Yahuda güzel sanatlar fakültesinde çok başarılı, gelecek vaat eden bir öğrenciydi. Kendi besteleri olan yaratıcı bir müzisyendi. Her ne kadar Yahudiler müzik konusunda tutucu olsalar da anne babasını ikna etmiş, güzel sanatlar fakültesine yazılmıştı. En büyük hayali bir gün Mozart veya Beethoven gibi insan ruhunun en kuytu yerlerine dokunan eserler bestelemekti. Yahuda o gün fakülteden erken çıkmış eve yollanmıştı. Canı sıkkındı. İktidardaki Nasyonal Sosyalist parti ülkede kısa sürede bütün dizginleri ellerine geçirmişlerdi. Hitler, Yahudi düşmanlığını iyiden iyiye dillendiriyor, saf Aryan ırkının insanlığın tek umudu olduğunu haykırıyordu. Bütün geri kalmışlığın ve sefaletin müsebbibi olarak Yahudileri görüyor, onlardan kurtulmak gerektiğini söylüyordu.
Yahuda evinin bulunduğu sokağın başına geldiğinde aklından işte bu düşünceler geçiyordu. Sokağın başına geldiğinde dehşetten olduğu yere mıhlanıp kaldı. Kapılarının önünde zırhlı bir araç vardı. Üzerindeki gamalı hac kollarından ölüm akan bir ahtapot gibiydi. Birden kapıdan önce annesinin sonra da babasının yaka paça dışarıya çıkarıldığını gördü. Korkulan olmuş, Hitler’in hastalıklı fikirleri devlet politikası olarak uygulamaya konmuştu. Babası ve annesinin gösterdiği direnç SS subaylarını çileden çıkarmıştı. Annesine hakaret eden bir SS subayına tokat atan babasını subaylar, oracıkta vurmuşlardı. Annesini götürmeye çalıştıkları halde kadın feryat figan kocasına sarılmış bir türlü bırakmıyordu. Aynı subay anneyi de sırtından vurup diğer Yahudi evlerine yönelmişti. Yahuda bunları dili tutulmuş bir şekilde izliyordu. Dizlerinde derman kalmamış korkudan yüreği fırlayacak gibi olmuştu. Ama korkudan ziyade anne babasının kanlar içinde yatıyor olması yüreğini yerinden söküyordu. Annesi bir an kıpırdar gibi olmuştu sanki. Ona doğru gitme cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Tam annesine doğru ilerlemeye mecali olduğunda biri kolundan çekip onu yan sokağa götürmüştü. Bu kişi, üst komşuları doktor Jacob’tu. Jacob, olacakları önceden muayeneye gelen bir askerden duymuş ve Avusturya’ya kaçmak için kendine bir araç kiralamıştı. Yahuda’ya kendisiyle gelmesini yoksa her şey için çok geç olacağını söyledi. Yahuda annesinin orada olduğunu ve hala yaşadığını söyledi. Jacob bunun için çok geç olduğunu, aptallık etmeyip kendisiyle gelmesini söyledi. Yahuda çocukluğunun geçtiği caddeleri, dükkanları ve hala inanmadığı o acı gerçeği, üst üste kanlar içinde yatan anne babasını bir süre seyrettikten sonra Jacob’un peşi sıra yürüdü.
Aradan üç yıl geçmişti. Yahuda Jacob’la Avusturya’ya geldiğinden beri Viyana’da Jacob’un bir arkadaşının ayarladığı üçüncü sınıf rutubetli bir otelde kalıyordu. Hayatının feri sönmüştü Yahuda’nın. Geldiklerinden beri sık sık kabuslar görür olmuştu.
Sokaklarda askeri bir araç görünce ne yapacağını şaşırıyor, panikliyor, yönünü değiştiriyordu. Kırılgan ve asabi birine dönüşmüştü. O müreffeh hayattan bu hayata geçişindeki sürenin kısalığı şaşırtıyordu onu. Savaştan sonraki ilk nesildendi Yahuda. Birinci Dünya Savaşı’nın tüm sıkıntılarını görmüştü. Babası, bu savaşta Alman ordularının kaderini belirleyen Yahudi grevlerine katılmıştı. Hitler’in bir türlü hazmedemediği ve Yahudi düşmanlığının en büyük sebebi olan greve. Savaşın kaybedilmesine bu grev neden olmuştu. Alman ulusu Yahudiler yüzünden aşağılanmıştı. Bu nedenle Yahudilerden kurtulmak gerekti. Yahuda bu fikirleri bir arkadaşından ödünç aldığı Kavgam kitabından biliyordu. Kitaptaki fikirler öylesine çılgıncaydı ki Yahuda bunların dikkate alınacağını dahi düşünmüyordu. Ama olmuştu işte! Hitler iktidarda, Yahuda ise ruhunda büyük sarsıntılar ve korkularla aslında hep bulunmak istediği Mozart’ın şehri Viyana’daydı. Lakin ne Viyana eski Viyana ne de Yahuda eski hayat dolu müzisyendi. Yaşadığı bu ruhsal çöküntüden dolayı Jacob onu üniversiteden arkadaşı terapist Christoph’a götürmüştü. Christoph ellilerinde bir Alman terapistti. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın insan ruhunda açtığı kara deliğe bir çare olabilmek adına Viyana’ya taşınmıştı. Savaştan sonraki 25 senede Christoph insanların yaralarına merhem olabilmek için elinden geleni yapmıştı. Prestijli bir aileden geliyordu. Kardeşi de orduda yüksek subaylardandı. Christoph, Avusturya’nın Hitler’le ittifak etmesini kabullenemiyor, kardeşiyle bu mesele üzerine sık sık atışıyordu. Christoph sanatın her türüne, doğal olarak insanın her farklılığına ilgi ve şefkat gösterebilen biriydi. Hiç evlenmemiş, hayatını insanların kurtuluşuna adamıştı. Jacob tüm bunları bildiğinden kaygılı ve kırılgan Yahuda’yı ona getirmişti.
Üç yılın sonunda Christoph, Yahuda’nın en büyük destekçisi olmuştu. Yahuda, hayatını akrabalarını göreceği görüş gününe göre düzenleyen bir mahpusluk misali Christoph’la görüşeceği günleri iple çekiyordu. Durumunda iyileşmeler mevcuttu kuşkusuz. Fakat hala asker görmeye dayanamıyor, korkuyor, hemen yolunu değiştiriyordu. Yahuda’nın Christoph’a olan bu yakınlığının en büyük sebebi de kendisine dahi itiraf edemediği bir şeyi, bir görüşme esnasında Christoph’la paylaşmış olmasıydı: Annesinin bir an hareket ettiğini görmüştü. Zaten bunu her gece rüyasında görmekteydi. Annesinin hareket ettiğini görmüş fakat ona yardım edememişti, etmemişti. Korkmuştu. Fakat bunu kabullenemiyordu. Annesini ölüme terk ettiği fikri kemiriyordu ruhunu. Kendini oldukça değersiz görüyordu. En sevdiği insanı dahi ölümün pençesinden çekip kurtaramayan önemsiz bir varlıktı. Bu varlığın yaşamasının ne gibi bir gerekçesi olabilirdi? Fakat onu hayata bağlayan Christoph oldu. Bu itirafı yaptığı esnada terapistin yüzünde, sesinde herhangi bir yargılayıcılık yoktu. Yahuda’nın sığınabileceği tek şey, o an çaresiz olduğu fikriydi ve Cristoph ona bunu çok iyi hissettirmişti. Yahuda bu yüzden terapistine çok özel bir anlam atfediyordu.
1938 kışında Hitler’in birlikleri Avusturya’ya girdiler. Yahuda için olabileceklerin en kötüsü olmuş, SS subayları onun yaşadığı yere bir kabus gibi çökmüşlerdi. Bu çöküş Yahuda’nın da ruhunun da çöküşü anlamına geliyordu.
Şehirde Yahudilerin olduğunu düşünen SS subayları şehre tam hakim olamadıklarından her türlü kurumdan yardım istemişlerdi. Hazırladıkları bildiride Yahudi kayıtları bulunan kurumlardan isim ve adres talep ediyorlardı. Bildirinin altında hem Alman hem de Avusturya hükümetinin imzası bulunuyordu. Bu bildiri yüksek prestijli Alman terapist Christoph’a da yollanmıştı. Christoph’un tek Yahudi danışanı Yahuda’ydı. Bildiriyi getiren SS subayları, kendisine kayıtların bulunduğu defterlerin hazır tutulmasını, önümüzdeki günlerde bir kontrolün yapılabileceğini söylemişlerdi. Christoph bildiriyi aldığında aklına hemen Yahuda gelmişti. Telaşlanmıştı. Bir şeyler yapması gerektiğini biliyor fakat ne yapacağını kestiremiyordu. Düşünmek için tüm ciddi kararlarını aldığı çalışma odasına girdi. Bütün zihin inşası bu odadaki kitaplarla sağlanmıştı. Bu odadaki her kitap onun zihin binasının bir tuğlasıydı. Her zaman yaptığı gibi masasının başına geçti. Başının, alacağı karardan dolayı ağırlaştığını hissediyordu. Vereceği karar en az bir tane hayatın akıbetini belirleyecekti.
Bir an isim verip kurtulmayı düşündü. Zira SS subaylarının affı da şakası da yoktu. Yahudi himaye ediyor olması, prestiji ve subay kardeşinin dahi mani olamayacağı bir cezaya gebeydi. Fakat bu fikri düşündüğü için kendinden bir an tiksindi. O değil miydi sırf insanın yararını ve iyiliğini gözettiği için bu mesleği seçen? Hem bir SS subayı olmakla onlara birini teslim etmek arasında ne fark vardı? Hem Yahuda’ya ne olabilirdi SS subaylarının eline geçince? Bir an bir çözüm bulduğuna sevindi. Zira her teslim edilen öldürülmüyordu. Sağlam olanlar fabrikalara işçi olarak alınıyordu. Zihninde bir şimşek gibi çakmıştı bu fikir. Tüm karanlığı dağıtan bir fikir. Bir an rahatladı. Çözümü bulmuştu. Fakat sonra şimşek hemen sönmüş ve zihin tarlası tekrar aynı zifiri karanlığa gömülmüştü. Zira daha geçen gün bir arkadaşının o fabrikalarla alakalı tuttuğu gizli bir raporu okumuştu. Raporda oradaki insanların çok ağır şartlarda çalıştıkları, aç susuz bırakıldıkları, çoğunun giyecek elbisesinin olmadığı, salgın hastalıkların baş gösterdiği, iyileştirilebilir hastalıkların dahi ilaçların çoğu cepheye yollandığından tedavi edilmediği, hastalığı artanların da kurşuna dizildiği yazıyordu. Bu durumda onu teslim etmenin ne gibi sonuçlar doğurabileceği ortadaydı. Yahuda bu akıbeti hak ediyor muydu? Tek suçu Yahudi bir annenin rahminde gelişmiş olması mıydı? Ya da yaşamadığı bir dönemdeki bir greve katılan bir adamın oğlu olmak mıydı? Ya da 1915 senesinde doğmuş olması mı? Bir insanı, kendi seçimi olmayan bir özelliği üzerinden yargılamak hele ki bu yargılamanın sonucunu ölüme vardırmak kabul edilebilir bir şey miydi? Okuduğu onca kitap, her kitapta şahit olduğu onca hayat, terapiye gelen yüzlerce farklı vaka, savaşta birlikte yemek yiyip yarım saat sonra hiç yaşamamışlar gibi cansız yatan onca asker, babasından aldığı nasihatler bir şey fısıldıyordu kulağına: “Yaşama hakkı kutsaldır.” Bu fısıltı git gide yükseldi ve ilk düşündüğü şeyleri bastıracak kadar gürleşti. Yahuda bir insandı ve herkes gibi onun da yaşama hakkı vardı. Bu hakikat, herkes reddetse dahi hakikat olarak kalmaya devam edecekti. Kişiyi sarıp sarmalayan gerçek hayat, hakikatle uyuşmazdı her zaman. Fakat bu, hakikati savunmaya mani değildi. Bu gerçekleri dayatan yasalar, iktidarlar ve kalabalık halk kitleleri olsa dahi terapist evrensel bazı değerleri her şeyin üstünde tutup yasalara rağmen bile karar verebilirdi bazen. Nihai amacı yarar olan bir terapist böyle davranmaya mecburdu. Ayrıca kendisi ve danışanları arasındaki ilişkinin mahremiyetini çok önemsiyordu. Zaten olması gereken de buydu. Belki bir tıp doktoru değildi ama terapist de kendi Hipokrat yeminini edebilmeliydi. Ve etmişti de. Kendisiyle herhangi bir danışanı arasındaki güven duygusunu ve dürüstlüğü kutsal ve bakir gören bir mesleğin erbabıydı. Onların mahrem bilgilerini paylaşmayı onların yararınayken dahi danışanların kararına bırakan, tereddütler yaşayan bir meslek, danışanın zararına olacak bir bilgi paylaşımını tartışma meselesi dahi edemezdi. Teslim etmek fikri bu ihtimallerle rafa kalkmıştı şimdilik. Peki başka ne yapabilirdi? Christoph Yahuda’yı bir şekilde yurtdışına göndermeyi düşündü. Tüm bağlantılarını kullanırsa Yahuda’yı sıkı denetlenen sınırlardan geçirebileceğini düşündü. Onu Avusturya’ya getiren Jacob bir yıl önce İngiltere’ye gitmişti. Doğru ya Yahuda gider ve orada yeniden başlardı. Fakat birden Yahuda’nın kırılganlığı aklına gelmiş, eli kolu yeniden bağlanmıştı. Yahuda TSSB tanısı almıştı. Ayrıca annesiyle alakalı yalnızca kendisine anlattığı olay yüzünden kendisini çok değersiz ve önemsiz hissediyordu. Bu durum onu intihara çok kolay bir şekilde sürükleyebilirdi. Bir keresinde intiharı düşündüğü fakat Christoph’tan gördüğü ilgi ve alakanın bunun önüne geçtiğini söylemişti. Yahuda bir başka firarı ve yeni bir hayat kurmayı bu şartlarda başarabilir miydi? Birden Yahuda’nın da herkes kadar terapi görmeye hakkının olduğunu düşündü. Bu hakkı onun elinden almak kimin haddineydi? Fakat had bilmezdi Naziler. Ve şakaları da yoktu. Yahuda’yı burada gizleyip terapiye devam etme fikrinde karşısına bu gerçek çıkıyordu. Yahuda’yı yalnız bırakmamış, terapisine devam etmiş olmak elbette en iyi çözüm olacaktı. Lakin bu durumun ortaya çıkması halinde sadece Yahuda değil o da çok büyük bir risk altında olacaktı. Defalarca tekrarlandığı gibi Nazilerin şakası yoktu. Böyle bir durumda ikisini de öldürürlerdi. Zira ihanet bu tiranlarca en büyük suçtu. Bir an kanının aktığını düşününce ürperdi. Hem de vatan haini olarak! Peki değer miydi bir Yahudi için bu duruma düşmeye? Belki de Hitler haklıydı. Belki de onlar olmasa Almanya savaşta yenilmeyecekti. Hem Yahuda’nın kimsesi yoktu. Fakat kendisi önemli bir ailendendi. Yaşamalıydı. Daha birçok kişiye faydası olacaktı. Demin düşündükleri onu derin bir utanca sevk etti. İnsan hayatının kutsallığı yaş, cinsiyet, statü, ırk, din demeden herkes için geçerliydi. Bencil fikirlerini hemen sildi aklından. Fakat bir çıkmaza girmişti. Her şeye rağmen inançlı bir adamdı Christoph. Tanrıya yardım etmesi için yalvardı. Bu esnada adının anlamı geldi zihnine: Mesih’in takipçisi. Mesih’i takip etmeliydi.
Her insan bu dünyaya kendi çarmıhıyla gelir. Fakat çarmıhını sarp bir yokuş boyunca sırtlanmak, insanların taciz ve alaylarına katlanmak herkesin yapabileceği bir şey değildi.
Fakat Christoph herkes tarafından yanlış görülen şeyi yapmaya, bir Yahudi’yi kurtarmaya kararlıydı. Bunu nasıl yapması gerektiğini bulmalıydı. Canı sıkılmıştı. Yerinden kalkmış çalışma odasında aşağı yukarı volta atıyordu. Tüm ihtimalleri tekrar tekrar aklından geçiriyordu. Yahuda’nın bir fabrikada çalışma ihtimaline yoğunlaştı. Fakat burada demin düşündüğü ağır şartlar geldi aklına. Üstelik uzun çalışma saatleri ve insan hayatının hiçbir şekilde önemli olmaması Yahuda’nın kendisiyle bağını bıçak gibi kesecek, terapi hayal olacaktı. Yahuda’yı saklama fikrini düşündü. Fakat SS subayları gün geçtikçe etkilerini artırıyordu. Yahuda’yı bulabilirlerdi. Hem de kendisi hami olduğundan dolayı vatan haini olacaktı. İkisi de ölebilirdi. En son herkes için özellikle Yahuda için en az zarar veren şeyin ne olduğunu buldu. En az diyoruz çünkü yararı gözetmek bu koşullarda mümkün olmadığından Christoph en az zararlı olanı seçmeye mecburdur. Bu seçenek ise onun yurt dışına gitmesinde yardımcı olmaktı. Jacob ile irtibata geçecek Yahuda’yı İngiltere’de himaye etmesini, eğitimine devam etmesini sağlayacaktı. Yahuda’nın buradaki en önemli kaybı kendisini önemli hissettiren bağından koparmak olacaktı. Lakin diğerlerindeki akıbetinin vehameti bundan daha kesindi. Ölüm daha yakındaydı o ihtimallerde. Burada ise daha önce zaten başaran Yahuda’nın tekrar bir hayat kurmasını umuyordu Christoph. Hem onunla irtibatta olmayı da ihmal etmeyecekti. Yahuda’nın yurt dışına çıkmasında bu denli yönlendirici olmaması gerekiyordu normalde. Fakat savaş koşulları ve Yahuda’nın durumu onu sorumluluk almaya itmişti.
Jacob’dan cevap geldikten sonra bu fikri Yahuda’yla görüşüp ona bildirdi; “Sevgili Yahuda, sizinle üç senedir çok müstesna bir ilişkimiz oldu. Benimle paylaştığınız her şey benim için çok kıymetliydi. Çünkü yaşadıklarınız sıradan bir bireyin yüklenebileceği cinsten değildi. Elinizde olmadan maruz kaldığınız bu yaşanmışlıklara rağmen hayata tutunma azminiz benim için çok kıymetli. Hayat bizi tercihlerimizin değil yaşamak zorunda olduğumuz şeylerin dayatıldığı bir döneme şahit kılmakta. Ben bunun farkına varmanın bu hayatı yaşanılır kılmanın bir yolu olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz durum da tam olarak bunu gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz siyasi ve askeri tahakkümün terapiye büyük zararlar vermesi endişesi içindeyim. Hiçbir şeyi olmasa dahi onların, size yaşadıklarınızı çağrıştırması terapide bir regresyona sebep olabilir. Dostumuz Jacob’tan bir mektup aldım. İngiltere’de ayrımcılık diye bir şey olmadığını, insanların daha sakin bir hayat sürdüğünü yazıyor. Siz de münasip görürseniz İngiltere’ye gitmenizi tavsiye ediyorum. Orada hem daha özgür bir ortamda yaşayacak hem de eğitiminize geri dönmüş olabilme fırsatı bulacaksınız. Ayrıca ben buradan size her daim destek olacağım. İrtibatı sürekli canlı tutacağım. Sizin için bunun iyi olacağını düşünüyorum çünkü burada kalmanız halinde terapiye devam edip etmeyeceğimizi kestiremiyorum. Koşulları düşünürsek öncelik sizin temel haklarınızın korunumu. Ayrıca bir gün bu durumun son bulacağına inanıyorum. Barış ve huzur uzakta değildir diye umut ediyorum. Orada terapiye devam etmeniz halinde her şeyin iyiye doğru gideceğini düşünüyorum. Burada yaptığınızı orada da yapacağınıza, hayata orada da tutunacak iradeyi göstereceğinize tüm kalbimle inanıyorum.”
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Mesihin takipçisi
Yahuda güzel sanatlar fakültesinde çok başarılı, gelecek vaat eden bir öğrenciydi. Kendi besteleri olan yaratıcı bir müzisyendi. Her ne kadar Yahudiler müzik konusunda tutucu olsalar da anne babasını ikna etmiş, güzel sanatlar fakültesine yazılmıştı. En büyük hayali bir gün Mozart veya Beethoven gibi insan ruhunun en kuytu yerlerine dokunan eserler bestelemekti. Yahuda o gün fakülteden erken çıkmış eve yollanmıştı. Canı sıkkındı. İktidardaki Nasyonal Sosyalist parti ülkede kısa sürede bütün dizginleri ellerine geçirmişlerdi. Hitler, Yahudi düşmanlığını iyiden iyiye dillendiriyor, saf Aryan ırkının insanlığın tek umudu olduğunu haykırıyordu. Bütün geri kalmışlığın ve sefaletin müsebbibi olarak Yahudileri görüyor, onlardan kurtulmak gerektiğini söylüyordu.
Yahuda evinin bulunduğu sokağın başına geldiğinde aklından işte bu düşünceler geçiyordu. Sokağın başına geldiğinde dehşetten olduğu yere mıhlanıp kaldı. Kapılarının önünde zırhlı bir araç vardı. Üzerindeki gamalı hac kollarından ölüm akan bir ahtapot gibiydi. Birden kapıdan önce annesinin sonra da babasının yaka paça dışarıya çıkarıldığını gördü. Korkulan olmuş, Hitler’in hastalıklı fikirleri devlet politikası olarak uygulamaya konmuştu. Babası ve annesinin gösterdiği direnç SS subaylarını çileden çıkarmıştı. Annesine hakaret eden bir SS subayına tokat atan babasını subaylar, oracıkta vurmuşlardı. Annesini götürmeye çalıştıkları halde kadın feryat figan kocasına sarılmış bir türlü bırakmıyordu. Aynı subay anneyi de sırtından vurup diğer Yahudi evlerine yönelmişti. Yahuda bunları dili tutulmuş bir şekilde izliyordu. Dizlerinde derman kalmamış korkudan yüreği fırlayacak gibi olmuştu. Ama korkudan ziyade anne babasının kanlar içinde yatıyor olması yüreğini yerinden söküyordu. Annesi bir an kıpırdar gibi olmuştu sanki. Ona doğru gitme cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Tam annesine doğru ilerlemeye mecali olduğunda biri kolundan çekip onu yan sokağa götürmüştü. Bu kişi, üst komşuları doktor Jacob’tu. Jacob, olacakları önceden muayeneye gelen bir askerden duymuş ve Avusturya’ya kaçmak için kendine bir araç kiralamıştı. Yahuda’ya kendisiyle gelmesini yoksa her şey için çok geç olacağını söyledi. Yahuda annesinin orada olduğunu ve hala yaşadığını söyledi. Jacob bunun için çok geç olduğunu, aptallık etmeyip kendisiyle gelmesini söyledi. Yahuda çocukluğunun geçtiği caddeleri, dükkanları ve hala inanmadığı o acı gerçeği, üst üste kanlar içinde yatan anne babasını bir süre seyrettikten sonra Jacob’un peşi sıra yürüdü.
Sokaklarda askeri bir araç görünce ne yapacağını şaşırıyor, panikliyor, yönünü değiştiriyordu. Kırılgan ve asabi birine dönüşmüştü. O müreffeh hayattan bu hayata geçişindeki sürenin kısalığı şaşırtıyordu onu. Savaştan sonraki ilk nesildendi Yahuda. Birinci Dünya Savaşı’nın tüm sıkıntılarını görmüştü. Babası, bu savaşta Alman ordularının kaderini belirleyen Yahudi grevlerine katılmıştı. Hitler’in bir türlü hazmedemediği ve Yahudi düşmanlığının en büyük sebebi olan greve. Savaşın kaybedilmesine bu grev neden olmuştu. Alman ulusu Yahudiler yüzünden aşağılanmıştı. Bu nedenle Yahudilerden kurtulmak gerekti. Yahuda bu fikirleri bir arkadaşından ödünç aldığı Kavgam kitabından biliyordu. Kitaptaki fikirler öylesine çılgıncaydı ki Yahuda bunların dikkate alınacağını dahi düşünmüyordu. Ama olmuştu işte! Hitler iktidarda, Yahuda ise ruhunda büyük sarsıntılar ve korkularla aslında hep bulunmak istediği Mozart’ın şehri Viyana’daydı. Lakin ne Viyana eski Viyana ne de Yahuda eski hayat dolu müzisyendi. Yaşadığı bu ruhsal çöküntüden dolayı Jacob onu üniversiteden arkadaşı terapist Christoph’a götürmüştü. Christoph ellilerinde bir Alman terapistti. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın insan ruhunda açtığı kara deliğe bir çare olabilmek adına Viyana’ya taşınmıştı. Savaştan sonraki 25 senede Christoph insanların yaralarına merhem olabilmek için elinden geleni yapmıştı. Prestijli bir aileden geliyordu. Kardeşi de orduda yüksek subaylardandı. Christoph, Avusturya’nın Hitler’le ittifak etmesini kabullenemiyor, kardeşiyle bu mesele üzerine sık sık atışıyordu. Christoph sanatın her türüne, doğal olarak insanın her farklılığına ilgi ve şefkat gösterebilen biriydi. Hiç evlenmemiş, hayatını insanların kurtuluşuna adamıştı. Jacob tüm bunları bildiğinden kaygılı ve kırılgan Yahuda’yı ona getirmişti.
Üç yılın sonunda Christoph, Yahuda’nın en büyük destekçisi olmuştu. Yahuda, hayatını akrabalarını göreceği görüş gününe göre düzenleyen bir mahpusluk misali Christoph’la görüşeceği günleri iple çekiyordu. Durumunda iyileşmeler mevcuttu kuşkusuz. Fakat hala asker görmeye dayanamıyor, korkuyor, hemen yolunu değiştiriyordu. Yahuda’nın Christoph’a olan bu yakınlığının en büyük sebebi de kendisine dahi itiraf edemediği bir şeyi, bir görüşme esnasında Christoph’la paylaşmış olmasıydı: Annesinin bir an hareket ettiğini görmüştü. Zaten bunu her gece rüyasında görmekteydi. Annesinin hareket ettiğini görmüş fakat ona yardım edememişti, etmemişti. Korkmuştu. Fakat bunu kabullenemiyordu. Annesini ölüme terk ettiği fikri kemiriyordu ruhunu. Kendini oldukça değersiz görüyordu. En sevdiği insanı dahi ölümün pençesinden çekip kurtaramayan önemsiz bir varlıktı. Bu varlığın yaşamasının ne gibi bir gerekçesi olabilirdi? Fakat onu hayata bağlayan Christoph oldu. Bu itirafı yaptığı esnada terapistin yüzünde, sesinde herhangi bir yargılayıcılık yoktu. Yahuda’nın sığınabileceği tek şey, o an çaresiz olduğu fikriydi ve Cristoph ona bunu çok iyi hissettirmişti. Yahuda bu yüzden terapistine çok özel bir anlam atfediyordu.
Şehirde Yahudilerin olduğunu düşünen SS subayları şehre tam hakim olamadıklarından her türlü kurumdan yardım istemişlerdi. Hazırladıkları bildiride Yahudi kayıtları bulunan kurumlardan isim ve adres talep ediyorlardı. Bildirinin altında hem Alman hem de Avusturya hükümetinin imzası bulunuyordu. Bu bildiri yüksek prestijli Alman terapist Christoph’a da yollanmıştı. Christoph’un tek Yahudi danışanı Yahuda’ydı. Bildiriyi getiren SS subayları, kendisine kayıtların bulunduğu defterlerin hazır tutulmasını, önümüzdeki günlerde bir kontrolün yapılabileceğini söylemişlerdi. Christoph bildiriyi aldığında aklına hemen Yahuda gelmişti. Telaşlanmıştı. Bir şeyler yapması gerektiğini biliyor fakat ne yapacağını kestiremiyordu. Düşünmek için tüm ciddi kararlarını aldığı çalışma odasına girdi. Bütün zihin inşası bu odadaki kitaplarla sağlanmıştı. Bu odadaki her kitap onun zihin binasının bir tuğlasıydı. Her zaman yaptığı gibi masasının başına geçti. Başının, alacağı karardan dolayı ağırlaştığını hissediyordu. Vereceği karar en az bir tane hayatın akıbetini belirleyecekti.
Bir an isim verip kurtulmayı düşündü. Zira SS subaylarının affı da şakası da yoktu. Yahudi himaye ediyor olması, prestiji ve subay kardeşinin dahi mani olamayacağı bir cezaya gebeydi. Fakat bu fikri düşündüğü için kendinden bir an tiksindi. O değil miydi sırf insanın yararını ve iyiliğini gözettiği için bu mesleği seçen? Hem bir SS subayı olmakla onlara birini teslim etmek arasında ne fark vardı? Hem Yahuda’ya ne olabilirdi SS subaylarının eline geçince? Bir an bir çözüm bulduğuna sevindi. Zira her teslim edilen öldürülmüyordu. Sağlam olanlar fabrikalara işçi olarak alınıyordu. Zihninde bir şimşek gibi çakmıştı bu fikir. Tüm karanlığı dağıtan bir fikir. Bir an rahatladı. Çözümü bulmuştu. Fakat sonra şimşek hemen sönmüş ve zihin tarlası tekrar aynı zifiri karanlığa gömülmüştü. Zira daha geçen gün bir arkadaşının o fabrikalarla alakalı tuttuğu gizli bir raporu okumuştu. Raporda oradaki insanların çok ağır şartlarda çalıştıkları, aç susuz bırakıldıkları, çoğunun giyecek elbisesinin olmadığı, salgın hastalıkların baş gösterdiği, iyileştirilebilir hastalıkların dahi ilaçların çoğu cepheye yollandığından tedavi edilmediği, hastalığı artanların da kurşuna dizildiği yazıyordu. Bu durumda onu teslim etmenin ne gibi sonuçlar doğurabileceği ortadaydı. Yahuda bu akıbeti hak ediyor muydu? Tek suçu Yahudi bir annenin rahminde gelişmiş olması mıydı? Ya da yaşamadığı bir dönemdeki bir greve katılan bir adamın oğlu olmak mıydı? Ya da 1915 senesinde doğmuş olması mı? Bir insanı, kendi seçimi olmayan bir özelliği üzerinden yargılamak hele ki bu yargılamanın sonucunu ölüme vardırmak kabul edilebilir bir şey miydi? Okuduğu onca kitap, her kitapta şahit olduğu onca hayat, terapiye gelen yüzlerce farklı vaka, savaşta birlikte yemek yiyip yarım saat sonra hiç yaşamamışlar gibi cansız yatan onca asker, babasından aldığı nasihatler bir şey fısıldıyordu kulağına: “Yaşama hakkı kutsaldır.” Bu fısıltı git gide yükseldi ve ilk düşündüğü şeyleri bastıracak kadar gürleşti. Yahuda bir insandı ve herkes gibi onun da yaşama hakkı vardı. Bu hakikat, herkes reddetse dahi hakikat olarak kalmaya devam edecekti. Kişiyi sarıp sarmalayan gerçek hayat, hakikatle uyuşmazdı her zaman. Fakat bu, hakikati savunmaya mani değildi. Bu gerçekleri dayatan yasalar, iktidarlar ve kalabalık halk kitleleri olsa dahi terapist evrensel bazı değerleri her şeyin üstünde tutup yasalara rağmen bile karar verebilirdi bazen. Nihai amacı yarar olan bir terapist böyle davranmaya mecburdu. Ayrıca kendisi ve danışanları arasındaki ilişkinin mahremiyetini çok önemsiyordu. Zaten olması gereken de buydu. Belki bir tıp doktoru değildi ama terapist de kendi Hipokrat yeminini edebilmeliydi. Ve etmişti de. Kendisiyle herhangi bir danışanı arasındaki güven duygusunu ve dürüstlüğü kutsal ve bakir gören bir mesleğin erbabıydı. Onların mahrem bilgilerini paylaşmayı onların yararınayken dahi danışanların kararına bırakan, tereddütler yaşayan bir meslek, danışanın zararına olacak bir bilgi paylaşımını tartışma meselesi dahi edemezdi. Teslim etmek fikri bu ihtimallerle rafa kalkmıştı şimdilik. Peki başka ne yapabilirdi? Christoph Yahuda’yı bir şekilde yurtdışına göndermeyi düşündü. Tüm bağlantılarını kullanırsa Yahuda’yı sıkı denetlenen sınırlardan geçirebileceğini düşündü. Onu Avusturya’ya getiren Jacob bir yıl önce İngiltere’ye gitmişti. Doğru ya Yahuda gider ve orada yeniden başlardı. Fakat birden Yahuda’nın kırılganlığı aklına gelmiş, eli kolu yeniden bağlanmıştı. Yahuda TSSB tanısı almıştı. Ayrıca annesiyle alakalı yalnızca kendisine anlattığı olay yüzünden kendisini çok değersiz ve önemsiz hissediyordu. Bu durum onu intihara çok kolay bir şekilde sürükleyebilirdi. Bir keresinde intiharı düşündüğü fakat Christoph’tan gördüğü ilgi ve alakanın bunun önüne geçtiğini söylemişti. Yahuda bir başka firarı ve yeni bir hayat kurmayı bu şartlarda başarabilir miydi? Birden Yahuda’nın da herkes kadar terapi görmeye hakkının olduğunu düşündü. Bu hakkı onun elinden almak kimin haddineydi? Fakat had bilmezdi Naziler. Ve şakaları da yoktu. Yahuda’yı burada gizleyip terapiye devam etme fikrinde karşısına bu gerçek çıkıyordu. Yahuda’yı yalnız bırakmamış, terapisine devam etmiş olmak elbette en iyi çözüm olacaktı. Lakin bu durumun ortaya çıkması halinde sadece Yahuda değil o da çok büyük bir risk altında olacaktı. Defalarca tekrarlandığı gibi Nazilerin şakası yoktu. Böyle bir durumda ikisini de öldürürlerdi. Zira ihanet bu tiranlarca en büyük suçtu. Bir an kanının aktığını düşününce ürperdi. Hem de vatan haini olarak! Peki değer miydi bir Yahudi için bu duruma düşmeye? Belki de Hitler haklıydı. Belki de onlar olmasa Almanya savaşta yenilmeyecekti. Hem Yahuda’nın kimsesi yoktu. Fakat kendisi önemli bir ailendendi. Yaşamalıydı. Daha birçok kişiye faydası olacaktı. Demin düşündükleri onu derin bir utanca sevk etti. İnsan hayatının kutsallığı yaş, cinsiyet, statü, ırk, din demeden herkes için geçerliydi. Bencil fikirlerini hemen sildi aklından. Fakat bir çıkmaza girmişti. Her şeye rağmen inançlı bir adamdı Christoph. Tanrıya yardım etmesi için yalvardı. Bu esnada adının anlamı geldi zihnine: Mesih’in takipçisi. Mesih’i takip etmeliydi.
Fakat Christoph herkes tarafından yanlış görülen şeyi yapmaya, bir Yahudi’yi kurtarmaya kararlıydı. Bunu nasıl yapması gerektiğini bulmalıydı. Canı sıkılmıştı. Yerinden kalkmış çalışma odasında aşağı yukarı volta atıyordu. Tüm ihtimalleri tekrar tekrar aklından geçiriyordu. Yahuda’nın bir fabrikada çalışma ihtimaline yoğunlaştı. Fakat burada demin düşündüğü ağır şartlar geldi aklına. Üstelik uzun çalışma saatleri ve insan hayatının hiçbir şekilde önemli olmaması Yahuda’nın kendisiyle bağını bıçak gibi kesecek, terapi hayal olacaktı. Yahuda’yı saklama fikrini düşündü. Fakat SS subayları gün geçtikçe etkilerini artırıyordu. Yahuda’yı bulabilirlerdi. Hem de kendisi hami olduğundan dolayı vatan haini olacaktı. İkisi de ölebilirdi. En son herkes için özellikle Yahuda için en az zarar veren şeyin ne olduğunu buldu. En az diyoruz çünkü yararı gözetmek bu koşullarda mümkün olmadığından Christoph en az zararlı olanı seçmeye mecburdur. Bu seçenek ise onun yurt dışına gitmesinde yardımcı olmaktı. Jacob ile irtibata geçecek Yahuda’yı İngiltere’de himaye etmesini, eğitimine devam etmesini sağlayacaktı. Yahuda’nın buradaki en önemli kaybı kendisini önemli hissettiren bağından koparmak olacaktı. Lakin diğerlerindeki akıbetinin vehameti bundan daha kesindi. Ölüm daha yakındaydı o ihtimallerde. Burada ise daha önce zaten başaran Yahuda’nın tekrar bir hayat kurmasını umuyordu Christoph. Hem onunla irtibatta olmayı da ihmal etmeyecekti. Yahuda’nın yurt dışına çıkmasında bu denli yönlendirici olmaması gerekiyordu normalde. Fakat savaş koşulları ve Yahuda’nın durumu onu sorumluluk almaya itmişti.
Jacob’dan cevap geldikten sonra bu fikri Yahuda’yla görüşüp ona bildirdi; “Sevgili Yahuda, sizinle üç senedir çok müstesna bir ilişkimiz oldu. Benimle paylaştığınız her şey benim için çok kıymetliydi. Çünkü yaşadıklarınız sıradan bir bireyin yüklenebileceği cinsten değildi. Elinizde olmadan maruz kaldığınız bu yaşanmışlıklara rağmen hayata tutunma azminiz benim için çok kıymetli. Hayat bizi tercihlerimizin değil yaşamak zorunda olduğumuz şeylerin dayatıldığı bir döneme şahit kılmakta. Ben bunun farkına varmanın bu hayatı yaşanılır kılmanın bir yolu olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz durum da tam olarak bunu gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz siyasi ve askeri tahakkümün terapiye büyük zararlar vermesi endişesi içindeyim. Hiçbir şeyi olmasa dahi onların, size yaşadıklarınızı çağrıştırması terapide bir regresyona sebep olabilir. Dostumuz Jacob’tan bir mektup aldım. İngiltere’de ayrımcılık diye bir şey olmadığını, insanların daha sakin bir hayat sürdüğünü yazıyor. Siz de münasip görürseniz İngiltere’ye gitmenizi tavsiye ediyorum. Orada hem daha özgür bir ortamda yaşayacak hem de eğitiminize geri dönmüş olabilme fırsatı bulacaksınız. Ayrıca ben buradan size her daim destek olacağım. İrtibatı sürekli canlı tutacağım. Sizin için bunun iyi olacağını düşünüyorum çünkü burada kalmanız halinde terapiye devam edip etmeyeceğimizi kestiremiyorum. Koşulları düşünürsek öncelik sizin temel haklarınızın korunumu. Ayrıca bir gün bu durumun son bulacağına inanıyorum. Barış ve huzur uzakta değildir diye umut ediyorum. Orada terapiye devam etmeniz halinde her şeyin iyiye doğru gideceğini düşünüyorum. Burada yaptığınızı orada da yapacağınıza, hayata orada da tutunacak iradeyi göstereceğinize tüm kalbimle inanıyorum.”
Yazar
İlgili Yazılar
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Kaydıraç
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Sessizlik Öyküleri II
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.