TRUMAN SHOW: BİR GERÇEKLİK YANILSAMASI VE MEDYA ELEŞTİRİSİ

Dr. Öğretim Üyesi Yunus NAMAZ[1]

Nida Dergisi 190. Sayı – Mayıs – Haziran / 2019

1900’lü yıllarda hareketli resimlerin, bir sanatın doğuşuna olanak sağlayacağını düşünmek o dönemde anlaşılması güç bir durum olabilirdi. Ancak bu sanatın, günümüze kadar gelen süreç içerisinde nasıl bir gelişim ve değişim geçirdiğini düşündüğümüzde, sinemanın insanları etkileme ve büyülemede önemli bir rolü olduğunu söylemek zor bir durum olmasa gerek. Ortaya çıktığı ilk yıllardan bugüne kadar tekniğin ve teknolojinin olanaklarıyla sürekli gelişen sinema, yeni ürünler (filmler) ortaya çıkararak, bir endüstrinin doğuşunu da beraberinde getirir. Artık insanlar sadece eğlenmemekte, boş vakitlerini harcamamaktadır. Seyirlik bir durum, haz veren bir araç halini almanın ötesine geçerek, Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstrisine” dönüşmeye başlamaktadır. Film üretimi basit bir macera değilse o halde, film yapım ve dağıtım şirketlerinin daha fazla kâra odaklanarak sinemanın bir sanat olup olmadığı tartışmasının bir kez daha gündeme getirir. Bu tartışmalara son nokta konulmadığına göre sözü Duhamel’e şu sözlerine vererek bir girişle başlayalım.

“Ancak kölelere uygun düşebilecek bir vakit öldürme aracı, sıkıntılarının altında ezilen, bilgisiz, yoksul, çalışmaktan posaları çıkmış yaratıklar için düşünülebilecek bir eğlence… Hiçbir yoğunlaşma istemeyen, hiçbir düşünme yetisi koşul kılmayan bir gösteri… Yüreklerde hiçbir ışık yakmayan, günün birinde Los Angeles’ta ‘star’ olmak gibi gülünç bir umudun dışında, hiçbir umut uyandırmayan bir gösteri…” (1)

Sinemaya ve belki de onu takip eden seyirciye yönelik bu olumsuz eleştiriler ne Duhamel’in, ne de bir başkasının yönelteceği ilk eleştiriydi. Burada ele alınmak istenen, kitle iletişim araçlarından birinin (sinema), diğer bir kitle iletişim aracına (televizyona/medyaya) dönük yaklaşımının olumsuz tasvirinin ne denli mümkün olup olamayacağıdır. Gerçeği yeniden üreten sinema, etrafımızı saran medya gerçekliğini anlamada izleyicilere nasıl bir fikir verebilir? Sinemanın böyle bir yola başvurmasındaki temel neden ne olabilir? Böyle bir soru yumağının arka planındaki nedenleri sorgulamayı esas alan sinema; medyaya ve özellikle televizyona ve onunla beraber popüler kültüre, tüketim kültürüne yönelik eleştiriye yer vererek neyi amaçlar, bizlere nasıl bir mesaj verir? İşte bu soruların Truman Show (1998) filminde nasıl ele alındığına yer vereceğiz köşemizde.

Sinemada, medyaya yönelik eleştirilere bakılırsa bu tartışmaların ilk örnekleri arasında Başarının Tatlı Kokusu (1957) adlı film zikredilebilir. 1950-2000 arasındaki dönemde Truman Show (1998) ile devam eden süreç karşımıza, 1984 (1984), Brezilya (1985), Gerçeğe Çağrı (1990), Gattaca (1997), Cesur Yeni Dünya (1998), V For Vendetta (2005), Başkalarının Hayatı (2006), Kartal Göz (2008), Kader Ajanları (2011), Azınlık Raporu (2002)ve Köstebek (2011) gibi filmleri çıkarır. Bu eleştirilerin odağındaki örnek yapımlarda sadece medyaya eleştiriler yöneltilmemekte, teknolojinin hayatımızdaki etkisine, toplumu kuşatan tüketim kültürüne yer verilmektedir. Kitle iletişim araçlarının insanlar üzerindeki etkisine yer ayıran bu filmler; kitle kültürüne ve popüler kültüre yönelik eleştiriler üzerinden “gösteri, gözetim ve kontrol toplumu” kavramlarını merceğe almaktadır. Truman Show’daki ana karakterin (Truman) yaşantısında ete kemiğe bürünen ideolojik anlam yapılarını, medya gösterisi, tüketim-kitle kültürü ve gözetim toplumu bağlamında değerlendirebiliriz. Film, asıl eleştirisini televizyon bağımlılığı ve onun yarattığı/dayattığı kültür üzerinde inşa etmektedir Esas can alıcı nokta ise Truman’ın (Jim Carrey) hayatı üzerinde ipoteği olan televizyona, onu elinden tutan güç yapılarına yöneliktir. Televizyonun gündelik hayattaki rolünün eleştirel bir dille yansıtıldığı Truman Show’un final sahnesinde bu eleştiri bir ipucuyla verilir ve medyanın gücüne şu soruyla cevap aranır: Medyanın sunduğu sanal gerçeklikten sıyrılıp kendi gerçekliğini yaşayabilecek bir karakterin hayatını düşleyebilir misiniz? Bu sorunun ardından filmin başına gidebilir, başlangıç ve bitiş noktaları arasında bir gezinti yapabiliriz. Filmin başında Truman Show’uın yapımcısı Andrew Niccol’ün ağzından şu cümleler aktarılır:

Artık aktörleri ve bize hissettirdikleri o sahte duyguları izlemekten bıktık. İhtişamlı gösterilerden ve özel efektlerden yorulduk. İçinde bulunduğu dünya, bazı açılardan sahte de olsa, Truman’ın kendisinde yapay olan hiçbir şey yok. Senaryo yok, replik yok. Her zaman Shakspeare olduğu söylenemez… O bir hayat…”

Truman Show filminde medyanın ya da daha özelde televizyonun, hayatı bir oyuna/eğlenceye dönüştürmesine, gerçekliği yıkarak gündelik yaşamı bir mal/meta haline getirmesine eleştirel biçimde yanıtlar aranmaya devam edilir. Her şeyin popüler kültürün beğenisine sunulması neticesinde, insanların hayatını gözetim altına tutan egemen yapıya/kurumlara, bu gözetimi bir tahakküm boyutuna taşıyan kitle iletişim araçlarına sadece eleştiriler yöneltilmez. Truman Show’da, televizyon izleyicilerinin pasif bir alıcı hükmünde değerlendirilmesine ve ekranın dayattığı sanal hayatların insanları nasıl büyülediğine de yer verilir. Truman, medya ve gerçeklik ilişkisini sorgularken, kitleyi sessiz kalabalıklara dönüştürmede etkin rol üstlenen televizyonun popüler kültürle olan ilişkisini ortaya koymaktadır. “Kontrol-gözetim-gösteri” toplumu üçgeninde medya, gündelik hayat ve gerçekliğin sunumuna eleştirel bir yaklaşım getirilir. 

Truman’ı ortaya çıkaran medya sahipleri ve kitleleri sanal hayatlarla buluşturan yapımcılar, mesleklerinin profesyonelleri olarak karşımıza çıkarlar. Gerçekle uzaktan ya da yakından bir bağı bulunmayan programlar, reality show’lar insanların huzuruna çıkarılmak üzere tüketilmesi gereken ürünlerdir. Televizyonun neyi ya da nasıl sunduğundan öte, “hayatın içinden bir kopya/küçük bir parça” olarak gösterilen/sunulan popüler kültür ürünlerinin, izleyiciyi “an’ı yaşamaya, kendi gerçekliğinden uzaklaşıp başka gerçekler aramaya koyulmaya sevk etmesi” istenir. Truman Show, bir yönüyle film içinde filmdir, bir gerçek içinde başka bir (sanal/ütopik) gerçeklik arayışıdır. Dahası medyanın toplum üzerindeki etkisinin örneklerini sergiler. Örnek olarak Truman’ın (Jim Carry) eşinin “benim için özel hayatla televizyondaki hayat arasında çok fazla bir fark yok” sözü birçok şeyi açıkça ortaya sermeye yetiyor.

Truman’ın hayatı, herkesin bildiği, bilgisi dâhilinde olduğu bir hayat olduğundan hiç kimse bu mutluluğun bozulmasını, hayatlarını kuşatan gerçekliğin bitmesini istememektedir. Televizyonun, radyonun kendilerine sunduğu gerçekliği düşlemektedirler. Filmdeki gösteri, Fransız toplumsal düşünür Guy Debord’ın ifadesiyle “günümüz toplumunun başlıca ürünü” (2) şeklinde tarif edilebilir. Debord, “gösterinin işlevlerinden birinin, sistemin akılcılığını bulanıklaştırıp gizlemek olduğunu ileri sürmüştür” ve gösterinin “tüketicilik ve metalarla yakından ilişkili” olduğunu söylemiştir. “Gösterinin sergilendiği bir Dünya… Yaşanan tüm deneyimleri yöneten meta dünyasıdır”. Truman’ın meta dünyası ve “onların çevresindeki gösteriler yalnızca ekonomiyi değil tüm toplumu da egemenliği altına almaya başlamıştır”.

Truman’ın hayatı, başından sonuna kadar bir gözetim toplumu, insanları gözetlemek üzere imar edilmiş Jeremy Bentham’ın panopticon’unu andırır. Arabanın içine, sahildeki tekneye, limana yerleştirilen her bir kamera, Truman’ın hayatını televizyona aktarmakta, böylece izleyiciler de bu gözetlemeye/kontrole ortak olmaktadır. Türkiye’de bir dönemler bir televizyon gösterisi haline gelen “Biri Bizi Gözetliyor” (Big brother) adlı program ile Truman’ın hayatındaki bazı sahneler arasında benzer bir durumu görmek mümkündür. Bu diziler, özel hayatı deşifre ederken, seyirciler de onların hayatını, neler yaptıklarını merak eden dikizcilere dönüşür. Her tarafı saran kameralar, insanlara gözetlendikleri mesajını verir ve onlar da buna göre gündelik hayattaki davranışlarına yön verirler. Truman’ın hayatının gösterisi bundan farklı olarak, herkesin bir oyunun/filmin içinde olduğunu bildikleri ama kendi gerçeğini yaşayan karakterin/Truman’ın hayatındaki değişmeleri merak ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekliği yeniden üreten televizyon, oyunun/büyünün bozulmasını engelleyen her eyleme son verebilmekte ve böylece Truman’ın hayatı kesintisiz biçimde devam ettirilmek istenmektedir. 

Truman (Jim Carrey), kendisine sunulan bu sanal dünyayı terk etmek istemesini, izleyicilerin uykudan uyandırılmasıyla bağdaştırabiliriz. Ama yaşamını bir film, seyirlik bir maceraya dönüştüren sistem (medya aygıtları) bu rüyanın bozulmasına engel olmaktadır. Hayatın sıradanlığı Truman’ın benliğini kemirirken, onun etrafındaki insanlar bu rüya bitse bile, uykularından uyanması düşünmemekte, başka rüyaları düşlemeye devam etmektedir. Truman’ın etrafındaki insanlar gibi günümüz dünyasındaki insanlar da yapımcıların seslerine kulak veren, neyi istiyorlarsa/izlemek ve görmek istiyorlarsa öyle bir hayatı yaşamak istemektedir denebilir. İnsanlar bütün dikkatleriyle Truman’ın duygularına ortak olurken, onunla özdeşleşmeyi düşünürler. Bu da izleyiciye bir haz vermektedir çünkü onun hayatını yaşamak isteyen izleyiciler, televizyonun teşhirciliğine kendilerine sunulan yapay/sanal dünyaya inanmaktadır. Hayatı bir gösteriye, tüketilen bir röntgenciliğe dönüşen Truman Show’da, ürünler/tüketim nesneleri yerlerini almakta; “yaşantı, bir oyuna dönüşmektedir”.

Truman Show’da medyanın gücü ortaya konularak, kitle iletişim araçlarının insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olabileceğine yer ayrılır. Medyanın, gerçekliği dönüştürerek izleyicileri seyirlik bir topluma dönüştürmesini hicveden film, aynı zamanda insanların da gerçeklik algısını, hayatın bir gözetim ve seyirlik biçiminde anlaşılmasına da eleştirel bir dille karşılık vermektedir. Tıpkı Truman Show’da olduğu gibi Ünsal Oskay da “hepimizin röntgenci ve teşhirci olduğumuzu” söylüyor. Truman’ın hayatını izleyen seyircilerin yaptığı gibi gözetlenmeyi arzuluyor, sosyal medyada takip edilmek, beğenilmek ve paylaşılmak istiyoruz. Hayat anlık bir gösteriye, “ânı yaşa” sloganıyla özetlenirken, gerçeğin bu şekilde yayılması kitleler için bir huzur kaynağı ya da rahatlama imkânı veriyor. O halde son söz olarak “hayatı yaşamıyor adeta seyrediyoruz mu” demeliyiz?

Kaynaklar

(1) Serpil Kırel, Kültürel Çalışmalar ve Sinema. Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2007.

(2) George Ritzer, Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Çev: Şen Süer Kaya. Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.


[1] Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir