1900’lü yıllarda hareketli resimlerin, bir sanatın doğuşuna olanak sağlayacağını düşünmek o dönemde anlaşılması güç bir durum olabilirdi. Ancak bu sanatın, günümüze kadar gelen süreç içerisinde nasıl bir gelişim ve değişim geçirdiğini düşündüğümüzde, sinemanın insanları etkileme ve büyülemede önemli bir rolü olduğunu söylemek zor bir durum olmasa gerek. Ortaya çıktığı ilk yıllardan bugüne kadar tekniğin ve teknolojinin olanaklarıyla sürekli gelişen sinema, yeni ürünler (filmler) ortaya çıkararak, bir endüstrinin doğuşunu da beraberinde getirir. Artık insanlar sadece eğlenmemekte, boş vakitlerini harcamamaktadır. Seyirlik bir durum, haz veren bir araç halini almanın ötesine geçerek, Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstrisine” dönüşmeye başlamaktadır. Film üretimi basit bir macera değilse o halde, film yapım ve dağıtım şirketlerinin daha fazla kâra odaklanarak sinemanın bir sanat olup olmadığı tartışmasının bir kez daha gündeme getirir. Bu tartışmalara son nokta konulmadığına göre sözü Duhamel’e şu sözlerine vererek bir girişle başlayalım:
“Ancak kölelere uygun düşebilecek bir vakit öldürme aracı, sıkıntılarının altında ezilen, bilgisiz, yoksul, çalışmaktan posaları çıkmış yaratıklar için düşünülebilecek bir eğlence…
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik. Bu yazıda Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin Kefernahum (Capharnaüm, 2018) filmine yer vereceğiz.
Şimdiye değin kaleme aldığımız 11 Eylül sonrası sinema filmlerinde Avrupa merkezci, Batılı bakış açısından öteki’nin nasıl tasvir edildiğine yer verdik. Bu filmlerde ya da 11 Eylül sonrası dünyayı ana akım sinemanın bakış açısından ele alan yapımlarda, İslam’a ve Müslümanlara indirgemeci bir yaklaşımın ağır bastığını söyleyebiliriz. Ölümcül Tuzak, Hain, Süreyya’yı Taşlamak başta olmak üzere adını daha sonradan zikredeceğimiz pek çok filmde, Doğu-Batı karşıtlığı üzerine inşa edilen anlatı yapıları, Doğu’yu ve Doğuluları tanımlarken Batılı bir paradigmadan yola çıkmaktadır.
11 Eylül sonrası film okumalarını sadece Batı sinemaları (ABD, Avrupa) bağlamında değil, diğer ülke ve ulus aşırı sinemalar bağlamında da ele almak gerekir. Bu bağlamda Hindistan ve Pakistan sinemasında önemli yapımların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Müslümanların sinemadaki temsiline Pakistanlı bir yönetmenin değinmesi ve İslam dünyasında ortaya çıkan sorunları işlemesi son derece dikkat çekicidir.
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.
Truman Show: Bir Gerçeklik Yanilsamasi ve Medya Eleştirisi
1900’lü yıllarda hareketli resimlerin, bir sanatın doğuşuna olanak sağlayacağını düşünmek o dönemde anlaşılması güç bir durum olabilirdi. Ancak bu sanatın, günümüze kadar gelen süreç içerisinde nasıl bir gelişim ve değişim geçirdiğini düşündüğümüzde, sinemanın insanları etkileme ve büyülemede önemli bir rolü olduğunu söylemek zor bir durum olmasa gerek. Ortaya çıktığı ilk yıllardan bugüne kadar tekniğin ve teknolojinin olanaklarıyla sürekli gelişen sinema, yeni ürünler (filmler) ortaya çıkararak, bir endüstrinin doğuşunu da beraberinde getirir. Artık insanlar sadece eğlenmemekte, boş vakitlerini harcamamaktadır. Seyirlik bir durum, haz veren bir araç halini almanın ötesine geçerek, Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstrisine” dönüşmeye başlamaktadır. Film üretimi basit bir macera değilse o halde, film yapım ve dağıtım şirketlerinin daha fazla kâra odaklanarak sinemanın bir sanat olup olmadığı tartışmasının bir kez daha gündeme getirir. Bu tartışmalara son nokta konulmadığına göre sözü Duhamel’e şu sözlerine vererek bir girişle başlayalım:
“Ancak kölelere uygun düşebilecek bir vakit öldürme aracı, sıkıntılarının altında ezilen, bilgisiz, yoksul, çalışmaktan posaları çıkmış yaratıklar için düşünülebilecek bir eğlence…
Bu yazının devamı 190. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
190. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Kefernahum’da Çocuk Olmak ve Ötekileri Yeniden Düşünmek
11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik. Bu yazıda Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin Kefernahum (Capharnaüm, 2018) filmine yer vereceğiz.
İki Dünya Arasındaki Sorunlara Sinematik Bakışlar
Şimdiye değin kaleme aldığımız 11 Eylül sonrası sinema filmlerinde Avrupa merkezci, Batılı bakış açısından öteki’nin nasıl tasvir edildiğine yer verdik. Bu filmlerde ya da 11 Eylül sonrası dünyayı ana akım sinemanın bakış açısından ele alan yapımlarda, İslam’a ve Müslümanlara indirgemeci bir yaklaşımın ağır bastığını söyleyebiliriz. Ölümcül Tuzak, Hain, Süreyya’yı Taşlamak başta olmak üzere adını daha sonradan zikredeceğimiz pek çok filmde, Doğu-Batı karşıtlığı üzerine inşa edilen anlatı yapıları, Doğu’yu ve Doğuluları tanımlarken Batılı bir paradigmadan yola çıkmaktadır.
Modern Dünyadaki Açmazlarımıza Bol (2011) Filminden Bakmak
11 Eylül sonrası film okumalarını sadece Batı sinemaları (ABD, Avrupa) bağlamında değil, diğer ülke ve ulus aşırı sinemalar bağlamında da ele almak gerekir. Bu bağlamda Hindistan ve Pakistan sinemasında önemli yapımların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Müslümanların sinemadaki temsiline Pakistanlı bir yönetmenin değinmesi ve İslam dünyasında ortaya çıkan sorunları işlemesi son derece dikkat çekicidir.
Gençlerin Rüyasını Ekim Düşü’nde (1999) Görmek ve Kadın Öğretmenlerin Değerine Dair Kısa Bir Giriş
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.
Alışverişe devam et