İnsan nerede emniyetli, esen ve salim hal üzeredir?
Bir hayatın, bir adın bir coğrafyada yaşayabilmesine, orayı yurt edinmesine ve orada ölmesine, yasının tutulmasına kim karar verir? Ya da daha genel olarak insan nerede ve ne zaman yası tutulabilir olur? Bir hayatın “yası tutulabilir bir hayat” olduğuna kim karar verir? Eğer yası tutulabilir olan, “değerli bir hayatı” ve egemen olan ise diğerleri?! Onlar sadece telef olan, imha edilen yalın bedenler midir? Buna nasıl karar verilir, kimin ölümünün ve yaşamının değerli kimin ki değersiz, belirleyen nedir?/kimdir? İ K T İ D A R olandır, B İ L G İ’nin çerçevelerini (kavramlarını, araçlarını, kuramlarını) tanımlayandır.
Can, ten ve bedenle kayıtlı olan kişi (insan ve insan olmayan) ölüme yazgılıdır; doğum ve ölüm arasına sığdırılan etik, teolojik ve estetik olan hayat pratikleri kamusallığı, yasa karşısında temsili, hastalığı ve ölümü açısından aynı zamanda da politiktir. Varoluşu ölüme yazılmış kişilerin, Heidegger’in ifadesiyle, “dünyaya açık olma” deneyimini, yabancılığını, yersiz-yurtsuzluğunu duyumsayarak var olmanın dayanılmaz ağırlığını ve sorumluluğunu yüklenip kendi yüzünü oluşturması, yüzünde bir mabed oluşturması o kişiyi özgün, otantik ve tekrar edilemez kılar.
İnsan oluşu varlıkta bilfiil hazır bulunduran “ölüm”…
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır
Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır. Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz. İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak… Durağanlığı, gericiliği temsil eden muhafazakârlık… Tartışmaların özünde, sıkça vurgu yapılan, “öz=ruh” kavramları ile “şekilcilik” kavramları özellikle, değişimi hızlı …
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …
Yası Tutul(a)mayan ve Yüzü Başkasında Yok Sayılanların Varlığı Üzerine
İnsan nerede emniyetli, esen ve salim hal üzeredir?
Bir hayatın, bir adın bir coğrafyada yaşayabilmesine, orayı yurt edinmesine ve orada ölmesine, yasının tutulmasına kim karar verir? Ya da daha genel olarak insan nerede ve ne zaman yası tutulabilir olur? Bir hayatın “yası tutulabilir bir hayat” olduğuna kim karar verir? Eğer yası tutulabilir olan, “değerli bir hayatı” ve egemen olan ise diğerleri?! Onlar sadece telef olan, imha edilen yalın bedenler midir? Buna nasıl karar verilir, kimin ölümünün ve yaşamının değerli kimin ki değersiz, belirleyen nedir?/kimdir? İ K T İ D A R olandır, B İ L G İ’nin çerçevelerini (kavramlarını, araçlarını, kuramlarını) tanımlayandır.
Can, ten ve bedenle kayıtlı olan kişi (insan ve insan olmayan) ölüme yazgılıdır; doğum ve ölüm arasına sığdırılan etik, teolojik ve estetik olan hayat pratikleri kamusallığı, yasa karşısında temsili, hastalığı ve ölümü açısından aynı zamanda da politiktir. Varoluşu ölüme yazılmış kişilerin, Heidegger’in ifadesiyle, “dünyaya açık olma” deneyimini, yabancılığını, yersiz-yurtsuzluğunu duyumsayarak var olmanın dayanılmaz ağırlığını ve sorumluluğunu yüklenip kendi yüzünü oluşturması, yüzünde bir mabed oluşturması o kişiyi özgün, otantik ve tekrar edilemez kılar.
İnsan oluşu varlıkta bilfiil hazır bulunduran “ölüm”…
Bu yazının devamı 216. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
216. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Okul Öncesi Çocukların Kitaplarla Tanışması
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır
Sembolizm / Şekilcilik
Geçmişten bugüne, düşünce ve yaşam ilişkileri, şekilcilik, muhafazakârlık, modernlik gibi kavramlarla tartışılmıştır. Yaşamı kuran dinler, ideolojiler, örfler, siyasal biçimlenmeler, hukuk sistemleri, sanat ve edebiyat konuları sözü edilen tartışmaların dışına çıkamaz. İlericiliği, gelişmeciliği temsil ettiği düşünülen modernize olmak… Durağanlığı, gericiliği temsil eden muhafazakârlık… Tartışmaların özünde, sıkça vurgu yapılan, “öz=ruh” kavramları ile “şekilcilik” kavramları özellikle, değişimi hızlı …
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
İslam’dan Değil, Ama Müslümanlardan Korkulur
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …
Alışverişe devam et