der ki: “Âdem kendisine yapılan nasihati unuttu. Ve yolu şaşıranlardan oldu.” Ne idi Allah’ın bize yaptığı nasihat? “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” Yani şeytan insanın dikkatini vahiyden uzaklaştırmak için envai çeşit tuzaklar yaratır. Lokmân Sûresi’nin 6. âyetinde ‘lehve’l-hadîs’ olayından bahseder. Lehve’l-hadîs; boş, işe yaramayan söz, sanat, film, müzik… yani hayatta ne işinize yaramıyorsa, sizin dikkatinizi vahiyden kopartıyorsa, Kur’ân-ı Kerîm buna ‘lehve’l-hadis’ diyor. Hatta bunun açıklamasında Nadir b. Hâris diye bir Yahudi’den bahsedilir. Peygamberimiz panayırlarda vs. Kur’ân’ı anlatırken; insanlar vahyi duymasın, Kur’ân’ı duymasın diye onların dikkatini dağıtmak için gidip İran’dan şarkıcı bayanlar ve tiyatrocular getirmiş ve panayırın diğer yanında bunu hayata geçirmiştir. Yeter ki insanlar vahyi duymasın. Çünkü kulakların pası silindiğinde, Kur’ân kalplere nüfuz ettiğinde insan, fıtratı ile buluştuğu için artık öyle şeylerden zevk almayacaktır. Aman bu pas silinmeden kontrol altına almalıyız düşüncesiyle hareket etmiştir.
Kur’ân kalbe nüfuz etmesin diye çok ciddi çaba sarf ediyorlar. Ve insanları lehve’l-hadisin peşinden koşturuyorlar. Ve insanlar daha sonra sanat adı altında, film adı altında, müzik adı altında bunların peşinden koşturuyorlar. Akıl tutulması yaşamamak için ilmi zihnimize açan, ferasetimize açan yönü ile çok fazla ilgilenmemiz gerekiyor. Bu anlamda ilim vahiy dedik, ilim Allah’ın bizden istediği yaşam biçimi. Bunun tek kaynağı da başta söylemiş olduğumuz Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Peki, ilmin edebine ters düşen şey nedir? Yapmış olduğun, elde etmiş olduğun başarının sahibinin kendin olduğunu düşünmek. Kârun’u bilirsiniz. Kur’ân’daki prototiplerden biridir. Haman vardır, Firavun vardır birde bunlardan bir tanesi de Kârûn’dur. Kârûn, bilgi sahibi birisidir. Bilgisiyle beraber mal sahibi olmuştur. Zenginliği almış başını gitmiştir. Anahtarlarını develer taşıyor vs. Kârûn bir şımarıklık içindedir sahip olduğu zenginlik nedeni ile. Ve ona derler ki: “ ‘la tefrih’ şımarma, ferahlanma elinde olan güçle. Allah şımarıkları sevmez.” Kârûn ise: “Bbu bana bendeki bir ilimden dolayı verildi. Ben bu mala nerede sahip oldum? Öyle oturduğum yerde olmadım. Bende bir ilim vardı, bir değer vardı. Bu ilimden dolayı verildi” der. Kârûn bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önce nice nesilleri yok etti. Hem de onlar daha güçlü ve daha zengindiler. Suçlulara suçlarını sormaya gerek duyulmaz. Bu bir suçtur. Bu bendeki İlimden, bu bendeki bilgiden dolayı verilmiştir demek şımarıklıktan başka bir şey değildir. Onun için mesela Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda terbiye edilmemiz için denilir ki: “Ok attığında sen atmıyordun Allah atıyordu aslında.” Hâlbuki atan benim, ben çabalamasam ben atmasam Allah onu bana nasip etmez. Fakat burada şu yaptığı işin mutlak yaptırıcısının Allah olduğu unutulduğu andan itibaren insan objektifte sadece kendisini görmeye başlıyor. Bunu modern psikoloji egoizm, narsizm kelimeleri ile adlandırıyor. Yani ben yaptım, en güzel arabaya ben binmeliyim, en güzel şeylere ben layığım. Neden? Çünkü bu bana bendeki ilmiden dolayı verildi. Devamında Kârûn bunu söylerken; gözünü dünyaya dikmiş, ilimden uzak, heva ve hevesin peşinden koşan insanlar Kârûn’a bakıp diyorlar ki: “Keşke bunun benzeri bize de verilse, keşke bizde o makamda olsaydık, keşke o imkânlar, o itibarlar bizde de olsaydı.” Bakış açısını değiştiren şey yine ilimdir. Hemen âyetin devamında 80. âyette der ki: “Kendilerine ilim verilenler şöyle… dediler.” Kendilerine ilim verilenler kim? Kendilerine Peygamberin getirmiş olduğu vahyi duyanlar, vahyi idrâk edenler ve vahye inananlar. Bir insanın hayatı ne kadar şatafatlı olursa olsun, ne kadar debdebeli olursa olsun ona özenmezler. İlim sahiplerine dikkat edin böyle ucuz şeylerle uğraşmazlar. Markayla, gösterişle ilgilenmezler. Bunlar olursa olur zaten kendiliğinden. Yani bunların peşinden koşturmazlar. İlim verilenler ne diyorlar peki: “Yazık size! Özene özene buna mı özendiniz? Hayatta bu kadar önemli ve bu kadar erdemli şeyler varken. Yazık size! Allah’ın inanıp iyi işler yapanlara vereceği karşılık daha iyidir” dediler. O da sabırlı olanlardan başkasına verilmez. Ve daha sonra ne oluyor biliyorsunuz Kârûn debdebesi içinde mahvolup gittiğinde ona özenenler diyorlar ki: “Meğer dünya hayatı geçiciymiş.” İlim verilenler ise şöyle derler: “Biz size dememiş miydik? Rabbimizin verdiği, bizim için daha iyidir.” Yani buradan şöyle mistik bir tablo ortaya çıkmasın: İlim sahibi, Kur’ân’a tabi olanlar dünyayla ilgilenmezler, dünyayı ellerinin tersi ile iterler, inzivaya çekilirler, rahip ve rahibeler gibi yaşarlar demek değil bu. Yani Müslümanlar gözlerini dünyaya dikmezler. Hatta Allah uyarıda bulunur: “Onların elindekine gözünü dikme!” diye.
Senin hayattaki varoluş amacın eşya üzerinden olamaz. Eşya, hayatta Allah’a yaklaşmanın vesilesidir. Eğer o vesile görevini bitirmiş ise onun hayattan çıkarılması gerekir. Hâlâ onu hayatında tutarsan seni Allah’tan uzaklaştıracağı için o sana ahirette bir yük olacaktır.
İlim sahibi olanlarla, ilimin edebine layık olanlarla, ilmi duymayıp hayatını debdebe içersinde koşturan insanların olaya bakış açısı aynı olmaz. Aynı olayla imtihan oluruz, dünya hayatında da hepimiz aynı şeyle imtihan olabiliriz. Mesela yoklukla bir Müslüman da imtihan olabilir, Müslüman olmayan da imtihan olabilir. Müslüman olan imtihan olduğunda ne der? “Şu anda bir imtihandan geçiyorum, bir sınavdan geçiyorum, Allah bana vaad etmişti; mallardan, canlardan, nimetlerden eksilterek imtihan edecekti. Bana düşen sabırdır. Ve bir nimete maruz bırakıldık, şimdi de nimetle imtihan oluyoruz.” Biz hep nimeti olağanüstü bir şey olarak görüyoruz fakat Seyyid Kutub’un önemli bir tespiti var: “Zenginlikle imtihan olmak, fakirlikle imtihan olmaktan daha zordur” diyor. Sürekli eğlencenin ve refahın peşinden koşan insan, acı nedir bilemez. Bazen imtihanlar, Allah’ın bize verdiği sıkıntılı anlar bizim pişmemiz içindir. O açıdan ilimin edebince baş eğmesini bilecek, secdeye kapanacak ve bu bana Rabbimin ikramı sayesinde verildi diyeceğiz.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
“İlim Edebi” Meselesi
Rabbim! Girmiş olduğum çalışmaya doğrulukla girmeyi, çıkarken de doğrulukla çıkmayı nasip et. Katından bana yardım edecek bir güç, kuvvet ve nusret ver. İsrâ Sûresi 80. Âyette: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler, birbirlerine sahip çıkarlar ve birbirlerine destek olurlar” der. Bu anlamda bizleri bir araya toplayan Allah’a şükürler olsun. Vermiş olduğu nimetin hakkını, hakkıyla eda etmeyi nasip etsin.
Konumuz: İlim ve edep. İlimden daha ziyade edep kısmıyla ilgili âyetleri inceleyecek ve Kur’ân üzerinden konuyu açıklamaya çalışacağım. Biliyorsunuz ki edep Kur’ân’ın kendisidir. Diğer beşeri düşünceler bilgidir, mâlumattır. Ve hayatta bütün ilimler, bilgiler, malumatlar yanlışsız tek bir kitabın anlaşılması için okunur, tefrik edilir. Bunun dışında mutlak kaynak ve kriter Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.
Allah’ın bize verdiği imkânlar ve nimetlere şükrettikten sonra konuya başlarken; Kur’ân-ı Kerîm’den, etkilendiğim bir vakıayı aktarmak istiyorum. Vakıa, A’râf Sûresi’nde geçen Firavun’un sihirbazları ile ilgili. Hatırlayacağımız gibi Firavun, Musa aleyhisselamı mağlup etmek için sihirbazlarından destek bekliyor. Sonra sihirbazlar Firavun’dan bunun için karşılık bekleyince Firavun onlara: “Siz benim gözdelerimden olacaksınız” diyor. Ve ondan sonra sihirbazlar Firavun’un huzurunda Musa aleyisselama karşı mücadele ederken yaptıkları sihrin Musa’nın yaptığından farklı olduğunu gördüklerinde secdeye kapanıyorlar. Bunun karşısında Firavun hiddetleniyor ve diyor ki: “Ben size izin vermeden mi iman ediyorsunuz?” Onlar: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik” dediklerinde ise aralarındaki münazara devam ediyor. Benim etkilendiğim ve sizi de etkilemeye çalıştığım kısım da tam olarak burası. Firavun’un çevresindeki insanlar şunu söylüyorlar: “Musa’yı ve arkadaşlarını derhal şehirden çıkarmanız lazım. Eğer çıkarmazsanız yeryüzünde fesat çıkaracaklar.” Firavun da bu tahriklere kapılıp: “Yemin olsun ki evlatlarını öldüreceğim ve kadınlarını sağ bırakacağım ve onlara sürekli eziyet edeceğim.” Musa aleyisselem ise halkına: “Allah’tan yardım isteyin ve arkasından sabredin” der.
Müslümanlar olarak çıkmış olduğumuz yolda yapmış olduğumuz çalışmaları tasdik edenler de olabilir etmeyenler de. Ve böylesi bir mücadelede bize düşen: Allah’tan yardım istemek, zorluklara karşı sabretmek, dayanmak ve güvenmektir. Hz. Musa, mutlu sonun Müslümanlar için olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi: “Yola çıkın. Sabredin, dayanın. Belki de Allah sizi yolunuzdan alıkoymaya çalışanları etkisiz hâle getirecek ve sizi onların yerine yerleştirecek.” Şu an hepimiz bir koltukta oturuyoruz acaba kimin yerine oturuyoruz. Allah bizleri bu koltuğa niçin yerleştirdi? Şüphesiz Allah ne yaptığınıza bakacak. Şu anda bir çalışmanın içerisindeyiz ve bir çalışmaya başlıyoruz. Allah burada ne yapacağımıza bakacak ve ona göre bize imkânlarını açacaktır. Rabbiniz düşmanınızı etkisiz hâle getirecek. Yani burada sabredersek bizim hevâmız, hevesimiz, isteklerimiz ve çevremizde bizi yıldırmaya çalışan insanların hepsini Allah etkisiz hâle getirir.
Firavun kıssasına dönecek olursak: Sihirbazların bir anda manevra yapıp Firavun’un hizmetindeyken: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik” demeleri ve Firavun’un baskılarına karşı ayaklarının üzerinde durmalarının akabinde Allah onları Mısır’a -yani çıkarıldıkları yere- gönderip onları söz sahibi kıldı. Ancak nankörler ne yaptılar daha sonra? Buzağıya tapmaya başladılar. Allah bize de imkân verdi; bir koltukta oturuyoruz ve bize kendini zikretme imkânı verdi. Zikrettiğimiz basit bir şey değil! İlmin adı budur. İlmi zikrediyor, tefekkür ve tezekkür ediyoruz. Bunun kıymetini bilmez de ilmi rafa kaldırıp heva ve hevesin peşinden koşturan insanlar olursak bu makam bu imkânlar elimizden alınacaktır. Rabbim bize verdiği imkânların hakkını ve hakikatini vermeyi nasip etsin.
Esas konumuz olan ilim ve edep mevzusuna gelelim. Zümer Sûresi 9. âyette Allah diyor ki: “Bilenler ve bilmeyenler eşit midir? Bilenler de ancak zikir üzerine akıl yoranlardır.” Buradaki zikir: Genelin anladığı gibi halkalar oluşturup bilerek ya da bilmeyerek söylediğimiz kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet sözleri değil; Kur’ân’ı anlamak ve yaşamaktır. Dolayısıyla Kur’ân’ı anlayan ve yaşayan insanla anlamadan okuyan insan bir olur mu? İslam’ı anlamaya ve yaşamaya azmetmiş gençlerle bu çaba içersinde olmayan gençler bir olur mu? Mağara ashâbını (Ashâb-ı Kehf) bilirsiniz. Allah onlardan sitayiş ile bahseder. Onlar mağraya çekilip Allah’ın dinini yaşamak adına şehrin debdebesinden sıyrılarak onca günahı ellerinin tersi ile geri çevirmişlerdi. Âyetin devamında bilenlerle bilmeyenler bir olmaz, görenlerle görmeyenler bir olmaz diyor. Öyleyse ilmin talebesi olan bizler, ilimle başka hiçbir şeyi değiştireyemeyeceğimizin fevkinde ve idrâkinde olarak bir yola çıkmış oluyoruz. Bu yolculuk, biraz zor bir yolculuktur. Çünkü insanın en ağır imtihanı önce kendi söyledikleri ile başlar. İlim öylesine ilginçtir ki aktarılması kolay fakat yaşaması zordur. Biz bazen tumturaklı şeyler konuşan veya yazan insanların hayatları ile karşılaşınca öylesi bir sukût-u hayâle uğruyoruz ki. Onun için ilim denilen şeyin önce edep ile birleşmesi gerekir.
Apoletimizdeki bir yıldıza dönüşmüştür. Mademki insanız, konuşurken yanlışlığa karşı doğru değil; dosdoğru olmalıyız. Kirliliğe karşı tertemiz; karanlığa karşı apaydınlık; çürüyene karşı sapasağlam; kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz. İlim budur. İlmimizi seslendirirken; ilim, vahiydir dedik. Allah’ın Kitabı’nı seslendirirken yapmamız gereken şey dosdoğru olmak, apaçık olmak, güvenilir olmak, sapasağlam olmaktır.
Edep bahsiyle ilgili Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi: “Bilgisizliğinizi örtebilirsiniz, bilgiç ve ukalaca konuşursunuz yahut entel dantel konuşursunuz, bu bilgisizliğinizi örtebilir. Ama görgüsüzlüğünüzün üstünü örtemezsiniz. İstediğiniz kadar bilgiçlik yapın düzeltmeye çalışın ama ortaya koyduğunuz görgüsüzlük sizi ele verir.” Yani ilim ile edebin bir arada gitmemesi durumunda bilgiçliğinizle edepliymiş gibi göstermeye çalıştığınız noktada edep hayatınızda yerleşmediyse önünde sonunda falso vermek zorunda kalırsınız. Bu açıdan görgüsüzlüğün üstünü örtmek bilgiyle yapılacak bir şey değildir. Bilgi ile terbiyenin aynı anda verilmesi gerekmektedir. Eski medreselere bakarsınız şunu görürsünüz -hatta Mardin’e gidenler bilir- orada sınıflıklar hep insan boyundan alçaktadır. Bunun Osmanlı’da yapılmasının sebebi şudur: “Alelade basit bir yere girmiyorsun, ilim öğrenmek için bir odaya giriyorsun, edebini takınarak gir” demektir. Fakat modern dünyada durum tam tersi. Özgürlük adı altında öğretmenlerin söylemleri çok rahat kontrol altına alınabilmektedir. Hâlbuki başlangıçta ilim denildiğine var olan cümle şuydu -okulların girişine de yazılırmış-: ´´Edep ya hu!´´ Edebini takınarak bu yere gir çünkü sen buradan bir şeyler öğrenerek çıkacaksın. Yani aslında olaya ilim olarak bakmıyoruz ya da ilmin edebini takınmadığımız için böyle bir ikilemin içine giriyoruz diye düşünüyorum. Mesela bugün çocuklarla ders yapmaya çalışıyoruz ama annelerin söylediği çocukların hayatını o kadar meşgul ediyor ki ya da haftanın beş günü özel okula gitmekleri yetmiyormuş gibi bir de hafta sonu özel ders almalarından dolayı bu derslerden verim alamıyoruz. Neden? Çünkü ya ilim meclislerinde orada ilim verildiği bize hissettirilmiyor ya da bilgiyi aktaran öğretmenler ne kadar önemli bir işe imza attıklarını bilmiyorlar.
Matematik bilimcisi Harezmi’nin bir ifadesini aktarmak istiyorum. İnsan için sorulan soruya şöyle cevap veriyor rakamlarla: “İnsan ahlaklı olduğunda değeri birdir. Güzel olduğunda bire sıfır eklenir ve on olur. Servet sahibi olduğunda bir sıfır daha eklenir yüz olur. Soy sop sahibi olduğunda bir sıfır daha eklenir ve bin olur. Ama ahlakın yok olmasıyla onu temsil eden bir rakamı da yok olur ve o insanın, değerleri gitmiş ve yerine üç sıfır kalmıştır.” İşte Kalem Sûresi’nden hatırladığımız gibi Hz Aişe’ye de Peygamberimizin ahlâkını sorduklarında: “O’nun ahlâkı Kur’ândı!” diyor. Ve yine Kalem Sûresi’nde Allah-u Teâlâ: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin” diyor. Burada ki yüce ahlâk üzeresinden kasıt hem yaratılışımızın yüce ve güzel olması hem de yaratılış amacımızın yüce ve güzel olmasıdır. Bu yüceliği ve güzelliği kaybettiğimizde bilgiç insanlar oluyoruz. İsmail Raci el-Fârûkî’nin “Bilginin İslâmileştirilmesi” kitabında da dediği gibi ki: “Şu anda üniversite ortamı insanı bilgiçleştirirken aynı zamanda bilgi yoksunu bireyler olarak yetiştiriyor.” Burada Harezmi’nin dediği gibi bir insana önce ahlakını ve edebini takınmasını öğretirseniz ondan sonra ona verdiğiniz değerler bir anlam kazanacaktır. Ahlâkı olmayan bir öğretmenseniz öğrencinize ticari meta olarak bakarsınız. Veya bir avukatsanız suçluların artması sizin hoşunuza gider. Çünkü sizin için müşteri, pirimdir. Din adamıysanız ne güzel körleştirdiğim bir cemaatim var gözüyle bakarsınız. İşin başında ahlâk varsa siz insanları kendi çıkarınıza değil; Âlemlerin Rabbi’ne davet edeceksiniz. Peygamberlerin yaptığı da başka bir şey değildi.
Yûsuf Sûresi’nde: “Sizi ben körü körüne değil; bir basiret üzerine İslâm’a davet ediyorum” der. Yani ilme davetin edebi, basiret üzere insanları Allah’a davet etmektir. Birisi size bilgi verdiğinde şu iki soruyu mutlaka sorun. Birincisi: “Bu bilginin kaynağı nedir?” Bu soruyu sormak, bilgiyi veren kişiyi de hizaya çekecektir. Dikkat edin İslâm âleminde konuşulan ucuz sorular vardır. Eğer âyetle delillendiremiyorsa hemen ‘hadiste böyle demiş peygamber’ derler. Nerede demiş? ‘Ben bir takvimde okumuştum.’ Tetkik ettin mi? Araştırdın mı? Kaynağı öğrenmeyip karşında bilgiyi vereni kaynak olarak görünce körü körüne bir teslimiyet başlıyor. Onun için bilgi aldığımız kaynağımızı sorgulamalıyız. Her şeyden kaynak olamaz veya bir takvim yaprağı kaynak olamaz yahut bir dergi ve bir beşer kitabı ilim kaynağı olarak gösterilirse burada bir problem başlar. Ebû Hanife’nin güzel bir nasihati vardır: “Benim elde ettiğim en son bilgi budur, siz bundan daha iyi bir bilgi alırsanız ona tabi olun veya benim ortaya çıkardığım delilin kaynağına doğru ilerleyin.” Yani ben koşturdum geldim siz burada bilgi alıyorsunuz ama sizde kaynağına ilerleyin ve doğru mu değil mi anlamaya çalışın. Hayatta en önem verilmesi gereken şey ilimdir.
İkinci soru şu olmalıdır: “Bu bilgi hangi yöntemlerle elde edildi?” Kulaktan dolma mı yoksa sanal âlemden mi elde edildi? Gerçekten yerinde mi öğrenildi? Muhammed Esed’ in mealini okuyanlar bilir, diyor ki: “Ben Kur’ân’ı tercüme etmek istediğimde; iki sene bedevilerin arsında kelimelere hangi anlamları yüklediklerini anlamaya, idrak etmeye çalıştım.” Burada ne vardır? Emek mahsulü bir meal vardır. Diğer tarafta masa başında hazır bilgi ile hazırlanmış bilgi vardır. İkisini okuyan insan farkı arayacaktır. Bu farkı anlamadığımızda elimize aldığımız mealdeki hükümleri İslâm’mış gibi gösterebiliriz. Bilgi ile ilim meselesinde kaynak ve yöntemi göz ardı etmememiz lazım.
Yöntem ile ilgili şunun altını çizmek istiyorum. Usûlü mutlaklaştırmak da sıkıntı çıkartabilir. İslam’da neden fıkıh vardır? Fıkhın karşılığı şudur: Olaylarla karşı karşıya kaldığımızda, en sonunda akletme ve fikir yürütme yeteneğinin de aktif olması durumudur. Ve bu fıkhımız bizi bağlar, bu konuda müsterih ve rahat olabiliriz. Kur’ân budur, hüküm budur, İslâm budur demedikçe bunun bir günahı olamaz hatta sevabı bile olur. Araştıranlar bilirler fıkıhta bir kural vardır. Meseliniz vardır, araştırırsınız, isabet ederseniz iki sevap alırsınız edemezseniz bir sevap alırsınız. Hiçbir şartta günah almasınız. Çünkü araştırmış olmanın imtiyazını yaşıyorsunuzdur. Cin Sûresi 14. âyette der ki: “Müslümanlar onlardır ki: Olgunlaşmayı hararetle, sürekli arayan ve araştıranlardır.” İlim konusunda Peygamberimizin şöyle bir duası var: “Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” Elimizdeki tercümeler bunu şöyle çevirebiliyorlar: “Faydasız ilimden sana sığınırım.” ‘Faydasız ilim’ diye bir şey olamaz! O anda bana fayda vermeyen ilim olabilir. Şu anda bizler mesela; hayata yeni başlayan, hayatta yetiştiği alan başka, tarih başka, coğrafyası başka bireyler olarak herkes bulunduğu mekânı bilerek en elzem ihtiyacına yönelip, onun üzerinden yürürse hayat daha nitelikli devam eder. Ama boyundan büyük bilgiye ulaşmak için üzerine düşen sorumluluklarımızı es geçtiğimizde o zaman tam da Dücane Cündioğlu’nun eleştirdiği insan modelini oluştururuz. Yani: Bilgiç insan modeli. İlim edep ilişkisi bağlamında buna çok dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ve o açıdan Peygamberimizin bu duasına çok ihtiyacımız var: “Fayda vermeyecek ilimden sana sığınırım Allah’ım.” Ve talep ettiğimiz ilmin de peşinde koşarken mesela şöyle diyelim. Şu anda öğrenci olduğunuzu farz edelim. Ailenizden gelen bir mal varlığı yoksa zekat verecek durumda değilsinizdir. Öyle ise zekatın ilmi ile iştigal etmek yerine sizin için daha önemli olan bir insanın inşası konusunda Allah’tan yardım isteyin. İşe kendimizi inşa ederek başlarsak daha faydalı bir iş yapmış oluruz. Veya farz edelim ki hacca gitmeyeceksiniz o zaman hac ayetleri üzerinde durup yoğunlaşmak yerine kendiniz için elzem olan nedir? Düzensizlik mi, azmetme problemi mi, okumamama problemi mi, namaza karşı sorumsuzluk mu, kendini net ifade edememe problemi mi…? Bunların hepsi edebe muhalif şeylerdir. Dolayısıyla bunları ıslah etmek için çalışıp çabalamalıyız diye düşünüyorum.
İnsanoğlunun en büyük sıkıntılarından bir tanesi de kuruntularını ilim zannetmesidir. “Ben böyle düşünüyorum” çok sık duyduğumuz bir ifade biçimidir. Tabiî ki, düşüncelerimiz önemlidir. Hatta düşünmek farzdır ama ilim değildir. Düşünce, ilme ulaşmak için bir harekettir, bir aksiyondur. Bu aksiyonu yapmadan ilme gidemezsiniz. Ama şöyle bir mutlaklıkla karşılaşıyoruz: “Ben böyle düşünüyorum, başka düşünce dinlemem ya da anlamam.” ‘Ne zamandan beri senin düşüncelerin ya da kuruntuların din adına dogma oldu?’ diye sormalıyız böylelerine. Koskoca âlimler bile düşüncelerini şöyle ifade ederler: “Konu hakkında ki son bulgu budur.” Benim dediğim, sorunun cevabıdır demiyorlar. “Ben devam ediyorum ilim edinmeye ve cevaplar bende de değişebilir” diyorlar. Peki, cevaplar nerede değişir? Hakkında hüküm olmayan şeyler de. Hakkında hüküm olan şeyler değişmez. Mesela iki kere iki dört eder. Bunun gibi hayatta bazı şeyler vardır ki, mesela Allah’ın haramları değişmez kanunlardır. Leş, kan, domuz eti, içki bunlar haramdır. Ama Allah çaresizlik durumunda ölmeyecek kadar yiyebilirsiniz der. Allah kesin bir hükmüne başka bir yerde cevap verir. Öyle ise bütünü görmek zorundasınız ki Allah’ın sorulara ve imtihanlara ürettiği cevapları da bilip ona göre bir değişim yapasınız.
Bakara Sûresi’nin 78. âyetini delil gösterecek olursak: “Onların bir kısmı ümmidirler. O kitabı değil o kitapla ilgili kurguları bilir ve tahminler üretirler” der. Dedik ya ilime giderken hipotezleri, tezleri ve verileri almak faydalıdır fakat ilme ulaşmadan fikirleri, görüşleri ilim sanmanın Kur’ân-ı Kerîm’de karşılığı kuruntudur. Kuruntuları ilim zanneder, kuruntuları İslâm zanneder, kuruntuları din zannedersek yanılmış oluruz. Ebû Hanife oğlunun böyle bir tartışma içinde olduğunu görünce oğlunun tartışmasını yasaklıyor. Oğlu diyor ki: “Baba nasıl yasaklarsın siz sabahlara kadar arkadaşlarınızla tartışırdınız.” Ebû Hanife de diyor ki: “Oğlum biz doğruyu bulmaya çalışıyoruz siz ise birbirinize üstün gelmeye çalışıyorsunuz. Onun için tartışmayı size yasaklıyorum.” Yani ilim ile edep arasında ilim yolcusu olacaksam, ilim talebesi olacaksam ve sizlerle beraber bu yolculuğa çıkacaksak burada edepli olursak ancak ilme doğru gideriz. Ama biri diğerini ezmeye çalışırsa, münazarayı üstün gelme çabasına dönüştürmeye çalışırsa olmaz. Nihayetine dikkat edin bu tarz ortamlarda ilmî tartışmalarda düşüncelerin ön plana çıktığı zeminlerde ya biri küser ya biri ortamı terk eder ya da biri içine kapanır. Hiç kimsede bir değişim olmadan hiç kimse de ilimle buluşma olmadan küskünlükler arz edilerek o ilim meclisleri üzücü bir sonla sonlanıverir.
Önemli bir husus daha var o da: Bildiğini ifade etmenin de bir edebi olduğu hususudur. Çünkü okumayan insan kendini müstağni görmeye başlar. Fakat eksik kanaat, kanaat değildir. Eksik bilgi de dinden eder insanı. Mesela iki insan arasında vesile olmak istiyorsunuz, ‘kefilim’ demek başkadır ‘vesileyim’ demek başkadır. Borçlanmada da bu böyle değil midir? Kefilim derseniz kişi borcunu ödemediğinde siz ödemek zorundasınızdır. Fakat ‘vesileyim, sen gene araştırmanı, tahkikatını yap’ derseniz uyarıda da bulunmuş olursunuz. Çünkü Allah’ın uyarısını dikkate almamız gerekiyor diye düşünüyorum: “Hakkında bilginiz olan konuda tartışıyorsunuz. Ama hakkında bilginiz olmayan konuda ne diye tartışıyorsunuz.” Şöyle bir veciz ifade var: “Biliyorsan konuş âlim sansınlar, bilmiyorsan sus ârif sansınlar.” Bir âyetle bu bahsi kapatmak istiyorum. Allah diyor ki: “Bilgi sahibi olmadığın konu üzerinde durma.” Elimizdeki mealler bunu şöyle çeviriyor: “Bilmediğin şeyin ardına düşme” ama şu anlamı vermek daha doğru olabilir bence: “Bilmediğin şeyin arkasından gitme, tanışıklı ol, seni nereye götürdüğünü bil ondan sonra arkasından git.” Şunu diyemezsiniz yani, ‘ben içinizden birinin arkasından gidiyorum, körü körüne teslim oluyorum, başıma bir şey gelirse zaten o beni azdırdı.’ Allah diyor ki: “Bilmediğin ve tanımadığın şeyin arkasında gitme. Gidersen kulağın, kalbin, gözün bundan sorumludur.
Hükmün nasıl olduğunu algılamamız devam edecek ve ondan sonra neyle amel edeceksek edeceğiz. Ama devamında der ki: “Âdem kendisine yapılan nasihati unuttu. Ve yolu şaşıranlardan oldu.” Ne idi Allah’ın bize yaptığı nasihat? “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” Yani şeytan insanın dikkatini vahiyden uzaklaştırmak için envai çeşit tuzaklar yaratır. Lokmân Sûresi’nin 6. âyetinde ‘lehve’l-hadîs’ olayından bahseder. Lehve’l-hadîs; boş, işe yaramayan söz, sanat, film, müzik… yani hayatta ne işinize yaramıyorsa, sizin dikkatinizi vahiyden kopartıyorsa, Kur’ân-ı Kerîm buna ‘lehve’l-hadis’ diyor. Hatta bunun açıklamasında Nadir b. Hâris diye bir Yahudi’den bahsedilir. Peygamberimiz panayırlarda vs. Kur’ân’ı anlatırken; insanlar vahyi duymasın, Kur’ân’ı duymasın diye onların dikkatini dağıtmak için gidip İran’dan şarkıcı bayanlar ve tiyatrocular getirmiş ve panayırın diğer yanında bunu hayata geçirmiştir. Yeter ki insanlar vahyi duymasın. Çünkü kulakların pası silindiğinde, Kur’ân kalplere nüfuz ettiğinde insan, fıtratı ile buluştuğu için artık öyle şeylerden zevk almayacaktır. Aman bu pas silinmeden kontrol altına almalıyız düşüncesiyle hareket etmiştir.
Kur’ân kalbe nüfuz etmesin diye çok ciddi çaba sarf ediyorlar. Ve insanları lehve’l-hadisin peşinden koşturuyorlar. Ve insanlar daha sonra sanat adı altında, film adı altında, müzik adı altında bunların peşinden koşturuyorlar. Akıl tutulması yaşamamak için ilmi zihnimize açan, ferasetimize açan yönü ile çok fazla ilgilenmemiz gerekiyor. Bu anlamda ilim vahiy dedik, ilim Allah’ın bizden istediği yaşam biçimi. Bunun tek kaynağı da başta söylemiş olduğumuz Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Peki, ilmin edebine ters düşen şey nedir? Yapmış olduğun, elde etmiş olduğun başarının sahibinin kendin olduğunu düşünmek. Kârun’u bilirsiniz. Kur’ân’daki prototiplerden biridir. Haman vardır, Firavun vardır birde bunlardan bir tanesi de Kârûn’dur. Kârûn, bilgi sahibi birisidir. Bilgisiyle beraber mal sahibi olmuştur. Zenginliği almış başını gitmiştir. Anahtarlarını develer taşıyor vs. Kârûn bir şımarıklık içindedir sahip olduğu zenginlik nedeni ile. Ve ona derler ki: “ ‘la tefrih’ şımarma, ferahlanma elinde olan güçle. Allah şımarıkları sevmez.” Kârûn ise: “Bbu bana bendeki bir ilimden dolayı verildi. Ben bu mala nerede sahip oldum? Öyle oturduğum yerde olmadım. Bende bir ilim vardı, bir değer vardı. Bu ilimden dolayı verildi” der. Kârûn bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önce nice nesilleri yok etti. Hem de onlar daha güçlü ve daha zengindiler. Suçlulara suçlarını sormaya gerek duyulmaz. Bu bir suçtur. Bu bendeki İlimden, bu bendeki bilgiden dolayı verilmiştir demek şımarıklıktan başka bir şey değildir. Onun için mesela Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda terbiye edilmemiz için denilir ki: “Ok attığında sen atmıyordun Allah atıyordu aslında.” Hâlbuki atan benim, ben çabalamasam ben atmasam Allah onu bana nasip etmez. Fakat burada şu yaptığı işin mutlak yaptırıcısının Allah olduğu unutulduğu andan itibaren insan objektifte sadece kendisini görmeye başlıyor. Bunu modern psikoloji egoizm, narsizm kelimeleri ile adlandırıyor. Yani ben yaptım, en güzel arabaya ben binmeliyim, en güzel şeylere ben layığım. Neden? Çünkü bu bana bendeki ilmiden dolayı verildi. Devamında Kârûn bunu söylerken; gözünü dünyaya dikmiş, ilimden uzak, heva ve hevesin peşinden koşan insanlar Kârûn’a bakıp diyorlar ki: “Keşke bunun benzeri bize de verilse, keşke bizde o makamda olsaydık, keşke o imkânlar, o itibarlar bizde de olsaydı.” Bakış açısını değiştiren şey yine ilimdir. Hemen âyetin devamında 80. âyette der ki: “Kendilerine ilim verilenler şöyle… dediler.” Kendilerine ilim verilenler kim? Kendilerine Peygamberin getirmiş olduğu vahyi duyanlar, vahyi idrâk edenler ve vahye inananlar. Bir insanın hayatı ne kadar şatafatlı olursa olsun, ne kadar debdebeli olursa olsun ona özenmezler. İlim sahiplerine dikkat edin böyle ucuz şeylerle uğraşmazlar. Markayla, gösterişle ilgilenmezler. Bunlar olursa olur zaten kendiliğinden. Yani bunların peşinden koşturmazlar. İlim verilenler ne diyorlar peki: “Yazık size! Özene özene buna mı özendiniz? Hayatta bu kadar önemli ve bu kadar erdemli şeyler varken. Yazık size! Allah’ın inanıp iyi işler yapanlara vereceği karşılık daha iyidir” dediler. O da sabırlı olanlardan başkasına verilmez. Ve daha sonra ne oluyor biliyorsunuz Kârûn debdebesi içinde mahvolup gittiğinde ona özenenler diyorlar ki: “Meğer dünya hayatı geçiciymiş.” İlim verilenler ise şöyle derler: “Biz size dememiş miydik? Rabbimizin verdiği, bizim için daha iyidir.” Yani buradan şöyle mistik bir tablo ortaya çıkmasın: İlim sahibi, Kur’ân’a tabi olanlar dünyayla ilgilenmezler, dünyayı ellerinin tersi ile iterler, inzivaya çekilirler, rahip ve rahibeler gibi yaşarlar demek değil bu. Yani Müslümanlar gözlerini dünyaya dikmezler. Hatta Allah uyarıda bulunur: “Onların elindekine gözünü dikme!” diye.
İlim sahibi olanlarla, ilimin edebine layık olanlarla, ilmi duymayıp hayatını debdebe içersinde koşturan insanların olaya bakış açısı aynı olmaz. Aynı olayla imtihan oluruz, dünya hayatında da hepimiz aynı şeyle imtihan olabiliriz. Mesela yoklukla bir Müslüman da imtihan olabilir, Müslüman olmayan da imtihan olabilir. Müslüman olan imtihan olduğunda ne der? “Şu anda bir imtihandan geçiyorum, bir sınavdan geçiyorum, Allah bana vaad etmişti; mallardan, canlardan, nimetlerden eksilterek imtihan edecekti. Bana düşen sabırdır. Ve bir nimete maruz bırakıldık, şimdi de nimetle imtihan oluyoruz.” Biz hep nimeti olağanüstü bir şey olarak görüyoruz fakat Seyyid Kutub’un önemli bir tespiti var: “Zenginlikle imtihan olmak, fakirlikle imtihan olmaktan daha zordur” diyor. Sürekli eğlencenin ve refahın peşinden koşan insan, acı nedir bilemez. Bazen imtihanlar, Allah’ın bize verdiği sıkıntılı anlar bizim pişmemiz içindir. O açıdan ilimin edebince baş eğmesini bilecek, secdeye kapanacak ve bu bana Rabbimin ikramı sayesinde verildi diyeceğiz.
Yazar
İlgili Yazılar
Sosyal Medyanın Gölgesinde Dilin Varlığı
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Terazinin Adaleti
Nerededir bu aranıp da bulunamayan adalet. Saklanmış mıdır yoksa mahkûm mu edilmiştir? Yoksa idealize edildiği için realiteye ilişememiş midir?
Toplumların adalet istemi niye özlem olarak kalmış, bir türlü vuslat gerçekleşmemiştir?
Hammurabi yasaları, insan hakları beyannameleri, mecelleler yetersiz mi gelmiştir adalet özlemi için?
Neden insanlık tarih boyunca haksızlık üretmiş; sonra da onun altında ezilmiş de ezilmiştir?
Neden insan insanın kurdu olmuş, birbirini parçalayıp parçalayıp kenara atmıştır?
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…