“Hayatta en önemli şey, neyin önemli olduğunu bilmektir” diyor, Olto Milo…
İnsan aceleci bir varlıktır derken bunu mu kastetti acaba yüce yaratıcımız, diye düşünüyorum. Öyle bir koşuşturma içinde ki insanlarımız, yaptıkları eylemlerin, davranışların lehine mi aleyhine mi geliştiğini fark edemiyor. Sadece yapması gerektiğini düşünüp yapıyor. Ve bunu yaparken de kendi düşünce ve hissiyatıyla değil birilerinin öyle yapması gerektiğini vurguladığı için yapıyor çoğu zaman…
Ne zamandır kendi gözlerimizle, kendi aynamıza bakamıyoruz… Başka başka gözleri emanet aldık, hep onları kullanıyoruz. Onların bize bak dedikleri yerden bakıyor, onların bize kalk dedikleri yerden kalkıyoruz. Kimin bu baktığımız gözler? Hangi ara bu kadar farklı göz biriktirdik? Birbirinin zıddı, uyumsuz ve de yakışıksız…
Ne ruhumuza ne duygu ve düşüncelerimize hitap etmeyen bu gözleri kimlerden ödünç aldık…?
Sabah uyanığımız gözlerimizle, akşam kapadığımız gözler arasın da bu kadar fark olması bir çelişki değil mi? Hep kendi dışında kileri memnun etmek, onların arasında bulunmak, onlara kendini beğendirmek için canhıraş gayretlerin sonucu sizce ne olur? Bu emanet gözlerin bakışlarıyla, bakış açılarıyla sizce daha ne kadar yol alabiliriz? Seni sen olmaktan alıkoyan, kendilik düşüncelerini korkaklaştıran; bu emanet gözlerle daha ne kadar cesur görünebiliriz?..
Onun içindir bu savrulmalarımız, onun içindir dünya ölçeğin de ki bu mustazaflığımız…. Onun içindir sürekli mazlum kalışımız… Hakikatin fikiriyat suretine bürünemeyişi bundandır. Sürekli kanayan yaralarımızın kabuk tutmaması bundadır… Gerçeklerimizle acı da olsa yüzleşemememiz bundandır…
“Gözünü çevir bak” ikazına rağmen gözlerimizle bakmaktan aciz kaldığımızdandır… Kendi doğrularımıza kendi gözlerimizle şahit olamadığımızdandır. Bedeni aşıp iç selliğimize, ruhumuza dokunamayışımızdandır. Muhammed ikbal ne güzel ifade ediyor; ‘… Benim gerçek kişiliğim bir şey değil, bir eylemdir. Tecrübem de karşılıklı birbirine atıfta bulunan ve yönlendirici bir amacın birliği tarafından bir arada tutulan yalnız bir hareketler dizisidir. Beni, mekânda bir şey veya zamana ait düzen için de bir takım tecrübeler olarak idrak edemezsiniz. Beni hükümlerimle, iradi tutumlarımla, amaçlarımla ve ümitlerimle yorumlamalı, anlamalı ve takdir etmelisiniz’…
Gelin görün ki içinde bulunduğumuz toplumda kendi iradeni ve kendi amacını belirleme ortamları maalesef oluşturulamıyor. Oluşturulsa bile rağbet göremiyor. Sürekli madde üzerinden oluşturulan bu bakış insanı beşer kalmaya mahkûm ediyor. Daha ulvi değerler, insanı insan eden erdemler bu ortamlarda boy verip serpilemiyor. Sürekli tıfıl kalan, gelişimini tamamlayamamış düşünceler olarak zihinlerin bir yerinde duruyor.
İnsanın kendi gözleriyle bakamadığı bir hayatta; nasıl kendi düşünce ve iradesi olabilir..? Nitekim olmuyor da… ‘ Kem aletle Kemalat olmazmış ‘…
Kendi çaba ve gayretini, kendi istekleri doğrultusunda kullanabilen; özgün düşünen insanlar gittikçe azalıyor. ‘Uydum kalabalığa’ cümlesi hiç bu kadar rağbet görmemişti. Kendi bakışını ya da bakış açısını oluşturamayan gözler bu cümleden en çok nasibini alanlar oluyor.
“Ben gerçekten böyle mi yaşamak istiyorum. ..
Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum….
Ben gerçekten ileride böyle mi olmak istiyorum…
Bu kurduğum cümleler gerçekten bana mı ait…”
Bunun sorgusu içinde olmayan kalp ve zihinler maalesef kendi şahsiyetlerini oluşturamayacak ve bu savrulmaların dışında kalamayacaklardır. Ve nitekim kalamıyorlar da…
Bilgi kirliliğinin, ahlak kirliliğinin, tüketim çılgınlığın ve her türlü israfın boyuna arttığı şu zamanlarda kendi gözlerimizle vahyin bakışını yakalayabilmeliyiz. Bize emanet verilen bu değerli hayatı ne iduğu belirsizlerin gözlerinden okuyup heder etmeyelim artık. Çünkü görüyoruz ki bu okumalar bize faydadan çok zarar veriyor.
Huzurdan çok huzursuzluk, mutluluktan çok acı veriyor. Gayretten çok tembellik… Neşe yerine keder saçıyor…
Artık bu emanet gözleri iade edip kendi hakiki gözlerimizi tekrar almak için gayret gösterelim. Asıl amacına uygun olarak kullanmaya çalışalım. Belki bedeli ağır olacak ama inanın bu yaşadıklarımız kadar ağır olmayacak.
“Sen de sabah akşam Onun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının aldatıcı süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına uyan işinde aşırılığa gidene itaat etme.” Kehf/28
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Kuşkusuz toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sisteminde karşılamak ve devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmek önemli bir tartışma konusudur. Diğer bir ifadeyle din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini laik devletin belirleme yetkisi ciddi bir mevzudur. Lakin bu tartışmanın yeri burası değildir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…” (Bakara/137) dediğini, doğru adres olarak “Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır…” (Âl-i İmrân/3) adresini gösterdiğini ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân/85) diyerek İslâm’dan başka bir dini Allah’ın kabul etmeyeceğini ve ondan başka bir din peşinde olanların ahirette kaybedeceklerini
İşin Sonunu Gören Gözler
“Hayatta en önemli şey, neyin önemli olduğunu bilmektir” diyor, Olto Milo…
İnsan aceleci bir varlıktır derken bunu mu kastetti acaba yüce yaratıcımız, diye düşünüyorum. Öyle bir koşuşturma içinde ki insanlarımız, yaptıkları eylemlerin, davranışların lehine mi aleyhine mi geliştiğini fark edemiyor. Sadece yapması gerektiğini düşünüp yapıyor. Ve bunu yaparken de kendi düşünce ve hissiyatıyla değil birilerinin öyle yapması gerektiğini vurguladığı için yapıyor çoğu zaman…
Ne zamandır kendi gözlerimizle, kendi aynamıza bakamıyoruz… Başka başka gözleri emanet aldık, hep onları kullanıyoruz. Onların bize bak dedikleri yerden bakıyor, onların bize kalk dedikleri yerden kalkıyoruz. Kimin bu baktığımız gözler? Hangi ara bu kadar farklı göz biriktirdik? Birbirinin zıddı, uyumsuz ve de yakışıksız…
Ne ruhumuza ne duygu ve düşüncelerimize hitap etmeyen bu gözleri kimlerden ödünç aldık…?
Sabah uyanığımız gözlerimizle, akşam kapadığımız gözler arasın da bu kadar fark olması bir çelişki değil mi? Hep kendi dışında kileri memnun etmek, onların arasında bulunmak, onlara kendini beğendirmek için canhıraş gayretlerin sonucu sizce ne olur? Bu emanet gözlerin bakışlarıyla, bakış açılarıyla sizce daha ne kadar yol alabiliriz? Seni sen olmaktan alıkoyan, kendilik düşüncelerini korkaklaştıran; bu emanet gözlerle daha ne kadar cesur görünebiliriz?..
Onun içindir bu savrulmalarımız, onun içindir dünya ölçeğin de ki bu mustazaflığımız…. Onun içindir sürekli mazlum kalışımız… Hakikatin fikiriyat suretine bürünemeyişi bundandır. Sürekli kanayan yaralarımızın kabuk tutmaması bundadır… Gerçeklerimizle acı da olsa yüzleşemememiz bundandır…
“Gözünü çevir bak” ikazına rağmen gözlerimizle bakmaktan aciz kaldığımızdandır… Kendi doğrularımıza kendi gözlerimizle şahit olamadığımızdandır. Bedeni aşıp iç selliğimize, ruhumuza dokunamayışımızdandır. Muhammed ikbal ne güzel ifade ediyor; ‘… Benim gerçek kişiliğim bir şey değil, bir eylemdir. Tecrübem de karşılıklı birbirine atıfta bulunan ve yönlendirici bir amacın birliği tarafından bir arada tutulan yalnız bir hareketler dizisidir. Beni, mekânda bir şey veya zamana ait düzen için de bir takım tecrübeler olarak idrak edemezsiniz. Beni hükümlerimle, iradi tutumlarımla, amaçlarımla ve ümitlerimle yorumlamalı, anlamalı ve takdir etmelisiniz’…
Gelin görün ki içinde bulunduğumuz toplumda kendi iradeni ve kendi amacını belirleme ortamları maalesef oluşturulamıyor. Oluşturulsa bile rağbet göremiyor. Sürekli madde üzerinden oluşturulan bu bakış insanı beşer kalmaya mahkûm ediyor. Daha ulvi değerler, insanı insan eden erdemler bu ortamlarda boy verip serpilemiyor. Sürekli tıfıl kalan, gelişimini tamamlayamamış düşünceler olarak zihinlerin bir yerinde duruyor.
İnsanın kendi gözleriyle bakamadığı bir hayatta; nasıl kendi düşünce ve iradesi olabilir..? Nitekim olmuyor da… ‘ Kem aletle Kemalat olmazmış ‘…
Kendi çaba ve gayretini, kendi istekleri doğrultusunda kullanabilen; özgün düşünen insanlar gittikçe azalıyor. ‘Uydum kalabalığa’ cümlesi hiç bu kadar rağbet görmemişti. Kendi bakışını ya da bakış açısını oluşturamayan gözler bu cümleden en çok nasibini alanlar oluyor.
“Ben gerçekten böyle mi yaşamak istiyorum. ..
Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum….
Ben gerçekten ileride böyle mi olmak istiyorum…
Bu kurduğum cümleler gerçekten bana mı ait…”
Bunun sorgusu içinde olmayan kalp ve zihinler maalesef kendi şahsiyetlerini oluşturamayacak ve bu savrulmaların dışında kalamayacaklardır. Ve nitekim kalamıyorlar da…
Huzurdan çok huzursuzluk, mutluluktan çok acı veriyor. Gayretten çok tembellik… Neşe yerine keder saçıyor…
Artık bu emanet gözleri iade edip kendi hakiki gözlerimizi tekrar almak için gayret gösterelim. Asıl amacına uygun olarak kullanmaya çalışalım. Belki bedeli ağır olacak ama inanın bu yaşadıklarımız kadar ağır olmayacak.
“Sen de sabah akşam Onun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının aldatıcı süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına uyan işinde aşırılığa gidene itaat etme.” Kehf/28
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Din Eğitiminde Devlet, Cemaat, Vizyon ve Misyon
Kuşkusuz toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sisteminde karşılamak ve devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmek önemli bir tartışma konusudur. Diğer bir ifadeyle din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini laik devletin belirleme yetkisi ciddi bir mevzudur. Lakin bu tartışmanın yeri burası değildir.
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Müzik ve Siyaset
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Kitap Ehli İslâm’ı Kabul Ederse Ne Kaybeder Yahut Ne Kazanır?
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…” (Bakara/137) dediğini, doğru adres olarak “Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır…” (Âl-i İmrân/3) adresini gösterdiğini ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân/85) diyerek İslâm’dan başka bir dini Allah’ın kabul etmeyeceğini ve ondan başka bir din peşinde olanların ahirette kaybedeceklerini