Zayıf, güçlüye; aciz, kuvvetliye; eksik, mükemmele; çirkin, güzele; küçük, büyüğe özenir, benzemek ister. İnsanlar da böyledir, toplumlar da…
Edebiyatta da çoğunlukla benzetme (teşbih) sanatının kuralı budur. Güçlü zayıfa benzetilmez; zayıf güçlüye benzetilir.
Sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta da bunu görmek mümkündür.
Ancak bazen de bir hastalık olarak, güçlü olduğu halde kendini zayıf görenler; mükemmel olduğu halde kendisini eksik görenler; daha iyi, daha güzel olduğu halde kendisini çirkin görenler var. Kendisinden aşağıda olanlara özenirler. Buna tıpta ne hastalığı derler bilmiyorum. Ama tedaviyi gerektiren psikolojik bir rahatsızlık olduğu belli.
Bir fıkra anlatırlar:
Adamın biri böyle psikolojik bir rahatsızlık geçirmiş. Kendisini darı sanır ve kümes hayvanlarından kaçarmış. Hastanede bir süre tedavi görmüş. Doktor, sağlığının düzeldiğine kanaat getirince taburcu etmiş. Hastayı uğurlarken de öğüt vermeyi ihmal etmemiş:
-Sen darı değilsin! Artık bunu biliyorsun. Tavuklardan kaçıp saklanmana gerek yok, deyince…
Hasta:
-Tamam, doktor bey. Ben bunu kabul ediyorum. Fakat siz benim darı olmadığımı tavuklara da söylediniz mi, demiş.
Evet, darı olmadığı halde bir de böyle kendisini darı görenler var. Bizim üzerinde durmak istediğimiz konu da bu işte.
Tarihte Müslümanların, güçlü, parlak, güzel dönemlerinde Avrupa ülkeleri bize özenmeye çalıştılar. Avrupalı öğrenciler, Endülüs’e, Şam’a, Bağdat’a gidip tahsil yapıyorlardı. O zaman bu iller, dünyanın en büyük ilim, kültür ve medeniyet merkezleriydi. Kendilerine medeni ve entelektüel desinler diye Hıristiyan gençler, Arapça konuşuyorlar, Arapça şiirler ezberliyorlar ve birçoğu Müslüman oluyorlardı. Bunu önlemek için Avrupa’nın yazarları, vaizleri, dernekleri seferber oldular.
Endülüs, modern şehirlere ve gül kokan, pırıl pırıl sokaklara sahip iken; o dönemde Avrupa’nın sokaklarında çamurdan, insan ve hayvan pisliğinden geçilmiyordu. Kralları da, halk da yıkanmayı günah ve suç sayıyorlardı. Avrupalılar, insanlığı ve medeniyeti Müslümanlardan öğrendiler. Endülüs’teki üniversiteleri örnek alarak üniversite açmaya başladılar. Avrupa’nın reform ve Rönesans hareketlerini Endülüs başlattı.
Vahşileşen, kana doymayan, insanlıktan çıkmış insanlara, insanlığı bugün yine tarihi misyonunu üstlenerek Müslümanlar öğretmekle sorumludur.
Özellikle Osmanlının son döneminde görülen Batı hayranı bazı kimseler, Osmanlı düşmanlığı yaparken; Avrupa’nın aydınları ve düşünürleri Osmanlıya gıptayla ve hayranlıkla bakıyorlardı. Bunun çok sayıda örnekleri var. İşte o örneklerden bir tanesi:
Avrupa’daki yobazlığa, haksızlığa, baskıya, barbarlığa ve zorbalığa isyan eden çok sayıda düşünür vardı. Bunlardan biri de İtalyan düşünürü, filozofu ve aynı zamanda papaz olan Campanella’ydı. Haklı isyanından dolayı uzun yıllar hapishanede yattı. Campanella, “Güneş Ülkesi” adlı kitabında şöyle diyor:
“İçinde yaşadığım şafaksız gecenin, bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat (baskıcı, zalim ve keyfi yönetim) var. Bu, özgür düşünceleri ancak gece vaat eder.
Ben, bir Güneş ülkesinin hasretliğini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın, karanlık olmasın. Güneş ülkesini yeryüzünde bulmak mümkün mü? Düşünce özgürlüğüne, vicdan (inanç) özgürlüğüne, dil (konuşma) özgürlüğüne karışmayan Osmanlı’nın varlığı, yarın böyle bir ülkenin olacağını gösteriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Müslüman Türkler var, öyleyse; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’ yarın neden olmasın.”
Birinci Ahmet döneminde yaşayan yabancı bir düşünür, Osmanlıyı böyle görüyordu. Onlar böyle bakıyorlardı Müslümanlara.
Çağımız Müslümanları, İslam’ın buyruklarına kulak asmamaya başladılar. Tembelleştiler. Gerilediler.
Bazıları bu geri kalmışlığın nedeni olarak İslam’ı görüp suçlamaya başladılar. Bazıları da, İslam’dan vazgeçemediler ama başka inançlara hayranlıklarını da gizleyemediler. Hangi inanç, ideoloji ve düşünce sahneye çıksa; bu kimseler, (kendilerini aşağı görme psikolojisiyle) onun İslam’da da olduğunu söylemeye ve savunmaya başladılar.
Bir zamanlar, “Sosyalizm” modaydı. Bazı Müslümanlar, İslam’da da sosyalizmin olduğunu savundular. Hatta “İslam Sosyalizmi” adında kitaplar yazdılar. Demokrasi mi gündemde, yine bazı Müslümanlar çıkıp gerçek demokrasinin İslam’da olduğunu söylemeye başladılar. “İslam Demokrasisi” adıyla kitaplar yazdılar.
Kimileri “İslam liberalizmi”nden bahsetti. Kimileri “pragmatizm”in, “realizm”in, hatta “kapitalizm”in İslam’da olduğunu savundu.
Laiklik, dini kabul etmemeyi, dinlerden uzak durmayı ifade ettiği halde; laikliğin, İslam’da da olduğunu ileri sürüp “Kâfirun” suresini delil gösterdi kimileri.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz…
Anlamıyorum; bazı insanlar neden İslam’ı bazı düşünce sistemlerine benzetmek için kendilerini zorluyorlar? Buldukları ayet ve hadisleri kendilerine göre yorumlayarak İslam’ın o düşünceyi desteklediğini ispatlamaya çalışıyorlar?
Bakıyorsunuz, kadınların başlarını açmasını arzu eden birileri ayetleri evirip çevirip kendilerini haklı çıkarmak için uğraşıyorlar.
Darbeci komutan Kenan Evren cumhurbaşkanıyken; “Dinde çarşaf giymek, başı ve yüzü örtmek yoktur. Türkmen kızları çok güzel olduğu için başlarını ve yüzlerini örterek erkeklerden gizlenmişler. Başörtüsü ve peçe buradan çıkmış.“ deme ihtiyacını duymuştu nedense. Dini delil olarak da Mevlana’nın, Fîhi Mâ Fîh adlı kitabında yazdıklarını göstermişti.
Bazıları, ayetleri kendi arzularına göre yorumlayıp faizin helal olduğunu savunuyorlar.
Bazıları da vahyi bırakmış; duyup buldukları hurafeleri ve bid’atleri dine sokma gayreti içinde…
Kimsenin bu dini bozmaya, değiştirmeye, başka bir dine yama yapmaya; yanlış tanıtmaya hakkı yoktur. İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Hesabı Allah’a kalmıştır.
Allah’ın dini açıktır, nettir, anlaşılır ve kolaydır. Helaller ve haramlar bellidir. Bu dinin, Ebcedle, cifirle, şifrelerle çözülmeye de ihtiyacı yoktur. Bunu iddia edenler, dininin açık ve kolay olduğunu söyleyen Allah Teâlâ’yı yalancılıkla suçlama küstahlığı gösteriyorlar.
Bizim görevimiz, Allah’ın dinini bir şeylere benzetmek değildir; Allah’ın dinini, yapılan iğreti yamalardan temizlemek, sürülen kirlerden arındırmaktır. Analizdir. Sentezcilik değildir. Alaşım, karışım yapmak yerine; ayrıştırmaktır, saflaştırıp asli haline döndürmektir.
“Lâ ilâhe, illallah”ın anlamı da bu değil mi? Tevhidle, Tesbihle, tahmidle, tekbirle, zikirle… Allah’ı layık olduğu isim ve sıfatlarıyla diğer varlıklardan (yarattıklarından) nasıl tenzih ediyor, soyutluyorsak; Allah’ın dinini de; diğer dinlerden, düşüncelerden, ideolojilerden, sistem ve felsefelerden arındırıp soyutlayarak uzak tutmak borcundayız.
Örneğin; İslam’ı sosyalizme benzetmek yerine; İslam’ın adaletinden bahsedelim… Demokrasiye benzetmek yerine; İslam’ın istişareye verdiği önemi dile getirelim… Çin menşeili mistisizmi sahiplenerek “İslam …” demek yerine; İslam’ın ihlasından, takvasından, zühdünden söz edelim…
Müslüman, nasıl Allah’ı, başka varlıklara benzetmiyor, ortak tanımıyorsa; “Allah katında din İslam’dır.” diyerek Allah’ın dinini de, başka dinlere ve düşüncelere ortak tanımamakla ödevlidir.
Müslüman, Allah’a şirk koşmamaya gösterdiği hassasiyeti, Allah’ın dinine karşı da göstermekle yükümlüdür.
İslam dini tamamlanmıştır. Eksiği de, fazlası da yoktur. İnsanların ve toplumların bütün hayatlarını kucaklayacak mükemmelliktedir. Allah’ın şerefli olarak yarattığı insanın hayat anayasasıdır, rehberidir, kılavuzudur. İslam, beşeri dinlerin, düşüncelerin, aksesuarı, katkı maddesi değildir. Seyyid Kutub’un dediği gibi: “Yama yok. Taviz vermek yok. Yolun ortasında buluşmak yok. Cahiliyet, ne kadar İslam kılığına bürünürse bürünsün ve Müslüman olduğunu ne kadar iddia ederse etsin; anlaşma yok!”
Bazı kimseler, kâfirliklerini ilan edip İslam’a karşı olduklarını açıkça söylerken; bazıları da insanları saptırmak için nedense yine dini kullanma ihtiyacı duyuyorlar.
“Kim Rahmanın zikrini (Kur’an’ını) görmezlikten gelirse, ona (insandan veya görünmez varlıklardan olan) bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun (yanından ayrılmaz ve devamlı kötülükleri telkin eden bir) arkadaşı olur. Onlar (şeytanlar), bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”
Müslüman, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyecek kadar onurlu; şerefli olan ve şeref kazandıran Kur’an adlı bir kitaba sahip; Hz. Muhammed gibi bir önderi var. İslam adlı bir hayat anayasasını rehber edinmiş… Başkalarına yaranmaya çalışarak onların yanında şeref aramaz. Böyle yaparsa; Allah katındaki şerefini de kaybeder. Çünkü: “Şeref Allah’a aittir, Resulüne aittir ve Müslümanlara aittir.”
Başka dinlere, ideolojilere ve düşüncelere uzlaşma teklifi yapmak Müslüman’a yakışmaz. Bunu onlar teklif edince de söyleyeceği söz bellidir:
“Deki: ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da siz tapmazsınız. Sizin dininiz size, benim dinim bana.”
Resuller, bu konuda hiç taviz vermediler. Buna hakları da yoktu zaten. Onlar, bu davranışlarıyla da bize örnek oldular.
“İnsanları, Allah’a (Allah’ın dinine) çağıran, güzel işler yapan ve ‘Ben, Müslümanlardanım.’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!”
BEKLEMEYE DEVAM MI? Bomba sesini duyunca fırlamış yatağından İdlip’li Abdulhamid, koşup yardım edeyim diye çıkmış evinden, bombalanan yerlerin ahvaline yanarken, bir bomba sesi daha duymuş kendi mahallesinden. Anlatıyor ağlayarak İdlib’li Abdulhamid: “Koştum tekrar evimize doğru, mahalle harap olmuştu, baktım; yerde kızkardeşim, amcam, halam, yeğenlerim parçalanmış yatıyor, evin girişine geldiğimde daha dokuz aylık ikiz bebeklerim annelerinin …
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
İslam Neyin Nesi
Zayıf, güçlüye; aciz, kuvvetliye; eksik, mükemmele; çirkin, güzele; küçük, büyüğe özenir, benzemek ister. İnsanlar da böyledir, toplumlar da…
Edebiyatta da çoğunlukla benzetme (teşbih) sanatının kuralı budur. Güçlü zayıfa benzetilmez; zayıf güçlüye benzetilir.
Sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta da bunu görmek mümkündür.
Ancak bazen de bir hastalık olarak, güçlü olduğu halde kendini zayıf görenler; mükemmel olduğu halde kendisini eksik görenler; daha iyi, daha güzel olduğu halde kendisini çirkin görenler var. Kendisinden aşağıda olanlara özenirler. Buna tıpta ne hastalığı derler bilmiyorum. Ama tedaviyi gerektiren psikolojik bir rahatsızlık olduğu belli.
Bir fıkra anlatırlar:
Adamın biri böyle psikolojik bir rahatsızlık geçirmiş. Kendisini darı sanır ve kümes hayvanlarından kaçarmış. Hastanede bir süre tedavi görmüş. Doktor, sağlığının düzeldiğine kanaat getirince taburcu etmiş. Hastayı uğurlarken de öğüt vermeyi ihmal etmemiş:
-Sen darı değilsin! Artık bunu biliyorsun. Tavuklardan kaçıp saklanmana gerek yok, deyince…
Hasta:
-Tamam, doktor bey. Ben bunu kabul ediyorum. Fakat siz benim darı olmadığımı tavuklara da söylediniz mi, demiş.
Evet, darı olmadığı halde bir de böyle kendisini darı görenler var. Bizim üzerinde durmak istediğimiz konu da bu işte.
Tarihte Müslümanların, güçlü, parlak, güzel dönemlerinde Avrupa ülkeleri bize özenmeye çalıştılar. Avrupalı öğrenciler, Endülüs’e, Şam’a, Bağdat’a gidip tahsil yapıyorlardı. O zaman bu iller, dünyanın en büyük ilim, kültür ve medeniyet merkezleriydi. Kendilerine medeni ve entelektüel desinler diye Hıristiyan gençler, Arapça konuşuyorlar, Arapça şiirler ezberliyorlar ve birçoğu Müslüman oluyorlardı. Bunu önlemek için Avrupa’nın yazarları, vaizleri, dernekleri seferber oldular.
Endülüs, modern şehirlere ve gül kokan, pırıl pırıl sokaklara sahip iken; o dönemde Avrupa’nın sokaklarında çamurdan, insan ve hayvan pisliğinden geçilmiyordu. Kralları da, halk da yıkanmayı günah ve suç sayıyorlardı. Avrupalılar, insanlığı ve medeniyeti Müslümanlardan öğrendiler. Endülüs’teki üniversiteleri örnek alarak üniversite açmaya başladılar. Avrupa’nın reform ve Rönesans hareketlerini Endülüs başlattı.
Vahşileşen, kana doymayan, insanlıktan çıkmış insanlara, insanlığı bugün yine tarihi misyonunu üstlenerek Müslümanlar öğretmekle sorumludur.
Özellikle Osmanlının son döneminde görülen Batı hayranı bazı kimseler, Osmanlı düşmanlığı yaparken; Avrupa’nın aydınları ve düşünürleri Osmanlıya gıptayla ve hayranlıkla bakıyorlardı. Bunun çok sayıda örnekleri var. İşte o örneklerden bir tanesi:
Avrupa’daki yobazlığa, haksızlığa, baskıya, barbarlığa ve zorbalığa isyan eden çok sayıda düşünür vardı. Bunlardan biri de İtalyan düşünürü, filozofu ve aynı zamanda papaz olan Campanella’ydı. Haklı isyanından dolayı uzun yıllar hapishanede yattı. Campanella, “Güneş Ülkesi” adlı kitabında şöyle diyor:
“İçinde yaşadığım şafaksız gecenin, bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat (baskıcı, zalim ve keyfi yönetim) var. Bu, özgür düşünceleri ancak gece vaat eder.
Ben, bir Güneş ülkesinin hasretliğini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın, karanlık olmasın. Güneş ülkesini yeryüzünde bulmak mümkün mü? Düşünce özgürlüğüne, vicdan (inanç) özgürlüğüne, dil (konuşma) özgürlüğüne karışmayan Osmanlı’nın varlığı, yarın böyle bir ülkenin olacağını gösteriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Müslüman Türkler var, öyleyse; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’ yarın neden olmasın.”
Birinci Ahmet döneminde yaşayan yabancı bir düşünür, Osmanlıyı böyle görüyordu. Onlar böyle bakıyorlardı Müslümanlara.
Çağımız Müslümanları, İslam’ın buyruklarına kulak asmamaya başladılar. Tembelleştiler. Gerilediler.
Bazıları bu geri kalmışlığın nedeni olarak İslam’ı görüp suçlamaya başladılar. Bazıları da, İslam’dan vazgeçemediler ama başka inançlara hayranlıklarını da gizleyemediler. Hangi inanç, ideoloji ve düşünce sahneye çıksa; bu kimseler, (kendilerini aşağı görme psikolojisiyle) onun İslam’da da olduğunu söylemeye ve savunmaya başladılar.
Bir zamanlar, “Sosyalizm” modaydı. Bazı Müslümanlar, İslam’da da sosyalizmin olduğunu savundular. Hatta “İslam Sosyalizmi” adında kitaplar yazdılar. Demokrasi mi gündemde, yine bazı Müslümanlar çıkıp gerçek demokrasinin İslam’da olduğunu söylemeye başladılar. “İslam Demokrasisi” adıyla kitaplar yazdılar.
Kimileri “İslam liberalizmi”nden bahsetti. Kimileri “pragmatizm”in, “realizm”in, hatta “kapitalizm”in İslam’da olduğunu savundu.
Laiklik, dini kabul etmemeyi, dinlerden uzak durmayı ifade ettiği halde; laikliğin, İslam’da da olduğunu ileri sürüp “Kâfirun” suresini delil gösterdi kimileri.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz…
Anlamıyorum; bazı insanlar neden İslam’ı bazı düşünce sistemlerine benzetmek için kendilerini zorluyorlar? Buldukları ayet ve hadisleri kendilerine göre yorumlayarak İslam’ın o düşünceyi desteklediğini ispatlamaya çalışıyorlar?
Bakıyorsunuz, kadınların başlarını açmasını arzu eden birileri ayetleri evirip çevirip kendilerini haklı çıkarmak için uğraşıyorlar.
Darbeci komutan Kenan Evren cumhurbaşkanıyken; “Dinde çarşaf giymek, başı ve yüzü örtmek yoktur. Türkmen kızları çok güzel olduğu için başlarını ve yüzlerini örterek erkeklerden gizlenmişler. Başörtüsü ve peçe buradan çıkmış.“ deme ihtiyacını duymuştu nedense. Dini delil olarak da Mevlana’nın, Fîhi Mâ Fîh adlı kitabında yazdıklarını göstermişti.
Bazıları, ayetleri kendi arzularına göre yorumlayıp faizin helal olduğunu savunuyorlar.
Bazıları da vahyi bırakmış; duyup buldukları hurafeleri ve bid’atleri dine sokma gayreti içinde…
Kimsenin bu dini bozmaya, değiştirmeye, başka bir dine yama yapmaya; yanlış tanıtmaya hakkı yoktur. İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Hesabı Allah’a kalmıştır.
Allah’ın dini açıktır, nettir, anlaşılır ve kolaydır. Helaller ve haramlar bellidir. Bu dinin, Ebcedle, cifirle, şifrelerle çözülmeye de ihtiyacı yoktur. Bunu iddia edenler, dininin açık ve kolay olduğunu söyleyen Allah Teâlâ’yı yalancılıkla suçlama küstahlığı gösteriyorlar.
Bizim görevimiz, Allah’ın dinini bir şeylere benzetmek değildir; Allah’ın dinini, yapılan iğreti yamalardan temizlemek, sürülen kirlerden arındırmaktır. Analizdir. Sentezcilik değildir. Alaşım, karışım yapmak yerine; ayrıştırmaktır, saflaştırıp asli haline döndürmektir.
“Lâ ilâhe, illallah”ın anlamı da bu değil mi? Tevhidle, Tesbihle, tahmidle, tekbirle, zikirle… Allah’ı layık olduğu isim ve sıfatlarıyla diğer varlıklardan (yarattıklarından) nasıl tenzih ediyor, soyutluyorsak; Allah’ın dinini de; diğer dinlerden, düşüncelerden, ideolojilerden, sistem ve felsefelerden arındırıp soyutlayarak uzak tutmak borcundayız.
Örneğin; İslam’ı sosyalizme benzetmek yerine; İslam’ın adaletinden bahsedelim… Demokrasiye benzetmek yerine; İslam’ın istişareye verdiği önemi dile getirelim… Çin menşeili mistisizmi sahiplenerek “İslam …” demek yerine; İslam’ın ihlasından, takvasından, zühdünden söz edelim…
Müslüman, nasıl Allah’ı, başka varlıklara benzetmiyor, ortak tanımıyorsa; “Allah katında din İslam’dır.” diyerek Allah’ın dinini de, başka dinlere ve düşüncelere ortak tanımamakla ödevlidir.
Müslüman, Allah’a şirk koşmamaya gösterdiği hassasiyeti, Allah’ın dinine karşı da göstermekle yükümlüdür.
İslam dini tamamlanmıştır. Eksiği de, fazlası da yoktur. İnsanların ve toplumların bütün hayatlarını kucaklayacak mükemmelliktedir. Allah’ın şerefli olarak yarattığı insanın hayat anayasasıdır, rehberidir, kılavuzudur. İslam, beşeri dinlerin, düşüncelerin, aksesuarı, katkı maddesi değildir. Seyyid Kutub’un dediği gibi: “Yama yok. Taviz vermek yok. Yolun ortasında buluşmak yok. Cahiliyet, ne kadar İslam kılığına bürünürse bürünsün ve Müslüman olduğunu ne kadar iddia ederse etsin; anlaşma yok!”
Bazı kimseler, kâfirliklerini ilan edip İslam’a karşı olduklarını açıkça söylerken; bazıları da insanları saptırmak için nedense yine dini kullanma ihtiyacı duyuyorlar.
“Kim Rahmanın zikrini (Kur’an’ını) görmezlikten gelirse, ona (insandan veya görünmez varlıklardan olan) bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun (yanından ayrılmaz ve devamlı kötülükleri telkin eden bir) arkadaşı olur. Onlar (şeytanlar), bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”
Müslüman, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyecek kadar onurlu; şerefli olan ve şeref kazandıran Kur’an adlı bir kitaba sahip; Hz. Muhammed gibi bir önderi var. İslam adlı bir hayat anayasasını rehber edinmiş… Başkalarına yaranmaya çalışarak onların yanında şeref aramaz. Böyle yaparsa; Allah katındaki şerefini de kaybeder. Çünkü: “Şeref Allah’a aittir, Resulüne aittir ve Müslümanlara aittir.”
Başka dinlere, ideolojilere ve düşüncelere uzlaşma teklifi yapmak Müslüman’a yakışmaz. Bunu onlar teklif edince de söyleyeceği söz bellidir:
“Deki: ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da siz tapmazsınız. Sizin dininiz size, benim dinim bana.”
Resuller, bu konuda hiç taviz vermediler. Buna hakları da yoktu zaten. Onlar, bu davranışlarıyla da bize örnek oldular.
“İnsanları, Allah’a (Allah’ın dinine) çağıran, güzel işler yapan ve ‘Ben, Müslümanlardanım.’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!”
İlgili Yazılar
Mahalleden
BEKLEMEYE DEVAM MI? Bomba sesini duyunca fırlamış yatağından İdlip’li Abdulhamid, koşup yardım edeyim diye çıkmış evinden, bombalanan yerlerin ahvaline yanarken, bir bomba sesi daha duymuş kendi mahallesinden. Anlatıyor ağlayarak İdlib’li Abdulhamid: “Koştum tekrar evimize doğru, mahalle harap olmuştu, baktım; yerde kızkardeşim, amcam, halam, yeğenlerim parçalanmış yatıyor, evin girişine geldiğimde daha dokuz aylık ikiz bebeklerim annelerinin …
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.