“Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi habersizdir.”
Noam Chomsky
Arsitotales’e göre, “insan, doğası gereği bilmek ister.” Bu bilmek isteminin en tutkulu hal aldığı alanlardan biri de dünyayı ve hayatı bilmektir. İnsanoğlu tarih boyunca dünyanın ve hayatın sırrını çözmek istemiş ve hayatı bu yolla anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu yazıdaki amacımız, hayatı anlamlandırmak için dünyayı anlamamız gerektiği çıkarsaması üzerine farklı bir bakış açısı ile bakmak olacaktır. Ama bunu “dünya düzeni” ve “sistem” gibi bilinen ve güncel müesses nizam telaffuzlarının verdiği rahatsızlık üzerinden yapacağız. Dünyayı bilmek ve dünyayı anlamak antagonizması son günlerde daha popüler bir hal almışken bilmenin değil belki ama anlamanın anlamı ve değerine farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız. İnsanlık olarak dünyayı bildiğimiz iddiasında değilim veya bilmenin gerekliliğine dair bir karşı düşünceye de sahip değilim, sadece eğer bu dünyada yaşıyorsak, bu dünyayı anlamamız da gerektiğini savunuyorum. Ve bunu yaparken anlamak ile bilmek arasındaki ayrıma veya benzerliğe değinmeyeceğim. Hülasa Müslümanlar olarak veya okuyan, düşünen ve araştıran bireyler olarak bu hayatta neyle karşı karşıyayız ve neye karşı mücadele veriyoruz gibi önemli sorulara bir bakış açısı getirmeye çalışacağız.
Dünyayı anlamaktan bahsettik ama neden anlamamız gerektiği hususu da bizim bu yazıdaki esas mevzuumuz değil. Bizim derdimiz, dünyayı anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken önemli bir hususa değinmek. Peki, nedir o husus?
Chomsky’nin tespitini düşünürsek, derdimiz, en başta dünyada neler döndüğünün farkında olmak veya anlamak olmamalıdır. Zira neler döndüğünden haberdar olmayışımızdan evvel bu bihaberliğimize karşı gafletimiz söz konusudur. Dolayısıyla önceliğimiz, neler döndüğüne dair gafletimizin farkına varmak olmalıdır! Öncelikle bir şeyler döndüğünün ve bizim de bu dönen şeyden etkilendiğimizin farkına varmalıyız. Ancak daha sonra dönen şey hakkında düşünebilir ve farkındalık çabasında olabiliriz. Bütün yanılsamalardan azade bir biçimde farkında olmak! Bunun mümkün bir şey olmadığını bildiğimiz için en azından standartların ötesinde bir farkındalığa ihtiyacımız var. Hayatın verili şartlarını aşan bir farkındalığa… Yaşadığımız hayatı anlamak için öncelikle verili olan şeyleri sorgulamamız gerekiyor, bu, dünya için de böyle. Truman Show isimli sinema filminde belli bir yaşa kadar, kurgulanmış bir hayatı yaşadığının farkına varamayan filmin başkahramanı Truman’ın bu durumuna ilişkin Show’un yaratıcısının tespiti çok can alıcıdır: “İnsanlar hayatı onlara sunulduğu haliyle kabul ederler.” Evet, günümüz insanının yaptığı da tam olarak bu. Hayatı bize sunulan haliyle, olduğu gibi kabul ediyor, hiçbir itiraz ve karşı duruş sergilemiyoruz. Bu yaşama biçimine ise en iyi cevabı Sokrates veriyor: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer değildir.” Olduğu haliyle kabul edilmiş, sorgulanmamış bir hayat Müslümanca bir tavır olmaktan uzak olduğu gibi insan aklına da yaraşır bir davranış değildir. Her şeyine her haliyle razı olunarak yaşanan bir hayat, tıpkı Truman’ınki gibi yapay veya bizim olmayan bir hayattır. İçerisinde bulunduğumuz hayatın bizim hayatımız olması için bu hayat içerisindeki şartların ne kadarının bizim tercihimiz olduğunu ve ne kadarına kendi irademizle razı olduğumuzu tekrar düşünmeliyiz. Çok zeki olmak veya çok başarılı olmak hayat içerisinde aktif bir irade sahibi olmaya yetmediği gibi sırf farklı, marjinal veya dikkat çekici biri olmak için protest veya muhalif olmak da hayat içerisinde aktif bir irade sahibi olmaya yeterli değildir. Herhangi biri olmamak için herhangi biri gibi de yaşamamalıyız. Bunun için herhangi biri gibi düşünüp herhangi biri gibi dünyayı anlamamalıyız. Hayatı günlerin akışına bırakarak, hayati sorunları irademiz dışı ve ‘zaman’ ile çözerek bu dünyada bir şeylerin döndüğünün farkına varamayız. Lakin “Kahrolsun sistem!” “Kahrolsun düzen!” sloganları eşliğinde bilinen düzen/sistem tanımlamalarına hakiki sorun muamelesi yaparak da bu farkındalık mümkün olmayacaktır. Söz gelimi bu durumda şu soru ile karşılaşacağızdır: Peki, düzen/sistem ne veya hangisi? Yani kahrolacak şey ne? Veya düzen, kahrolsun dediğiniz şeyden mi sadece teşekkül ediyor? Veyahut kahrolsun dediğiniz şey kahrolursa sistem/düzen çökmüş mü olacak? Bu sorular, sistem/düzen karşısında daha sahici bir duruş için yeterli olmasa da bize, ortada dönen bir şeyin var olduğu bilincine ulaştırmada yardımcı olacaktır. Sonuçta sistem/düzen muğlâklığının farkındalığı bizi bir yerde dönen şeye karşı gafletimizin farkına varmamızı sağlayacaktır. Bir şeylerin döndüğünün, irademiz dışında bir düzenin işlediğinin farkına vardığımız zaman ise bu dönen şeyin ve işleyen düzenin ne olduğuna dair sorgulamaları derinleştirebiliriz. Kahrolsun demeden önce kahrolması gereken bir şeyler var mı ondan emin olmalıyız. Aksi halde dünyada döndüğünü düşündüğümüz şeyler zannı ile bir yarı veya tamamlanmamış bilinç ile yaşarız. Söz gelimi Elon Musk’ın Mars’ta koloniler kurup orda yeni bir dünya kurmak istemesi de sizce mevcut dünyayı anlayamamış olmasından kaynaklanıyor olamaz mı? İşin fantastik ve bilimsel boyutunu bir kenara bırakırsak, bu dünyayı yaşanmaz kılan insanlar Mars’a da benzer bir gadri reva görmeyecekler midir? Belki Elon Musk olaya farklı bir boyuttan bakıyor olabilir veya farklı bir amaç da güdüyor olabilir lakin bu dünyayı yaşanır kılamayan bir insanlık farklı bir gezegende farklı sonuçlar doğuracak eylemler içerisine neden girsin ki? Marx’ın meşhur ve elzem, “Dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir.” tespiti konuyu anlamamız açısında çok önemlidir ancak malum odur ki Marx’da dünyayı anlamadan onu değiştirelim düşüncesini savunmaz. Söz gelimi Marx hayatı anlamaya dair dünyadaki en önemli külliyatlardan birini neşretmesine rağmen ancak bunu diyebilmiştir. Dünyaya dair bu denli çok söz etmiş birinin eyleme geçme talebini takdir edebilmemiz için bizim de bazı sorgulamaları yapmış ve hayata dair bir anlam çabasına girişmiş olmamız gerekmez mi?
Peki, Chomsky’nin bahsettiği dünyada dönen şey ne? Problem ne? Fakire bir zengine bin pay vermek suretiyle zengini daha çok zenginleştiren, fakiri ise daha çok fakirleştiren küresel kapitalizm mi? Dünyayı bir savaş alanına çevirmek isteyen ulus-devlet paradigmasının yayılmacı ve saldırgan politikaları mı? Başta petrol olmak üzere tüm ekonomik ve kültürel alanlarda yayılmacı ve ifsad edici politikasını her geçen gün tahkim eden Amerikan emperyalizmi mi? Sadece ekonomik alanla da kalmayan bir özgürlükler kısıtlılığı ve tek tipçi bir düzeni teklif eden sosyalizm mi? Alternatifi olduğu şey karşısında aciz ve teşne duruma düşen ve köylü bir ideoloji olmakla itham olunan komünizm mi? Doğu diye tasavvur ettiği yeri bir laboratuvar ve inceleme alanı olarak görüp fantezi düzeyinde ciddiyetsiz ve keyfi bir kültürel emperyalizm yaratan Oryantalizm mi? Geleneği, eskiyi, kültürü, sanatı, edebiyatı, iktisadı vs yeniden tanımlayan tahripkâr tahakküm Modernizm mi? Modernizmin biteviye yeni versiyonlarından olan, özellikle de hakikat algısı üzerinde yeni bir tahribatlar silsilesi yaratan çılgınlıklar düzeni Post-modernizm mi? Tanrı merkezli dünya düzenini akıl merkezine, dünyanın dengesini de Batı’ya kaydıran Aydınlanma mı? Teoloji ve metafiziği ilerleme, bilim ve akıla kurban eden pozitivizm mi? Tüm yerel ve küresel anti insan merkezli politikalar mı? Yayılmacı, sistematik mülksüzleştirme politikaları ve küresel bir dokunulmazlığa sahip Siyonizm mi? Nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan küresel hayalet faşizm mi? Kavimleri nesepleri üzerinden kutsallaştıran, Allah’ın tüm bir insanlığa verdiği dünyayı devletleri üzerinden parselleyen ulusçuluk mu? Güçlünün güçsüzü ezdiği tüm zulüm devletleri ve nizamları mı? İdeolojik reflekslerinin, şiddetin ve dar görüşlerin kurbanı olmaktan kurtulamayan birçok sol fraksiyonlar mı? Yahut adını zikretmediğimiz ya da henüz duymadığımız, bilmediğimiz başka ve başkaca düzenler, sorunlar ve belalar mı? Neye karşı mücadele edeceğiz? Düşman kim? Veyahut çözüm ne? İslamcılık mı? Ümmetçilik mi? Ama hayır, çözüm şu anda mevzuumuz değil; zira sorundan henüz emin değiliz. Bir düşünceyi veya ideolojiyi savunmaktan azade düşünürsek, bir çözüm önerisinde bulunmak sorunun doğru tespiti ile mümkün olacaktır. Siz de takdir edersiniz ki yanlış teşhis ile doğru tedavi uygulanmaz. Söz gelimi Modernizm karşıtlığı adı altında, sadece modern giyim kuşam biçimlerini reddettikten sonra AVM’de alışveriş yapan, lüks otellerde tatil yapıp lüks araçlar kullananlar sizce de bir yerlerde yanlış yapmıyorlar mı? Burada eleştirdiğimiz mevzu yapılan eylemin İslamiliği veya dürüstlüğü ile alakalı değil elbette, eylemin tutarlılığının sorgulanması ile alakalıdır. Zira bu tarz bir Modernizm karşıtlığı/eleştirisi, surları yıkılmış kalenin kapısını tahkim etmek misali abesle iştigal etmek olacaktır. Başka bir bakış açısı ile bakarsak, belki de modern her kötülüğün sebebi olarak bilinen kapitalizmin dünyaya verdiği zararın yanında; yeni iş alanları açması, üretimi arttırması, daha çok sayıda insana yaşam alanı yaratması vs gibi faydalarını düşündüğümüzde, sorun olarak gördüğümüz şeyin belki de müspet bir şey olduğunu düşünmeye başlayabiliriz. Doğrusu kapitalizm, iyi yaşamı daha yüksek bir seviyeye, kötü yaşamı ise daha kötü bir seviyeye getirerek insanlık için göreli bir kötülük yaratmıştır. Zayıfı desteklemek yerine onu bir tür doğal seçilim tarzı ile daha kötürüm hale getirmesi, doğrusu onun sadece bir yönünü yansıtır. Dolayısıyla mevzuunun farklı pencerelerden bakıldığında farklı sonuçlar doğurabildiğini görmeliyiz. Bize menfi gelenin başkasına müspet gelmesi göreliliğinden azade, iyi bildiklerimizin kötü, kötü bildiklerimizin iyi olabilmesi durumunu da düşünmeliyiz. Bu durumda mutlak iyi veya mutlak kötü bir sistemin varlığını mı sorgulamalıyız? Dünya hep bir şekilde razı olmadığımız bir düzene sahip olmak zorunda sanırım. Belki de bu hep kötü görme ve memnuniyetsiz olma halidir asıl yanlış olan. Kötü/zor bir zamanda (kimisi için ahir zaman) yaşadığımızı söyleyenler de olacaktır lakin her dönemin kendi içinde iyi olduğu gibi kötü yönleri vardır. Veya bundan sonraki dönemlerin daha kötü olmayacağının garantisi yoktur. İnsanlık her dönemde bir şeylerden şikâyetçi oldu ve bir şeylere karşı mücadele etti. Karşı olmak veya mücadele etmek yanlış değil ise karşı olunan ve mücadele edilen şey mi yanlıştı yoksa? Kahrolsun sistem sloganlarından bıkmadınız mı? Kahrolanın sistem olmadığını bile bile kafamızdaki sisteme sitem etmek belki de yanlış olandır?
Akli melekelerin, felsefenin ve sosyal bilimlerin penceresinden baktığımızda ise iyi denilenin başka bir zaviyeden bakılınca kötü olarak addedilebileceğini görüyoruz. Bu anlamda izafilik yalnızca Post-modern döneme has bir şey değil; aksine çok daha kadim bir tarihe sahip.
Söz gelimi antik çağlardan beri düşünürler reddiyeler, alternatifler ve antitezler ile kümülatif bir miras bırakmıştır. Felsefeyi ve düşünce tarihini geliştiren ve besleyen etkenlerden biri de bu olmuştur kanımca. Sonuçta tüm bir düşün tarihi boyunca dünyayı anlamlandırma ve bilme çabası devamlı ihtilaflı ve antagonizmik olmuştur. Burada hakikatin tarihsel, coğrafi ve değişken olduğunu söylemek de bizi işin içinden kurtarmayacaktır. Hakikatin belirsizliğini savunanlar da sonuçta kendi hakikatlerini sabite kılmış ve dünyayı anlama biçimlerini dayatmıştır. Söz gelimi dogmanın bilimsellikle çeliştiğini söyleyenler, bilimin dogmaları üzerinden dinselliği eleştirmekten çekinmemektedirler. Tekrar soracak olursak; peki, sorun ne? Dünyayı/hayatı anlamlandırmaya çalışırken karşılaştığımız esas sorun ve çözüm ne? Çelişkili olmayan bir düzen/sistem var mı? El-cevap: İslam’ın zalime karşı mazlumun yanında oluşu, tek İlah olarak Allah’a kulluğu emretmesi, her dönem ve her zaman için vazıh ve sarih mesajı çelişkilerden ve ihtilaflardan azadedir. Bütün bu karşıtlıklardan, alternatifler çöplüğünden, neye karşı mücadele edileceğinin şaşkınlığından, tüm karmaşadan ancak İslam’ı savunarak kurtulabileceğimizi düşünüyorum. Ama bundan önce bir şeyleri kahretmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Kahredeceksek dahi bunu o kadar da kolay bir şekilde deği; belli bedellerin sonucu olarak yapmalıyız. İslam’ın mesajının duyusal olduğunu ve rasyonel temellerden uzak olduğunu savunanlar da bizleri başka ikilemlere/cehennemlere gark etmeye devam ettikleri sürece bir alternatif veya teklif sunmuş sayılmayacaklardır. İnsan aklının kurtarıcı olmasını bekleyenler, çözüm ve selameti talep etmek yerine karmaşa ve çözümsüzlükler girdabından razı olmak istemektedirler. Bence bu dünyayı anlamak için gerçek bir çözüm değil, yarım kalmış hatta eksik bir cevaptır. Ziya Paşa’nın da dediği gibi aklın çekemeyeceği sıkletlerin olduğunu unutmamalıyız. Aklı önemsemeyenlere karşı aklı putlaştıranlar da dünyayı anlama çabasında başka bir çıkmazın içine girmişlerdir ve tarih boyunca ideolojiler savaşını beslemekten öteye pek de gidememişlerdir. Belki de hâlâ aklın, felsefenin ve sosyal bilimlerin hak ettiği değeri görmemesinin nedenlerinden biri; temsilcilerinin şahsi hevesleri olabilir. Allah’ın indirdiğini hakkıyla anlayıp tatbik etmeden başka arayışlara girmek Allah’ın indirdiğini itibarsızlaştırmaz, bilakis buna uymayanlar kendi hayatlarını zayi etmiş olurlar. Bu yüzden hayatı ve dünyayı anlamlandırışların tamamı değerli olmakla birlikte İslam ile anlam arayışını çözümlemek, insanlığın ihtiyacı olan en elzem ihtiyaçtır.
Tekrar başa dönecek olursak, Müslümanlar olarak bu dünyaya da bigâne kalamayız. Bütün anlam, teşhis ve tedavi problemlerine rağmen dünyayı tanımalı ve anlamalıyız. Ama bunu yaparken bulunduğumuz aşamayı unutmamalı, dönen şeyin adını koymadan önce onun döndüğünden emin olmalıyız. Ve son olarak bu anlama çabasını bütün özentiliklerden, geri kalmışlık düşüncesinden ve eziklik psikolojisinden azade bir şekilde yapmalıyız. Son tahlilde dünyayı anlamak demek, onu olduğu haliyle kabul etmek demek değil; onu değiştirmek ve ıslah etmek için ilk adımı atmak demektir.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
“Edebiyat” ile “edeb” Arapçada aynı kökten türetilen kelimelerdir. Edebi eser verenlere de yine aynı kökten türetilen “edib” adı verilir. Bu sebeple edebiyat ile edeb arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağı koparan her türlü eser de -adı ne olursa olsun- edebî olmaktan uzaktır. Edebiyatın insanları etkileme gücünün farkında olan dinler, medeniyetler, ideolojiler ve kültürler, insanlara …
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, …
Kahrolsun Sistem
“Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi habersizdir.”
Noam Chomsky
Arsitotales’e göre, “insan, doğası gereği bilmek ister.” Bu bilmek isteminin en tutkulu hal aldığı alanlardan biri de dünyayı ve hayatı bilmektir. İnsanoğlu tarih boyunca dünyanın ve hayatın sırrını çözmek istemiş ve hayatı bu yolla anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu yazıdaki amacımız, hayatı anlamlandırmak için dünyayı anlamamız gerektiği çıkarsaması üzerine farklı bir bakış açısı ile bakmak olacaktır. Ama bunu “dünya düzeni” ve “sistem” gibi bilinen ve güncel müesses nizam telaffuzlarının verdiği rahatsızlık üzerinden yapacağız. Dünyayı bilmek ve dünyayı anlamak antagonizması son günlerde daha popüler bir hal almışken bilmenin değil belki ama anlamanın anlamı ve değerine farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız. İnsanlık olarak dünyayı bildiğimiz iddiasında değilim veya bilmenin gerekliliğine dair bir karşı düşünceye de sahip değilim, sadece eğer bu dünyada yaşıyorsak, bu dünyayı anlamamız da gerektiğini savunuyorum. Ve bunu yaparken anlamak ile bilmek arasındaki ayrıma veya benzerliğe değinmeyeceğim. Hülasa Müslümanlar olarak veya okuyan, düşünen ve araştıran bireyler olarak bu hayatta neyle karşı karşıyayız ve neye karşı mücadele veriyoruz gibi önemli sorulara bir bakış açısı getirmeye çalışacağız.
Chomsky’nin tespitini düşünürsek, derdimiz, en başta dünyada neler döndüğünün farkında olmak veya anlamak olmamalıdır. Zira neler döndüğünden haberdar olmayışımızdan evvel bu bihaberliğimize karşı gafletimiz söz konusudur. Dolayısıyla önceliğimiz, neler döndüğüne dair gafletimizin farkına varmak olmalıdır! Öncelikle bir şeyler döndüğünün ve bizim de bu dönen şeyden etkilendiğimizin farkına varmalıyız. Ancak daha sonra dönen şey hakkında düşünebilir ve farkındalık çabasında olabiliriz. Bütün yanılsamalardan azade bir biçimde farkında olmak! Bunun mümkün bir şey olmadığını bildiğimiz için en azından standartların ötesinde bir farkındalığa ihtiyacımız var. Hayatın verili şartlarını aşan bir farkındalığa… Yaşadığımız hayatı anlamak için öncelikle verili olan şeyleri sorgulamamız gerekiyor, bu, dünya için de böyle. Truman Show isimli sinema filminde belli bir yaşa kadar, kurgulanmış bir hayatı yaşadığının farkına varamayan filmin başkahramanı Truman’ın bu durumuna ilişkin Show’un yaratıcısının tespiti çok can alıcıdır: “İnsanlar hayatı onlara sunulduğu haliyle kabul ederler.” Evet, günümüz insanının yaptığı da tam olarak bu. Hayatı bize sunulan haliyle, olduğu gibi kabul ediyor, hiçbir itiraz ve karşı duruş sergilemiyoruz. Bu yaşama biçimine ise en iyi cevabı Sokrates veriyor: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer değildir.” Olduğu haliyle kabul edilmiş, sorgulanmamış bir hayat Müslümanca bir tavır olmaktan uzak olduğu gibi insan aklına da yaraşır bir davranış değildir. Her şeyine her haliyle razı olunarak yaşanan bir hayat, tıpkı Truman’ınki gibi yapay veya bizim olmayan bir hayattır. İçerisinde bulunduğumuz hayatın bizim hayatımız olması için bu hayat içerisindeki şartların ne kadarının bizim tercihimiz olduğunu ve ne kadarına kendi irademizle razı olduğumuzu tekrar düşünmeliyiz. Çok zeki olmak veya çok başarılı olmak hayat içerisinde aktif bir irade sahibi olmaya yetmediği gibi sırf farklı, marjinal veya dikkat çekici biri olmak için protest veya muhalif olmak da hayat içerisinde aktif bir irade sahibi olmaya yeterli değildir. Herhangi biri olmamak için herhangi biri gibi de yaşamamalıyız. Bunun için herhangi biri gibi düşünüp herhangi biri gibi dünyayı anlamamalıyız. Hayatı günlerin akışına bırakarak, hayati sorunları irademiz dışı ve ‘zaman’ ile çözerek bu dünyada bir şeylerin döndüğünün farkına varamayız. Lakin “Kahrolsun sistem!” “Kahrolsun düzen!” sloganları eşliğinde bilinen düzen/sistem tanımlamalarına hakiki sorun muamelesi yaparak da bu farkındalık mümkün olmayacaktır. Söz gelimi bu durumda şu soru ile karşılaşacağızdır: Peki, düzen/sistem ne veya hangisi? Yani kahrolacak şey ne? Veya düzen, kahrolsun dediğiniz şeyden mi sadece teşekkül ediyor? Veyahut kahrolsun dediğiniz şey kahrolursa sistem/düzen çökmüş mü olacak? Bu sorular, sistem/düzen karşısında daha sahici bir duruş için yeterli olmasa da bize, ortada dönen bir şeyin var olduğu bilincine ulaştırmada yardımcı olacaktır. Sonuçta sistem/düzen muğlâklığının farkındalığı bizi bir yerde dönen şeye karşı gafletimizin farkına varmamızı sağlayacaktır. Bir şeylerin döndüğünün, irademiz dışında bir düzenin işlediğinin farkına vardığımız zaman ise bu dönen şeyin ve işleyen düzenin ne olduğuna dair sorgulamaları derinleştirebiliriz. Kahrolsun demeden önce kahrolması gereken bir şeyler var mı ondan emin olmalıyız. Aksi halde dünyada döndüğünü düşündüğümüz şeyler zannı ile bir yarı veya tamamlanmamış bilinç ile yaşarız. Söz gelimi Elon Musk’ın Mars’ta koloniler kurup orda yeni bir dünya kurmak istemesi de sizce mevcut dünyayı anlayamamış olmasından kaynaklanıyor olamaz mı? İşin fantastik ve bilimsel boyutunu bir kenara bırakırsak, bu dünyayı yaşanmaz kılan insanlar Mars’a da benzer bir gadri reva görmeyecekler midir? Belki Elon Musk olaya farklı bir boyuttan bakıyor olabilir veya farklı bir amaç da güdüyor olabilir lakin bu dünyayı yaşanır kılamayan bir insanlık farklı bir gezegende farklı sonuçlar doğuracak eylemler içerisine neden girsin ki? Marx’ın meşhur ve elzem, “Dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir.” tespiti konuyu anlamamız açısında çok önemlidir ancak malum odur ki Marx’da dünyayı anlamadan onu değiştirelim düşüncesini savunmaz. Söz gelimi Marx hayatı anlamaya dair dünyadaki en önemli külliyatlardan birini neşretmesine rağmen ancak bunu diyebilmiştir. Dünyaya dair bu denli çok söz etmiş birinin eyleme geçme talebini takdir edebilmemiz için bizim de bazı sorgulamaları yapmış ve hayata dair bir anlam çabasına girişmiş olmamız gerekmez mi?
Peki, Chomsky’nin bahsettiği dünyada dönen şey ne? Problem ne? Fakire bir zengine bin pay vermek suretiyle zengini daha çok zenginleştiren, fakiri ise daha çok fakirleştiren küresel kapitalizm mi? Dünyayı bir savaş alanına çevirmek isteyen ulus-devlet paradigmasının yayılmacı ve saldırgan politikaları mı? Başta petrol olmak üzere tüm ekonomik ve kültürel alanlarda yayılmacı ve ifsad edici politikasını her geçen gün tahkim eden Amerikan emperyalizmi mi? Sadece ekonomik alanla da kalmayan bir özgürlükler kısıtlılığı ve tek tipçi bir düzeni teklif eden sosyalizm mi? Alternatifi olduğu şey karşısında aciz ve teşne duruma düşen ve köylü bir ideoloji olmakla itham olunan komünizm mi? Doğu diye tasavvur ettiği yeri bir laboratuvar ve inceleme alanı olarak görüp fantezi düzeyinde ciddiyetsiz ve keyfi bir kültürel emperyalizm yaratan Oryantalizm mi? Geleneği, eskiyi, kültürü, sanatı, edebiyatı, iktisadı vs yeniden tanımlayan tahripkâr tahakküm Modernizm mi? Modernizmin biteviye yeni versiyonlarından olan, özellikle de hakikat algısı üzerinde yeni bir tahribatlar silsilesi yaratan çılgınlıklar düzeni Post-modernizm mi? Tanrı merkezli dünya düzenini akıl merkezine, dünyanın dengesini de Batı’ya kaydıran Aydınlanma mı? Teoloji ve metafiziği ilerleme, bilim ve akıla kurban eden pozitivizm mi? Tüm yerel ve küresel anti insan merkezli politikalar mı? Yayılmacı, sistematik mülksüzleştirme politikaları ve küresel bir dokunulmazlığa sahip Siyonizm mi? Nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan küresel hayalet faşizm mi? Kavimleri nesepleri üzerinden kutsallaştıran, Allah’ın tüm bir insanlığa verdiği dünyayı devletleri üzerinden parselleyen ulusçuluk mu? Güçlünün güçsüzü ezdiği tüm zulüm devletleri ve nizamları mı? İdeolojik reflekslerinin, şiddetin ve dar görüşlerin kurbanı olmaktan kurtulamayan birçok sol fraksiyonlar mı? Yahut adını zikretmediğimiz ya da henüz duymadığımız, bilmediğimiz başka ve başkaca düzenler, sorunlar ve belalar mı? Neye karşı mücadele edeceğiz? Düşman kim? Veyahut çözüm ne? İslamcılık mı? Ümmetçilik mi? Ama hayır, çözüm şu anda mevzuumuz değil; zira sorundan henüz emin değiliz. Bir düşünceyi veya ideolojiyi savunmaktan azade düşünürsek, bir çözüm önerisinde bulunmak sorunun doğru tespiti ile mümkün olacaktır. Siz de takdir edersiniz ki yanlış teşhis ile doğru tedavi uygulanmaz. Söz gelimi Modernizm karşıtlığı adı altında, sadece modern giyim kuşam biçimlerini reddettikten sonra AVM’de alışveriş yapan, lüks otellerde tatil yapıp lüks araçlar kullananlar sizce de bir yerlerde yanlış yapmıyorlar mı? Burada eleştirdiğimiz mevzu yapılan eylemin İslamiliği veya dürüstlüğü ile alakalı değil elbette, eylemin tutarlılığının sorgulanması ile alakalıdır. Zira bu tarz bir Modernizm karşıtlığı/eleştirisi, surları yıkılmış kalenin kapısını tahkim etmek misali abesle iştigal etmek olacaktır. Başka bir bakış açısı ile bakarsak, belki de modern her kötülüğün sebebi olarak bilinen kapitalizmin dünyaya verdiği zararın yanında; yeni iş alanları açması, üretimi arttırması, daha çok sayıda insana yaşam alanı yaratması vs gibi faydalarını düşündüğümüzde, sorun olarak gördüğümüz şeyin belki de müspet bir şey olduğunu düşünmeye başlayabiliriz. Doğrusu kapitalizm, iyi yaşamı daha yüksek bir seviyeye, kötü yaşamı ise daha kötü bir seviyeye getirerek insanlık için göreli bir kötülük yaratmıştır. Zayıfı desteklemek yerine onu bir tür doğal seçilim tarzı ile daha kötürüm hale getirmesi, doğrusu onun sadece bir yönünü yansıtır. Dolayısıyla mevzuunun farklı pencerelerden bakıldığında farklı sonuçlar doğurabildiğini görmeliyiz. Bize menfi gelenin başkasına müspet gelmesi göreliliğinden azade, iyi bildiklerimizin kötü, kötü bildiklerimizin iyi olabilmesi durumunu da düşünmeliyiz. Bu durumda mutlak iyi veya mutlak kötü bir sistemin varlığını mı sorgulamalıyız? Dünya hep bir şekilde razı olmadığımız bir düzene sahip olmak zorunda sanırım. Belki de bu hep kötü görme ve memnuniyetsiz olma halidir asıl yanlış olan. Kötü/zor bir zamanda (kimisi için ahir zaman) yaşadığımızı söyleyenler de olacaktır lakin her dönemin kendi içinde iyi olduğu gibi kötü yönleri vardır. Veya bundan sonraki dönemlerin daha kötü olmayacağının garantisi yoktur. İnsanlık her dönemde bir şeylerden şikâyetçi oldu ve bir şeylere karşı mücadele etti. Karşı olmak veya mücadele etmek yanlış değil ise karşı olunan ve mücadele edilen şey mi yanlıştı yoksa? Kahrolsun sistem sloganlarından bıkmadınız mı? Kahrolanın sistem olmadığını bile bile kafamızdaki sisteme sitem etmek belki de yanlış olandır?
Söz gelimi antik çağlardan beri düşünürler reddiyeler, alternatifler ve antitezler ile kümülatif bir miras bırakmıştır. Felsefeyi ve düşünce tarihini geliştiren ve besleyen etkenlerden biri de bu olmuştur kanımca. Sonuçta tüm bir düşün tarihi boyunca dünyayı anlamlandırma ve bilme çabası devamlı ihtilaflı ve antagonizmik olmuştur. Burada hakikatin tarihsel, coğrafi ve değişken olduğunu söylemek de bizi işin içinden kurtarmayacaktır. Hakikatin belirsizliğini savunanlar da sonuçta kendi hakikatlerini sabite kılmış ve dünyayı anlama biçimlerini dayatmıştır. Söz gelimi dogmanın bilimsellikle çeliştiğini söyleyenler, bilimin dogmaları üzerinden dinselliği eleştirmekten çekinmemektedirler. Tekrar soracak olursak; peki, sorun ne? Dünyayı/hayatı anlamlandırmaya çalışırken karşılaştığımız esas sorun ve çözüm ne? Çelişkili olmayan bir düzen/sistem var mı? El-cevap: İslam’ın zalime karşı mazlumun yanında oluşu, tek İlah olarak Allah’a kulluğu emretmesi, her dönem ve her zaman için vazıh ve sarih mesajı çelişkilerden ve ihtilaflardan azadedir. Bütün bu karşıtlıklardan, alternatifler çöplüğünden, neye karşı mücadele edileceğinin şaşkınlığından, tüm karmaşadan ancak İslam’ı savunarak kurtulabileceğimizi düşünüyorum. Ama bundan önce bir şeyleri kahretmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Kahredeceksek dahi bunu o kadar da kolay bir şekilde deği; belli bedellerin sonucu olarak yapmalıyız. İslam’ın mesajının duyusal olduğunu ve rasyonel temellerden uzak olduğunu savunanlar da bizleri başka ikilemlere/cehennemlere gark etmeye devam ettikleri sürece bir alternatif veya teklif sunmuş sayılmayacaklardır. İnsan aklının kurtarıcı olmasını bekleyenler, çözüm ve selameti talep etmek yerine karmaşa ve çözümsüzlükler girdabından razı olmak istemektedirler. Bence bu dünyayı anlamak için gerçek bir çözüm değil, yarım kalmış hatta eksik bir cevaptır. Ziya Paşa’nın da dediği gibi aklın çekemeyeceği sıkletlerin olduğunu unutmamalıyız. Aklı önemsemeyenlere karşı aklı putlaştıranlar da dünyayı anlama çabasında başka bir çıkmazın içine girmişlerdir ve tarih boyunca ideolojiler savaşını beslemekten öteye pek de gidememişlerdir. Belki de hâlâ aklın, felsefenin ve sosyal bilimlerin hak ettiği değeri görmemesinin nedenlerinden biri; temsilcilerinin şahsi hevesleri olabilir. Allah’ın indirdiğini hakkıyla anlayıp tatbik etmeden başka arayışlara girmek Allah’ın indirdiğini itibarsızlaştırmaz, bilakis buna uymayanlar kendi hayatlarını zayi etmiş olurlar. Bu yüzden hayatı ve dünyayı anlamlandırışların tamamı değerli olmakla birlikte İslam ile anlam arayışını çözümlemek, insanlığın ihtiyacı olan en elzem ihtiyaçtır.
Tekrar başa dönecek olursak, Müslümanlar olarak bu dünyaya da bigâne kalamayız. Bütün anlam, teşhis ve tedavi problemlerine rağmen dünyayı tanımalı ve anlamalıyız. Ama bunu yaparken bulunduğumuz aşamayı unutmamalı, dönen şeyin adını koymadan önce onun döndüğünden emin olmalıyız. Ve son olarak bu anlama çabasını bütün özentiliklerden, geri kalmışlık düşüncesinden ve eziklik psikolojisinden azade bir şekilde yapmalıyız. Son tahlilde dünyayı anlamak demek, onu olduğu haliyle kabul etmek demek değil; onu değiştirmek ve ıslah etmek için ilk adımı atmak demektir.
İlgili Yazılar
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Sosyal Medya Edebiyatı (Mı?)
“Edebiyat” ile “edeb” Arapçada aynı kökten türetilen kelimelerdir. Edebi eser verenlere de yine aynı kökten türetilen “edib” adı verilir. Bu sebeple edebiyat ile edeb arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağı koparan her türlü eser de -adı ne olursa olsun- edebî olmaktan uzaktır. Edebiyatın insanları etkileme gücünün farkında olan dinler, medeniyetler, ideolojiler ve kültürler, insanlara …
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Kitabın Sosyal Medya ile İmtihanı
“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, …