İçtihat, İslâm’ın adeta soluk borusudur. İslam’ın, her çağda ve şartta hayatın tüm kıvrımlarına nüfuz edebilmesi için İslam’ı en doğru şekilde anlama ve yorumlama çabasıdır.
Nefessiz kalmanın, soluk alıp verememenin ne olduğunu astım veya koah hastaları iyi bilirler. Nefes almanın kadr ü kıymetini de bir nebze olsun ondan mahrum kalmış olanlar iyi anlayacaklardır. Nefes alamamak; ölümle hayat arasında sıkışmak gibidir.
Nefes alabiliyor olmak canlılığa alamettir. Nefes alma güçlüğü çeken bir canlı, biyolojik varlığını sürdürüyorsa da hayat kalitesi düşecek ve hayata etkin katılımını sürdüremeyecektir.
Peki, bir ‘din’in nefessiz kalması ne demektir, böyle bir şey mümkün müdür?
‘Nefessiz kalan insan ölür ama din asla ölmez!’ şeklindeki bir itirazı duyar gibiyim ki bu haklı bir itiraz. Evet, din, içtihat/fikrî cehd’ olmadan nefessiz kalır; boğulur. Ölmez ama ritüellere sıkışıp kalır. Din dendiğinde, bir zaman sonra kokacak olan durgun su gibi durgun gelenekler gelir akıllara. Donuk ve soğuk tekrarlar, esnekliğini yitirmiş, kaskatı kesilmiş kalıplar kümesi gibi görülmeye başlanacaktır. Asıl sorunu göremeyenlerce dine güven yitirilecek ve hatta sorunun kaynağı din gibi görülmeye başlanacaktır.








