“Mahalle” kitabınızdan başlayalım. Modern kentlerin inşa edildiği bir vasatta “mahalle”yi konuşmak, mahalleden bahsetmek oldukça ilginç geldi. Mahalle nedir? Mahallenin ortak bir tanımından söz etmek mümkün mü?
Mahallenin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerinden gitmek daha sağlıklı olabilir. Soruyu tersten sormak bazen daha zihin açıcı olabiliyor. Kitapta, genel geçer bir çerçeve oluşturacak şekilde tanımını bulmaya çalıştım. Şöyle özetleyebilirim: Geleneksel mahalle, bugün gördüğümüz ve anladığımız şeyden başka bir şey aslında. Bir de mahalleye hangi bağlamda baktığımız çok önemli. Bugünün mahallesini soruyorsak başka bir durumla karşı karşıyayız, geleneksel mahalleyi soruyorsak daha başka.
Geleneksel mahalle anlayışımız üzerinden konuşalım ilk olarak. Geleneksel mahalleyi kuran unsurlar neler mesela?
Tabii. Geleneksel mahalle, Osmanlı coğrafyasının, kültürünün, dünya görüşünün zaman içinde ürettiği bir sosyo-kültürel, yönetsel ve mekânsal ilişkiler barındıran dinamik bir yapı. Mahallenin ortaya çıkış sürecinde, yönetimsel bir işlevle ve toplumsal hareketliliklerle şekillendiğini görüyoruz.
Enformatik gelişmelerin sürekli ivme kazandığı, kabaca bir tasvirle haberleşme ve bilgi ağının zirvede olduğu atmosferi soluyoruz hep beraber. Yazılı materyallerin yanında dijital diye adlandırdığımız devasa bir bilgi yığını/arşivi de şimdiden oluşmuş durumda. Zamanı biraz geriye sarıp, özellikle geride kalan yüzyılın ikinci yarısına dikkat kesilince, dergi ve dergicilik alanında bazı isimlerin öne çıktığını gözlemleriz. Bu neşriyatın da matbu yani basılı materyaller olduğu hepimizce aşikardır. Ön plana çıkan bu dergiler; Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kelime…
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
İmre Özbek Eren ile Mahalle, Değişen Mahalleler Ve Toplumsal Yapı Üzerine Söyleşi
“Mahalle” kitabınızdan başlayalım. Modern kentlerin inşa edildiği bir vasatta “mahalle”yi konuşmak, mahalleden bahsetmek oldukça ilginç geldi. Mahalle nedir? Mahallenin ortak bir tanımından söz etmek mümkün mü?
Mahallenin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerinden gitmek daha sağlıklı olabilir. Soruyu tersten sormak bazen daha zihin açıcı olabiliyor. Kitapta, genel geçer bir çerçeve oluşturacak şekilde tanımını bulmaya çalıştım. Şöyle özetleyebilirim: Geleneksel mahalle, bugün gördüğümüz ve anladığımız şeyden başka bir şey aslında. Bir de mahalleye hangi bağlamda baktığımız çok önemli. Bugünün mahallesini soruyorsak başka bir durumla karşı karşıyayız, geleneksel mahalleyi soruyorsak daha başka.
Geleneksel mahalle anlayışımız üzerinden konuşalım ilk olarak. Geleneksel mahalleyi kuran unsurlar neler mesela?
Tabii. Geleneksel mahalle, Osmanlı coğrafyasının, kültürünün, dünya görüşünün zaman içinde ürettiği bir sosyo-kültürel, yönetsel ve mekânsal ilişkiler barındıran dinamik bir yapı. Mahallenin ortaya çıkış sürecinde, yönetimsel bir işlevle ve toplumsal hareketliliklerle şekillendiğini görüyoruz.
Bu yazının devamı 191. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
191. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Şaban Abak ile “Nuri Pakdil’in Vefâtı Üzerine”
Enformatik gelişmelerin sürekli ivme kazandığı, kabaca bir tasvirle haberleşme ve bilgi ağının zirvede olduğu atmosferi soluyoruz hep beraber. Yazılı materyallerin yanında dijital diye adlandırdığımız devasa bir bilgi yığını/arşivi de şimdiden oluşmuş durumda. Zamanı biraz geriye sarıp, özellikle geride kalan yüzyılın ikinci yarısına dikkat kesilince, dergi ve dergicilik alanında bazı isimlerin öne çıktığını gözlemleriz. Bu neşriyatın da matbu yani basılı materyaller olduğu hepimizce aşikardır. Ön plana çıkan bu dergiler; Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kelime…
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Emrah Atiş ile ‘Nim’ Romanı Üzerine
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Akif Hasan Kaya İle “Serçe Risalesi” Üzerine Söyleşi
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Sezai Ozan Zeybek ile “Eğitim Ve Görme Biçimleri” Üzerine…
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
Alışverişe devam et