İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir. Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. İlk zamanlarda İslam iktisadı alanının teorik ve düşünsel yanları belirgin olarak öne çıkmış, bu alanın kavramsal tanımını ve içeriğini oluşturan söz konusu çalışmalar bir anlamda temel ve örnek teşkil edecek çalışmalar olmuştur denebilir. Konferanslar, akademik çalışmalar, seminerler, atölye faaliyetleri…
Yaşanan bazı gelişmeler, yapılan çalışmaları bütüncül bir iktisadi sistem arayışından finansal sektöre doğru yöneltmiştir. Başlangıçtaki teorik ve düşünsel çabalar, İslam iktisadı düşüncesinin kavramsal ve sistematik tartışmaları birkaç yıl sonra yerini bankacılık ve finans araştırmalarına, tartışmalarına bırakmıştır maalesef. İslam iktisadı alanındaki çalışmalar hâlihazırdaki iktisadi anlayışlara alternatif olmak düşüncesiyle başlatılmışsa da yalnızca faizsiz bankacılık ve finans alanlarına kayması, hedefin küçültülmesi, sınırlandırılması, söz konusu çalışmaların seyrini değiştirmiştir. Özellikle 1980 sonrasında global ekonomik ve politik değişimler paralelinde, söz konusu alternatif sistem arayışları mevcut sistem içerisinde var olma çabalarına doğru evirilmiştir. Faizsiz bankacılık hizmetlerinin başlatılması ile Müslümanlara adeta “sus payı” dercesine sistem içerisinde yer açılmış, kapsamlı araştırmalar giderek azalmıştır. Oysa İslam’ın öğretileri doğrultusunda oluşturulacak bir iktisadi sistem, yalnızca Müslümanların değil tüm insanlığın yararına olacaktır.
Hâlihazır ekonomi piyasası, kısık sesli farklı çabaları kendi içerisinde etkisizleştirerek, devam eden sistemin sürekliliğini sağlamaktadır. Her ne kadar inanç merkezli iktisadi sistem arayışı var ise de bu, giderek inanç merkezli tüketim talebine dönüşmüştür dense yanlış olmaz. Öyle ki inanç merkezli üretim için yola çıkanların büyük çoğunluğu kapitalist iktisadi sistemlerin birer parçası haline gelmiş ve söz konusu sistem bu kesim eliyle sürekliliğini sağlama almıştır.
İslami finans adıyla ortaya çıkanların da kapitalist piyasa koşullarına uyum sağlayıp kapitalizmle bütünleşmeye doğru yol aldıkları söylenebilir. Giderek sermayelerini büyüten Müslüman iş adamları finans sektörünün iştahını kabartıyordu çünkü. İktisadi olarak birlikte yükselmekti hedefleri.
Müslüman iş adamları, İslami finans olarak gördükleri bankalardan her türlü imkânı devşirmişler; ancak bunlardan büyük bir kısmı “piyasa koşulları bunu gerektiriyor” diyerek önceden uzak durdukları, gidenleri de acımasızca eleştirdikleri diğer bankalardan da başta ihtiyaç kredisi olmak üzere birçok yönden yararlanmışlardır. Önceleri bazı bankaların önünden dahi geçmeyenlerin, kapitalizmi içselleştirdikçe ceplerinde o bankaların hesap cüzdanlarını, kredi kartlarını taşımaları nasıl bir dönüşümün yaşandığının acı örneklerinden biridir yalnızca. 1980’li yıllardan önce bazı iş adamlarının, yanlarında çalışan işçilerin emeğinin sömürüldüğünü, helal yollardan bu kadar servetin elde edilmesinin mümkün olamayacağını, zengin-yoksul arasında adeta efendi-köle ilişkisinin yaşandığını ileri süren İslami kesimden bazılarının büyük sermaye sahibi olduktan sonra önceki söylediklerini unutup sermayelerini daha da büyütmek için gelen iktidarlarla iyi ilişkiler içerisine girmeleri, kazandıkça daha da kazanmak için hırçınlaşmaları, yanlarında çalışan işçileri eleştirdikleri iş adamlarından daha çok ezmeleri kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Doymak bilmeyen, menfaatçi, sömürücü… Başlangıçta yoksulluk korkusu ve onu bunu karalamak… Sonra bir güvence arayışı… Mülk sahibi olmak ve kibre düşmek… Ardından güçsüzlere tahakküm etme güdüsünün devreye girmesi… Sonu gelmez bir güç elde etmek için çırpınmak… Siyaseti yönlendirmek… Mütekebbirleşmek…
Nihayet geriye bakıldığında yoksul Müslümanlar bakımından fazla bir değişiklik olmamıştır; değişen yalnızca efendiler olmuş, yoksul Müslümanların sosyal köleliği aynı şekilde devam etmiştir. Efendilerin “bizden” ya da “onlardan” olması neyi değiştirir ki? Bir fark vardır belki de o da, şimdiki efendiler yemek yemeğe başlarken “bismillah” diye başlıyor, yemekten sonra da yemek duası okuyorlar, hepsi bu…
Müslüman iş adamı olduklarını ileri süren kapitalizmi içselleştirmiş bu kişilerin, yoksul oldukları için hesaba almadıkları, itip kaktıkları her bir Müslüman’ın gücü, onların sarsılmaz sandıkları sermayelerinden daha üstündür. Sahip oldukları iman ise Karun’un hazinelerinden çok daha değerlidir. İslami mücadeleyi içselleştirmiş olanların, gelecek kaygısı ve dünya nimetlerini paylaşmak gibi bir derdi olabilir mi? “Şimdiye kadar cefasını sürdük, şimdi de sefasını süreceğiz.” anlayışıyla hareket edenlerin bunu anlamaları mümkün mü? Hele de hırs sahiplerinin… Hırs insanı yalnızca kanaatsizliğe değil, haksız kazanca da yöneltir. Hırsla dünyayı paylaşmak isteyenlerin doğru uyarılara kulakları kapalıdır hep. Adalet ve ahlâk temelli bir toplum oluşmaması halinde kapitalizmin Müslümanlar üzerindeki yıkımı daha şiddetli olabilir. Yeni sınıfsal ayrışmaların ortaya çıkması… Zengin dindarların sırtını statükoya dayaması, yoksul dindarların ise hep muhalif kalması…
“Şeytan sizi yoksullukla korkutur ve size cimriliği emreder. Allah ise size mağfiret ve bolluk vaat ediyor. Allah her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir.” (Bakara, 268)
İslam iktisadı araştırmaları yapılırken gelinen noktanın iyi tahlil edilmesi gerekir. Çalışmalardaki rehavet veya aksaklık toplumun tercihlerine de yansımaktadır. Ciddi ve sorumluluk bilinciyle yapılan çalışmalar olumlu sonuç verecektir kesinlikle. Bu, insanlık için bir umuttur. Çünkü İslami iktisat yeni paradigma arayışında dünyanın karşısında evrensel bir ahlâk anlayışına, gelişmiş hukuksal temele ve tarihi deneyime sahip tek alternatiftir.
İslam iktisadı alanındaki çalışmalar yeterli görülmese de bu çalışmalar gelecek için bir yol gösterici olacaktır kuşkusuz. Yeter ki bu çalışmalar özverili bir şekilde hız kazansın, finans ve bankacılık alanındaki çalışmaların gölgesinden kurtulsun. Ayrıca farklı disiplinlere ait kavramlarla, bakış açılarıyla İslam iktisadının ortaya konması mümkün değildir. İslam iktisadı kendi kavramlarıyla var olabilir ancak. Konvansiyonel ekonomiden tamamen ayrışıp kendi terminolojisi üzerinden çalışmaların devam etmesi bir zorunluluk gibi görünmektedir. Yine, Kur’ân’da geçen prensiplerle birlikte sünnetin inşa edici karakterini de dikkate alıp sistemli bir şekilde bu çalışmaların, araştırmaların yapılması gerekir. Fıkıh ilminin sunduğu teorik çerçeveden yararlanmak da söz konusu çalışmalara katkı sağlayacaktır. Tüm bu çalışmaları yapmak belirli bir metodoloji takip etmeyi gerektirir. “İslam toplumunun iktisadi yapısı hakkında İslam düşüncesinin altın döneminde yazılan klasik eserleri günümüz literatürüne getirememiş bulunduğumuzdan, bugün İslam ülkelerinin üzerinde durulan iktisat ilmi, doğrudan doğruya Batı iktisat teorilerinin bir tekrarı olmaktan, iktisadi olayları Batı iktisat postulatlarıyla inceleme ve yorumlamadan öteye gitmemektedir.” diyor, Sezai Karakoç.
Dünyaya genel olarak bakıldığında sanayileşme sonrası dönemde temelde iki iktisadi modelden söz edilebilir. Bunlar kapitalizm ya da liberalizm ile sosyalizm ya da komünizm kavramlarıyla belirtilen sistemlerdir. İslam’ın iktisadi anlayışı izah edilirken kapitalizm ve sosyalizmle karşılaştırma yapılması konunun anlaşılması bakımından yararlı olacaktır kuşkusuz.
Kapitalizm ve sosyalizm nihai hedef olarak aynı yönde yer alırlar: İnsanın mutlu olabilmesi için dünyada refah düzeyinin yüksek olması, maddi ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanması. İslam, insanın mutluluğu konusunda kapitalizm ve sosyalizmden farklı bir anlayış ortaya koymaktadır. Bu, tamamen insanın dünyadaki varlık amacıyla ilgilidir. İslam’a göre dünya hayatı geçicidir ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için bir araçtır. Zira asıl olan ahiret yurdudur. Dolayısıyla, İslam’a göre mutluluğun asıl ölçüsü maddi anlamda dünya değildir.
Kapitalizmde kişisel kazanç, özel mülkiyet, teşebbüs özgürlüğü asıldır. Serbest piyasa ekonomisini önemsiyor kapitalizm. Yani, ekonomik faaliyetlerde hiçbir sınırlama kabul etmiyor. Sanayi döneminde girişimin sermaye ile harmanlanıp kapitalist üretim tarzının payandası haline getirildiği söylenir. Liberal kapitalizm serbest piyasayı doğa kanunu olarak görmüştür. Bu da güçlü olanın zayıf olanı ezdiği bir ortamın oluşması demektir.
Bireyler becerilerini en iyi şekilde kullanarak kişisel kazanç elde edebilirler kapitalizme göre.
İnsandaki kişisel kazanç hırsı yararlıdır, rekabeti ve verimliliği artırır, der kapitalizm. Bu da hem yenileşmeyi hem de kalkınmayı beraberinde getirir, diyen kapitalizm, kişisel kazanç hırsını ve bencilliği dizginlemeyi kabul etmiyor.
Para, emeğin karşılığı olan bir değişim aracıdır ve para da alınıp satılabilir. Yani faiz ekonominin ayrılmaz bir parçası gibi kabul edilmektedir. Sermaye ise insan gücünü harekete geçirecek bir araçtır. Üretim araçlarını elinde bulunduranlar tarafından (burjuva, patron) hiçbir ahlâkî kural tanımadan üretimi yapan işçilerin sömürülmesine kapitalizm seyirci kalmıştır. Her koşulda kâr etmeyi, sermayesini sürekli artırmayı düşünen kapitalistlerin, hırsı aklın önüne almaları nedeniyle büyük bir ekolojik yıkımla karşı karşıya kalınmıştır. Çevrenin kirletilmesi… Dünyanın dengesinin bozulması… Daha fazla tüketmek için bilinçsizce üretim… Parçacı yaklaşım… İnsanı değerler kimliğinden uzaklaştırmak… Sözde özgürce üretecek, tüketecek modern insan haline getirmek… Oysa özgürleştirici modernlik sanısı, dünyevileşmiş, bencil, hedonist insanların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Sosyalizm insanı mutlak anlamda özgür kabul etmez ve bu nedenle de insan, ekonomik faaliyetlerde dilediği gibi hareket edemez. Zira insan bencildir ve kişisel hırsı nedeniyle başkalarına zarar vermeye müsaittir. Serbest piyasa kavramına sosyalizmde yer verilmez. Üretim araçlarının özel kişilere bırakılması kabul edilmemekte ve bu durum sömürünün asıl nedeni olarak görülmektedir. Üretim araçları toplum adına devlete aittir. Rekabetin yerine ortaklaşa (komün) çalışma asıldır. Para, emeğin ifadesi olarak bir değişim aracıdır, faize yer yoktur.
İslam’da her şeyin sahibi mutlak güç olan Allah’tır. İnsan elindeki mülke emaneten bakar. İktisadi faaliyetler insanı Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymamalıdır. Kişi iktisadi faaliyetlerine dalıp var oluş nedenini unutmamalıdır.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle taktir etmiştir.” (Furkan, 2)
“Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (sınav konusudur). Allah yanında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Enfal, 28)
Karl Marx, “Genel olarak özel mülkiyetin egemenliği toprak mülkiyeti ile başlar, özel mülkiyetin temeli toprak mülkiyetidir.” der ve özel mülkiyete karşı çıkar. İslam, özel mülkiyete karşı çıkmamakla birlikte bu hakkın kullanımında bazı sınırlandırmalar getiriyor. Muhammed Bakır es-Sadr, “Özel mülkiyet kanuni koruma altındadır, ancak bu hakkın kullanımı ahlâkî değerlerle sınırlıdır. Mülk, Allah’tan emanet olarak alınmıştır ve mülkün kullanımı ahlâkî davranışlarla biçimlenmelidir.” der. O’nun mülkünde onun, buyrukları doğrultusunda tasarrufun vekilidir insan. İnsana düşen görev, diğer faaliyetlerinde olduğu gibi iktisadi faaliyetlerinde de Allah’ın koyduğu hudutlara uymaktır.
Üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyet vardır İslam’da.
“De ki, ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de onu geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.” (ʿÂl-i İmrân, 26) Kişisel kazanç ve teşebbüs özgürlüğü vardır İslam’da. Kapitalizmdeki acımasız rekabet anlayışı değil; yardımlaşma esasına dayalı birlikte büyüme ve gelişmeyi hedefleyici tatlı bir rekabet vardır. Mü’min mü’minin kardeşidir çünkü. Gelişirken, büyürken, mü’min kardeşinin iflasını, batmasını istemek yerine, onun iktisadi anlamda ayakta kalmasını desteklemek vardır. Bencil ve sınırsız kazanma, kişinin yalnızca kendisini önemli görüp başkalarını önemsememesi İslam’da kabul edilmez. Mü’minin asıl amacı Allah’ı hoşnut etmektir. Asıl amaçtan uzaklaştıracak hiçbir faaliyet, düşünce, yöntem meşru addedilmez. Asıl kazanç emeğe dayalı olan kazançtır.
“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur ve çalışmasının karşılığı verilecektir.” (Necm, 39-40) Üretim yapan insan başkalarının ürettiklerinden de tüketebilir İslam’a göre. Paradan para kazanma yolu olan faiz yasaktır. Ticaret ise serbesttir.
“Allah, alışverişi (ticareti) helal, faizi haram kıldı.” (Bakara, 275)
İnsanların emekleri eşit olmadığı için kazançları da eşit olamaz.
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için onlardan kimisini kimisine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)
Her insanın farklı yeteneği vardır ve her insan kendi iradesini farklı şekilde kullanabilir. Ücret işe, beceriye ve yeteneğe göre, serbest piyasa koşullarında karşılıklı rızayla (icap ve kabulle) belirlenir.
İslam’ın “ihtiyaç” kavramı da, birçok kavramda olduğu gibi, diğer sistemlerin ihtiyaç kavramından anlamca farklıdır. Her şeyden önce İslam’a göre bir şeye ihtiyaç duymakla o şey hemen meşru sayılmaz. Bir şeye ihtiyaç duymakla birlikte bu ihtiyacı karşılayan araçların, yöntemlerin de meşru olması aranır. İslam’a göre bir şeyin ihtiyaç olarak kabul edilmesi için onun maslahata uygun olması gerekir.
İhtiyaçları ikiye ayırır İslam iktisadı: Toplumdaki her bir kişinin ihtiyaçları ve toplumun ihtiyaçları. Her bir kişinin ihtiyacı yiyecek, giyecek, yakacak; toplumun bütün olarak ihtiyaçları ise güvenlik, sağlık ve eğitim olarak belirlenmiştir.
“Kim yaşadığı bir toplumda güvenli bir şekilde sabahlarsa, sağlığı yerinde olursa ve yanında günlük yiyeceği bulunursa sanki dünyaya sahip olur.” (Tirmizi)
Kapitalizm insanın ihtiyaçlarını karşılamayı değil; ihtiyaç üretip ona mal satmayı hedefler. Bunun için üretimin hep artırılmasını ister. Modern hayatın tüketim mabetleri olarak görülen AVM’ler kapitalizme hizmet için vardır. AVM’lere ihtiyaç karşılamak için değil; eskileri atmak, yeni modelleri almak için gidilir. Kullan-at anlayışı kapitalizmin temel özelliklerinden biridir. Marka, imaj, statü, taklit, gösteriş… Tükettikçe tükenenlerin rehabilitasyon merkezleri gibi… İhtiyaçtan ziyade görülen her değişik ürüne ölesiye saldırı… İsraf… İsraf kapitalizmin ruhudur çünkü. İsraf nimeti küçümsemektir aslında. Şükür, hamd yoktur onların anlayışında; her şeye haz merkezinden baktıkları için. Oysa hamd ettikçe doymak bilmezliğin, nankörlüğün, isyanın, israfın karşısında Allah’a tevekkülü, sonu gelmez taleplere sınır koymayı, aşırılığa kaymamayı, kanaati öğrenecektir insan.
İktisat… Savurganlıktan da, cimrilikten de kaçınmak… Hayatı ve zamanı itidal üzere sürdürmek… Dere kenarında abdest alındığında bile israftan kaçınmak… İfrat ve tefritten uzak durmak… Adaletten ve şecaatten yana olmak…
“İsrafta bulunmayınız, kuşku yok ki Allah israf edenleri sevmez.” (Enam, 141)
“Kıyamet günü Rabbinin huzurunda şu beş şeyden hesaba çekilmeden kul olduğu yerden kıpırdayamaz: Ömrünü nerede tükettin, gençliğini nerede yıprattın, malını nereden kazanıp nereye harcadın, bilginle ne yaptın?” (Tirmizi)
İslam, insanın davranışlarına ahlâkî kısıtlamalar getirmektedir; buna ihtiyaçlar da dâhildir. Klasik iktisada göre kaynaklar sınırlıdır. İhtiyaçlar sınırsızdır. İslam iktisadı ise kaynakların yeterli, ihtiyaçların sınırlı olduğunu söyler. Yine, klasik iktisadın davranışsal normları bireycilik, kişisel çıkar, rekabet ve ahlâk tanımazlık iken; İslam iktisadının davranışsal normları toplulukçuluk (cemaat), genel çıkar, işbirliği ve ahlâkîliktir.
Sınırsız olan insanın ihtiyaçları değil; onun arzu ve hevesleridir. Kaynakların bölüşümü için acımasız rekabete, kavgaya gerek yoktur. Çünkü yer altı ve yer üstü kaynaklar tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayacak yeterliliktedir. Önemli olan bu kaynakların adil dağılımıdır.
“Kapitalist toplumda “ihtiyaç” dağıtımın olumlu unsurlarından biri değildir. Bireylerin ihtiyacı şiddetlendikçe dağıtımdaki payları azalır. Öyle ki bu durum eninde sonunda çok sayıda bireyin çalışma ve dağıtım alanından çekilmesine yol açacaktır.” diyor, Muhammed Bakır es-Sadr. İslam’ın iktisadi hayatı düzenlerken adalet kavramını merkeze alması kaynakların dengeli bir şekilde dağılımının sağlanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Dünyanın bazı bölgelerinde açlıktan ölümler yaşanıyorsa bunun nedeni kaynakların yetersizliği değil; yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının emperyalist güçler tarafından gasp edilmesi sonucunda gelir dağılımındaki dengesizliktir. Herkese yetecek kadar kaynaklar var iken bunların dağılımı zulümle dengesizleştirilmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün artmakta, yoksulluk giderek daha da yaygınlaşmaktadır. İnsanlığa düşen görev kaynakların keşfi, çıkarılması, işlenmesi ve ihtiyaca göre paylaşılmasıdır. O zaman ancak kimse aç kalmayacak, herkesin barınabileceği bir konutu olacak, işsizlik sona erecek. O zaman ancak adalet, eğitim, güvenlik, ulaşım, sağlık gibi temel ihtiyaçlar karşılanacak ve refah toplumun tamamına adil bir şekilde dağılacak.
İslam insanları dengeye davet eder. Bu denge anlayışı yalnızca tutumlu olmak değil, aynı zamanda bir sorumluluk bilincidir de. İktisadi hayatın dengeli bir şekilde devam etmesi sorumluluk bilincini gerektirir çünkü. Bu bilinç, insanı, tüm faaliyetlerinde uhrevi muhasebeyi dikkate almaya yöneltir ve hayatın İslami kurallara bağlı olarak yürütülmesi için mücadele etme ruhu kazandırır.
İslam’ın öngördüğü kişisel mülkiyet, teşebbüs özgürlüğü, serbest ticaret gibi kavramlar kapitalizmde kullanılan kavramlardan anlam bakımından farklıdır. Salt bazı kavramlar dikkate alınarak İslam iktisadının bazı yönlerinin kapitalist ekonomi modeline benzediğini ileri sürmek doğru değildir. Yine faiz yasağı, üretilen refahın topluma dağıtılması, emeğin korunması gibi kavramlara bakılarak İslam iktisadının sosyalist ekonomi modeline benzediğini ileri sürmek de doğru değildir.
İslam’ın iktisada dair hükümleri herhangi bir ekonomik sistemi onaylama ya da onlara tepki olarak değerlendirilemez. İslam, iktisadi refahın İslam’ın öngördüğü kurallar çerçevesinde ve yine kendi ahlâkî normlarının dikkate alınarak sağlanmasını ister.
Faiz yasağı, zekat, hayır ve infak, serbest ticaret anlayışı, tekelleşmeye karşı olma, kanaat, kâr-zarar ortaklığı gibi kavramlar İslam’ın bütünlüğü içerisinde anlamlandırıldığı taktirde bir değer ifade eder.
Evrene bakıldığında hiçbir şeyde israfın, ölçüsüzlüğün olmadığı görülür kolaylıkla. İnsana düşen görev, evrendeki düzeni bozmak değil; bu düzene ayak uydurmaktır. Evren bir bütündür. Bu bütünden uzaklaşan eylemler fıtri (doğal) düzeni bozmaktadır. İslam bu bütünlüğü “tevhid” kavramıyla ifade eder. İktisadi ilişkiler bu bütünün dışında değildir. Dolayısıyla İslam, iktisadi davranışları da kapsayan bütüncül bir hayat tarzıdır. Kur’ân ve sünnetin öngördüğü normlar, ahlâkî değerler ve davranış standartları kişilerin iktisadi tutumlarını da kapsar. İslam’ın genel olarak diğer hükümlerle tutarlılık arz eden kendine özgü bir iktisadi sistemi vardır.
İslam iktisadının öne çıkan bazı unsurları vardır elbet: Bunlardan birincisi tevhid ve kardeşlik unsurudur. Bu unsur, eşitliği ve işbirliğini birleştirmektedir. Bu da iktisadi faaliyetlerin arkasında sosyal adaletin olmasını gerektirir.
İkincisi, çalışma ve verimlilik unsurudur. İslam, yapılan işler arasında nitelik farkının olabileceğini belirterek, farklı meslekler arasındaki ücret farkını uygun görür. İşçinin ücreti yapılan işin niteliğine ve miktarına oranla verilir ve işçi ücretinin tam ve zamanında ödenmesi istenir.
“İşçinin ücretini alnındaki teri kurumadan veriniz.” (İbni Mace)
Verimlilik açısından modern iktisadın dışında işçi ve işverenin karşılıklı yararları düşünülecek şekilde bir yol izlenmesi öngörülmüştür. İşçi yalnızca emeğinin karşılığı olarak almış olduğu ücretin dışında, işverene sağladığı getiriden de yararlanır. İşveren de yalnızca elde ettiği kârdan değil, işçilere adil bir şekilde dağıttığı ücretlerin neticesinden de yararlanır.
İslam iktisadının yatırım-tüketim ilişkisi üç ana nokta ile belirlenmekte diyor, Choudhury: İlkin, tüketim önceliği hayatın ana gerekliliğine verilmelidir. Âlimlerin ortak görüşü, israfa yol açtığı gerekçesiyle lüks mal üretim ve tüketiminin yasaklanmasıdır. İkinci olarak, herhangi bir ürünün aşırı üretimi ve tüketimi de önerilmemektedir. Bu da üretim kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Unsurlardan üçüncüsü, dağıtımda eşitliktir. İslam iktisadı, gelirin adil dağılımına büyük önem verir. Bu gelirler zekât, sadaka, ganimet, haraç ve öşürdür. Gelirler adil bir şekilde dağıtılırken, diğer iktisadi sistemlerin aksine İslam, sosyal adalet ve kardeşlik açısından çalışamaz durumda olanlara veya iş arayıp bulamayanlara zekât, sadaka vs verilmesini öngörür.
Modern iktisat değer sahibi olan insan yerine yalnızca heva ve hevesi olan bir insan tasavvuru üzerine kuruludur. Bu insan tipi için geçerli olan “maddi yarar”dır. Oysa İslam, insanın bireysel ve sosyal yönlerini bir arada ele alarak bütüncül bir tanımlama getirir. Her şeyden önce Müslümanlık, kendi çıkarlarını değil; Allah’ın hoşnutluğunu öncelemeyi gerekli kılar. Müslüman insanın, iktisadi tercihlerini bir arınma aracı olarak görmesi beklenir. Heva ve hevesleri yönünde değil; ıslahı yaygınlaştırma yönünde bir özdenetim mekanizmasının oluşmasına katkıda bulunması gerekir. Müslüman insan sınırsızca tüketen, ekini ve nesli ifsat eden, ekolojik dengeyi bozan değil; iktisadi faaliyetlerinde tüm yaratılanların hakkını, iyiliğini gözeten olmak zorundadır.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Oruç, bir tevhîd ayrıcalığıdır. Sadece mü’minlere özgüdür oruç. Sadece mü’minlere ayrıcalıktır savm. Tıpkı salâtın, haccın, zekâtın, cihâdın da bir ayrıcalık olduğu gibi. Sözü baştan almak gerekirse, İslâm bir ayrıcalıktır. Müslim seçkin kişidir. Allah katındaki yeri oldukça mûtenadır mü’minin. İslâm, yegâne İlâh’ın, âlemlerin rabbi, eşsiz-benzersiz Allah’ın, eşsiz benzersiz dinidir. İslâm’a dâhil olmak, müslimler sınıfına mensup olmak …
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
İslam İktisadı
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.
Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. İlk zamanlarda İslam iktisadı alanının teorik ve düşünsel yanları belirgin olarak öne çıkmış, bu alanın kavramsal tanımını ve içeriğini oluşturan söz konusu çalışmalar bir anlamda temel ve örnek teşkil edecek çalışmalar olmuştur denebilir. Konferanslar, akademik çalışmalar, seminerler, atölye faaliyetleri…
Yaşanan bazı gelişmeler, yapılan çalışmaları bütüncül bir iktisadi sistem arayışından finansal sektöre doğru yöneltmiştir. Başlangıçtaki teorik ve düşünsel çabalar, İslam iktisadı düşüncesinin kavramsal ve sistematik tartışmaları birkaç yıl sonra yerini bankacılık ve finans araştırmalarına, tartışmalarına bırakmıştır maalesef. İslam iktisadı alanındaki çalışmalar hâlihazırdaki iktisadi anlayışlara alternatif olmak düşüncesiyle başlatılmışsa da yalnızca faizsiz bankacılık ve finans alanlarına kayması, hedefin küçültülmesi, sınırlandırılması, söz konusu çalışmaların seyrini değiştirmiştir. Özellikle 1980 sonrasında global ekonomik ve politik değişimler paralelinde, söz konusu alternatif sistem arayışları mevcut sistem içerisinde var olma çabalarına doğru evirilmiştir. Faizsiz bankacılık hizmetlerinin başlatılması ile Müslümanlara adeta “sus payı” dercesine sistem içerisinde yer açılmış, kapsamlı araştırmalar giderek azalmıştır. Oysa İslam’ın öğretileri doğrultusunda oluşturulacak bir iktisadi sistem, yalnızca Müslümanların değil tüm insanlığın yararına olacaktır.
Hâlihazır ekonomi piyasası, kısık sesli farklı çabaları kendi içerisinde etkisizleştirerek, devam eden sistemin sürekliliğini sağlamaktadır. Her ne kadar inanç merkezli iktisadi sistem arayışı var ise de bu, giderek inanç merkezli tüketim talebine dönüşmüştür dense yanlış olmaz. Öyle ki inanç merkezli üretim için yola çıkanların büyük çoğunluğu kapitalist iktisadi sistemlerin birer parçası haline gelmiş ve söz konusu sistem bu kesim eliyle sürekliliğini sağlama almıştır.
İslami finans adıyla ortaya çıkanların da kapitalist piyasa koşullarına uyum sağlayıp kapitalizmle bütünleşmeye doğru yol aldıkları söylenebilir. Giderek sermayelerini büyüten Müslüman iş adamları finans sektörünün iştahını kabartıyordu çünkü. İktisadi olarak birlikte yükselmekti hedefleri.
Müslüman iş adamları, İslami finans olarak gördükleri bankalardan her türlü imkânı devşirmişler; ancak bunlardan büyük bir kısmı “piyasa koşulları bunu gerektiriyor” diyerek önceden uzak durdukları, gidenleri de acımasızca eleştirdikleri diğer bankalardan da başta ihtiyaç kredisi olmak üzere birçok yönden yararlanmışlardır. Önceleri bazı bankaların önünden dahi geçmeyenlerin, kapitalizmi içselleştirdikçe ceplerinde o bankaların hesap cüzdanlarını, kredi kartlarını taşımaları nasıl bir dönüşümün yaşandığının acı örneklerinden biridir yalnızca. 1980’li yıllardan önce bazı iş adamlarının, yanlarında çalışan işçilerin emeğinin sömürüldüğünü, helal yollardan bu kadar servetin elde edilmesinin mümkün olamayacağını, zengin-yoksul arasında adeta efendi-köle ilişkisinin yaşandığını ileri süren İslami kesimden bazılarının büyük sermaye sahibi olduktan sonra önceki söylediklerini unutup sermayelerini daha da büyütmek için gelen iktidarlarla iyi ilişkiler içerisine girmeleri, kazandıkça daha da kazanmak için hırçınlaşmaları, yanlarında çalışan işçileri eleştirdikleri iş adamlarından daha çok ezmeleri kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Doymak bilmeyen, menfaatçi, sömürücü… Başlangıçta yoksulluk korkusu ve onu bunu karalamak… Sonra bir güvence arayışı… Mülk sahibi olmak ve kibre düşmek… Ardından güçsüzlere tahakküm etme güdüsünün devreye girmesi… Sonu gelmez bir güç elde etmek için çırpınmak… Siyaseti yönlendirmek… Mütekebbirleşmek…
Nihayet geriye bakıldığında yoksul Müslümanlar bakımından fazla bir değişiklik olmamıştır; değişen yalnızca efendiler olmuş, yoksul Müslümanların sosyal köleliği aynı şekilde devam etmiştir. Efendilerin “bizden” ya da “onlardan” olması neyi değiştirir ki? Bir fark vardır belki de o da, şimdiki efendiler yemek yemeğe başlarken “bismillah” diye başlıyor, yemekten sonra da yemek duası okuyorlar, hepsi bu…
Müslüman iş adamı olduklarını ileri süren kapitalizmi içselleştirmiş bu kişilerin, yoksul oldukları için hesaba almadıkları, itip kaktıkları her bir Müslüman’ın gücü, onların sarsılmaz sandıkları sermayelerinden daha üstündür. Sahip oldukları iman ise Karun’un hazinelerinden çok daha değerlidir. İslami mücadeleyi içselleştirmiş olanların, gelecek kaygısı ve dünya nimetlerini paylaşmak gibi bir derdi olabilir mi? “Şimdiye kadar cefasını sürdük, şimdi de sefasını süreceğiz.” anlayışıyla hareket edenlerin bunu anlamaları mümkün mü? Hele de hırs sahiplerinin… Hırs insanı yalnızca kanaatsizliğe değil, haksız kazanca da yöneltir. Hırsla dünyayı paylaşmak isteyenlerin doğru uyarılara kulakları kapalıdır hep. Adalet ve ahlâk temelli bir toplum oluşmaması halinde kapitalizmin Müslümanlar üzerindeki yıkımı daha şiddetli olabilir. Yeni sınıfsal ayrışmaların ortaya çıkması… Zengin dindarların sırtını statükoya dayaması, yoksul dindarların ise hep muhalif kalması…
“Şeytan sizi yoksullukla korkutur ve size cimriliği emreder. Allah ise size mağfiret ve bolluk vaat ediyor. Allah her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir.” (Bakara, 268)
İslam iktisadı araştırmaları yapılırken gelinen noktanın iyi tahlil edilmesi gerekir. Çalışmalardaki rehavet veya aksaklık toplumun tercihlerine de yansımaktadır. Ciddi ve sorumluluk bilinciyle yapılan çalışmalar olumlu sonuç verecektir kesinlikle. Bu, insanlık için bir umuttur. Çünkü İslami iktisat yeni paradigma arayışında dünyanın karşısında evrensel bir ahlâk anlayışına, gelişmiş hukuksal temele ve tarihi deneyime sahip tek alternatiftir.
İslam iktisadı alanındaki çalışmalar yeterli görülmese de bu çalışmalar gelecek için bir yol gösterici olacaktır kuşkusuz. Yeter ki bu çalışmalar özverili bir şekilde hız kazansın, finans ve bankacılık alanındaki çalışmaların gölgesinden kurtulsun. Ayrıca farklı disiplinlere ait kavramlarla, bakış açılarıyla İslam iktisadının ortaya konması mümkün değildir. İslam iktisadı kendi kavramlarıyla var olabilir ancak. Konvansiyonel ekonomiden tamamen ayrışıp kendi terminolojisi üzerinden çalışmaların devam etmesi bir zorunluluk gibi görünmektedir. Yine, Kur’ân’da geçen prensiplerle birlikte sünnetin inşa edici karakterini de dikkate alıp sistemli bir şekilde bu çalışmaların, araştırmaların yapılması gerekir. Fıkıh ilminin sunduğu teorik çerçeveden yararlanmak da söz konusu çalışmalara katkı sağlayacaktır. Tüm bu çalışmaları yapmak belirli bir metodoloji takip etmeyi gerektirir. “İslam toplumunun iktisadi yapısı hakkında İslam düşüncesinin altın döneminde yazılan klasik eserleri günümüz literatürüne getirememiş bulunduğumuzdan, bugün İslam ülkelerinin üzerinde durulan iktisat ilmi, doğrudan doğruya Batı iktisat teorilerinin bir tekrarı olmaktan, iktisadi olayları Batı iktisat postulatlarıyla inceleme ve yorumlamadan öteye gitmemektedir.” diyor, Sezai Karakoç.
Dünyaya genel olarak bakıldığında sanayileşme sonrası dönemde temelde iki iktisadi modelden söz edilebilir. Bunlar kapitalizm ya da liberalizm ile sosyalizm ya da komünizm kavramlarıyla belirtilen sistemlerdir. İslam’ın iktisadi anlayışı izah edilirken kapitalizm ve sosyalizmle karşılaştırma yapılması konunun anlaşılması bakımından yararlı olacaktır kuşkusuz.
Kapitalizm ve sosyalizm nihai hedef olarak aynı yönde yer alırlar: İnsanın mutlu olabilmesi için dünyada refah düzeyinin yüksek olması, maddi ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanması. İslam, insanın mutluluğu konusunda kapitalizm ve sosyalizmden farklı bir anlayış ortaya koymaktadır. Bu, tamamen insanın dünyadaki varlık amacıyla ilgilidir. İslam’a göre dünya hayatı geçicidir ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için bir araçtır. Zira asıl olan ahiret yurdudur. Dolayısıyla, İslam’a göre mutluluğun asıl ölçüsü maddi anlamda dünya değildir.
Kapitalizmde kişisel kazanç, özel mülkiyet, teşebbüs özgürlüğü asıldır. Serbest piyasa ekonomisini önemsiyor kapitalizm. Yani, ekonomik faaliyetlerde hiçbir sınırlama kabul etmiyor. Sanayi döneminde girişimin sermaye ile harmanlanıp kapitalist üretim tarzının payandası haline getirildiği söylenir. Liberal kapitalizm serbest piyasayı doğa kanunu olarak görmüştür. Bu da güçlü olanın zayıf olanı ezdiği bir ortamın oluşması demektir.
Bireyler becerilerini en iyi şekilde kullanarak kişisel kazanç elde edebilirler kapitalizme göre.
Para, emeğin karşılığı olan bir değişim aracıdır ve para da alınıp satılabilir. Yani faiz ekonominin ayrılmaz bir parçası gibi kabul edilmektedir. Sermaye ise insan gücünü harekete geçirecek bir araçtır. Üretim araçlarını elinde bulunduranlar tarafından (burjuva, patron) hiçbir ahlâkî kural tanımadan üretimi yapan işçilerin sömürülmesine kapitalizm seyirci kalmıştır. Her koşulda kâr etmeyi, sermayesini sürekli artırmayı düşünen kapitalistlerin, hırsı aklın önüne almaları nedeniyle büyük bir ekolojik yıkımla karşı karşıya kalınmıştır. Çevrenin kirletilmesi… Dünyanın dengesinin bozulması… Daha fazla tüketmek için bilinçsizce üretim… Parçacı yaklaşım… İnsanı değerler kimliğinden uzaklaştırmak… Sözde özgürce üretecek, tüketecek modern insan haline getirmek… Oysa özgürleştirici modernlik sanısı, dünyevileşmiş, bencil, hedonist insanların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Sosyalizm insanı mutlak anlamda özgür kabul etmez ve bu nedenle de insan, ekonomik faaliyetlerde dilediği gibi hareket edemez. Zira insan bencildir ve kişisel hırsı nedeniyle başkalarına zarar vermeye müsaittir. Serbest piyasa kavramına sosyalizmde yer verilmez. Üretim araçlarının özel kişilere bırakılması kabul edilmemekte ve bu durum sömürünün asıl nedeni olarak görülmektedir. Üretim araçları toplum adına devlete aittir. Rekabetin yerine ortaklaşa (komün) çalışma asıldır. Para, emeğin ifadesi olarak bir değişim aracıdır, faize yer yoktur.
İslam’da her şeyin sahibi mutlak güç olan Allah’tır. İnsan elindeki mülke emaneten bakar. İktisadi faaliyetler insanı Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymamalıdır. Kişi iktisadi faaliyetlerine dalıp var oluş nedenini unutmamalıdır.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle taktir etmiştir.” (Furkan, 2)
“Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (sınav konusudur). Allah yanında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Enfal, 28)
Karl Marx, “Genel olarak özel mülkiyetin egemenliği toprak mülkiyeti ile başlar, özel mülkiyetin temeli toprak mülkiyetidir.” der ve özel mülkiyete karşı çıkar. İslam, özel mülkiyete karşı çıkmamakla birlikte bu hakkın kullanımında bazı sınırlandırmalar getiriyor. Muhammed Bakır es-Sadr, “Özel mülkiyet kanuni koruma altındadır, ancak bu hakkın kullanımı ahlâkî değerlerle sınırlıdır. Mülk, Allah’tan emanet olarak alınmıştır ve mülkün kullanımı ahlâkî davranışlarla biçimlenmelidir.” der. O’nun mülkünde onun, buyrukları doğrultusunda tasarrufun vekilidir insan. İnsana düşen görev, diğer faaliyetlerinde olduğu gibi iktisadi faaliyetlerinde de Allah’ın koyduğu hudutlara uymaktır.
Üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyet vardır İslam’da.
“De ki, ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de onu geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.” (ʿÂl-i İmrân, 26)
Kişisel kazanç ve teşebbüs özgürlüğü vardır İslam’da. Kapitalizmdeki acımasız rekabet anlayışı değil; yardımlaşma esasına dayalı birlikte büyüme ve gelişmeyi hedefleyici tatlı bir rekabet vardır. Mü’min mü’minin kardeşidir çünkü. Gelişirken, büyürken, mü’min kardeşinin iflasını, batmasını istemek yerine, onun iktisadi anlamda ayakta kalmasını desteklemek vardır. Bencil ve sınırsız kazanma, kişinin yalnızca kendisini önemli görüp başkalarını önemsememesi İslam’da kabul edilmez. Mü’minin asıl amacı Allah’ı hoşnut etmektir. Asıl amaçtan uzaklaştıracak hiçbir faaliyet, düşünce, yöntem meşru addedilmez. Asıl kazanç emeğe dayalı olan kazançtır.
“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur ve çalışmasının karşılığı verilecektir.” (Necm, 39-40)
Üretim yapan insan başkalarının ürettiklerinden de tüketebilir İslam’a göre. Paradan para kazanma yolu olan faiz yasaktır. Ticaret ise serbesttir.
“Allah, alışverişi (ticareti) helal, faizi haram kıldı.” (Bakara, 275)
İnsanların emekleri eşit olmadığı için kazançları da eşit olamaz.
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için onlardan kimisini kimisine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)
Her insanın farklı yeteneği vardır ve her insan kendi iradesini farklı şekilde kullanabilir. Ücret işe, beceriye ve yeteneğe göre, serbest piyasa koşullarında karşılıklı rızayla (icap ve kabulle) belirlenir.
İslam’ın “ihtiyaç” kavramı da, birçok kavramda olduğu gibi, diğer sistemlerin ihtiyaç kavramından anlamca farklıdır. Her şeyden önce İslam’a göre bir şeye ihtiyaç duymakla o şey hemen meşru sayılmaz. Bir şeye ihtiyaç duymakla birlikte bu ihtiyacı karşılayan araçların, yöntemlerin de meşru olması aranır. İslam’a göre bir şeyin ihtiyaç olarak kabul edilmesi için onun maslahata uygun olması gerekir.
İhtiyaçları ikiye ayırır İslam iktisadı: Toplumdaki her bir kişinin ihtiyaçları ve toplumun ihtiyaçları. Her bir kişinin ihtiyacı yiyecek, giyecek, yakacak; toplumun bütün olarak ihtiyaçları ise güvenlik, sağlık ve eğitim olarak belirlenmiştir.
“Kim yaşadığı bir toplumda güvenli bir şekilde sabahlarsa, sağlığı yerinde olursa ve yanında günlük yiyeceği bulunursa sanki dünyaya sahip olur.” (Tirmizi)
Kapitalizm insanın ihtiyaçlarını karşılamayı değil; ihtiyaç üretip ona mal satmayı hedefler. Bunun için üretimin hep artırılmasını ister. Modern hayatın tüketim mabetleri olarak görülen AVM’ler kapitalizme hizmet için vardır. AVM’lere ihtiyaç karşılamak için değil; eskileri atmak, yeni modelleri almak için gidilir. Kullan-at anlayışı kapitalizmin temel özelliklerinden biridir. Marka, imaj, statü, taklit, gösteriş… Tükettikçe tükenenlerin rehabilitasyon merkezleri gibi… İhtiyaçtan ziyade görülen her değişik ürüne ölesiye saldırı… İsraf… İsraf kapitalizmin ruhudur çünkü. İsraf nimeti küçümsemektir aslında. Şükür, hamd yoktur onların anlayışında; her şeye haz merkezinden baktıkları için. Oysa hamd ettikçe doymak bilmezliğin, nankörlüğün, isyanın, israfın karşısında Allah’a tevekkülü, sonu gelmez taleplere sınır koymayı, aşırılığa kaymamayı, kanaati öğrenecektir insan.
İktisat… Savurganlıktan da, cimrilikten de kaçınmak… Hayatı ve zamanı itidal üzere sürdürmek… Dere kenarında abdest alındığında bile israftan kaçınmak… İfrat ve tefritten uzak durmak… Adaletten ve şecaatten yana olmak…
“İsrafta bulunmayınız, kuşku yok ki Allah israf edenleri sevmez.” (Enam, 141)
“Kıyamet günü Rabbinin huzurunda şu beş şeyden hesaba çekilmeden kul olduğu yerden kıpırdayamaz: Ömrünü nerede tükettin, gençliğini nerede yıprattın, malını nereden kazanıp nereye harcadın, bilginle ne yaptın?” (Tirmizi)
İslam, insanın davranışlarına ahlâkî kısıtlamalar getirmektedir; buna ihtiyaçlar da dâhildir. Klasik iktisada göre kaynaklar sınırlıdır. İhtiyaçlar sınırsızdır. İslam iktisadı ise kaynakların yeterli, ihtiyaçların sınırlı olduğunu söyler. Yine, klasik iktisadın davranışsal normları bireycilik, kişisel çıkar, rekabet ve ahlâk tanımazlık iken; İslam iktisadının davranışsal normları toplulukçuluk (cemaat), genel çıkar, işbirliği ve ahlâkîliktir.
Sınırsız olan insanın ihtiyaçları değil; onun arzu ve hevesleridir. Kaynakların bölüşümü için acımasız rekabete, kavgaya gerek yoktur. Çünkü yer altı ve yer üstü kaynaklar tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayacak yeterliliktedir. Önemli olan bu kaynakların adil dağılımıdır.
“Kapitalist toplumda “ihtiyaç” dağıtımın olumlu unsurlarından biri değildir. Bireylerin ihtiyacı şiddetlendikçe dağıtımdaki payları azalır. Öyle ki bu durum eninde sonunda çok sayıda bireyin çalışma ve dağıtım alanından çekilmesine yol açacaktır.” diyor, Muhammed Bakır es-Sadr. İslam’ın iktisadi hayatı düzenlerken adalet kavramını merkeze alması kaynakların dengeli bir şekilde dağılımının sağlanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Dünyanın bazı bölgelerinde açlıktan ölümler yaşanıyorsa bunun nedeni kaynakların yetersizliği değil; yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının emperyalist güçler tarafından gasp edilmesi sonucunda gelir dağılımındaki dengesizliktir. Herkese yetecek kadar kaynaklar var iken bunların dağılımı zulümle dengesizleştirilmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün artmakta, yoksulluk giderek daha da yaygınlaşmaktadır. İnsanlığa düşen görev kaynakların keşfi, çıkarılması, işlenmesi ve ihtiyaca göre paylaşılmasıdır. O zaman ancak kimse aç kalmayacak, herkesin barınabileceği bir konutu olacak, işsizlik sona erecek. O zaman ancak adalet, eğitim, güvenlik, ulaşım, sağlık gibi temel ihtiyaçlar karşılanacak ve refah toplumun tamamına adil bir şekilde dağılacak.
İslam insanları dengeye davet eder. Bu denge anlayışı yalnızca tutumlu olmak değil, aynı zamanda bir sorumluluk bilincidir de. İktisadi hayatın dengeli bir şekilde devam etmesi sorumluluk bilincini gerektirir çünkü. Bu bilinç, insanı, tüm faaliyetlerinde uhrevi muhasebeyi dikkate almaya yöneltir ve hayatın İslami kurallara bağlı olarak yürütülmesi için mücadele etme ruhu kazandırır.
İslam’ın öngördüğü kişisel mülkiyet, teşebbüs özgürlüğü, serbest ticaret gibi kavramlar kapitalizmde kullanılan kavramlardan anlam bakımından farklıdır. Salt bazı kavramlar dikkate alınarak İslam iktisadının bazı yönlerinin kapitalist ekonomi modeline benzediğini ileri sürmek doğru değildir. Yine faiz yasağı, üretilen refahın topluma dağıtılması, emeğin korunması gibi kavramlara bakılarak İslam iktisadının sosyalist ekonomi modeline benzediğini ileri sürmek de doğru değildir.
Faiz yasağı, zekat, hayır ve infak, serbest ticaret anlayışı, tekelleşmeye karşı olma, kanaat, kâr-zarar ortaklığı gibi kavramlar İslam’ın bütünlüğü içerisinde anlamlandırıldığı taktirde bir değer ifade eder.
Evrene bakıldığında hiçbir şeyde israfın, ölçüsüzlüğün olmadığı görülür kolaylıkla. İnsana düşen görev, evrendeki düzeni bozmak değil; bu düzene ayak uydurmaktır. Evren bir bütündür. Bu bütünden uzaklaşan eylemler fıtri (doğal) düzeni bozmaktadır. İslam bu bütünlüğü “tevhid” kavramıyla ifade eder. İktisadi ilişkiler bu bütünün dışında değildir. Dolayısıyla İslam, iktisadi davranışları da kapsayan bütüncül bir hayat tarzıdır. Kur’ân ve sünnetin öngördüğü normlar, ahlâkî değerler ve davranış standartları kişilerin iktisadi tutumlarını da kapsar. İslam’ın genel olarak diğer hükümlerle tutarlılık arz eden kendine özgü bir iktisadi sistemi vardır.
İslam iktisadının öne çıkan bazı unsurları vardır elbet: Bunlardan birincisi tevhid ve kardeşlik unsurudur. Bu unsur, eşitliği ve işbirliğini birleştirmektedir. Bu da iktisadi faaliyetlerin arkasında sosyal adaletin olmasını gerektirir.
İkincisi, çalışma ve verimlilik unsurudur. İslam, yapılan işler arasında nitelik farkının olabileceğini belirterek, farklı meslekler arasındaki ücret farkını uygun görür. İşçinin ücreti yapılan işin niteliğine ve miktarına oranla verilir ve işçi ücretinin tam ve zamanında ödenmesi istenir.
“İşçinin ücretini alnındaki teri kurumadan veriniz.” (İbni Mace)
Verimlilik açısından modern iktisadın dışında işçi ve işverenin karşılıklı yararları düşünülecek şekilde bir yol izlenmesi öngörülmüştür. İşçi yalnızca emeğinin karşılığı olarak almış olduğu ücretin dışında, işverene sağladığı getiriden de yararlanır. İşveren de yalnızca elde ettiği kârdan değil, işçilere adil bir şekilde dağıttığı ücretlerin neticesinden de yararlanır.
İslam iktisadının yatırım-tüketim ilişkisi üç ana nokta ile belirlenmekte diyor, Choudhury: İlkin, tüketim önceliği hayatın ana gerekliliğine verilmelidir. Âlimlerin ortak görüşü, israfa yol açtığı gerekçesiyle lüks mal üretim ve tüketiminin yasaklanmasıdır. İkinci olarak, herhangi bir ürünün aşırı üretimi ve tüketimi de önerilmemektedir. Bu da üretim kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Unsurlardan üçüncüsü, dağıtımda eşitliktir. İslam iktisadı, gelirin adil dağılımına büyük önem verir. Bu gelirler zekât, sadaka, ganimet, haraç ve öşürdür. Gelirler adil bir şekilde dağıtılırken, diğer iktisadi sistemlerin aksine İslam, sosyal adalet ve kardeşlik açısından çalışamaz durumda olanlara veya iş arayıp bulamayanlara zekât, sadaka vs verilmesini öngörür.
Modern iktisat değer sahibi olan insan yerine yalnızca heva ve hevesi olan bir insan tasavvuru üzerine kuruludur. Bu insan tipi için geçerli olan “maddi yarar”dır. Oysa İslam, insanın bireysel ve sosyal yönlerini bir arada ele alarak bütüncül bir tanımlama getirir. Her şeyden önce Müslümanlık, kendi çıkarlarını değil; Allah’ın hoşnutluğunu öncelemeyi gerekli kılar. Müslüman insanın, iktisadi tercihlerini bir arınma aracı olarak görmesi beklenir. Heva ve hevesleri yönünde değil; ıslahı yaygınlaştırma yönünde bir özdenetim mekanizmasının oluşmasına katkıda bulunması gerekir. Müslüman insan sınırsızca tüketen, ekini ve nesli ifsat eden, ekolojik dengeyi bozan değil; iktisadi faaliyetlerinde tüm yaratılanların hakkını, iyiliğini gözeten olmak zorundadır.
İlgili Yazılar
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Vaatlerin Ötesinde: Teşhir Nesnesi Olarak Bilim Kurgusal Bedenler
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Oruç Bir Ayrıcalıktır
Oruç, bir tevhîd ayrıcalığıdır. Sadece mü’minlere özgüdür oruç. Sadece mü’minlere ayrıcalıktır savm. Tıpkı salâtın, haccın, zekâtın, cihâdın da bir ayrıcalık olduğu gibi. Sözü baştan almak gerekirse, İslâm bir ayrıcalıktır. Müslim seçkin kişidir. Allah katındaki yeri oldukça mûtenadır mü’minin. İslâm, yegâne İlâh’ın, âlemlerin rabbi, eşsiz-benzersiz Allah’ın, eşsiz benzersiz dinidir. İslâm’a dâhil olmak, müslimler sınıfına mensup olmak …
İslamilik Endeksi Ne Kadar İnsanidir
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.