Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Suriye’deki tuhaf şeye ne diyeceğiz? Bin yıllarca medeniyetin kalesi olan diyarların başına gelenleri anlayamadık ki, anlatalım, kavramsal çatılarını çatıp, mantık örgüsünde konuştukça konuşalım. Bir gece vakti yol bilmez, iz bilmez, Arapça bilmez halimle arşınlamıştım Şam ve Halep sokaklarını. Kasiyyun tepesine çıkmış, tepelerde top oynamıştım evvelce tanımadığım arkadaşlarımla. Evinde misafir olmuş, yeğeni hastalandığında hastanede zaman geçirmiş ve kimliksizliğini paylaşmıştım Kürt Şükrü ile. Anlayamadık ama anlamaya çalışıyoruz, yola çoktan çıktık varamasak da istikamette kalırız.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
Yine Yoldayız: İnsanlık Ne Zaman Çıkıyor Yola?
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Suriye’deki tuhaf şeye ne diyeceğiz? Bin yıllarca medeniyetin kalesi olan diyarların başına gelenleri anlayamadık ki, anlatalım, kavramsal çatılarını çatıp, mantık örgüsünde konuştukça konuşalım. Bir gece vakti yol bilmez, iz bilmez, Arapça bilmez halimle arşınlamıştım Şam ve Halep sokaklarını. Kasiyyun tepesine çıkmış, tepelerde top oynamıştım evvelce tanımadığım arkadaşlarımla. Evinde misafir olmuş, yeğeni hastalandığında hastanede zaman geçirmiş ve kimliksizliğini paylaşmıştım Kürt Şükrü ile. Anlayamadık ama anlamaya çalışıyoruz, yola çoktan çıktık varamasak da istikamette kalırız.
Bu yazının devamı 200. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
200. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Sosyal Medyanın Gölgesinde Dilin Varlığı
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Çocuk Hayatın Nesnesi mi?
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
Alışverişe devam et