Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir? İnsan, davranışlarında tamamen özgür müdür? Yoksa insan belli kurallarla sınırlandırılmış mıdır?
Platon’un ahlâk öğretisine göre en üstün değer “mutlak iyi”dir. İnsanın amacı mutlak iyiye uygun davranış sergilemek olmalıdır. Mutlak iyi, evrenle uyum içinde olmaktır ve varlık hakkındaki doğru bilgi en yüksek erdemdir, ona göre.
Aristo, erdem ile akıl ve bilgi arasında bağ kurarak, “Erdem, doğru akla uygun eylem olmakla birlikte aynı zamanda doğru akla giden bir huydur.” der.
İmmanuel Kant’a göre, insan hem doğa hem de ahlâk yasalarına bağlı kalmak zorundadır. İnsanın davranışlarının bir amaca uygun olması gerektiğini söylemektedir Kant.
J.Stuart Mill’in savunduğu faydacılık anlayışına göre ahlâkın temel ilkesi, bir eylemin mümkün olduğu kadar çok sayıda insana mutluluk getirmesidir. Dolayısıyla, ahlâkın temelinde mutluluk isteği vardır.
Hedonist ahlâk anlayışında ve bunun uzantısı olan sözde özgürlükçü ahlâk öğretilerinde çıkarlar ve zevkler temel hedef olmaktadır. Bireyciliğin, marjinal özgürlükçü grupların çoğunun anlayışı bu şekildedir.
Tanımların farklı oluşu, düşüncelerin dayandığı kaynakların farklı oluşundandır aslında. Kimileri ahlâkın kaynağının toplum, kimileri de din olduğunu söylerler. Emile Durkheim, ahlâk ve ahlâkî olmayan şeyler toplumsal olguysa, bu durumda farklı toplumlarda farklı ahlâkîlik ve ahlâki olmayan tanımları da olabilir. Yine, bir toplumdaki normatif sistemler ve cezaya dair yaptırımlar statik değil, değişkendirler. Toplumsal örgütlenme de zaman içinde değişmektedir. Bu nedenle ahlâkîlik ve ahlâkî olmayan tanımlarının zamana ve koşullara göre değişmesi normaldir Durkheim’e göre.
Ahlâk ilkelerinin sabit olmadığını, zamana ve koşullara göre değiştiğini ileri süren ahlâkî göreceliğin (Rölativizmin) temel dayanaklarından biri, kişisel ve toplumsal farklılıklardır. Onlar, her toplumun kendi koşullarına göre oluşturduğu kendine özgü bir ahlâk anlayışının olabileceğini, buna da saygı duymak gerektiğini kabul ederler.
Ahlâk anlayışının insanlığın sosyal ve bilimsel ilerlemesi ile paralel olarak geliştiğini savunan pozitivist Auguste Comte ise sosyal ve bilimsel ilerlemenin sonucunda insanlığı mutluluğa götürecek dinden bağımsız bir ahlâk sisteminin kurulabileceğini öne sürer.
İslam, bir ahlâk sistemi ortaya koyarak insanların hayatlarını buna uygun olarak devam ettirmelerini ister. Kur’an’da Rasulullah’ın büyük bir ahlâk üzerinde olduğu vurgulanır:
“Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem, 4)Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 4)
İslam ahlâkı, tüm zaman ve mekânlarda insanın hayatının tamamını kuşatır, onu merkezine yerleştirir ve çevresindeki her şeyi kapsamına alır. İslam, insanı, kâmil olmaya yönlendirir. Kâmil insan ahlâken üst seviyelere ulaşmış insandır.
Batı dillerinde iki farklı biçimde kullanılmaktadır ahlâk kavramı: Etik ve moral… Etik, ahlâkî kavramların çözümlenmesi için rasyonel ve kurumsal temelleri bulmaya çalışır. Bu da farklı disiplinlere göre farklı ahlâk anlayışlarının kabulü demektir. Moral kavramı ise toplumsal bir içeriğe sahiptir ve genel olarak toplumların bağlı oldukları değer yargılarını, hayat kurallarını ifade etmektedir.
Etik kavramının İslam’ın öngördüğü ahlâk sistemiyle bir ilgisi yoktur. Ahlâk, insanın başta kendisiyle olmak üzere hem içinde yaşadığı toplumla hem doğayla hem de Rabbiyle ilişkisinin ve davranışlarının tümünü kapsar. İslam ahlâkı vahye dayanır, insanların tercihlerine değil.
Rasulullah bir hadisinde, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmet b. Hanbel) demekte, Hz. Aişe ise, “O’nun ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.” diyerek ahlâkın çerçevesini çizmektedir. Kur’an’da imandan hemen sonra iyi davranışta bulunmak hatırlatılır. “İman edin!”, “İyi amelde bulunun!” şeklindeki buyruklar Kur’an’da defalarca yinelenir. Bu ayetler iman ile ahlâkın birlikte bulunması gerektiğini ifade etmektedir. İslam’ın öngördüğü ahlâk anlayışı, “genel ahlâk” gibi sınırları belirsiz, içi boş bir ahlâk anlayışı değildir.
İnsanlara, “Toplumun ortak eğilimi budur!” sözleriyle dayatılan genel ahlâk anlayışı farklı ahlâk anlayışlarını bünyesinde harmanlayan total bir ahlâk anlayışıdır: Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin… Bunlar hiç kimsenin itiraz etmeyeceği genel ahlâk ilkeleridir elbet. Ancak genel ahlâk anlayışının sübjektif, bulanık, dönemsel, değişkenlere göre şekil alabilen bir ahlâk anlayışı olduğu da bir gerçektir. Tarih boyunca birçok siyasal otorite genel ahlâk kavramını eğip bükerek bir özel ahlâk geliştirmeye çalışmış ve bu şekilde kendi egemenlik alanını genişletme, toplumları kontrol altında tutma amacına yönelmiştir. Zamana, coğrafyalara, kişilere göre ahlâk… Hormonlu bir ahlâk anlayışı…
Modern zamanlarda istenilen nedir? Kamusal alanda bir ahlâk anlayışından söz edilebilir mi?
Modern devlet hayatın hemen her alanına nüfuz eden Batılı devlet paradigmasının özünü teşkil etmektedir aslında. Hobbes’un “Leviathan”da belirttiği kişilerin bazı haklarını devlete devretme düşüncesine dayanan toplumsal sözleşmesine göre şekillenmiştir modern devlet. Kamusal alan da modern devletin toplumu istediği şekle dönüştürme alanıdır. Habermas’ta ise kamusal alan özgürlük alanı olarak kabul edilen bir alandır. Özel alanın dışında kalan bir alan… Siyasetin tartışılıp olgunlaştırıldığı… Özgür ve eşit bir düzlemde toplumsallaşmanın sağlandığı…
Modern zamanlarda bireyin özgürlüğüne vurgu yapılırken ortaya konan yasaklarla seküler yönetim formunda bir kamusal alan ve kamusal ahlâk öne çıkarılmaktadır. Bazı kavramların sözlükteki anlamları ile siyasal arenada aldıkları anlam arasında tam bir zıtlık vardır. Kuramsal bilgilerle uygulama arasındaki farklılıklar bundan kaynaklanmaktadır çoğu zaman. “Kamusal alan” kavramı da asıl anlamından uzaklaştırılıp toplum ve siyaset konusundaki paradigmaya göre anlamlandırılmaktadır. Liberaller, devlete karşı sivil toplumu tercih ederek özel alanın kamusal alandan daha fazla genişletilmesinden yana olmuşlardır. Baskıcı yönetimler ise siyasetin herkes tarafından yapılmasını engelleyerek özgürlüklerin kısıtlandığı, sert kuralların uygulandığı bir kamusal alan dizayn etmeye çalışmışlardır.
Jürgen Habermas, kamusal alanın tarafsız olması gerektiğini dile getirerek farklı kimlik ve ideolojilere sahip kişilerin bu alanda birbirleriyle rahatlıkla anlaşabileceklerini ileri sürer. Ona göre, böyle bir uzlaşı ortamının oluşması için hiçbir total projenin bu alana sığdırılmaması gerekir. Dolayısıyla İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık, Hinduizm, Ateizm gibi dinlere, ideolojilere ait projelerin hiç kimseye dayatılmaması gerekir, Habermas’a göre.
Batılı devlet inşasında bazen Machiavelli bazen Hobbes bazen Locke bazen de Rousseau’nun düşünceleri etkili olmuş, kamusal alan da bunların düşünceleri doğrultusunda düzenlenmiştir.
Her ne kadar kamusal alanın herkese açık alan olduğu söylense de dinin toplumsal görünürlüğü Batıda büyük oranda kısıtlı durumdadır. Bir baskı aracına dönüşeceği varsayımıyla dinin kamusal alana girişi engellenmiştir. Tüm dini kavramlardan arındırılmış bir kamusal alan… Her yönetimin keyfince düzenleyebileceği alan… Öznesi sivil toplum olsa da iktidarların tasarruf alanı olmaktan kurtulamayan kamusal alan…
Habermas’ın ele aldığı biçimiyle kamusal alanda bireyler bir dinin mensupları olarak değil, liberal bir devletin vatandaşları olarak vardır. Habermas’a göre: Dini inançların yeri kamusal alan değil, özel alandır. Liberal devlet seküler bir temele dayanmakla birlikte dinlere karşı negatif ya da pozitif bir ayrımcılıkta bulunmamalı, mümkünse çeşitliliği korumalıdır. Dindar kişilerin kamusal alanda sekülerliği benimsemeleri gerekir. Dini inanç ve semboller seküler kesimin anlayacağı şekle getirilmelidir.
Anlaşılan, din kamusal alanda devre dışı bırakıldığı takdirde modernizmin önündeki en büyük engel ortadan kalkmış olacaktır. Böyle bir kamusal alanda kimler, ne kadar mutludur? Kamusal alan nötr olabilir mi?
Geçmiş dönemlere bakıldığında farklılıkların uyum içerisinde, çatışmadan bir arada yaşayabildiği ender zamanlar vardır. O da adaletin hâkim olduğu zamanlardır… Örneğin, saadet asrında… Diğer zamanlarda pek mümkün olmamıştır.
Kamusal alan… Sözde diyalog alanı… Birlikte akıl yürütme alanı… Birey, rasyonel bir varlık olarak siyasal alana ilişkin düşüncelerini diğer bireylerle tartışacak, kamuoyu oluşturacak güya. İslam’ın yalnızca folklorik anlamda özgür olduğu alan…
Bir Müslüman’ın inanç ve önerilerini özel alanda taşıyıp kamusal alanda adeta bir giysi gibi üzerinden çıkarması onu ne kadar mutlu eder? Toplumsal uyum adına hep ikilem içerisinde geçirilen hayatların telafisi mümkün mü? Bir düşünceyi zihinde taşıyıp pratiğe dökememek nasıl bir kişiliğin yansıması olacaktır? Dini özel alana kapatıp kamusal alanda yasaklamak… İbadetleri gizli yapıp kamusal alanda devre dışı bırakmak… Bu kamusal alan kime aittir o vakit? Kamusal alan insanları dönüştürme, istenilen kalıba sokma alanı ise bu ne kadar ahlâkîdir? Bir şeyin ahlâkî olup olmayacağına kim karar verecek?
Müslümanların iyiliği emretme, kötülükten sakındırma gibi ıslah sorumluluğu bulunmaktadır. Helali, haramı ortadan kaldıran bir kamusal alanda Müslümanlık anlamsız hale gelmektedir. Kamusal alanın herkesin alanı olduğu yönündeki düşüncelerin pratikte pek de öyle olmadığı açıkça görülmektedir. Seküler sistemler dindarlığa yalnızca ahlâk alanını bırakmaktadır. Bireysel ahlâkı… Yani, moraliteyi… Kamusal olan ise kendine… Sözde etik olanı… Ahlâkı “iç”, kültürü “dış” şeklinde konumlandırarak… Görünürlüğü kültüre verirken ahlâkın içte saklanması gerektiğini telkin ederek…
İçiyle dışı birbiriyle uyumsuz, huzursuz insanlar… Ahlâk kurulu dindarlığın elinde, kültür kurulu sekülerizmin… Buharlaşan, başka âlemlere doğru akıp giden ahlâk… Yalnızlaşan, bireysel tercihlere bırakılan, müstehaplara dönüştürülen ahlâk… Lüks bir özenti halini alan ahlâk… Yalnızca etik kurallar yığını… Uzaklarda bir öğreti… Ötelerde… Üzerinde revizyonların yapılıp toplumsal ahlâk, meslek ahlâkı şeklinde parçalara ayrılan ahlâk… Yitirilen ihsan ahlâkı… Her an Allah’ın denetiminde, gözetiminde yaşanıldığının bilincinin yitirilmesi yani.
Kamusal alanı eleştirel ve özgürleştirici ifadenin hayat bulduğu metaforik platformlar olarak görenler büyük yanılgı içerisindedir. Neredeyse katı olan her şeyin buharlaştığı bir kamusal alan söz konusudur. Bugünkü kamusal alan kendine benzeyenleri onaylamakta, benzemeyenleri ise dışlamaktadır. Çıkar, güç, egemenlik gibi nesnel siyasal pratikler üzerine inşa edilen bir ahlâkın baz alınması, bu kamusal alanın bir yansımasıdır.
Bugünkü kamusal alandan yalnızca insan değil siyaset de etkilenmektedir kuşkusuz. Ayn Rand, her siyasal sistemin bazı etik kurallara dayandığını, siyasetin zorlayıcı kurallarını toplumsal ahlâktan aldığını, toplumsal ahlâkın siyaseti alttan beslediğini söyler. Bir toplumun ahlâkı ne ise siyaseti de odur. Yalnızca siyaseti değil kültürü de, ekonomisi de…
Kamusal alanın kurallarını, sınırlarını yönetimler belirlemektedir. Her sistem kendi insan ve toplum modelini oluşturmak için tüm katmanlara nüfuz etmeyi amaçlar. Kamusal alan işte bu amacın gerçekleştirilmeye çalışıldığı alandır çoğu zaman. Eğitim, kültür, yaşam tarzı, tercihler gibi hemen her şeyin nasıl olması isteniyorsa ona uygun kuralların yoğunlaştığı alandır, kamusal alan. Giyim, kuşam, davranış, düşünüş biçimi… Bir zihinsel dönüşümün gerçekleşmesi beklenir kamusal alan üzerinden. Bunu yakın zamanda başörtüsü yasağında herkes gördü. Kadın, modernleşmek için ölçü kabul edilmiş ve kamusal alanın yalnızca modern görünümlü kadınlara açık olması istenmiştir. Jürgen Habermas’a göre, kamusal alana herkes erişebilir. Her ne kadar devlet otoritesi için kamusal alanın yürütücüsü deniliyorsa da bu, devletin tüm yurttaşlarının güvenliği ile ilgilenmesi görevinden türetilmiştir, ona göre. Oysa bir zamanlar Türkiye’de kamusal alanın koordinatlarının belirlenmesinde başat unsur olarak başörtüsü öne çıkarılmıştır. Yani, kamusal alanın sınır çatışmalarında dominant etken başörtüsü olmuştur. Sözde kamusal düzen ve ahlâkîlik adına Müslümanların İslam anlayışları, kültür ve inançları terbiye edilmeye çalışılmıştır. Çünkü seküler anlayış, ilerledikçe Müslümanların köklerinden bağımsızlaşmasını ister. Şerif Mardin, merkezin daima çevrenin niyetlerinden kuşku duyduğunu, bu nedenle de sürekli bir gerilim ortamının doğduğunu ileri sürerek merkez çevre ilişkileri ekseninde bir değerlendirme yapılmadan kamusal alan, özel alan tartışmalarından bir sonuç elde edilemeyeceğini söylemektedir. Kamusal alan, özel alan ayrımıyla birlikte bütünlük ortadan kalkmıştır maalesef.
Modern seküler zamanlarda hangi alanda bütünlük kaldı ki? Parçalanmış kimlikler, parçalanmış düşünceler varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. İslam kamusal, özel alan ayrımını kabul etmez. Bu ayrımların tamamı Batılı seküler zihnin ürünüdür. Hayatın kamu ve özel diye ayrılması, farklı alanların farklı ilahlara tahsis edilmesi demek değil midir?
Kamusal alanın kuşatıcı ve dönüştürücü etkisi karşısında Müslümanların kendi kimliklerini koruyabilmeleri için kendilerine dayatılanların dışında bir tasavvura sahip olmaları gerekir.
Yine, İslam’ın değer ve mantığının anlamsızlaştığı bir kamusal alanda ilkesel düzlemde bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Önemli olan kamusal alanda var olmak ise bu var olmanın bedelinin kimliksizlik olmaması gerekir. Kamusallığın sözde eşitlikçi anlayışının sorgulanmasının bir yana bırakılıp başkalarıyla eşitlenme çabasına girişmek beraberinde ilkesizleşmeyi getirmektedir.
Peki, post-modern dönemde de durum aynı mıdır?
Post-modern dönemde kamusal alanın, sınırlarında değişiklik olsa da, anlamı pek değişmemiştir aslında. Post-modern dönemde kamusal alanda her türlü düşüncenin yer aldığını görmek mümkündür. Post-modernitenin felsefi temelleri buna uygundur çünkü. Önceleri başörtülüleri kabul etmeyen kamusal alan post modern dönemde çeşitlilik adına kabul etmektedir artık. Ancak değerleri, ilkeleri dışlayarak… Kabul ettiği şeyleri aslından uzaklaştırarak…
Müslümanlar bu kamusal alanda İslam’ın kurmak istediği zihin dünyasından ciddi şekilde ayrılmakta ve dönüşmektedir kuşkusuz. Hayata, olaylara Müslüman’ca bakabilme yeti ve yeteneği kaybedilmiştir bu kamusal alanda. Özgürlükler artıyormuş gibi düşünülse de söz konusu özgürlük insanın daha çok nefsi boyutunu önceleyen bir özgürlüktür. İslami değerlerin iç anlam dünyalarını boşaltan bu özgürlük anlayışıyla başka dünyaların zihniyeti inşa edilmeye çalışılmaktadır. Kamusal alanın görünürlüğe izin vermesi bazılarını mutlu etse de bu durum birçok tehlikeyi beraberinde getirmektedir.
İslam’ın dışlandığı bir kamusal alanda Müslüman kalabilmek için yalnızca görünürlük yarardan çok zarar getirmektedir. Kamusal alanın iyi analiz edilmesi gerek. Her şeyi gösteriye dönüştüren bir kamusal alandır, günümüzün kamusal alanı. Bu kamusal alanda İslamileştirme adına yapılanların büyük çoğunluğu özgün değil, tamamen taklittir. Farklı bir dindarlık anlayışı öne çıkmaktadır: Kamusal alan içinde izin verildiği kadar dindarlık… Vakıfların, derneklerin vitrinlerinde boy gösterip de vahyin belirlediği istikametten giderek uzaklaşan dindarlık… Sosyal yardım ve bireysel ibadetlere indirgenen dindarlık… Şekil şartlarından bir kısmının yerine getirilmeye çalışıldığı dindarlık… İçsel zenginliği olmayan yeni bir dindarlık… Sığlaşan dindarlık… Görüntüye indirgenen; tesettürde, sakalda kendini gösteren ama içerik olarak giderek yoksullaşan dindarlık… VIP umreden aşağısını kabul etmeyen… Rezidansların dışında yaşayamayan… İmanla amel arasındaki makasın açılmasını umursamayan…
İmanla amel arasındaki makas açıldıkça sekülerleşme de o oranda artmaktadır. Post modern dönemdeki sosyal gerçeklik bu durumu daha da hızlandırmaktadır. Müslümanların bilinçlerinde kırılmaların meydana gelmesinde bu kamusal alan etkilidir. Sürekli ikilemde kalan çok muhayyileli Müslüman aklı… Bireysel, şekli dindarlıkla yetinip toplumsal sorumluluklardan kaçmak…
Hangi bakımdan negatif yönde değişim olmadı ki bu kamusal alanda? Hele de tüketim bağlamında dindarlığın dönüşümü paradoksal süreçlere sahne olmuştur. İslami kesimden bir kısmı bu kamusal alanda geleneksel ile modernin, din ile piyasanın, İslam ile kapitalizmin, dini olanla sekülerin bir arada bulunup bulunmayacağını tartışmaktadır.
Kimileri kamusal alanda Müslüman kimliğiyle var olabilmek için geleneksel ile modern olanı bir araya getirmenin, bunları uzlaştırmanın elzem olduğunu söyleyerek Müslüman’ın evine çekilmeyip gündelik hayatın her alanında yer alması gerektiğini ileri sürerler. Toplumsal hayatla iç içe olmak, görünürlüğü yansıtmak ve var olan koşullarla uyum içinde olmak gerekir, onlara göre. Görünmemek için takılan örtü, sergilenen kamusal görünürlükle farklı bir anlama evrilmiştir. İslam’ın genel ahlâkî tutumunun ve hedeflerinin bir yana bırakılıp yalnızca görünürlüğü öne çıkarmak kendilerini Müslüman olarak tanıtan kimileri için çok da önemli değildir doğrusu.
Kimileri de Müslüman kadının güzel giyinip kendi tarzını yansıtması, muhafazakâr modayı takip etmesi ve seküler kadınlar gibi zamanın imkânlarından yararlanması gerektiğini ileri sürerler. Tesettür defileleri bu akla hizmet etmektedir anlaşılan. Yalnızca başın kapanması yeterlidir onlar için.
Müslüman kadınlar başları kapalı olarak kamusal alana girdiler ama kamusal alanın dönüştürücü gücüyle onlar da dönüşmeye başladı, dense yanlış olmaz. Müslüman kadınlar kamusal alana girmeyi önemli bir hedef olarak seçtiler. Evlerini terk edip kamusal alana girdikten sonra İslam’la kazandıkları özelliklerini de, değerlerini de yitirdiler. Müslüman kadınlardan bazılarının kamusal alanın aşındırması sonucunda feminist değerleri öncelemeye başladıkları da gözden kaçmamaktadır.
Müslüman erkek de kamusal alandan olumsuz etkilenmiş, kapitalizmin nesnesi durumuna düşmüştür. Helal haram duyguları körelmiştir maalesef. Dünyevileşme ile birlikte onlar da “hiç”lere karışmışlardır.
Görünen o ki modern tüketim pratikleri ve seküler hayat tarzları benimsendikçe istikametten uzaklaşılmaktadır. Müslüman kadınların büyük çoğunluğu kamusal alana bütün zehriyle sahip çıktılar. Bunun kapitalist güçlerin bir asimilasyon süreci olduğu görülmemiştir maalesef. Hakikat bilincini kaybedenlerin koşulların önünde eğilip bükülmelerinden daha normal ne olabilir ki? Bir yanda bireyselliği, hedonizmi telkin eden piyasayla barışık bir hayat tarzı, diğer yanda bu hayat tarzının sunmuş olduğu kimliksizliğin içselleştirilmesi… Bencillik, kayıtsızlık edilgenliği ve yalnızlığı çoğaltmaktadır. Bozulan fıtratın, işgal edilen zihinlerin arınması için elzem olan vahiyden uzaklaşmak ise en kötüsüdür. Kaynaktan uzaklaşmanın bedeli ağır olmuştur Müslümanlar için.
Ahlâkın kaynağı vahiydir. Ahlâk yalnızca kamusal alana ait bir kavram değildir. İnsan yalnızca kamusal alanda değil hayatın tamamında ahlâklı olmakla yükümlüdür. Ahlâkı kamusal alanla sınırlı tutmak, onun başka alanlarla bağını kesmek toplumun ikiyüzlü davranan insanlarla doldurulmasını istemek demektir. İnsanın bütünlüğünü parçalayan seküler anlayış, insanı hem yaratılış gayesinden uzaklaştırmakta hem de ahlâkın temelini zayıflatmaktadır. Kamusal alanda tanık olunan ahlâkî çöküntü, vahye dayanmayan ahlâkî anlayışın ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Yalnızca kanun korkusuyla veya sosyal baskı ile insanlar ne kadar ahlâklı olabilir ki?
Özel alan olarak tanımlanan alan ne kadar özeldir, o da tartışılır. Kamusal alanın tanımladığı bir alan özel alanlıktan çıkar, kamusal alanın bir parçası haline gelir. İnsanın her anı kontrol altında ise o takdirde bir özel alanın bulunduğunu ileri sürmek doğru değildir.
Yalnızlaşma, yabancılaşma, anlamsızlaşma… İnsanlar inandıkları ile inanmak zorunda bırakıldıkları arasında tercih yapmak zorunda bırakılmakta ve toplumsal hayatta ikiyüzlü davranmaya zorlanmaktadır.
Böyle bir ikilemden en fazla etkilenen kavram belki de ahlâktır. Bir toplumda ideal ahlâk ile reel ahlâk ölçüleri arasındaki makas açıldıkça o toplumun çöküşü de aynı oranda artıyor demektir.
Umutsuz olmamak gerek. Ahlâksızlığın arttığı, giderek her yanı kuşattığı söylenebilir; ama bunu, ahlâksızlığın engellenemeyeceği şeklinde düşünmemek gerek. İnsan özü itibariyle ahlâklı olmaya elverişlidir ve çaba sarf edildiği takdirde düzelmeyecek bir şey yoktur. Sodom ve Gomore’den sonra da hayat devam etmiş ve insanlık güzel ahlâkın zirveye ulaştığı toplumlarla tanışmıştır. “Telaş etmeyin, su akar yolunu bulur.” deme rahatlığına düşülmesin yeter ki.
Toplumun İslam ahlâkıyla donaması için Kur’an’a teslim olmanın ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Kur’an’ın insanlık için öngördüğü toplumun temel özelliklerinden önde gelenleri Allah’a inanmak, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. İman ve takva üzerine bina edilmiş bir toplumsal yapı öngörmektedir Kur’an. Bu kamusal alanda zihinsel ve kimliksel olarak tehdit altındadır bugünkü Müslümanlar. Kirlenmiş zihinlerin, kimliklerin temizlenmesi gerek. Bu ise tepeden inmeci bir anlayışla mümkün değildir. Her şeyden önce şu soruların yöneltilmesi gerek: İnsanın yaratılanlar içindeki konumu nedir? Kur’an’ın oluşturmayı hedeflediği insan ve toplumun hangi özelliklere sahip olması gerekir? Böyle bir insan ve toplumun inşasında ahlâkın rolü nedir?
Her şey insanın kendini düzeltmesiyle başlar. Dinamik bir ruh olgunluğu elde edilmediği takdirde toplumun İslam ahlâkıyla donanması mümkün değildir. Sorunların nedenleri, genellikle Müslümanların zaaflarıdır. Şu halde, öncelikle ruh olgunluğunu kazanmış kişilere ihtiyaç vardır. İşte, bu kişilerden oluşan toplum bir değer ifade edecektir. Kur’an’ın takva kavramıyla oluşturmak istediği modele göre insan, günlük hayatın uğraşları arasında kaybolan ve yabancılaşan değil, hayatını ahlâkî bir boyutla anlamlandıran ve her anının hüküm anı olduğu bilinciyle hareket edendir.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
ONUNCU BÖLÜM Dördüncü ayetin tefsiri ve حمالة الحطب ifadesinin, Ebu Leheb’in karısının kıyamet günündeki halini açıklayan bir ifade oluşu hususundaki delillerinin serdedilmesi Bilmelisin ki, Ebu Leheb’in eşinin odun taşıyan cariye suretinde, şiddetle parlayan bir ateşe atılacağını haber veren bu ayetten kasıt; onun dünyadayken odun taşıyor oluşu değildir. Böylesi bir yorum, ayetin içermiş olduğu anlama uzak; …
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir.
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Kamusal Alan Kimlerin Alanıdır
Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir? İnsan, davranışlarında tamamen özgür müdür? Yoksa insan belli kurallarla sınırlandırılmış mıdır?
Platon’un ahlâk öğretisine göre en üstün değer “mutlak iyi”dir. İnsanın amacı mutlak iyiye uygun davranış sergilemek olmalıdır. Mutlak iyi, evrenle uyum içinde olmaktır ve varlık hakkındaki doğru bilgi en yüksek erdemdir, ona göre.
Aristo, erdem ile akıl ve bilgi arasında bağ kurarak, “Erdem, doğru akla uygun eylem olmakla birlikte aynı zamanda doğru akla giden bir huydur.” der.
İmmanuel Kant’a göre, insan hem doğa hem de ahlâk yasalarına bağlı kalmak zorundadır. İnsanın davranışlarının bir amaca uygun olması gerektiğini söylemektedir Kant.
J.Stuart Mill’in savunduğu faydacılık anlayışına göre ahlâkın temel ilkesi, bir eylemin mümkün olduğu kadar çok sayıda insana mutluluk getirmesidir. Dolayısıyla, ahlâkın temelinde mutluluk isteği vardır.
Hedonist ahlâk anlayışında ve bunun uzantısı olan sözde özgürlükçü ahlâk öğretilerinde çıkarlar ve zevkler temel hedef olmaktadır. Bireyciliğin, marjinal özgürlükçü grupların çoğunun anlayışı bu şekildedir.
Tanımların farklı oluşu, düşüncelerin dayandığı kaynakların farklı oluşundandır aslında. Kimileri ahlâkın kaynağının toplum, kimileri de din olduğunu söylerler. Emile Durkheim, ahlâk ve ahlâkî olmayan şeyler toplumsal olguysa, bu durumda farklı toplumlarda farklı ahlâkîlik ve ahlâki olmayan tanımları da olabilir. Yine, bir toplumdaki normatif sistemler ve cezaya dair yaptırımlar statik değil, değişkendirler. Toplumsal örgütlenme de zaman içinde değişmektedir. Bu nedenle ahlâkîlik ve ahlâkî olmayan tanımlarının zamana ve koşullara göre değişmesi normaldir Durkheim’e göre.
Ahlâk ilkelerinin sabit olmadığını, zamana ve koşullara göre değiştiğini ileri süren ahlâkî göreceliğin (Rölativizmin) temel dayanaklarından biri, kişisel ve toplumsal farklılıklardır. Onlar, her toplumun kendi koşullarına göre oluşturduğu kendine özgü bir ahlâk anlayışının olabileceğini, buna da saygı duymak gerektiğini kabul ederler.
Ahlâk anlayışının insanlığın sosyal ve bilimsel ilerlemesi ile paralel olarak geliştiğini savunan pozitivist Auguste Comte ise sosyal ve bilimsel ilerlemenin sonucunda insanlığı mutluluğa götürecek dinden bağımsız bir ahlâk sisteminin kurulabileceğini öne sürer.
İslam, bir ahlâk sistemi ortaya koyarak insanların hayatlarını buna uygun olarak devam ettirmelerini ister. Kur’an’da Rasulullah’ın büyük bir ahlâk üzerinde olduğu vurgulanır:
“Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem, 4)Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 4)
İslam ahlâkı, tüm zaman ve mekânlarda insanın hayatının tamamını kuşatır, onu merkezine yerleştirir ve çevresindeki her şeyi kapsamına alır. İslam, insanı, kâmil olmaya yönlendirir. Kâmil insan ahlâken üst seviyelere ulaşmış insandır.
Batı dillerinde iki farklı biçimde kullanılmaktadır ahlâk kavramı: Etik ve moral… Etik, ahlâkî kavramların çözümlenmesi için rasyonel ve kurumsal temelleri bulmaya çalışır. Bu da farklı disiplinlere göre farklı ahlâk anlayışlarının kabulü demektir. Moral kavramı ise toplumsal bir içeriğe sahiptir ve genel olarak toplumların bağlı oldukları değer yargılarını, hayat kurallarını ifade etmektedir.
Etik kavramının İslam’ın öngördüğü ahlâk sistemiyle bir ilgisi yoktur. Ahlâk, insanın başta kendisiyle olmak üzere hem içinde yaşadığı toplumla hem doğayla hem de Rabbiyle ilişkisinin ve davranışlarının tümünü kapsar. İslam ahlâkı vahye dayanır, insanların tercihlerine değil.
Rasulullah bir hadisinde, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmet b. Hanbel) demekte, Hz. Aişe ise, “O’nun ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.” diyerek ahlâkın çerçevesini çizmektedir. Kur’an’da imandan hemen sonra iyi davranışta bulunmak hatırlatılır. “İman edin!”, “İyi amelde bulunun!” şeklindeki buyruklar Kur’an’da defalarca yinelenir. Bu ayetler iman ile ahlâkın birlikte bulunması gerektiğini ifade etmektedir. İslam’ın öngördüğü ahlâk anlayışı, “genel ahlâk” gibi sınırları belirsiz, içi boş bir ahlâk anlayışı değildir.
İnsanlara, “Toplumun ortak eğilimi budur!” sözleriyle dayatılan genel ahlâk anlayışı farklı ahlâk anlayışlarını bünyesinde harmanlayan total bir ahlâk anlayışıdır: Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin… Bunlar hiç kimsenin itiraz etmeyeceği genel ahlâk ilkeleridir elbet. Ancak genel ahlâk anlayışının sübjektif, bulanık, dönemsel, değişkenlere göre şekil alabilen bir ahlâk anlayışı olduğu da bir gerçektir. Tarih boyunca birçok siyasal otorite genel ahlâk kavramını eğip bükerek bir özel ahlâk geliştirmeye çalışmış ve bu şekilde kendi egemenlik alanını genişletme, toplumları kontrol altında tutma amacına yönelmiştir. Zamana, coğrafyalara, kişilere göre ahlâk… Hormonlu bir ahlâk anlayışı…
Modern zamanlarda istenilen nedir? Kamusal alanda bir ahlâk anlayışından söz edilebilir mi?
Modern devlet hayatın hemen her alanına nüfuz eden Batılı devlet paradigmasının özünü teşkil etmektedir aslında. Hobbes’un “Leviathan”da belirttiği kişilerin bazı haklarını devlete devretme düşüncesine dayanan toplumsal sözleşmesine göre şekillenmiştir modern devlet. Kamusal alan da modern devletin toplumu istediği şekle dönüştürme alanıdır. Habermas’ta ise kamusal alan özgürlük alanı olarak kabul edilen bir alandır. Özel alanın dışında kalan bir alan… Siyasetin tartışılıp olgunlaştırıldığı… Özgür ve eşit bir düzlemde toplumsallaşmanın sağlandığı…
Modern zamanlarda bireyin özgürlüğüne vurgu yapılırken ortaya konan yasaklarla seküler yönetim formunda bir kamusal alan ve kamusal ahlâk öne çıkarılmaktadır. Bazı kavramların sözlükteki anlamları ile siyasal arenada aldıkları anlam arasında tam bir zıtlık vardır. Kuramsal bilgilerle uygulama arasındaki farklılıklar bundan kaynaklanmaktadır çoğu zaman. “Kamusal alan” kavramı da asıl anlamından uzaklaştırılıp toplum ve siyaset konusundaki paradigmaya göre anlamlandırılmaktadır. Liberaller, devlete karşı sivil toplumu tercih ederek özel alanın kamusal alandan daha fazla genişletilmesinden yana olmuşlardır. Baskıcı yönetimler ise siyasetin herkes tarafından yapılmasını engelleyerek özgürlüklerin kısıtlandığı, sert kuralların uygulandığı bir kamusal alan dizayn etmeye çalışmışlardır.
Jürgen Habermas, kamusal alanın tarafsız olması gerektiğini dile getirerek farklı kimlik ve ideolojilere sahip kişilerin bu alanda birbirleriyle rahatlıkla anlaşabileceklerini ileri sürer. Ona göre, böyle bir uzlaşı ortamının oluşması için hiçbir total projenin bu alana sığdırılmaması gerekir. Dolayısıyla İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık, Hinduizm, Ateizm gibi dinlere, ideolojilere ait projelerin hiç kimseye dayatılmaması gerekir, Habermas’a göre.
Her ne kadar kamusal alanın herkese açık alan olduğu söylense de dinin toplumsal görünürlüğü Batıda büyük oranda kısıtlı durumdadır. Bir baskı aracına dönüşeceği varsayımıyla dinin kamusal alana girişi engellenmiştir. Tüm dini kavramlardan arındırılmış bir kamusal alan… Her yönetimin keyfince düzenleyebileceği alan… Öznesi sivil toplum olsa da iktidarların tasarruf alanı olmaktan kurtulamayan kamusal alan…
Habermas’ın ele aldığı biçimiyle kamusal alanda bireyler bir dinin mensupları olarak değil, liberal bir devletin vatandaşları olarak vardır. Habermas’a göre: Dini inançların yeri kamusal alan değil, özel alandır. Liberal devlet seküler bir temele dayanmakla birlikte dinlere karşı negatif ya da pozitif bir ayrımcılıkta bulunmamalı, mümkünse çeşitliliği korumalıdır. Dindar kişilerin kamusal alanda sekülerliği benimsemeleri gerekir. Dini inanç ve semboller seküler kesimin anlayacağı şekle getirilmelidir.
Anlaşılan, din kamusal alanda devre dışı bırakıldığı takdirde modernizmin önündeki en büyük engel ortadan kalkmış olacaktır. Böyle bir kamusal alanda kimler, ne kadar mutludur? Kamusal alan nötr olabilir mi?
Geçmiş dönemlere bakıldığında farklılıkların uyum içerisinde, çatışmadan bir arada yaşayabildiği ender zamanlar vardır. O da adaletin hâkim olduğu zamanlardır… Örneğin, saadet asrında… Diğer zamanlarda pek mümkün olmamıştır.
Kamusal alan… Sözde diyalog alanı… Birlikte akıl yürütme alanı… Birey, rasyonel bir varlık olarak siyasal alana ilişkin düşüncelerini diğer bireylerle tartışacak, kamuoyu oluşturacak güya. İslam’ın yalnızca folklorik anlamda özgür olduğu alan…
Bir Müslüman’ın inanç ve önerilerini özel alanda taşıyıp kamusal alanda adeta bir giysi gibi üzerinden çıkarması onu ne kadar mutlu eder? Toplumsal uyum adına hep ikilem içerisinde geçirilen hayatların telafisi mümkün mü? Bir düşünceyi zihinde taşıyıp pratiğe dökememek nasıl bir kişiliğin yansıması olacaktır? Dini özel alana kapatıp kamusal alanda yasaklamak… İbadetleri gizli yapıp kamusal alanda devre dışı bırakmak… Bu kamusal alan kime aittir o vakit? Kamusal alan insanları dönüştürme, istenilen kalıba sokma alanı ise bu ne kadar ahlâkîdir? Bir şeyin ahlâkî olup olmayacağına kim karar verecek?
Müslümanların iyiliği emretme, kötülükten sakındırma gibi ıslah sorumluluğu bulunmaktadır. Helali, haramı ortadan kaldıran bir kamusal alanda Müslümanlık anlamsız hale gelmektedir. Kamusal alanın herkesin alanı olduğu yönündeki düşüncelerin pratikte pek de öyle olmadığı açıkça görülmektedir. Seküler sistemler dindarlığa yalnızca ahlâk alanını bırakmaktadır. Bireysel ahlâkı… Yani, moraliteyi… Kamusal olan ise kendine… Sözde etik olanı… Ahlâkı “iç”, kültürü “dış” şeklinde konumlandırarak… Görünürlüğü kültüre verirken ahlâkın içte saklanması gerektiğini telkin ederek…
İçiyle dışı birbiriyle uyumsuz, huzursuz insanlar… Ahlâk kurulu dindarlığın elinde, kültür kurulu sekülerizmin… Buharlaşan, başka âlemlere doğru akıp giden ahlâk… Yalnızlaşan, bireysel tercihlere bırakılan, müstehaplara dönüştürülen ahlâk… Lüks bir özenti halini alan ahlâk… Yalnızca etik kurallar yığını… Uzaklarda bir öğreti… Ötelerde… Üzerinde revizyonların yapılıp toplumsal ahlâk, meslek ahlâkı şeklinde parçalara ayrılan ahlâk… Yitirilen ihsan ahlâkı… Her an Allah’ın denetiminde, gözetiminde yaşanıldığının bilincinin yitirilmesi yani.
Kamusal alanı eleştirel ve özgürleştirici ifadenin hayat bulduğu metaforik platformlar olarak görenler büyük yanılgı içerisindedir. Neredeyse katı olan her şeyin buharlaştığı bir kamusal alan söz konusudur. Bugünkü kamusal alan kendine benzeyenleri onaylamakta, benzemeyenleri ise dışlamaktadır. Çıkar, güç, egemenlik gibi nesnel siyasal pratikler üzerine inşa edilen bir ahlâkın baz alınması, bu kamusal alanın bir yansımasıdır.
Bugünkü kamusal alandan yalnızca insan değil siyaset de etkilenmektedir kuşkusuz. Ayn Rand, her siyasal sistemin bazı etik kurallara dayandığını, siyasetin zorlayıcı kurallarını toplumsal ahlâktan aldığını, toplumsal ahlâkın siyaseti alttan beslediğini söyler. Bir toplumun ahlâkı ne ise siyaseti de odur. Yalnızca siyaseti değil kültürü de, ekonomisi de…
Kamusal alanın kurallarını, sınırlarını yönetimler belirlemektedir. Her sistem kendi insan ve toplum modelini oluşturmak için tüm katmanlara nüfuz etmeyi amaçlar. Kamusal alan işte bu amacın gerçekleştirilmeye çalışıldığı alandır çoğu zaman. Eğitim, kültür, yaşam tarzı, tercihler gibi hemen her şeyin nasıl olması isteniyorsa ona uygun kuralların yoğunlaştığı alandır, kamusal alan. Giyim, kuşam, davranış, düşünüş biçimi… Bir zihinsel dönüşümün gerçekleşmesi beklenir kamusal alan üzerinden. Bunu yakın zamanda başörtüsü yasağında herkes gördü. Kadın, modernleşmek için ölçü kabul edilmiş ve kamusal alanın yalnızca modern görünümlü kadınlara açık olması istenmiştir. Jürgen Habermas’a göre, kamusal alana herkes erişebilir. Her ne kadar devlet otoritesi için kamusal alanın yürütücüsü deniliyorsa da bu, devletin tüm yurttaşlarının güvenliği ile ilgilenmesi görevinden türetilmiştir, ona göre. Oysa bir zamanlar Türkiye’de kamusal alanın koordinatlarının belirlenmesinde başat unsur olarak başörtüsü öne çıkarılmıştır. Yani, kamusal alanın sınır çatışmalarında dominant etken başörtüsü olmuştur. Sözde kamusal düzen ve ahlâkîlik adına Müslümanların İslam anlayışları, kültür ve inançları terbiye edilmeye çalışılmıştır. Çünkü seküler anlayış, ilerledikçe Müslümanların köklerinden bağımsızlaşmasını ister. Şerif Mardin, merkezin daima çevrenin niyetlerinden kuşku duyduğunu, bu nedenle de sürekli bir gerilim ortamının doğduğunu ileri sürerek merkez çevre ilişkileri ekseninde bir değerlendirme yapılmadan kamusal alan, özel alan tartışmalarından bir sonuç elde edilemeyeceğini söylemektedir. Kamusal alan, özel alan ayrımıyla birlikte bütünlük ortadan kalkmıştır maalesef.
Modern seküler zamanlarda hangi alanda bütünlük kaldı ki? Parçalanmış kimlikler, parçalanmış düşünceler varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. İslam kamusal, özel alan ayrımını kabul etmez. Bu ayrımların tamamı Batılı seküler zihnin ürünüdür. Hayatın kamu ve özel diye ayrılması, farklı alanların farklı ilahlara tahsis edilmesi demek değil midir?
Yine, İslam’ın değer ve mantığının anlamsızlaştığı bir kamusal alanda ilkesel düzlemde bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Önemli olan kamusal alanda var olmak ise bu var olmanın bedelinin kimliksizlik olmaması gerekir. Kamusallığın sözde eşitlikçi anlayışının sorgulanmasının bir yana bırakılıp başkalarıyla eşitlenme çabasına girişmek beraberinde ilkesizleşmeyi getirmektedir.
Peki, post-modern dönemde de durum aynı mıdır?
Post-modern dönemde kamusal alanın, sınırlarında değişiklik olsa da, anlamı pek değişmemiştir aslında. Post-modern dönemde kamusal alanda her türlü düşüncenin yer aldığını görmek mümkündür. Post-modernitenin felsefi temelleri buna uygundur çünkü. Önceleri başörtülüleri kabul etmeyen kamusal alan post modern dönemde çeşitlilik adına kabul etmektedir artık. Ancak değerleri, ilkeleri dışlayarak… Kabul ettiği şeyleri aslından uzaklaştırarak…
Müslümanlar bu kamusal alanda İslam’ın kurmak istediği zihin dünyasından ciddi şekilde ayrılmakta ve dönüşmektedir kuşkusuz. Hayata, olaylara Müslüman’ca bakabilme yeti ve yeteneği kaybedilmiştir bu kamusal alanda. Özgürlükler artıyormuş gibi düşünülse de söz konusu özgürlük insanın daha çok nefsi boyutunu önceleyen bir özgürlüktür. İslami değerlerin iç anlam dünyalarını boşaltan bu özgürlük anlayışıyla başka dünyaların zihniyeti inşa edilmeye çalışılmaktadır. Kamusal alanın görünürlüğe izin vermesi bazılarını mutlu etse de bu durum birçok tehlikeyi beraberinde getirmektedir.
İslam’ın dışlandığı bir kamusal alanda Müslüman kalabilmek için yalnızca görünürlük yarardan çok zarar getirmektedir. Kamusal alanın iyi analiz edilmesi gerek. Her şeyi gösteriye dönüştüren bir kamusal alandır, günümüzün kamusal alanı. Bu kamusal alanda İslamileştirme adına yapılanların büyük çoğunluğu özgün değil, tamamen taklittir. Farklı bir dindarlık anlayışı öne çıkmaktadır: Kamusal alan içinde izin verildiği kadar dindarlık… Vakıfların, derneklerin vitrinlerinde boy gösterip de vahyin belirlediği istikametten giderek uzaklaşan dindarlık… Sosyal yardım ve bireysel ibadetlere indirgenen dindarlık… Şekil şartlarından bir kısmının yerine getirilmeye çalışıldığı dindarlık… İçsel zenginliği olmayan yeni bir dindarlık… Sığlaşan dindarlık… Görüntüye indirgenen; tesettürde, sakalda kendini gösteren ama içerik olarak giderek yoksullaşan dindarlık… VIP umreden aşağısını kabul etmeyen… Rezidansların dışında yaşayamayan… İmanla amel arasındaki makasın açılmasını umursamayan…
İmanla amel arasındaki makas açıldıkça sekülerleşme de o oranda artmaktadır. Post modern dönemdeki sosyal gerçeklik bu durumu daha da hızlandırmaktadır. Müslümanların bilinçlerinde kırılmaların meydana gelmesinde bu kamusal alan etkilidir. Sürekli ikilemde kalan çok muhayyileli Müslüman aklı… Bireysel, şekli dindarlıkla yetinip toplumsal sorumluluklardan kaçmak…
Hangi bakımdan negatif yönde değişim olmadı ki bu kamusal alanda? Hele de tüketim bağlamında dindarlığın dönüşümü paradoksal süreçlere sahne olmuştur. İslami kesimden bir kısmı bu kamusal alanda geleneksel ile modernin, din ile piyasanın, İslam ile kapitalizmin, dini olanla sekülerin bir arada bulunup bulunmayacağını tartışmaktadır.
Kimileri kamusal alanda Müslüman kimliğiyle var olabilmek için geleneksel ile modern olanı bir araya getirmenin, bunları uzlaştırmanın elzem olduğunu söyleyerek Müslüman’ın evine çekilmeyip gündelik hayatın her alanında yer alması gerektiğini ileri sürerler. Toplumsal hayatla iç içe olmak, görünürlüğü yansıtmak ve var olan koşullarla uyum içinde olmak gerekir, onlara göre. Görünmemek için takılan örtü, sergilenen kamusal görünürlükle farklı bir anlama evrilmiştir. İslam’ın genel ahlâkî tutumunun ve hedeflerinin bir yana bırakılıp yalnızca görünürlüğü öne çıkarmak kendilerini Müslüman olarak tanıtan kimileri için çok da önemli değildir doğrusu.
Kimileri de Müslüman kadının güzel giyinip kendi tarzını yansıtması, muhafazakâr modayı takip etmesi ve seküler kadınlar gibi zamanın imkânlarından yararlanması gerektiğini ileri sürerler. Tesettür defileleri bu akla hizmet etmektedir anlaşılan. Yalnızca başın kapanması yeterlidir onlar için.
Müslüman kadınlar başları kapalı olarak kamusal alana girdiler ama kamusal alanın dönüştürücü gücüyle onlar da dönüşmeye başladı, dense yanlış olmaz. Müslüman kadınlar kamusal alana girmeyi önemli bir hedef olarak seçtiler. Evlerini terk edip kamusal alana girdikten sonra İslam’la kazandıkları özelliklerini de, değerlerini de yitirdiler. Müslüman kadınlardan bazılarının kamusal alanın aşındırması sonucunda feminist değerleri öncelemeye başladıkları da gözden kaçmamaktadır.
Müslüman erkek de kamusal alandan olumsuz etkilenmiş, kapitalizmin nesnesi durumuna düşmüştür. Helal haram duyguları körelmiştir maalesef. Dünyevileşme ile birlikte onlar da “hiç”lere karışmışlardır.
Görünen o ki modern tüketim pratikleri ve seküler hayat tarzları benimsendikçe istikametten uzaklaşılmaktadır. Müslüman kadınların büyük çoğunluğu kamusal alana bütün zehriyle sahip çıktılar. Bunun kapitalist güçlerin bir asimilasyon süreci olduğu görülmemiştir maalesef. Hakikat bilincini kaybedenlerin koşulların önünde eğilip bükülmelerinden daha normal ne olabilir ki? Bir yanda bireyselliği, hedonizmi telkin eden piyasayla barışık bir hayat tarzı, diğer yanda bu hayat tarzının sunmuş olduğu kimliksizliğin içselleştirilmesi… Bencillik, kayıtsızlık edilgenliği ve yalnızlığı çoğaltmaktadır. Bozulan fıtratın, işgal edilen zihinlerin arınması için elzem olan vahiyden uzaklaşmak ise en kötüsüdür. Kaynaktan uzaklaşmanın bedeli ağır olmuştur Müslümanlar için.
Ahlâkın kaynağı vahiydir. Ahlâk yalnızca kamusal alana ait bir kavram değildir. İnsan yalnızca kamusal alanda değil hayatın tamamında ahlâklı olmakla yükümlüdür. Ahlâkı kamusal alanla sınırlı tutmak, onun başka alanlarla bağını kesmek toplumun ikiyüzlü davranan insanlarla doldurulmasını istemek demektir. İnsanın bütünlüğünü parçalayan seküler anlayış, insanı hem yaratılış gayesinden uzaklaştırmakta hem de ahlâkın temelini zayıflatmaktadır. Kamusal alanda tanık olunan ahlâkî çöküntü, vahye dayanmayan ahlâkî anlayışın ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Yalnızca kanun korkusuyla veya sosyal baskı ile insanlar ne kadar ahlâklı olabilir ki?
Özel alan olarak tanımlanan alan ne kadar özeldir, o da tartışılır. Kamusal alanın tanımladığı bir alan özel alanlıktan çıkar, kamusal alanın bir parçası haline gelir. İnsanın her anı kontrol altında ise o takdirde bir özel alanın bulunduğunu ileri sürmek doğru değildir.
Böyle bir ikilemden en fazla etkilenen kavram belki de ahlâktır. Bir toplumda ideal ahlâk ile reel ahlâk ölçüleri arasındaki makas açıldıkça o toplumun çöküşü de aynı oranda artıyor demektir.
Umutsuz olmamak gerek. Ahlâksızlığın arttığı, giderek her yanı kuşattığı söylenebilir; ama bunu, ahlâksızlığın engellenemeyeceği şeklinde düşünmemek gerek. İnsan özü itibariyle ahlâklı olmaya elverişlidir ve çaba sarf edildiği takdirde düzelmeyecek bir şey yoktur. Sodom ve Gomore’den sonra da hayat devam etmiş ve insanlık güzel ahlâkın zirveye ulaştığı toplumlarla tanışmıştır. “Telaş etmeyin, su akar yolunu bulur.” deme rahatlığına düşülmesin yeter ki.
Toplumun İslam ahlâkıyla donaması için Kur’an’a teslim olmanın ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Kur’an’ın insanlık için öngördüğü toplumun temel özelliklerinden önde gelenleri Allah’a inanmak, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. İman ve takva üzerine bina edilmiş bir toplumsal yapı öngörmektedir Kur’an. Bu kamusal alanda zihinsel ve kimliksel olarak tehdit altındadır bugünkü Müslümanlar. Kirlenmiş zihinlerin, kimliklerin temizlenmesi gerek. Bu ise tepeden inmeci bir anlayışla mümkün değildir. Her şeyden önce şu soruların yöneltilmesi gerek: İnsanın yaratılanlar içindeki konumu nedir? Kur’an’ın oluşturmayı hedeflediği insan ve toplumun hangi özelliklere sahip olması gerekir? Böyle bir insan ve toplumun inşasında ahlâkın rolü nedir?
Her şey insanın kendini düzeltmesiyle başlar. Dinamik bir ruh olgunluğu elde edilmediği takdirde toplumun İslam ahlâkıyla donanması mümkün değildir. Sorunların nedenleri, genellikle Müslümanların zaaflarıdır. Şu halde, öncelikle ruh olgunluğunu kazanmış kişilere ihtiyaç vardır. İşte, bu kişilerden oluşan toplum bir değer ifade edecektir. Kur’an’ın takva kavramıyla oluşturmak istediği modele göre insan, günlük hayatın uğraşları arasında kaybolan ve yabancılaşan değil, hayatını ahlâkî bir boyutla anlamlandıran ve her anının hüküm anı olduğu bilinciyle hareket edendir.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Leheb Suresi Tefsiri – 2
ONUNCU BÖLÜM Dördüncü ayetin tefsiri ve حمالة الحطب ifadesinin, Ebu Leheb’in karısının kıyamet günündeki halini açıklayan bir ifade oluşu hususundaki delillerinin serdedilmesi Bilmelisin ki, Ebu Leheb’in eşinin odun taşıyan cariye suretinde, şiddetle parlayan bir ateşe atılacağını haber veren bu ayetten kasıt; onun dünyadayken odun taşıyor oluşu değildir. Böylesi bir yorum, ayetin içermiş olduğu anlama uzak; …
İlkesizlik Çürümeyi Getirir
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Gelenekçiliğin Reaksiyon Girdabı ve Eleştirel Düşünce
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir.
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri – İnsan ve Tasavvur Üzerine – II
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.