Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir. Fakat eleştirinin kaynağı, amaçları ve neye göre yapıldığı son derece önem teşkil etmektedir. Çünkü eleştiri, üzerinde mülkiyet oluşturmaya izin vermeyecek kadar korunaklı ve bağımsız bir boyut taşımaktadır. Eleştiri, ancak toplumsal yapıya, insani değerlere bağlı kalmak şartıyla meşruiyet edinir. Bu nedenle eleştiri, şahıslar/taraflar üstü bir konuma sahiptir. Yüksek gayeleri vardır ve ideolojik, şahsi menfaatler çerçevesinde işletilmesi de yüksek riskler taşır.
Şüphesiz eleştiriyi şekillendiren ideolojik çerçeveler, kuramsal yaklaşımlar vardır. Bu sayede eleştiri nesnesine farklı açılardan bakma fırsatı yakalanır. Fakat söz konusu eleştiri yöntem ve çerçevelerinin doğrulukları veya kapsamları da eleştiriye tabidir. Dolayısıyla eleştirinin göreceli vasfı, bir doğruluk eksenine dayanma varsayımı/kabulü veya sanısından güç alır. Göreceliliğin veya objektifliğin bir arada olması veya tutarlılık durumu da tarafların dışındaki başka gözlerin katılımını zorunlu kılar. Bu zorunluluk, eleştirinin kamusal yanını ve kuşatılmaz gerçekliğini gözler önüne serer. Neticede eleştiren tarafın kendini haklı bulması ve eleştirilen tarafın eleştiriyi sahiplenmemesi çokça görülür. Üçüncü tarafların yanılgıları da muhtemeldir ama eleştirel hususa müdahil olan veya tanık olan herkesin haklılık veya haksızlık dikotomisinde aradığı bir gerçeklik vardır. Buna kapı aralayan şey ise eleştirel bakış açısıdır.
Eleştiri gölgeye benzer. Belirmesi için mutlaka bir ışığa ihtiyaç duyulmaktadır. Işık, görünürlüğü artırır, eşyaya nüfuz etme yetisini olumlu etkiler. Ayrıca gölge insanı takip eder, varlığımızın bir yansıması olarak bizimle kopmaz bir bağ içindedir. Hatırlatıcı olması, varlığını hissettirmesi bakımından da yapıp edilenlere tanıktır. Bu açıdan da sorgulamaya açık olma, paylaşımcı tutumlar sergileme, şeffaf olma gibi son derece önemli olan kişisel becerilerin oluşmasına zemin hazırlar. Aslında eleştiri, ne edilse de asıl varlığın yerine geçmemekte ama ondan ayrılamayacak kadar da gerçekliğini korumaktadır. Eleştiri sanıldığının aksine tali veya ardıl değildir. Aslolanla eşzamanlı, doğal bir bütünleşme içerisindedir. Bu yönüyle caridir ve değerlerin yaşam bulmasında sigorta işlevi görmektedir.
Eleştirinin pek çok alanda farklı kullanımlara sahip olduğu malumdur. Günlük hayatta eleştirinin kişiler arası ilişkileri bozan veya geliştiren bir etki gösterdiği söylenebilir. Tabii ki bu, eleştirinin hem yapılması hem de yöneltilmesi çerçevesinde ona yüklenen anlam ve onu içselleştirilmesiyle ilgilidir. Eleştiri, her ne kadar önemli bir değer olsa da onun yöneltilmesindeki zafiyet, yöntemsel eksiklikler ve muhatapları önemseme durumu belirleyicidir. Toplumun kültür seviyesi, eğitim durumu, gelenek ve göreneklere olan bağlılığı ve farklılıklara olan bakış açısı gibi pek çok değişkenin eleştiriyi karşılama biçimine etkisinden söz edilebilir. Nitekim eleştiri denince tahammül, olgunluk, yapıcılık gibi kelimeler akla gelmektedir. Bunların insanlar ve toplum arası ilişkilerde taşıdığı önem açıktır. Kusursuz bir yaşam ve insan da yoktur; eleştiri bu bağlamda büründüğü yapının aksine ilişkileri onaran bir yöne sahiptir.
Eleştiri kavramının bireysel ve toplumsal açıdan değerinin bilinmesi ve bu konudaki ahvalimiz genel anlamda iyi sayılmaz. Eleştirinin abartıldığını düşünen ve aslında değerlerimize zarar vereceği yönünde ciddi kabuller de vardır.
Muhafazakâr yaklaşımların, eleştirel tutum ve çabaları, çoğu kere karşıtlık üzerinden tecrübe etmeye çalıştıkları vakidir. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi, eleştirileri karşılayamamanın da muhafaza etmeye bir faydası bulunmamaktadır. Yenilik, düşüncenin en önemli özelliklerindendir. Çünkü düşünce seyyal bir şeydir ve yerinde durdukça dinamizmini kaybedecektir. Değerlerde sabitlik ve muhafaza etme kapanmakla olmaz; açık olmak ve iddiaları daim kılmak gereklidir. Bu açıdan eleştiri, değerleri merkeze alarak yapılan düşünsel yolculukta savrulmalara, köksüzleşmeye karşı denetleyici bir rol görür. Hareket kabiliyeti gelişen bir düşüncenin mukavemet gücü de artar. Üstelik başkalarına açılmak ve kendi düşüncesinin yaygınlaşmasını arzulamak bunu gerektirir. Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown “eleştiri seküler midir?” sorusuna cevap ararken çok keskin ve uzlaşılamaz örneklere de vurgu yaparlar. Özellikle Batılı düşünce ve İslam düşüncesinin kabulleri ile eleştiriye yükledikleri anlamın farklılığı yapılan analizlerde kendini gösterir. Her iki tarafın muhataplarının eleştirel bakış açısına ve tavırlarına yansıyan bazı eksikler vardır. İslam dünyası için karikatür olayları etrafında peygamberin mukaddes şahsiyeti ile kötü temsilinin bir görülmesi yanılgısına ve seküler Batı dünyasının ise rencide etmeyi ifade özgürlüğü olarak görmesine değinirler. Ayrıca dikkat çeken hususlardan biri de seküler anlayışın bazı dinlere karşı daha taraflı bir tavır sergilemesi hususudur. Bu minvalde yapılan analizler, şüphesiz düşündürücüdür ve kitabın tanıtımında vurgulandığı üzere “eleştiri kavramını sekülerizmin tekelinden kurtarmaktadır.”[1] Dikkat edileceği üzere reddedilen şey eleştiride tekelleşmedir ve uzun uzun aranılan şey ise eleştirinin nasıl olması gerektiğidir.
Eleştirinin politik veçhesi de bulunmaktadır. Otoriter ve gelişmemiş yapılar, odaklar, eleştirinin sonuçlarının kendi çıkarlarını engelleyeceği gerçeğine karşın olabildiğince gözden uzak tutulmasını arzularlar. Arzu etmekle kalmaz, eleştirinin görünüm kazanmasını engelleyecek faaliyetler içinde olurlar. Söz konusu odakların bu tavrını ve faaliyetlerini psikolojik, ideolojik, siyasi, ekonomik vb. birçok saik ile açıklamak mümkündür. Fakat temelde olan şey, farkında olunsun veya olunmasın gerçeklerle yüzleşmek ve sahici bir sınanmaya cesaret gösterip gösterememektir. Arınmak, şüphesiz asil bir davranıştır. Gerektiğinde eleştirel tutumun sergilenmesi, vicdanları rahatlatan, muhatapları gerçeklere yaklaştıran bir etki oluşturur. Fakat eleştirinin yüzü soğuktur ve güç sahipleri tarafından buna yeltenenlere genelde bedel ödetilir. Tartışılmaz kılınan kabulleri ileri sürmek, gerçekleri dolanarak atlatmak şeklinde bir karşı yeltenme sergilenir. Her seferinde dinamikleri kilitleyecek, kalabalıkları susturacak ve tehlikeleri uzaklaştıracak kendilerince emin oldukları bir çıkış aranılır. Bu yapılar ve kişiler, güçlerinin esiri olmuşlardır. Yapıp ettiklerini idealize ettikleri dünya görüşü ve amaçlara tahvil ederek bir tür haklılık ve adanmışlık durumu oluşturmaya çalışırlar. Bunlar için amaca gidilen yolda her şey mubahtır. Öyle ki eleştirellikten uzaklaşmış toplumlar, zamanla bu davranışları yadırgamaz olur ve duyarsızlaşmanın normalleşmesi baş gösterir. Dolayısıyla eleştiriden uzaklık, suça ortak olmak anlamına gelir ve zamanla insan olmaklığın en önemli hususiyetlerinden biri olan adalet duygusu körelir. Bu, toplumların güç sahiplerine karşın yenilgisi anlamın gelir. Karşılaşılan sonuç, maalesef üzücüdür ve ağır bedellerin verilmesi söz konusudur. Fakat güç sahiplerinin zaferi yanıltıcıdır ve gerçek kaybedenler onlardır. Tarih, ibretlik hikâyelerle doludur. İbretlik bir hikâye ile anılmasa da bunlar zamana karşı yitip gitmişlerdir. Asıl kazananlar ise kendi imkânları çerçevesinde mukavemet gösteren ve ne olursa olsun gerçeklerden yana konum alanlardır.
Dipnot:
[1] Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown, Eleştiri Seküler midir? –Küfre Girme, İncinme ve İfade Özgürlüğü- Açılım Kitap, 2015.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir. Fakat eleştirinin kaynağı, amaçları ve neye göre yapıldığı son derece önem teşkil etmektedir. Çünkü eleştiri, üzerinde mülkiyet oluşturmaya izin vermeyecek kadar korunaklı ve bağımsız bir boyut taşımaktadır. Eleştiri, ancak toplumsal yapıya, insani değerlere bağlı kalmak şartıyla meşruiyet edinir. Bu nedenle eleştiri, şahıslar/taraflar üstü bir konuma sahiptir. Yüksek gayeleri vardır ve ideolojik, şahsi menfaatler çerçevesinde işletilmesi de yüksek riskler taşır.
Şüphesiz eleştiriyi şekillendiren ideolojik çerçeveler, kuramsal yaklaşımlar vardır. Bu sayede eleştiri nesnesine farklı açılardan bakma fırsatı yakalanır. Fakat söz konusu eleştiri yöntem ve çerçevelerinin doğrulukları veya kapsamları da eleştiriye tabidir. Dolayısıyla eleştirinin göreceli vasfı, bir doğruluk eksenine dayanma varsayımı/kabulü veya sanısından güç alır. Göreceliliğin veya objektifliğin bir arada olması veya tutarlılık durumu da tarafların dışındaki başka gözlerin katılımını zorunlu kılar. Bu zorunluluk, eleştirinin kamusal yanını ve kuşatılmaz gerçekliğini gözler önüne serer. Neticede eleştiren tarafın kendini haklı bulması ve eleştirilen tarafın eleştiriyi sahiplenmemesi çokça görülür. Üçüncü tarafların yanılgıları da muhtemeldir ama eleştirel hususa müdahil olan veya tanık olan herkesin haklılık veya haksızlık dikotomisinde aradığı bir gerçeklik vardır. Buna kapı aralayan şey ise eleştirel bakış açısıdır.
Eleştiri gölgeye benzer. Belirmesi için mutlaka bir ışığa ihtiyaç duyulmaktadır. Işık, görünürlüğü artırır, eşyaya nüfuz etme yetisini olumlu etkiler. Ayrıca gölge insanı takip eder, varlığımızın bir yansıması olarak bizimle kopmaz bir bağ içindedir. Hatırlatıcı olması, varlığını hissettirmesi bakımından da yapıp edilenlere tanıktır. Bu açıdan da sorgulamaya açık olma, paylaşımcı tutumlar sergileme, şeffaf olma gibi son derece önemli olan kişisel becerilerin oluşmasına zemin hazırlar. Aslında eleştiri, ne edilse de asıl varlığın yerine geçmemekte ama ondan ayrılamayacak kadar da gerçekliğini korumaktadır. Eleştiri sanıldığının aksine tali veya ardıl değildir. Aslolanla eşzamanlı, doğal bir bütünleşme içerisindedir. Bu yönüyle caridir ve değerlerin yaşam bulmasında sigorta işlevi görmektedir.
Eleştirinin pek çok alanda farklı kullanımlara sahip olduğu malumdur. Günlük hayatta eleştirinin kişiler arası ilişkileri bozan veya geliştiren bir etki gösterdiği söylenebilir. Tabii ki bu, eleştirinin hem yapılması hem de yöneltilmesi çerçevesinde ona yüklenen anlam ve onu içselleştirilmesiyle ilgilidir. Eleştiri, her ne kadar önemli bir değer olsa da onun yöneltilmesindeki zafiyet, yöntemsel eksiklikler ve muhatapları önemseme durumu belirleyicidir. Toplumun kültür seviyesi, eğitim durumu, gelenek ve göreneklere olan bağlılığı ve farklılıklara olan bakış açısı gibi pek çok değişkenin eleştiriyi karşılama biçimine etkisinden söz edilebilir. Nitekim eleştiri denince tahammül, olgunluk, yapıcılık gibi kelimeler akla gelmektedir. Bunların insanlar ve toplum arası ilişkilerde taşıdığı önem açıktır. Kusursuz bir yaşam ve insan da yoktur; eleştiri bu bağlamda büründüğü yapının aksine ilişkileri onaran bir yöne sahiptir.
Muhafazakâr yaklaşımların, eleştirel tutum ve çabaları, çoğu kere karşıtlık üzerinden tecrübe etmeye çalıştıkları vakidir. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi, eleştirileri karşılayamamanın da muhafaza etmeye bir faydası bulunmamaktadır. Yenilik, düşüncenin en önemli özelliklerindendir. Çünkü düşünce seyyal bir şeydir ve yerinde durdukça dinamizmini kaybedecektir. Değerlerde sabitlik ve muhafaza etme kapanmakla olmaz; açık olmak ve iddiaları daim kılmak gereklidir. Bu açıdan eleştiri, değerleri merkeze alarak yapılan düşünsel yolculukta savrulmalara, köksüzleşmeye karşı denetleyici bir rol görür. Hareket kabiliyeti gelişen bir düşüncenin mukavemet gücü de artar. Üstelik başkalarına açılmak ve kendi düşüncesinin yaygınlaşmasını arzulamak bunu gerektirir. Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown “eleştiri seküler midir?” sorusuna cevap ararken çok keskin ve uzlaşılamaz örneklere de vurgu yaparlar. Özellikle Batılı düşünce ve İslam düşüncesinin kabulleri ile eleştiriye yükledikleri anlamın farklılığı yapılan analizlerde kendini gösterir. Her iki tarafın muhataplarının eleştirel bakış açısına ve tavırlarına yansıyan bazı eksikler vardır. İslam dünyası için karikatür olayları etrafında peygamberin mukaddes şahsiyeti ile kötü temsilinin bir görülmesi yanılgısına ve seküler Batı dünyasının ise rencide etmeyi ifade özgürlüğü olarak görmesine değinirler. Ayrıca dikkat çeken hususlardan biri de seküler anlayışın bazı dinlere karşı daha taraflı bir tavır sergilemesi hususudur. Bu minvalde yapılan analizler, şüphesiz düşündürücüdür ve kitabın tanıtımında vurgulandığı üzere “eleştiri kavramını sekülerizmin tekelinden kurtarmaktadır.”[1] Dikkat edileceği üzere reddedilen şey eleştiride tekelleşmedir ve uzun uzun aranılan şey ise eleştirinin nasıl olması gerektiğidir.
Eleştirinin politik veçhesi de bulunmaktadır. Otoriter ve gelişmemiş yapılar, odaklar, eleştirinin sonuçlarının kendi çıkarlarını engelleyeceği gerçeğine karşın olabildiğince gözden uzak tutulmasını arzularlar. Arzu etmekle kalmaz, eleştirinin görünüm kazanmasını engelleyecek faaliyetler içinde olurlar. Söz konusu odakların bu tavrını ve faaliyetlerini psikolojik, ideolojik, siyasi, ekonomik vb. birçok saik ile açıklamak mümkündür. Fakat temelde olan şey, farkında olunsun veya olunmasın gerçeklerle yüzleşmek ve sahici bir sınanmaya cesaret gösterip gösterememektir. Arınmak, şüphesiz asil bir davranıştır. Gerektiğinde eleştirel tutumun sergilenmesi, vicdanları rahatlatan, muhatapları gerçeklere yaklaştıran bir etki oluşturur. Fakat eleştirinin yüzü soğuktur ve güç sahipleri tarafından buna yeltenenlere genelde bedel ödetilir. Tartışılmaz kılınan kabulleri ileri sürmek, gerçekleri dolanarak atlatmak şeklinde bir karşı yeltenme sergilenir. Her seferinde dinamikleri kilitleyecek, kalabalıkları susturacak ve tehlikeleri uzaklaştıracak kendilerince emin oldukları bir çıkış aranılır. Bu yapılar ve kişiler, güçlerinin esiri olmuşlardır. Yapıp ettiklerini idealize ettikleri dünya görüşü ve amaçlara tahvil ederek bir tür haklılık ve adanmışlık durumu oluşturmaya çalışırlar. Bunlar için amaca gidilen yolda her şey mubahtır. Öyle ki eleştirellikten uzaklaşmış toplumlar, zamanla bu davranışları yadırgamaz olur ve duyarsızlaşmanın normalleşmesi baş gösterir. Dolayısıyla eleştiriden uzaklık, suça ortak olmak anlamına gelir ve zamanla insan olmaklığın en önemli hususiyetlerinden biri olan adalet duygusu körelir. Bu, toplumların güç sahiplerine karşın yenilgisi anlamın gelir. Karşılaşılan sonuç, maalesef üzücüdür ve ağır bedellerin verilmesi söz konusudur. Fakat güç sahiplerinin zaferi yanıltıcıdır ve gerçek kaybedenler onlardır. Tarih, ibretlik hikâyelerle doludur. İbretlik bir hikâye ile anılmasa da bunlar zamana karşı yitip gitmişlerdir. Asıl kazananlar ise kendi imkânları çerçevesinde mukavemet gösteren ve ne olursa olsun gerçeklerden yana konum alanlardır.
Dipnot:
[1] Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown, Eleştiri Seküler midir? –Küfre Girme, İncinme ve İfade Özgürlüğü- Açılım Kitap, 2015.
İlgili Yazılar
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Kalplerin Dağınıklığı
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
İnsanda Yüzün İkamesi ve Allah ile Yüzleşme
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.