Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘kitle’: “1) Bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan topluluğu, kütle. 2) Belirli işleviyle özellik gösteren büyük insan kalabalığı, kütle.”[1] olarak tanımlanmaktadır. Kitle kavramına verilen tanımlamalara bakıldığında ‘belirli bir amaçla bir araya ge(tiri)lmiş ve amacına matuf bir işlevi olan insan topluluğu’ olarak kapsayıcı bir tanım yapmak mümkündür.
Kitle kavramına verilen birinci tanımda kitleyi meydana getiren insanların kendi isteklerinin ön planda ve belirleyici olduğu vurgusu hâkim olsa da ikinci tanımda belirleyen olmaktan ziyade belirlenen kalabalıklardan söz edildiğini ifade etmek mümkündür. Günümüzdeki insan topluluklarını baz alacak olursak ikinci tanımın realiteyle daha iyi örtüştüğünü söyleyebiliriz. Tüm bunlarla birlikte Kitlelerin Psikolojisi üzerine çalışan Le Bon, kitlelerin oluşumu için şunları söylemektedir: “Bilinçli kişilik ortadan silinir, bütün bu birleşmiş fertlerin düşünceleri ve duyguları tek bir tarafa yönelir. Şüphesiz geçici, fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur. Kolektiftik o zaman, daha iyi bir ifade bulamadığım için ‘oluşmuş bir kitle’, başka bir söyleyişle ‘psikolojik bir kitle’ diyeceğim şey olur. Kitle bir tek varlık hâline gelir ve ‘Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu’na uyar.”[2] Le Bon’un söylediklerinden hareketle kitle; zihniyeti tekleşen, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bırakarak sürü (kitle) psikolojisine adapte olan topluluklar anlamında kullanılabilir.
Bazen az sayıda insanın kitleyi meydana getirdiği ifade edilebilirken bazı durumlarda binlerce insanın tesadüfi birlikteliği psikolojik kitleleri meydana getirememektedir.[3] Bir topluluğu kitle olarak isimlendirebilmenin koşullarından biri: Belirli bir amaca hipnotize olmuş biçimde hizmet etmesi olarak ifade edilebilir. Fakat buradaki yönelim belirleyen/özne konumundan ziyade belirlenen/nesne konumundaki bir yönelime işaret etmektedir. Belirleyici olmanın ötesinde belirlenen konumunda olan insan toplulukları ise beraberinde türlü problemleri açığa çıkarmaktadır.
Akıl ve irâde sahibi bir varlık olarak tanımlanan insan, hangi tür saikler sonucunda akıl ve iradesini saf dışı bırakarak sürü(kitle) psikolojisine bürünmektedir? İnsanı kitle hâline gelmeye sevk eden temel nedenler nelerdir?
“İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur”[4] demektedir Canetti. Bilinmeyene dair duygu ve düşüncelerimiz aynı zamanda korku ve tedirginliklerimizin kaynağı durumundadır. Bu korku ve tedirginliklerimizden kurtulmanın yegâne yolu ise bilinmeyenleri ortadan kaldırmaktır. Peki, bilinmeyenin olmadığı bir dünya mümkün müdür? Ya da bilinmediğimiz bir dünya?
İnsanın dokunulma korkusundan yalnızca kitle içerisinde kurtulabileceğini ifade eden Canetti, devamında şu sözleri söylemektedir: “Korkunun karşıtına dönüştüğü tek durum budur. Bunun için insan yoğun bir kitleye gereksinme duyar; kendisine “yaslananın” kim olduğunu artık fark etmemesi için bu kitle fiziksel bakımdan da yoğun ve sıkışık olmalıdır. İnsan kendini kitleye bırakır bırakmaz, artık kitlenin dokunuşundan korkmaz olur. İdeal durumda, kitle içinde herkes eşittir; kitle içinde cinsiyet dâhil hiçbir ayrımın önemi yoktur. Kitlenin içinde kendisini iten her kimse, o da kendisi gibi biridir. Onu, kendisini duyumsuyormuş gibi duyumsar. Birdenbire her şey tek ve aynı bedende oluyormuş gibi olur. Belki de kitlenin yoğunlaşmaya çalışmasının nedenlerinden biri budur: Kitle, her bireyi dokunulma korkusundan, mümkün olduğu kadar bütünüyle kurtarmak ister. İnsanlar birbirlerine ne kadar kuvvetli yaslanırlarsa, birbirlerinden korkmadıklarından o kadar emin olurlar. Dokunulma korkusunun bu karşıtına dönüşü kitlelerin doğasında vardır. Rahatlama hissi, kitle yoğunluğunun en çok olduğu yerde en çarpıcıdır.”[5]
Bauman’ın tüketim kültürü üzerine sarf etmiş olduğu cümlelerde de kitleleşmenin doğasıyla ilgili saiklerin satır aralarına yansımış olduğunu görmekteyiz: “ …“tüketim mekânlarında” atılan bir tur, alışveriş deneyiminin kendisi gibi, şimdi sonsuza kadar “başka bir yerde” kalmış ve yokluğu derinden hissedilen cemaate doğru çıkılan bir yolculuktur. Sürdüğü o birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca kişi, “kendisi gibilerle”, din kardeşleriyle, birlikte saf tuttuklarıyla, yani ötekilikleri -en azından orada ve o an için- güvenli bir şekilde göz ardı edebilecek ya da yok sayılabilecek ötekilerle dirsek temasına girerek aynı mekânı paylaşabilir. Amaç ve niyet ne olursa olsun o yer, ancak dinî mekânların ve hayalî (ya da varsayılan) cemaatin olabileceği kadar saf ve temiz bir yerdir.”[6]
Rahatlama içgüdüsü ile kitleleşme ihtiyacı hisseden insan, kendisini anlamsız bir şekilde toplumun kucağına atıvermekte; toplum içerisinde kendi kişiliğini, karakterini, cinsiyetini, kültürünü saf dışı bırakmakta ve en önemlisi olarak nitelendirebileceğimiz, insanı insan olarak ele almamızı sağlayacak temel düstûrları (akıl ve irade) dumura uğratmaktadır. Çünkü akıl ve iradenin aktif olduğu bir yerde kitleleşme gerçekleşemez.
Tüm bunlarla birlikte kitleleri tanımlamak ve tanımaktan oldukça uzakta olduğumuzu belirten Le Bon, profesyonel psikologların kitlelerden uzak yaşadıklarından dolayı onları hiçbir vakit tanımlayamadıklarını yalnızca işleyebilecekleri cinayetler dolayısıyla onlarla uğraştıklarını ifade etmektedir.[7] Kitlelerin potansiyelini anlayabilmek ve oluşumlarına dair ipucu edinmek açısından bu bile hafife alınmayacak bir çaba olarak gözükmektedir. Fakat hayatın içindeki tanımlama ve araştırmalar sonuç açısından daha elzem katkılar sağlayacaktır.
‘İktidar’ ve ‘Kitle’nin Döngüsel İlişkisi
Monarşi, derebeylik ve krallık rejimlerinden sonra Fransız Devrimiyle birlikte ağırlık kazanmaya başlayan demokratik hareketler kitle oluşumunda temel teşkil edebilecek bir düşünce biçimini ortaya çıkarmıştır.
“Burjuvazi 17. Yüzyıldan itibaren demokrasiyi üstlenerek bir gerçekliği yeniden keşfettiğine inanıyor, ama onun anlamını değiştiriyordu.”[8] Ortaya çıkan gruplar her ne kadar kendi kendini yönettiğini ya da belirleyiciliğini iddia etse de belirledikleri tek şey kendilerine karşı uygulanan despotizmin öznesini seçmekten öteye gitmiyordu. Kendi kendini yönetmeyi talep eden gruplar “hangi toplumda olursa olsun, kitleselleştirildiklerinde niteliklerini ve etkinliklerini kaybederek anlam ve değer kaybına uğratılabiliyor. Bu tür toplumlar yalnızca propaganda/gösteri/istatistik nesnesi/konusu hâline getiriliyor. Propaganda ve gösteri yoluyla her zaman yığınlaşma ve tekdüzelik gerçekleştirilebiliyor. Kitleselleştirme yoluyla, bağımsız varoluş/duruş/düşünüş ve eylem imkânını kaybeden bireyler büyük “sürü”nün, kitlenin sorumsuz bir parçası hâline gelebiliyor. Böyle bir durumda tepkisiz/duyarsız edilgenlikler de bir geleneğe dönüşüyor. Toplumlarımızda çoğu kez, bugün olduğu gibi, tepkisiz/duyarsız edilgenlikler muhafazakârlık olarak tanımlanıyor, değerlendiriliyor.”[9]
Yerinden olmak istemeyen burjuva sınıfı hızlanan halk hareketlerini yine kendi jargonları üzerinden ve kitleselleştirerek kontrol altına almayı sağlamıştı: “…Seçmen sayısından, oy pusulasına, oy kabinine, seçim kampanyalarına, seçim sonucunda ortaya çıkan parlamentoya, vb. varıncaya dek çeşitli yönetmelikler ve maddi düzenekler gerektiren bir durum söz konusu olduğuna göre, tam anlamıyla bir aygıtla karşı karşıya bulunmaktayız. Ancak bunun, şiddete dayalı olmaksızın, “kendi kendine” işlediğine, “insanın seçmenlik görevi”ni yerine getirmesi, bunun da son derece “normal” olması gerektiğine inanan, oyunun kurallarını benimseyip uygulayan oyuncuların “ideolojisi”ne göre işlediğine bakılırsa, ideolojik bir aygıtla da karşı karşıya bulunmaktayız. Tâbi kılma/özneleştirme [assujetissement] ve konsensüs bir bütündür. Burjuva ideolojisi tarafından dayatılan bu “apaçıklık”, seçmenler tarafından da bir “apaçıklık” olarak kabul edilir: kendilerini birer seçmen olarak kabul ederler ve sisteme katılmış olurlar. “Oyunu kuralına göre oynarlar.””[10]
Bu durumda tek talebi oy kullanmak olan demos, demokrasi aracılığıyla iktidarı elleri arasına alsa bile hangi düzeyde olursa olsun, bağımsız denilen bu bütünlükte kendiliğinden toplanması, toplantıya çağırması, müzakerelerde bulunması veya karar alması olanaksızdır.[11] Böyle bir vasatta toplumu değiştirmek amacının yokluğu yüzünden militanlar, yöneticiler ve teorisyenler, altüst edemediklerini yönetmişler, gerçekleştiremedikleri değişimi tartışma konusu haline getirmişlerdi.[12]
İktidar, kitleyi yönlendirebilecek aygıtlar üretirken diğer taraftan muhafazakâr algı da iktidarın keyfi tasarruflarının oluşumuna zemin hazırlamaktadır.
“Kitlelerin psikolojisini anlamak, onları yönetmeyi bilmek değil, fakat hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur”[13] diyen Le Bon bu karşılıklı ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Kitle kalabalıkların dayatması anlamına gelebildiği gibi, doğru kanalize yöntemleriyle kalabalıklara dayatılacak direktiflerin de temelini oluşturmaktadır. Tarih sahnesine bakıldığı vakit çoğunlukla kitlelerin iktidarı yönlendirmesinden ziyade iktidarın (her türlü yönetim biçimi veyahut düşünce sisteminin) kitleleri yönlendirdiği görülecektir.
Bauman, post-modern kitle iktidar ilişkisinde iktidarın keyfi tasarruflarının temelinde kitlenin verdiği gücün bulunduğunu şu sözleriyle dile getirmektedir: “…iyi ve adil bir toplum ideali politik söylemden elini eteğini çekmişken insanların tüketmeleri için onlara yaptıklarından çok niyetlerini sunan politik bir şahsiyetin edilgen izleyicilerine dönüşmüş olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Burada önemli olan izleyicilerin, kamuoyunun ilgi alanı içindeki diğer şahsiyetlerden iyi bir seyirlik gösteri dışında pek bir şey beklememesi gibi, politikacılardan da başkaca bir beklentilerinin olmamasıdır…”[14]
Böyle bir tablonun ardından tüm gücü elinde toplayan iktidar/yönetimin “politika gösterisi, tıpkı kamusal alanda sahnelenen diğer gösteriler gibi, kimliğin çıkarlardan önce geldiği düşüncesini insanların kafasına acımasızca ve durmaksızın çivi gibi çakan bir mesaja ya da gerçekten önemli olan şeyin çıkarlar değil kimlikler olduğunu, ne yaptığınızdan çok kim olduğunuz sorusunun daha önemli olduğunu öğreten bir derse dönüşür. En üsttekinden, en alttakine, kamusal alandaki ilişkilerin ve kamusal hayatın kendisinin özü haline gelen şey, gerçek benliğin açığa çıkarılmasıdır; çıkarların yönlendirdiği gemiler bir kez battığında, kazazedelerin can havliyle tutunacakları dal, öz kimliktir…”[15]
Kitleselleşen topluluklar düşünme melekelerini kullanmamaları, konformizm batağına batarak sorumluluk almak istememeleri ve anlık planları sebebiyle iktidarın gücüne güç katarken; iktidar ise insan kalabalıklarını kitleleştirerek daha kolay yönetilebilir topluluklar üretmeyi amaçlamaktadır. Bu amacını gerçekleştirebilmek için kullandığı aygıtlar içerisinde ‘Medya’, ‘Ordu’, ‘Politika’ ve en önemlisi diyebileceğimiz ‘Eğitim’ yer almaktadır.
Konumuz açısından iktidar/devletin yönetim aygıtlarından ‘eğitim’ üzerinde durup, eğitimin insanları kitleleştirici gücü ve iktidarın bunu nasıl kullandığı üzerinde kısaca duracağız.
İktidarın Yönetim Aygıtı Olarak: Eğitim
“Devletin ideolojik aygıtları, bir sınıf mücadelesinin hem verildiği yer hem de bu mücadelenin konusu olmak zorundadır, bu mücadele ise, toplumsal oluşuma egemen olan genel sınıf mücadelesinin, egemen ideolojinin aygıtlarında sürdürülmesidir”[16] demektedir Althusser. Bu durumda devletin kullandığı her kurum ve kuruluş tavandan tabana kadar devletin ideolojik yapısına hizmet etmekte ve devletin görmek istediği toplum yapısının oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
“Hükümet (günümüzde devletin başının verdiği doğrudan emirlere göre) egemen sınıfın siyasetini yürütür; idare ise, hükümetin emirlerine uyarak bu siyaseti en ince ayrıntısına varıncaya dek uygular. Devletin siyasal aygıtının varlığını açıkça ortaya koyan bu ayrımdan akılda tutmamız gereken ise, burjuva devletin okulunda öğrendiği ideolojiye, yani “genel çıkarlara hizmet etme” ve “kamu hizmeti” rolü oynama ideolojisine rağmen, idarenin de devletin siyasal aygıtının parçası olduğudur.”[17]
Tüm kamu kurum ve kuruluşları, iktidarın yönlendirmesine göre kendilerini konumlandırmakta ve siyaset tarzını ona göre belirlemekte, devletin ideolojik aygıtı olarak görevlerini yerine getirmektedirler.
Banal Nationalism kitabının yazarı olan Michael Billig, milliyetçiliğin simgesinin milli bayramlarda sokaklarda ‘sallanan’ bayraklar değil, herkesin çeşitli nedenlerle sık sık ziyaret ettiği bir kamu binasının girişinde asılı duran ve çoğu zaman dikkat bile çekmeyen ‘sallanmayan’ bayraklar olduğu tespitinde bulunmaktadır.[18] İnsanların bu tür sübliminal mesajlara[19] maruz kaldığı en yoğun ortam ise zorunlu eğitimin verildiği okullar olmaktadır. Henüz şekillenmeye başlayan zihin, iktidarın vermiş olduğu (örtük/açık) mesajları sorgulamadan kabul etmeye ve pratik hayata uygulamaya yönelmiş olmaktadır.
Kant, eğitimi bir sanat olarak görür ve bu sanatın uygulanmasında dikkat edilecek hususlardan birinin; çocukların o anki durumlarında sahip oldukları sınırlara göre değil insan ırkının gelişimi göz önüne alındığında, gelecekte sahip olacakları sınırlar çerçevesinde eğitilmeleri olduğunu söyler. Fakat bu yolda iki engelle karşılaşabileceklerini vurgulayan Kant, bunlardan birinin, ailelerin sadece çocukların refah düzeyini düşünmeleri ve diğerinin de yetki sahiplerinin vatandaşlarını sadece kendi çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullanmaları olduğunu belirtir.[20]
İktidarın eğitimi kullanmasının bir diğer amacı ise insanları/öğrencileri bilgilendirmek değil mümkün olduğunca sayıda bireyi, tehdit oluşturmayacak bir düzeyde tutmak, standartlaşmış bir vatandaşlık öğretisini yaymak, başkaldırı ve özgünlüğü öldürmektir.[21]
“Eğitim gereklidir, okul değil!” diyen Gatto, hiç kimsenin ‘insanlar okuma-yazma, matematik bilmesinler mi?’ gibi bir bahanenin ardına sığınmaması gerektiğini zira Amerika’da iki milyonu aşkın ‘mutlu ev okulu’[22] öğrencisinin bu itirazı çürüttüğünü dile getirmekte[23] ve Amerika’ya Prusya (zorunlu) eğitim sisteminin entegre edilmesinin en temel sebebinin idare edilebilir insan yetiştirmek olduğunu söylemektedir.[24] Ayrıca ithal edilen zorunlu eğitim sisteminin “açıktan açığa vasat zihinler yetiştirmek, çocuğun iç dünyasını tarumar etmek, öğrencilerin liderlik vasıflarına sahip olmalarını engellemek, yumuşak başlı ve yetersiz vatandaşlar yetiştirmek üzere tasarlanmış, yani bir bütün olarak nüfusu ‘idare edilebilir’ kılmayı amaç edinmiş bir eğitim sistemi”[25] olduğunu vurgulamaktadır.
Distopya türü roman ve filmlere konu olan veya olacak olan senaryolardan biri de yeni doğmuş çocukların devlet tarafından doğar doğmaz denetim altına alınacak olmasıdır.
Kendi rahatından taviz vermek istemeyen veyahut kendi çocuğunun rahatsızlık unsuru olduğuna inandırılmış ebeveynler çocuklarını caminin avlusuna bırakırmışçasına devletin kucağına teslim etmektedirler.
Zihni şekilleniş süreci yeni başlamış çocukların devlet tarafından küçük yaşta alınarak eği(ti)lmesi işlemi bir taraftan çocukların hayata bakış açılarını şekillendirirken diğer taraftan ebeveynlerin rollerinde derin yarıklar oluşturmaktadır. Devletin ana/baba olarak isimlendirilmesi ve çocukların üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi oluşturmasında anne-babalık görevlerini yerine getirmeyen veyahut bu roller kendilerinden alınırken hiç ses çıkarmayan ebeveynlerin suçu yok mudur?
Ortaçağ’da tüm yetkiler Kilise’nin tekelinde toplanırken; Rönesans, Reform hareketleri ve Aydınlanma ile devam eden süreçte bu yetkiler ‘Devlet’in tekeline geçmiştir. “Eşit eğitim fırsatı, gerçekten de, hem arzu edilebilir hem de uygulanabilir bir amaçtır. Fakat bunu ancak zorunlu okullaştırma ile mümkün saymak; kurtuluşu, kiliseyle karıştırmak anlamına gelmektedir”[26]değerlendirmesinde bulunan İllich, sözlerine şu şekilde devam etmektedir: “Okul, modern proleteryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır. Ulus-devlet, tüm halkı, geçmişin toplum üyeliğine kabul edilme ritüellerine ve hiyerarşik terfilere benzemeyen ve bir dizi diplomayla belgelenen gruplara ayırarak, bu sistemi benimsemiştir. Fatihler (16. Yüzyılda Meksika’yı ve Peru’yu fetheden İspanyol fatihler) ve Engizisyon Mahkemesi yoluyla ilahiyatçıların değerlendirmelerini benimseyen İspanyol kralların yaptığı gibi, modern devlet de okul kaçaklarıyla ilgilenen iyi niyetli görevlilerin iş gereksinimleri vasıtasıyla, eğitimin ve eğitimcilerin değerlendirilmesi işini kendi üzerine almıştır.”[27]
Oluşturulan müfredatlar, okutulan ders branşlarının daha iyi öğrenilmesinden ziyade istenilen ve sınırları belirlenmiş bir şekilde öğrenilmesinin zeminini hazırlamaktadır. Herhangi bir branş öğretmeni olabilmek yine sistemin vermiş olduğu belirli sertifikalar(diplomalar) üzerinden sağlanmakta ve sertifikaları elde etmek için kişinin öğreticilik yapacak olduğu sıralardan kendisinin geçmesi lazımdır. O sıralardan geçmeden ne kadar branş bilgisine sahip olursa olsun yeterliliğini ispat edememiş ve branş öğretmeni olamamış olacaktır. Sonucunda bu sertifikayı elde etmek amacıyla uzun yıllar zihninin şekillendirilmesi yetmeyecek ve kendi de önüne sunulmuş olan müfredata göre kendinden sonraki nesillerin zihinlerini şekillendirmeye devam etmek durumunda kalacaktır. Bu durumda öğreticilerin formasyonundan başlayıp mesleğini icra ettiği süre boyunca iktidarın aygıt olarak kullanmış olduğu zorunlu eğitim gerçek anlamdaki ihtiyaçları karşılamaktan ziyade iktidarın görmek istediği vatandaş profilini oluşturmaya hizmet edecektir denebilir.
Tüm bunlarla birlikte; çoğunlukla zorunlu eğitime yöneltilen eleştiriler post-modern bir zeminden yapılmakta fakat post-modern eğitim eleştirilerinin modern olan tüm eğitim sistemlerine karşı açmış olduğu savaş, yıkımı getirmekle birlikte yerine ikâme edilecek argümanlardan yoksun bulunmaktadır. Bu bağlamda modern dönemde iktidarın yönetim aygıtı olarak kullandığı ‘eğitim’ ters yönden bu defa iktidar eleştirisine alet edilmekte ve bağcıyı dövmek adına üzümler heder edilmektedir.
Özetle;
Rahatlama ve güvenlik duygusunu yaşamak, sorumluluklardan uzak kalmak isteyen insan kitleleşerek kendisini toplumun kucağına atıvermektedir. Kitleleşme, güvenlik(!) duygusunu açığa çıkardığı gibi beraberinde düşünmeyen insan topluluklarını da doğurmakta, doğurmak mecburiyetinde kalmaktadır. Çünkü düşünen bireylerin oluşturduğu toplulukların kitleleşmesi beklenemez.
Büyük kalabalıkların kendisi için tehdit unsuru olmasını istemeyen hükümet veya yöneticiler, kitleleri (diploma, kariyer, iş sahibi olmak gibi) belirli hedeflere kanalize etmek ve bir taraftan tehdit unsurlarını ortadan kaldırırken bir taraftan da kitlelerin gücünü kullanmak amacıyla onlara yön tayin etmiştir. İktidarın yön tayini açısından kullandığı aygıtlar birden fazla olmakla birlikte en işlevsel olanlardan biri ‘eğitim’dir.
Zorunlu eğitim, insanları bilinçlendirmeye hizmet etmek yerine bilinç kaybına maruz bırakıp, zihinleri istendik yöne çevirerek iktidarın kodlamış olduğu düşünce biçimlerini oluşturmaktadır.
Konumuz açısından kitle, iktidar ve iktidarın yönetim aygıtı olarak kullanmış olduğu zorunlu eğitim kavramları üzerinde durmaya çalıştık. Konu birçok farklı perspektiften ele alınıp eleştirilebileceği gibi, bozuk saatin bile günde iki defa doğru yere işaret ettiği gerçeğinden hareketle olumlu yanlarının da olabileceği ifade edilebilir fakat içinde bulunduğumuz sistemin çok da masum olmadığı ve düşünce kodlarımızda bazen telafisi mümkün olmayan hasarlar bıraktığı hatırdan çıkarılmamalıdır.
Dipnotlar:
[1] Kitle Mad., Türk Dil Kurumu Yayınları, 11. Baskı, Ankara, 2011, s. 1451.
[2] Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, Hayat Yayınları, İstanbul, 2005, s. 15.
[17] Althusser, hükümet ve egemen sınıf/iktidarı birbirinden ayırmaktadır. Hükümet her ne kadar söz sahibi gibi görünse de devletin/iktidarın sahibi farklı olabilmekte ve hükümet iktidarın aygıtı konumuna da gelebilmektedir. Althusser, A.g.e., s. 16-17.
[18] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları “Eleştirel Bir Bakış”, DoğuBatı Yayınları, Ankara, 2017, s. 240-241.
[19] Kastettiğimiz, mesajların olumlu/olumsuz olmasından ziyade bilinçaltına gönderilen mesajların ortam ve yöntemleridir.
[20] İmmanuel Kant, Eğitim Üzerine, Çev: S. Emre Bekman, İz Yayıncılık, İstanbul, 2018, s. 16-17.
[21] John Taylor Gatto, Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı, Çev: Mehmet Ali Özkan, Edam Yayınları, İstanbul, 2018, s. 21.
[22] “Bazı ülkelerde resmî eğitimin evde genellikle ebeveyn ve özel ders destekli verildiği alternatif bir eğitim şeklidir.” (Gatto, A.g.e., s. 21, 1 numaralı dipnot.)
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Dinin Araçsallaştırılması
2. Ulusalcılık
3. Araçsal Metinlerin Kutsallaştırılması
4. Laiklik ve Deizm
5. Mezhepçilik
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …
Kitle, İktidar ve Eğitim Üzerine Mülahazalar
‘Kitle’nin Oluşumu ve Doğası
Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘kitle’: “1) Bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan topluluğu, kütle. 2) Belirli işleviyle özellik gösteren büyük insan kalabalığı, kütle.”[1] olarak tanımlanmaktadır. Kitle kavramına verilen tanımlamalara bakıldığında ‘belirli bir amaçla bir araya ge(tiri)lmiş ve amacına matuf bir işlevi olan insan topluluğu’ olarak kapsayıcı bir tanım yapmak mümkündür.
Kitle kavramına verilen birinci tanımda kitleyi meydana getiren insanların kendi isteklerinin ön planda ve belirleyici olduğu vurgusu hâkim olsa da ikinci tanımda belirleyen olmaktan ziyade belirlenen kalabalıklardan söz edildiğini ifade etmek mümkündür. Günümüzdeki insan topluluklarını baz alacak olursak ikinci tanımın realiteyle daha iyi örtüştüğünü söyleyebiliriz. Tüm bunlarla birlikte Kitlelerin Psikolojisi üzerine çalışan Le Bon, kitlelerin oluşumu için şunları söylemektedir: “Bilinçli kişilik ortadan silinir, bütün bu birleşmiş fertlerin düşünceleri ve duyguları tek bir tarafa yönelir. Şüphesiz geçici, fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur. Kolektiftik o zaman, daha iyi bir ifade bulamadığım için ‘oluşmuş bir kitle’, başka bir söyleyişle ‘psikolojik bir kitle’ diyeceğim şey olur. Kitle bir tek varlık hâline gelir ve ‘Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu’na uyar.”[2] Le Bon’un söylediklerinden hareketle kitle; zihniyeti tekleşen, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bırakarak sürü (kitle) psikolojisine adapte olan topluluklar anlamında kullanılabilir.
Bazen az sayıda insanın kitleyi meydana getirdiği ifade edilebilirken bazı durumlarda binlerce insanın tesadüfi birlikteliği psikolojik kitleleri meydana getirememektedir.[3] Bir topluluğu kitle olarak isimlendirebilmenin koşullarından biri: Belirli bir amaca hipnotize olmuş biçimde hizmet etmesi olarak ifade edilebilir. Fakat buradaki yönelim belirleyen/özne konumundan ziyade belirlenen/nesne konumundaki bir yönelime işaret etmektedir. Belirleyici olmanın ötesinde belirlenen konumunda olan insan toplulukları ise beraberinde türlü problemleri açığa çıkarmaktadır.
Akıl ve irâde sahibi bir varlık olarak tanımlanan insan, hangi tür saikler sonucunda akıl ve iradesini saf dışı bırakarak sürü(kitle) psikolojisine bürünmektedir? İnsanı kitle hâline gelmeye sevk eden temel nedenler nelerdir?
“İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur”[4] demektedir Canetti. Bilinmeyene dair duygu ve düşüncelerimiz aynı zamanda korku ve tedirginliklerimizin kaynağı durumundadır. Bu korku ve tedirginliklerimizden kurtulmanın yegâne yolu ise bilinmeyenleri ortadan kaldırmaktır. Peki, bilinmeyenin olmadığı bir dünya mümkün müdür? Ya da bilinmediğimiz bir dünya?
İnsanın dokunulma korkusundan yalnızca kitle içerisinde kurtulabileceğini ifade eden Canetti, devamında şu sözleri söylemektedir: “Korkunun karşıtına dönüştüğü tek durum budur. Bunun için insan yoğun bir kitleye gereksinme duyar; kendisine “yaslananın” kim olduğunu artık fark etmemesi için bu kitle fiziksel bakımdan da yoğun ve sıkışık olmalıdır. İnsan kendini kitleye bırakır bırakmaz, artık kitlenin dokunuşundan korkmaz olur. İdeal durumda, kitle içinde herkes eşittir; kitle içinde cinsiyet dâhil hiçbir ayrımın önemi yoktur. Kitlenin içinde kendisini iten her kimse, o da kendisi gibi biridir. Onu, kendisini duyumsuyormuş gibi duyumsar. Birdenbire her şey tek ve aynı bedende oluyormuş gibi olur. Belki de kitlenin yoğunlaşmaya çalışmasının nedenlerinden biri budur: Kitle, her bireyi dokunulma korkusundan, mümkün olduğu kadar bütünüyle kurtarmak ister. İnsanlar birbirlerine ne kadar kuvvetli yaslanırlarsa, birbirlerinden korkmadıklarından o kadar emin olurlar. Dokunulma korkusunun bu karşıtına dönüşü kitlelerin doğasında vardır. Rahatlama hissi, kitle yoğunluğunun en çok olduğu yerde en çarpıcıdır.”[5]
Bauman’ın tüketim kültürü üzerine sarf etmiş olduğu cümlelerde de kitleleşmenin doğasıyla ilgili saiklerin satır aralarına yansımış olduğunu görmekteyiz: “ …“tüketim mekânlarında” atılan bir tur, alışveriş deneyiminin kendisi gibi, şimdi sonsuza kadar “başka bir yerde” kalmış ve yokluğu derinden hissedilen cemaate doğru çıkılan bir yolculuktur. Sürdüğü o birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca kişi, “kendisi gibilerle”, din kardeşleriyle, birlikte saf tuttuklarıyla, yani ötekilikleri -en azından orada ve o an için- güvenli bir şekilde göz ardı edebilecek ya da yok sayılabilecek ötekilerle dirsek temasına girerek aynı mekânı paylaşabilir. Amaç ve niyet ne olursa olsun o yer, ancak dinî mekânların ve hayalî (ya da varsayılan) cemaatin olabileceği kadar saf ve temiz bir yerdir.”[6]
Rahatlama içgüdüsü ile kitleleşme ihtiyacı hisseden insan, kendisini anlamsız bir şekilde toplumun kucağına atıvermekte; toplum içerisinde kendi kişiliğini, karakterini, cinsiyetini, kültürünü saf dışı bırakmakta ve en önemlisi olarak nitelendirebileceğimiz, insanı insan olarak ele almamızı sağlayacak temel düstûrları (akıl ve irade) dumura uğratmaktadır. Çünkü akıl ve iradenin aktif olduğu bir yerde kitleleşme gerçekleşemez.
Tüm bunlarla birlikte kitleleri tanımlamak ve tanımaktan oldukça uzakta olduğumuzu belirten Le Bon, profesyonel psikologların kitlelerden uzak yaşadıklarından dolayı onları hiçbir vakit tanımlayamadıklarını yalnızca işleyebilecekleri cinayetler dolayısıyla onlarla uğraştıklarını ifade etmektedir.[7] Kitlelerin potansiyelini anlayabilmek ve oluşumlarına dair ipucu edinmek açısından bu bile hafife alınmayacak bir çaba olarak gözükmektedir. Fakat hayatın içindeki tanımlama ve araştırmalar sonuç açısından daha elzem katkılar sağlayacaktır.
‘İktidar’ ve ‘Kitle’nin Döngüsel İlişkisi
“Burjuvazi 17. Yüzyıldan itibaren demokrasiyi üstlenerek bir gerçekliği yeniden keşfettiğine inanıyor, ama onun anlamını değiştiriyordu.”[8] Ortaya çıkan gruplar her ne kadar kendi kendini yönettiğini ya da belirleyiciliğini iddia etse de belirledikleri tek şey kendilerine karşı uygulanan despotizmin öznesini seçmekten öteye gitmiyordu. Kendi kendini yönetmeyi talep eden gruplar “hangi toplumda olursa olsun, kitleselleştirildiklerinde niteliklerini ve etkinliklerini kaybederek anlam ve değer kaybına uğratılabiliyor. Bu tür toplumlar yalnızca propaganda/gösteri/istatistik nesnesi/konusu hâline getiriliyor. Propaganda ve gösteri yoluyla her zaman yığınlaşma ve tekdüzelik gerçekleştirilebiliyor. Kitleselleştirme yoluyla, bağımsız varoluş/duruş/düşünüş ve eylem imkânını kaybeden bireyler büyük “sürü”nün, kitlenin sorumsuz bir parçası hâline gelebiliyor. Böyle bir durumda tepkisiz/duyarsız edilgenlikler de bir geleneğe dönüşüyor. Toplumlarımızda çoğu kez, bugün olduğu gibi, tepkisiz/duyarsız edilgenlikler muhafazakârlık olarak tanımlanıyor, değerlendiriliyor.”[9]
Yerinden olmak istemeyen burjuva sınıfı hızlanan halk hareketlerini yine kendi jargonları üzerinden ve kitleselleştirerek kontrol altına almayı sağlamıştı: “…Seçmen sayısından, oy pusulasına, oy kabinine, seçim kampanyalarına, seçim sonucunda ortaya çıkan parlamentoya, vb. varıncaya dek çeşitli yönetmelikler ve maddi düzenekler gerektiren bir durum söz konusu olduğuna göre, tam anlamıyla bir aygıtla karşı karşıya bulunmaktayız. Ancak bunun, şiddete dayalı olmaksızın, “kendi kendine” işlediğine, “insanın seçmenlik görevi”ni yerine getirmesi, bunun da son derece “normal” olması gerektiğine inanan, oyunun kurallarını benimseyip uygulayan oyuncuların “ideolojisi”ne göre işlediğine bakılırsa, ideolojik bir aygıtla da karşı karşıya bulunmaktayız. Tâbi kılma/özneleştirme [assujetissement] ve konsensüs bir bütündür. Burjuva ideolojisi tarafından dayatılan bu “apaçıklık”, seçmenler tarafından da bir “apaçıklık” olarak kabul edilir: kendilerini birer seçmen olarak kabul ederler ve sisteme katılmış olurlar. “Oyunu kuralına göre oynarlar.””[10]
Bu durumda tek talebi oy kullanmak olan demos, demokrasi aracılığıyla iktidarı elleri arasına alsa bile hangi düzeyde olursa olsun, bağımsız denilen bu bütünlükte kendiliğinden toplanması, toplantıya çağırması, müzakerelerde bulunması veya karar alması olanaksızdır.[11] Böyle bir vasatta toplumu değiştirmek amacının yokluğu yüzünden militanlar, yöneticiler ve teorisyenler, altüst edemediklerini yönetmişler, gerçekleştiremedikleri değişimi tartışma konusu haline getirmişlerdi.[12]
İktidar, kitleyi yönlendirebilecek aygıtlar üretirken diğer taraftan muhafazakâr algı da iktidarın keyfi tasarruflarının oluşumuna zemin hazırlamaktadır.
“Kitlelerin psikolojisini anlamak, onları yönetmeyi bilmek değil, fakat hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur”[13] diyen Le Bon bu karşılıklı ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Kitle kalabalıkların dayatması anlamına gelebildiği gibi, doğru kanalize yöntemleriyle kalabalıklara dayatılacak direktiflerin de temelini oluşturmaktadır. Tarih sahnesine bakıldığı vakit çoğunlukla kitlelerin iktidarı yönlendirmesinden ziyade iktidarın (her türlü yönetim biçimi veyahut düşünce sisteminin) kitleleri yönlendirdiği görülecektir.
Bauman, post-modern kitle iktidar ilişkisinde iktidarın keyfi tasarruflarının temelinde kitlenin verdiği gücün bulunduğunu şu sözleriyle dile getirmektedir: “…iyi ve adil bir toplum ideali politik söylemden elini eteğini çekmişken insanların tüketmeleri için onlara yaptıklarından çok niyetlerini sunan politik bir şahsiyetin edilgen izleyicilerine dönüşmüş olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Burada önemli olan izleyicilerin, kamuoyunun ilgi alanı içindeki diğer şahsiyetlerden iyi bir seyirlik gösteri dışında pek bir şey beklememesi gibi, politikacılardan da başkaca bir beklentilerinin olmamasıdır…”[14]
Böyle bir tablonun ardından tüm gücü elinde toplayan iktidar/yönetimin “politika gösterisi, tıpkı kamusal alanda sahnelenen diğer gösteriler gibi, kimliğin çıkarlardan önce geldiği düşüncesini insanların kafasına acımasızca ve durmaksızın çivi gibi çakan bir mesaja ya da gerçekten önemli olan şeyin çıkarlar değil kimlikler olduğunu, ne yaptığınızdan çok kim olduğunuz sorusunun daha önemli olduğunu öğreten bir derse dönüşür. En üsttekinden, en alttakine, kamusal alandaki ilişkilerin ve kamusal hayatın kendisinin özü haline gelen şey, gerçek benliğin açığa çıkarılmasıdır; çıkarların yönlendirdiği gemiler bir kez battığında, kazazedelerin can havliyle tutunacakları dal, öz kimliktir…”[15]
Kitleselleşen topluluklar düşünme melekelerini kullanmamaları, konformizm batağına batarak sorumluluk almak istememeleri ve anlık planları sebebiyle iktidarın gücüne güç katarken; iktidar ise insan kalabalıklarını kitleleştirerek daha kolay yönetilebilir topluluklar üretmeyi amaçlamaktadır. Bu amacını gerçekleştirebilmek için kullandığı aygıtlar içerisinde ‘Medya’, ‘Ordu’, ‘Politika’ ve en önemlisi diyebileceğimiz ‘Eğitim’ yer almaktadır.
Konumuz açısından iktidar/devletin yönetim aygıtlarından ‘eğitim’ üzerinde durup, eğitimin insanları kitleleştirici gücü ve iktidarın bunu nasıl kullandığı üzerinde kısaca duracağız.
İktidarın Yönetim Aygıtı Olarak: Eğitim
“Devletin ideolojik aygıtları, bir sınıf mücadelesinin hem verildiği yer hem de bu mücadelenin konusu olmak zorundadır, bu mücadele ise, toplumsal oluşuma egemen olan genel sınıf mücadelesinin, egemen ideolojinin aygıtlarında sürdürülmesidir”[16] demektedir Althusser. Bu durumda devletin kullandığı her kurum ve kuruluş tavandan tabana kadar devletin ideolojik yapısına hizmet etmekte ve devletin görmek istediği toplum yapısının oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
“Hükümet (günümüzde devletin başının verdiği doğrudan emirlere göre) egemen sınıfın siyasetini yürütür; idare ise, hükümetin emirlerine uyarak bu siyaseti en ince ayrıntısına varıncaya dek uygular. Devletin siyasal aygıtının varlığını açıkça ortaya koyan bu ayrımdan akılda tutmamız gereken ise, burjuva devletin okulunda öğrendiği ideolojiye, yani “genel çıkarlara hizmet etme” ve “kamu hizmeti” rolü oynama ideolojisine rağmen, idarenin de devletin siyasal aygıtının parçası olduğudur.”[17]
Tüm kamu kurum ve kuruluşları, iktidarın yönlendirmesine göre kendilerini konumlandırmakta ve siyaset tarzını ona göre belirlemekte, devletin ideolojik aygıtı olarak görevlerini yerine getirmektedirler.
Banal Nationalism kitabının yazarı olan Michael Billig, milliyetçiliğin simgesinin milli bayramlarda sokaklarda ‘sallanan’ bayraklar değil, herkesin çeşitli nedenlerle sık sık ziyaret ettiği bir kamu binasının girişinde asılı duran ve çoğu zaman dikkat bile çekmeyen ‘sallanmayan’ bayraklar olduğu tespitinde bulunmaktadır.[18] İnsanların bu tür sübliminal mesajlara[19] maruz kaldığı en yoğun ortam ise zorunlu eğitimin verildiği okullar olmaktadır. Henüz şekillenmeye başlayan zihin, iktidarın vermiş olduğu (örtük/açık) mesajları sorgulamadan kabul etmeye ve pratik hayata uygulamaya yönelmiş olmaktadır.
Kant, eğitimi bir sanat olarak görür ve bu sanatın uygulanmasında dikkat edilecek hususlardan birinin; çocukların o anki durumlarında sahip oldukları sınırlara göre değil insan ırkının gelişimi göz önüne alındığında, gelecekte sahip olacakları sınırlar çerçevesinde eğitilmeleri olduğunu söyler. Fakat bu yolda iki engelle karşılaşabileceklerini vurgulayan Kant, bunlardan birinin, ailelerin sadece çocukların refah düzeyini düşünmeleri ve diğerinin de yetki sahiplerinin vatandaşlarını sadece kendi çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullanmaları olduğunu belirtir.[20]
İktidarın eğitimi kullanmasının bir diğer amacı ise insanları/öğrencileri bilgilendirmek değil mümkün olduğunca sayıda bireyi, tehdit oluşturmayacak bir düzeyde tutmak, standartlaşmış bir vatandaşlık öğretisini yaymak, başkaldırı ve özgünlüğü öldürmektir.[21]
“Eğitim gereklidir, okul değil!” diyen Gatto, hiç kimsenin ‘insanlar okuma-yazma, matematik bilmesinler mi?’ gibi bir bahanenin ardına sığınmaması gerektiğini zira Amerika’da iki milyonu aşkın ‘mutlu ev okulu’[22] öğrencisinin bu itirazı çürüttüğünü dile getirmekte[23] ve Amerika’ya Prusya (zorunlu) eğitim sisteminin entegre edilmesinin en temel sebebinin idare edilebilir insan yetiştirmek olduğunu söylemektedir.[24] Ayrıca ithal edilen zorunlu eğitim sisteminin “açıktan açığa vasat zihinler yetiştirmek, çocuğun iç dünyasını tarumar etmek, öğrencilerin liderlik vasıflarına sahip olmalarını engellemek, yumuşak başlı ve yetersiz vatandaşlar yetiştirmek üzere tasarlanmış, yani bir bütün olarak nüfusu ‘idare edilebilir’ kılmayı amaç edinmiş bir eğitim sistemi”[25] olduğunu vurgulamaktadır.
Kendi rahatından taviz vermek istemeyen veyahut kendi çocuğunun rahatsızlık unsuru olduğuna inandırılmış ebeveynler çocuklarını caminin avlusuna bırakırmışçasına devletin kucağına teslim etmektedirler.
Zihni şekilleniş süreci yeni başlamış çocukların devlet tarafından küçük yaşta alınarak eği(ti)lmesi işlemi bir taraftan çocukların hayata bakış açılarını şekillendirirken diğer taraftan ebeveynlerin rollerinde derin yarıklar oluşturmaktadır. Devletin ana/baba olarak isimlendirilmesi ve çocukların üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi oluşturmasında anne-babalık görevlerini yerine getirmeyen veyahut bu roller kendilerinden alınırken hiç ses çıkarmayan ebeveynlerin suçu yok mudur?
Ortaçağ’da tüm yetkiler Kilise’nin tekelinde toplanırken; Rönesans, Reform hareketleri ve Aydınlanma ile devam eden süreçte bu yetkiler ‘Devlet’in tekeline geçmiştir. “Eşit eğitim fırsatı, gerçekten de, hem arzu edilebilir hem de uygulanabilir bir amaçtır. Fakat bunu ancak zorunlu okullaştırma ile mümkün saymak; kurtuluşu, kiliseyle karıştırmak anlamına gelmektedir”[26] değerlendirmesinde bulunan İllich, sözlerine şu şekilde devam etmektedir: “Okul, modern proleteryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır. Ulus-devlet, tüm halkı, geçmişin toplum üyeliğine kabul edilme ritüellerine ve hiyerarşik terfilere benzemeyen ve bir dizi diplomayla belgelenen gruplara ayırarak, bu sistemi benimsemiştir. Fatihler (16. Yüzyılda Meksika’yı ve Peru’yu fetheden İspanyol fatihler) ve Engizisyon Mahkemesi yoluyla ilahiyatçıların değerlendirmelerini benimseyen İspanyol kralların yaptığı gibi, modern devlet de okul kaçaklarıyla ilgilenen iyi niyetli görevlilerin iş gereksinimleri vasıtasıyla, eğitimin ve eğitimcilerin değerlendirilmesi işini kendi üzerine almıştır.”[27]
Oluşturulan müfredatlar, okutulan ders branşlarının daha iyi öğrenilmesinden ziyade istenilen ve sınırları belirlenmiş bir şekilde öğrenilmesinin zeminini hazırlamaktadır. Herhangi bir branş öğretmeni olabilmek yine sistemin vermiş olduğu belirli sertifikalar(diplomalar) üzerinden sağlanmakta ve sertifikaları elde etmek için kişinin öğreticilik yapacak olduğu sıralardan kendisinin geçmesi lazımdır. O sıralardan geçmeden ne kadar branş bilgisine sahip olursa olsun yeterliliğini ispat edememiş ve branş öğretmeni olamamış olacaktır. Sonucunda bu sertifikayı elde etmek amacıyla uzun yıllar zihninin şekillendirilmesi yetmeyecek ve kendi de önüne sunulmuş olan müfredata göre kendinden sonraki nesillerin zihinlerini şekillendirmeye devam etmek durumunda kalacaktır. Bu durumda öğreticilerin formasyonundan başlayıp mesleğini icra ettiği süre boyunca iktidarın aygıt olarak kullanmış olduğu zorunlu eğitim gerçek anlamdaki ihtiyaçları karşılamaktan ziyade iktidarın görmek istediği vatandaş profilini oluşturmaya hizmet edecektir denebilir.
Tüm bunlarla birlikte; çoğunlukla zorunlu eğitime yöneltilen eleştiriler post-modern bir zeminden yapılmakta fakat post-modern eğitim eleştirilerinin modern olan tüm eğitim sistemlerine karşı açmış olduğu savaş, yıkımı getirmekle birlikte yerine ikâme edilecek argümanlardan yoksun bulunmaktadır. Bu bağlamda modern dönemde iktidarın yönetim aygıtı olarak kullandığı ‘eğitim’ ters yönden bu defa iktidar eleştirisine alet edilmekte ve bağcıyı dövmek adına üzümler heder edilmektedir.
Özetle;
Rahatlama ve güvenlik duygusunu yaşamak, sorumluluklardan uzak kalmak isteyen insan kitleleşerek kendisini toplumun kucağına atıvermektedir. Kitleleşme, güvenlik(!) duygusunu açığa çıkardığı gibi beraberinde düşünmeyen insan topluluklarını da doğurmakta, doğurmak mecburiyetinde kalmaktadır. Çünkü düşünen bireylerin oluşturduğu toplulukların kitleleşmesi beklenemez.
Büyük kalabalıkların kendisi için tehdit unsuru olmasını istemeyen hükümet veya yöneticiler, kitleleri (diploma, kariyer, iş sahibi olmak gibi) belirli hedeflere kanalize etmek ve bir taraftan tehdit unsurlarını ortadan kaldırırken bir taraftan da kitlelerin gücünü kullanmak amacıyla onlara yön tayin etmiştir. İktidarın yön tayini açısından kullandığı aygıtlar birden fazla olmakla birlikte en işlevsel olanlardan biri ‘eğitim’dir.
Zorunlu eğitim, insanları bilinçlendirmeye hizmet etmek yerine bilinç kaybına maruz bırakıp, zihinleri istendik yöne çevirerek iktidarın kodlamış olduğu düşünce biçimlerini oluşturmaktadır.
Konumuz açısından kitle, iktidar ve iktidarın yönetim aygıtı olarak kullanmış olduğu zorunlu eğitim kavramları üzerinde durmaya çalıştık. Konu birçok farklı perspektiften ele alınıp eleştirilebileceği gibi, bozuk saatin bile günde iki defa doğru yere işaret ettiği gerçeğinden hareketle olumlu yanlarının da olabileceği ifade edilebilir fakat içinde bulunduğumuz sistemin çok da masum olmadığı ve düşünce kodlarımızda bazen telafisi mümkün olmayan hasarlar bıraktığı hatırdan çıkarılmamalıdır.
Dipnotlar:
[1] Kitle Mad., Türk Dil Kurumu Yayınları, 11. Baskı, Ankara, 2011, s. 1451.
[2] Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, Hayat Yayınları, İstanbul, 2005, s. 15.
[3] Le Bon, A.g.e., s. 16.
[4] Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Çev: Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017, s. 13.
[5] Canetti, A.g.e., s. 14.
[6] Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, Çev: Sinan Okan Çavuş, Can Yayınları, İstanbul, 2017, s. 155.
[7] Le Bon, A.g.e., s. 11.
[8] Gılles Dauve-Karl Nesic, Demokrasinin Ötesinde, Çev: İhya Kahraman, Sel Yayınları, İstanbul, 2012, s. 12.
[9] Atasoy Müftüoğlu, Farkındalığın Dili, Mahya Yayınları, İstanbul, 2019, s. 8.
[10] Louıs Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, İstanbul, 2015, s. 21.
[11] Dauve-Nesic, A.g.e., s. 28.
[12] Dauve-Nesic, A.g.e., s. 29.
[13] Le Bon, A.g.e., s. 12.
[14] Bauman, A.g.e., s. 165.
[15] Bauman, A.g.e., s. 165.
[16] Althusser, A.g.e., s. 14.
[17] Althusser, hükümet ve egemen sınıf/iktidarı birbirinden ayırmaktadır. Hükümet her ne kadar söz sahibi gibi görünse de devletin/iktidarın sahibi farklı olabilmekte ve hükümet iktidarın aygıtı konumuna da gelebilmektedir. Althusser, A.g.e., s. 16-17.
[18] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları “Eleştirel Bir Bakış”, DoğuBatı Yayınları, Ankara, 2017, s. 240-241.
[19] Kastettiğimiz, mesajların olumlu/olumsuz olmasından ziyade bilinçaltına gönderilen mesajların ortam ve yöntemleridir.
[20] İmmanuel Kant, Eğitim Üzerine, Çev: S. Emre Bekman, İz Yayıncılık, İstanbul, 2018, s. 16-17.
[21] John Taylor Gatto, Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı, Çev: Mehmet Ali Özkan, Edam Yayınları, İstanbul, 2018, s. 21.
[22] “Bazı ülkelerde resmî eğitimin evde genellikle ebeveyn ve özel ders destekli verildiği alternatif bir eğitim şeklidir.” (Gatto, A.g.e., s. 21, 1 numaralı dipnot.)
[23] Gatto, A.g.e., s. 20.
[24] Gatto, A.g.e., s. 22.
[25] Gatto, A.g.e., s. 23.
[26] İvan İllich, Okulsuz Toplum, Çev: Mehmet Özay, Şule Yayınları, İstanbul, 2016, s. 23.
[27] İllich, A.g.e., s. 24.
Yazar
İlgili Yazılar
Post-modernizm; Mikro Parçalanmışlık
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
İslamilik Endeksi Ne Kadar İnsanidir
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Müslüman Zihnin Daralmasındaki Toplumsal ve Siyasal Sebepler
İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Dinin Araçsallaştırılması
2. Ulusalcılık
3. Araçsal Metinlerin Kutsallaştırılması
4. Laiklik ve Deizm
5. Mezhepçilik
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
İslam’dan Değil, Ama Müslümanlardan Korkulur
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …