Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu Bir resim gibi zincirsizdir nefesi Ve bilmez hayatın nedir tadı. Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi, Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Muhammed İkbal
I
İnsan nedir sorusuna verilen cevab doğrultusunda şekillenmiştir toplumsal yapı ve şartlarımız.
Toplumsal yapı ve şartlarımız insanı şekillendirmektedir.
Birbirinden farklı iki önermeyi sıralamamın sebebi, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar hafifliğinde bir tartışma açmak değil; insan ile zaman – mekan arasında sıkı bir ilişki olduğunu göstermektir. Bu önermelerden ilkinde insanın zaman, mekanı ve şartlar üzerindeki etkisi ve belirleyici gücü; ikincisinde de zaman, mekan ve şartların insan üzerindeki belirleyiciliği söz konusu edilmeye çalışılmıştır.
İnsan nedir ve kimdir sorusuna her dönemde ve her toplumda aynı yanıtın verilmediği yüzeysel bir araştırmayla tespit edilebilir. İnsan nedir sorusuna verilen yanıtların genel itibariyle insanın ne olduğundan çok insanın vasıflarına dönük cevaplar olduğunu dikkat ediyoruz. İnsan düşünen bir varlık… İnsan tüketici bir varlık… İnsan öğrenen bir varlık… İnsan sosyal, toplumsal bir varlıktır, İnsan üretici bir varlık gibi… İnsanı hangi vasfıyla tanımladığımız önemli. Çünkü kendisine atfettiğimiz vasfıyla insan çevresel faktörleri şekillendirecektir.
Yiyen, tüketen, biriktirip yığan, üreyen ve ölen yönüyle dile getirilen insan varoluş amacını bu sıralamayı işletmekte bulacaktır. Ve bu insanın vakti ona göre dilimlenecek; zihni, kültürü, düşünce ve inanç evreni ona göre biçimlenecek; şehri, zaman geçirme mekanları ona göre belirlenecektir.
İşte bunun için insandan bahsederken birçok kez düşünüp konuşulmalıdır.
İnsan, kendisi için yapılan bu tanıma mahkum değildir.
Şimdi girişteki önermemizin ikincisi devreye girer ve çevresel faktörlerin birinde bir değişim olur ve insan için bambaşka bir süreç başlar. İnsana, bu şartlara mahkum olmadığını, yaşadığı şartların bazı vasıf ve niteliklerini örttüğünü kulağına fısıldar. ‘Düşün’ der, ‘soru sor ve sorgula’… Şeriatî’nin yaklaşımıyla zindanını gör ve kendi zindanından kendin çık!
Bu noktadan birkaç adım daha devam edelim.
İçinde yaşadığı şartları değiştirecek, yerinden edecek, yıkacak yeni bir inanç ve düşünce zemini oluşmaya başlar.
İnsana, kendini kuşatan şartların mahkumu olmadığını, bu mahkumiyetten ‘ilahî bir sorgulama süreciyle’ çıkabileceğini gösterenler peygamberlerdir.
Bu sorgulama, insana yaratılmış akıl ve irade verilmiş bir varlık olarak değerini hatırlatır. Kendisine yaratıcısı tarafından verilen bu değer ve kıymetini bilmeyen insan için kıymetini düşürecek ve yaratıcısından başkasına karşı boyunduruk altına gireceği ‘şirk’ süreci başlar.
İkinci adım olarak geçmişte yaşamış kavim ve kabileler üzerinden bir tarih felsefesi kurulur. Bu tarih felsefesi, insana, tarih, zaman ve mekana dair bir yorumlama gücü ve kabiliyeti kazandırır. Kendisine bu yorumlama ve sorgulama sürecini öğretenin Allah olduğunu; hiçbir çevresel faktörün boyunduruğu altında olmaması gerektiğini ve Allah’tan başka bir kulluğu, köleliği kabul etmemesi gerektiğini ona öğretir. En önemlisi de şudur ki, bu sorgulama süreci iki yönlüdür. Bir taraftan eski kabullerden kurtarırken insanı diğer taraftan yeni bir merkeze bağlar. İnşâ süreci çift yönlü işleyen bir süreçtir.
Artık insan hayatta kalmaya çalışan, yemek için yaşayan bir varlık olmaktan çıkmış sorumlu bir varlığa dönüşmüştür. Bu anlamıyla vahyî perspektif insanı ‘akleden’ ve ‘tercih eden’ sorumlu bir varlık olarak tanımlar.
II
Hayatta tevhid esastır. Yani, insanın yeme-içmesinin düşüncesinden, fizyolojisinin psikolojisinden, sosyolojisinin siyasetinden ayrı düşünülmemesidir. Tevhidin korunması ve sağlanması da insanı çevreleyen tüm alanlar ve konular arasındaki derin ahengin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Hiçbir tanesini ötelemeden ve dışarıda bırakmadan; zihni, zamanı ve mekanı bölüp-parçalamadan bir ağacın gövdesi gibi köke bağlılık…
Bu süreçte, bir yanda müslümanca bir fikir ve muhayyile oluşurken, diğer yandaysa bu inanca dayalı bir varoluş zemini şekillendirilecektir.
III
Düşünce tarihinde çok eskilere kadar götürülüyor olsa da ‘kamusal alan’ kavramının gündemimize girişi oldukça yeni. Batıda reform hareketleriyle tartışılan ‘din’in (kilise ve hıristiyanlık kastediliyor) konumu, kilise ve kilisenin temsil ettiği dinin, insanların ‘özel alan’ının konusu kılınmasıyla irtibatlı bir sürecin ürünü… Bu aşamadan itibaren batıda din, bireysel özgürlük ve özerklik meselesi olarak ele alınmaya başlanmış, artık kiliseye varolan yönetim organlarından bir organ statüsüyle bakılmıştır. Dinin varlığını ancak bu şekilde sürdürmesi gerektiği kabul görmüştür.
Yeni oluşan toplumsal düzlemde insanın özgürlük ve yaşam alanını genişletmek gibi bir amaca karşılık gelen ‘kamusal alan’ ifadesi sınırlarını ve şartlarını devletin, siyasetin belirlediği bir alan olarak kabul edilmiştir. Sivil toplumun örgütlendiği bir alan olarak görülmek istense de bu amacını hiçbir zaman gerçekleştirememiş, sivil kurumların üstündeki konumunu her zaman korumayı sürdürmüştür.
Kamusal alan, aslında, burjuvaya ait, ‘kapitalist toplumların merkezi bir alanı’dır. Kapitalizmin örgütlendiği ve ‘tüketim nesnesi ve öznesi’ olarak tanımlanan ‘insan’ı inşa ederek ele geçirdiği bir alan olagelmiştir kamusal alan. Kendi ahlakını, kendi ilişki biçimini ve kendi yerleşim biçimini de oluşturmakta gecikmemiştir.
Kimi düşünürler tarafından, devletin değil ‘özerkliğin’ alanı olarak görülmeye başlandı. Devletin katı sınırlarıyla çevrilmiş bir alan değil, vatandaşın her türlü düşünce, fikir, din ve eğilimleriyle içinde bulunduğu alan olarak görülmesi ağırlık kazanmaya başlamıştır.
IV
‘Kamusal alan’a dair yukarıda dile getirdiğimiz iki yaklaşım biçiminden birincisi veya ikincisi, hangisi söz konusu olursa olsun toplumu biçimlendirme çabası ön plana çıkmaktadır. Birincisinde, yani devletin katı sınırlar içinde belirlediği tanımda ‘devletin direk bir biçimlendirmesi’; ikincisindeyse, toplum üzerinden dolaylı bir biçimlendirme söz konusudur.
İnsan, rahatlıkla etki edilebilir, talepleri yönlendirilebilir, modern dönemin iktisadi ve sosyal yönününe kanalize edilebilir; ama dinin etkisini yitirdiği ve sınırlarını asla belirleyemeyeceği bir alan olan kamusal alana atılmıştır insan.
Peki özel alan ne durumdadır?
Gerek teknoloji gerekse dijital çağla birlikte ‘özel alan’ dediğimiz, kişinin mahremiyetinin saklı olduğunu düşündüğü alanın ne kadar ‘özel ve mahrem olduğu’da ayrıyeten değerlendirilmeyi haketmektedir.
V
Bu tür kavramlar için şöyle bir soru sormalıyız: (Bir örnek olarak) ‘Kamusal alan veya özel alan’, insanı ve toplumu şekillendirmeyi öngören bir kavram mıdır, yoksa sadece betimleyen/ tanımlayan bir kavram mıdır? Bu soruyu şu sebepten dolayı önemsiyoruz: Şekillendirici, inşâ edici bir kavramsa, şekillendireni ve şekillendirmek istediği nedir diye sormaya devam etmemiz gerekiyor.
VI
Bu ayırımın tam da karşısında müslümanlık/ islamcılık, hayatın bütünlük içerisinde görülmesi, algılanması ve yaşanması tercihinin adıdır. Buna tevhidi bütünlük denebilir. Müslümanlığın teklifi de, bu tevhidî bütünlüğün sağlanması olmuştur. Mecazî bir ifadeyle, tanrıyı tapınaklardan, özel tahsis edilmiş alanlardan şehre çağırmak… Pazara, kamusal alana, siyasetin alanına vs… Ve allah, özel alana da, siyasetin kendine biçtiği alana da ahlakîliği hatırlatacaktır.
Çarşı pazarda, özel ya da kamusal alanda, siyasal ya da cemiyet yaşamında sürekli tevhidî bütünlüğü: adil ve ahlakî davranmayı hatırlatan ve ona çağıran bir inanç ve irade bütünlüğüdür.
Kamusal alanın ne’liği ve hangi ihtiyacımıza binaen mi açığa çıktığını konuşmak; bu alanın ahlakî sınırlarını görmek; nasıl bir ahlak biçimi ürettiği hakkında net fikirlere sahip olmak üzerinde ciddi çalışmaları gerektirmektedir.
Yoksa, hastalığımıza göre ilaç değil, ille de bu ilacı kullanmalıyız derken ilaca göre hastalık imâl etmek zorunda kalınacaktır.
Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır. Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, …
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Kekemeyi Akıcı Konuşturmamak; Ismarlama Tartışma Metinlerinin Düşünsel Manipülasyon Araçsallığı İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş her türden çıktılara göre kendisini, süreli/sürekli konumlandırma reaksiyonudur. Özellikle ve öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, ihtiyaç duyduğu dönemlerde düşünce kuruluşlarına (daha doğrusu …
Girizgâh ‘Sağcı/sağcılık’, ‘solcu/solculuk’ kavramlarının siyasî ve sosyal anlamda Fransız burjuva ihtilaliyle eş zamanlı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Devrimden sonra Fransız ulusal meclisinde sağ tarafta oturanlara sağcı, sol tarafta oturanlara ise solcu denmiştir. Sağcılar, kurulu düzenin devamından yana olanlardır; dolayısıyla evrimsel düzene karşı çıkan, siyasî anlamda kralı ve kralcılığı destekleyenlerdir. Statükonun sona erdirilmesini savunan; dolayısıyla krala ve …
Kamusal ve Özel Alana Dair Düşünceler
Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Muhammed İkbal
I
İnsan nedir sorusuna verilen cevab doğrultusunda şekillenmiştir toplumsal yapı ve şartlarımız.
Toplumsal yapı ve şartlarımız insanı şekillendirmektedir.
Birbirinden farklı iki önermeyi sıralamamın sebebi, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar hafifliğinde bir tartışma açmak değil; insan ile zaman – mekan arasında sıkı bir ilişki olduğunu göstermektir. Bu önermelerden ilkinde insanın zaman, mekanı ve şartlar üzerindeki etkisi ve belirleyici gücü; ikincisinde de zaman, mekan ve şartların insan üzerindeki belirleyiciliği söz konusu edilmeye çalışılmıştır.
İnsan nedir ve kimdir sorusuna her dönemde ve her toplumda aynı yanıtın verilmediği yüzeysel bir araştırmayla tespit edilebilir. İnsan nedir sorusuna verilen yanıtların genel itibariyle insanın ne olduğundan çok insanın vasıflarına dönük cevaplar olduğunu dikkat ediyoruz. İnsan düşünen bir varlık… İnsan tüketici bir varlık… İnsan öğrenen bir varlık… İnsan sosyal, toplumsal bir varlıktır, İnsan üretici bir varlık gibi… İnsanı hangi vasfıyla tanımladığımız önemli. Çünkü kendisine atfettiğimiz vasfıyla insan çevresel faktörleri şekillendirecektir.
Yiyen, tüketen, biriktirip yığan, üreyen ve ölen yönüyle dile getirilen insan varoluş amacını bu sıralamayı işletmekte bulacaktır. Ve bu insanın vakti ona göre dilimlenecek; zihni, kültürü, düşünce ve inanç evreni ona göre biçimlenecek; şehri, zaman geçirme mekanları ona göre belirlenecektir.
İşte bunun için insandan bahsederken birçok kez düşünüp konuşulmalıdır.
İnsan, kendisi için yapılan bu tanıma mahkum değildir.
Şimdi girişteki önermemizin ikincisi devreye girer ve çevresel faktörlerin birinde bir değişim olur ve insan için bambaşka bir süreç başlar. İnsana, bu şartlara mahkum olmadığını, yaşadığı şartların bazı vasıf ve niteliklerini örttüğünü kulağına fısıldar. ‘Düşün’ der, ‘soru sor ve sorgula’… Şeriatî’nin yaklaşımıyla zindanını gör ve kendi zindanından kendin çık!
Bu noktadan birkaç adım daha devam edelim.
İçinde yaşadığı şartları değiştirecek, yerinden edecek, yıkacak yeni bir inanç ve düşünce zemini oluşmaya başlar.
İnsana, kendini kuşatan şartların mahkumu olmadığını, bu mahkumiyetten ‘ilahî bir sorgulama süreciyle’ çıkabileceğini gösterenler peygamberlerdir.
Bu sorgulama, insana yaratılmış akıl ve irade verilmiş bir varlık olarak değerini hatırlatır. Kendisine yaratıcısı tarafından verilen bu değer ve kıymetini bilmeyen insan için kıymetini düşürecek ve yaratıcısından başkasına karşı boyunduruk altına gireceği ‘şirk’ süreci başlar.
İkinci adım olarak geçmişte yaşamış kavim ve kabileler üzerinden bir tarih felsefesi kurulur. Bu tarih felsefesi, insana, tarih, zaman ve mekana dair bir yorumlama gücü ve kabiliyeti kazandırır. Kendisine bu yorumlama ve sorgulama sürecini öğretenin Allah olduğunu; hiçbir çevresel faktörün boyunduruğu altında olmaması gerektiğini ve Allah’tan başka bir kulluğu, köleliği kabul etmemesi gerektiğini ona öğretir. En önemlisi de şudur ki, bu sorgulama süreci iki yönlüdür. Bir taraftan eski kabullerden kurtarırken insanı diğer taraftan yeni bir merkeze bağlar. İnşâ süreci çift yönlü işleyen bir süreçtir.
Artık insan hayatta kalmaya çalışan, yemek için yaşayan bir varlık olmaktan çıkmış sorumlu bir varlığa dönüşmüştür. Bu anlamıyla vahyî perspektif insanı ‘akleden’ ve ‘tercih eden’ sorumlu bir varlık olarak tanımlar.
II
Hayatta tevhid esastır. Yani, insanın yeme-içmesinin düşüncesinden, fizyolojisinin psikolojisinden, sosyolojisinin siyasetinden ayrı düşünülmemesidir. Tevhidin korunması ve sağlanması da insanı çevreleyen tüm alanlar ve konular arasındaki derin ahengin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Hiçbir tanesini ötelemeden ve dışarıda bırakmadan; zihni, zamanı ve mekanı bölüp-parçalamadan bir ağacın gövdesi gibi köke bağlılık…
Bu süreçte, bir yanda müslümanca bir fikir ve muhayyile oluşurken, diğer yandaysa bu inanca dayalı bir varoluş zemini şekillendirilecektir.
III
Düşünce tarihinde çok eskilere kadar götürülüyor olsa da ‘kamusal alan’ kavramının gündemimize girişi oldukça yeni. Batıda reform hareketleriyle tartışılan ‘din’in (kilise ve hıristiyanlık kastediliyor) konumu, kilise ve kilisenin temsil ettiği dinin, insanların ‘özel alan’ının konusu kılınmasıyla irtibatlı bir sürecin ürünü… Bu aşamadan itibaren batıda din, bireysel özgürlük ve özerklik meselesi olarak ele alınmaya başlanmış, artık kiliseye varolan yönetim organlarından bir organ statüsüyle bakılmıştır. Dinin varlığını ancak bu şekilde sürdürmesi gerektiği kabul görmüştür.
Yeni oluşan toplumsal düzlemde insanın özgürlük ve yaşam alanını genişletmek gibi bir amaca karşılık gelen ‘kamusal alan’ ifadesi sınırlarını ve şartlarını devletin, siyasetin belirlediği bir alan olarak kabul edilmiştir. Sivil toplumun örgütlendiği bir alan olarak görülmek istense de bu amacını hiçbir zaman gerçekleştirememiş, sivil kurumların üstündeki konumunu her zaman korumayı sürdürmüştür.
Kamusal alan, aslında, burjuvaya ait, ‘kapitalist toplumların merkezi bir alanı’dır. Kapitalizmin örgütlendiği ve ‘tüketim nesnesi ve öznesi’ olarak tanımlanan ‘insan’ı inşa ederek ele geçirdiği bir alan olagelmiştir kamusal alan. Kendi ahlakını, kendi ilişki biçimini ve kendi yerleşim biçimini de oluşturmakta gecikmemiştir.
Kimi düşünürler tarafından, devletin değil ‘özerkliğin’ alanı olarak görülmeye başlandı. Devletin katı sınırlarıyla çevrilmiş bir alan değil, vatandaşın her türlü düşünce, fikir, din ve eğilimleriyle içinde bulunduğu alan olarak görülmesi ağırlık kazanmaya başlamıştır.
IV
‘Kamusal alan’a dair yukarıda dile getirdiğimiz iki yaklaşım biçiminden birincisi veya ikincisi, hangisi söz konusu olursa olsun toplumu biçimlendirme çabası ön plana çıkmaktadır. Birincisinde, yani devletin katı sınırlar içinde belirlediği tanımda ‘devletin direk bir biçimlendirmesi’; ikincisindeyse, toplum üzerinden dolaylı bir biçimlendirme söz konusudur.
İnsan, rahatlıkla etki edilebilir, talepleri yönlendirilebilir, modern dönemin iktisadi ve sosyal yönününe kanalize edilebilir; ama dinin etkisini yitirdiği ve sınırlarını asla belirleyemeyeceği bir alan olan kamusal alana atılmıştır insan.
Peki özel alan ne durumdadır?
Gerek teknoloji gerekse dijital çağla birlikte ‘özel alan’ dediğimiz, kişinin mahremiyetinin saklı olduğunu düşündüğü alanın ne kadar ‘özel ve mahrem olduğu’da ayrıyeten değerlendirilmeyi haketmektedir.
V
Bu tür kavramlar için şöyle bir soru sormalıyız: (Bir örnek olarak) ‘Kamusal alan veya özel alan’, insanı ve toplumu şekillendirmeyi öngören bir kavram mıdır, yoksa sadece betimleyen/ tanımlayan bir kavram mıdır? Bu soruyu şu sebepten dolayı önemsiyoruz: Şekillendirici, inşâ edici bir kavramsa, şekillendireni ve şekillendirmek istediği nedir diye sormaya devam etmemiz gerekiyor.
VI
Bu ayırımın tam da karşısında müslümanlık/ islamcılık, hayatın bütünlük içerisinde görülmesi, algılanması ve yaşanması tercihinin adıdır. Buna tevhidi bütünlük denebilir. Müslümanlığın teklifi de, bu tevhidî bütünlüğün sağlanması olmuştur. Mecazî bir ifadeyle, tanrıyı tapınaklardan, özel tahsis edilmiş alanlardan şehre çağırmak… Pazara, kamusal alana, siyasetin alanına vs… Ve allah, özel alana da, siyasetin kendine biçtiği alana da ahlakîliği hatırlatacaktır.
Çarşı pazarda, özel ya da kamusal alanda, siyasal ya da cemiyet yaşamında sürekli tevhidî bütünlüğü: adil ve ahlakî davranmayı hatırlatan ve ona çağıran bir inanç ve irade bütünlüğüdür.
Kamusal alanın ne’liği ve hangi ihtiyacımıza binaen mi açığa çıktığını konuşmak; bu alanın ahlakî sınırlarını görmek; nasıl bir ahlak biçimi ürettiği hakkında net fikirlere sahip olmak üzerinde ciddi çalışmaları gerektirmektedir.
Yoksa, hastalığımıza göre ilaç değil, ille de bu ilacı kullanmalıyız derken ilaca göre hastalık imâl etmek zorunda kalınacaktır.
Yazar
İlgili Yazılar
Sanat ve Sanatımız
Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır. Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, …
Müslümanların Yitik Değeri: Vicdan
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor. Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor. Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz. Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor. …
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Kekeme Adına Konuşmak
Kekemeyi Akıcı Konuşturmamak; Ismarlama Tartışma Metinlerinin Düşünsel Manipülasyon Araçsallığı İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş her türden çıktılara göre kendisini, süreli/sürekli konumlandırma reaksiyonudur. Özellikle ve öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, ihtiyaç duyduğu dönemlerde düşünce kuruluşlarına (daha doğrusu …
‘İslamî Sol’ Projesi Kuzu Postuna Bürünmüş Bir Kurt Mudur?
Girizgâh ‘Sağcı/sağcılık’, ‘solcu/solculuk’ kavramlarının siyasî ve sosyal anlamda Fransız burjuva ihtilaliyle eş zamanlı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Devrimden sonra Fransız ulusal meclisinde sağ tarafta oturanlara sağcı, sol tarafta oturanlara ise solcu denmiştir. Sağcılar, kurulu düzenin devamından yana olanlardır; dolayısıyla evrimsel düzene karşı çıkan, siyasî anlamda kralı ve kralcılığı destekleyenlerdir. Statükonun sona erdirilmesini savunan; dolayısıyla krala ve …