Bizler her ne kadar gündemimizi kendimizin oluşturduğunu iddia etsek de bazen yapay gündemler ayak bağı olabilir attığımız adımlara. İlyas da her zamanki koşturmacası içerisinde gündemini Allah’ın razı olacağını düşündüğü konularla belirlemeye ve adımlarını o yönde atmaya gayret ediyordu. Ta ki o gün hayatında ilk defa karşılaşacağı olaya dek. İddialarının sınanma vakti gelmişti. Kendi gündemi ile yapay gündemler arasında kaldığı an , bir kez daha sınandığının farkına vardı. Yapay gündemlerle meşgul olup aslî gündemini değiştirmek ya da yapay gündemi kendi gündemine göre yorumlamak ve ona uygun tavır sergilemek tercihlerine muhataptı.
Öğrencileri ile bilimsel içerikli olan bir yarışmaya hazırlamış oldukları proje çok zor süreçlerden geçmekle birlikte bölge finalinde birinci olarak ülke finaline gitmeye hak kazanmıştı.
Danışmanlığını yapmış olduğu proje sosyal bilimler alanında değerler eğitimi kategorisinde yer alan bir projeydi. Projelerinin amacı ise: Bir kişinin imkânları muvacehesinde, küçük adımlarla büyük güzelliklere nasıl yol açabileceğine dönüktü. Hatta projenin öneriler kısmında şöyle bir ifadeye yer vermişlerdi: “Yardımlarımızın sınırlarını okulumuzun, ilimizin, ülkemizin, dilimizin, dinimizin, rengimizin ve her türlü etkenin ötesine taşımalı ve insanlık adına daha fazla fayda sağlayabilecek girişimlerde bulunmalıyız.”
Öğrenciler de kendisi de heyecanlıydı. Hız kesmeden hazırlıklara başlamış, bir taraftan broşürlerin tasarımları üzerinde çalışırlarken bir taraftan da projelerini daha fazla insanın faydalanabileceği bir formata nasıl sokabileceklerini düşünmekteydiler. Yarışmaya katılmalarının en temel gayesi kendi uyguladıkları iyilik hareketinin daha fazla insana ulaşmasını sağlamaktı. Onlar sonuca değil sürece odaklı hareket ediyorlardı ve yarışmaya katılmadan önce dokuz ay içerisinde birçok ailenin ihtiyacını okuldaki tüm öğrenci ve öğretmenleri dâhil ettikleri bir faaliyet ile karşılamışlardı. Şimdi sıra bu iyilik hareketini daha fazla insanın nazarlarına salmaya gelmişti. Bu amaçlar içerisinde girdiler yarışmaya…
Hazırlıklar devam ederken nöbetçi öğrenci kapıyı çalarak içeri girdi ve “İlyas hocam, Müdür bey sizi çağırıyor” dedi. İlyas yaşamış olduğu heyecan ve elde etmiş oldukları güzel neticelerden ötürü mutlu bir şekilde müdürün odasının yolunu tuttu. “Muhtemelen proje süreci ile ilgili bilgi almak için çağırmıştır” diye düşündü. Kapıyı çalarak içeri girdiğinde içeride iki kişinin oturduğunu gördü ve “veliler bir konuda danışacak herhâlde” diye içinden geçirirken masanın üzerinde duran telsizleri fark etti. İlyas bir öğretmenden öte abi olarak ilgilenmeye çalıştığı öğrencileri ile ilgili bir problem olup olmadığını düşündü birden. “Hayrola müdür bey bir sıkıntı yoktur inşallah!” dedi. Müdür “buyurun İlyas hocam oturun. Memur beylerin size sormak istediği bir iki soru var. Onun için gelmişler” dedi. İlyas’a dönen memurlar “Merhaba hocam, hakkınızda bir suç duyurusu var onun için geldik” dediler. İlyas “buyurun” diyerek mukabelede bulundu. “TCK’nın 216. Maddesine muhalefetten hakkınızda bir soruşturma açılmış” sözünü duyan İlyas birden TCK’nın herhangi bir maddesine dair hiçbir bilgisinin olmadığını fark etti. “TCK’nın 216. Maddesi nedir memur bey?” diyen İlyas bir kez daha irkileceği bir cevapla karşı karşıya kalmıştı: “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçu.” İnananlarının aynı ana babaya sahip olmasalar, farklı dilden, farklı renkten, farklı ekonomik zümreden, farklı sosyal statülerden olsalar dahi kardeş olacağını söyleyen bir dini anlatan ve ona uygun adımlar atmaya gayret eden biri ile bağdaştırılması mümkün olmayan bir ithamla karşı karşıyaydı. Evet, melek olmadığını biliyordu. Hz. Âdem dahi Allah’ın emrine uymayarak hata yapmıştı, hata yapabilme olasılığı çok yüksekti fakat böyle bir ithama karşılık gelebilecek herhangi bir davranış ve söylemini hatırlayamıyordu. Bir taraftan polis memurunun söylediği cümleler zihninde tekrarlanırken bir taraftan da “ben böyle bir şey yapmış olabilir miyim?” diye soruyordu kendisine. İlk defa bir polis memuruyla sanık konumunda muhatap oluyordu. O güne kadar emniyet müdürlüğüne dahi adımını atmış değildi. Polis memuruna “Nasıl bir suç ile itham edildiğimi ve kimin böyle bir suçlamada bulunduğunu öğrenebilir miyim?” diye sorarken, mahkemeye intikal edene kadar müştekinin kimliğinin açıklanamayacağına dair herhangi bir bilgisi yoktu çünkü mahkemeyle ilişki kurabilecek bir tecrübe yaşamamıştı. Polis memuru “hocam şikayetçi olan kişinin kim olduğunu açıklayamıyoruz fakat ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ diyenler ahmaksınız, ırkçınız, ‘Ne mutlu Müslümanım diyene!’ diyeceksiniz şeklinde ifadelerde bulunuyormuşsunuz” diyerek İlyas’ın sorusuna cevap verdi ve ekledi “karakola ifade vermeye gelmeniz gerekiyor.” İlyas’ın zihninde karakol, ifade, suç kavramları dönüp dururken “tabi ki, gidebiliriz” diyerek bu hususta korkusunun olmadığını bildirir bir üslupta cevap verdi. Polis memuru ise “şuan birlikte çıkmamız çok hoş olmayabilir hocam. Siz gün içerisinde istediğiniz bir vakitte karakola uğrayabilirsiniz” dedi.
İlyas daha önce ne karakol görmüş ne de ifade vermişti. Fakat “her şeyin bir vakti vardır. Hesabını veremeyeceğim bir husustan Allah’a sığınıp hesabını verebileceğim bir hususa muhatap olduğum için şükretmeliyim” şeklinde düşündü.
Muhtemelen nifak tohumları ekilmeye çalışıldığı bir dönemde öğrencilerini bir araya getirebilecek yegâne imkân olan Allah’ın emir ve yasaklarını aktardığı cümleleri yanlış anlaşılmış ya da yanlış anlaşılmak için çaba sarf edilmişti. Karakola gideceği vakte kadar geçen boş saatlerini savunma yazmak için tüketti. Zihnini zorlayarak böyle bir konuya ne vakit değinmiş olabilirim diye düşündükten sonra vahdete vurgu yaptığı Çanakkale Savaşı’nın yıldönümü vakitleri olduğunu anımsadı. Savunmasına “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…” diyerek başlamış ve devamında şu şekilde sürdürmüştü:
“18 Mart Çanakkale Zaferi münasebeti ile derslerimde Çanakkale Zaferi’nin önemini Mehmed Âkif Ersoy’un yazmış olduğu Safahat’ın içinde altıncı kitap olan ‘Âsım’ bölümünün içinde yer alan ve ‘Çanakkale Şehitlerine’ olarak bilinen şiir üzerinden anlattım.
Bu mücadelenin sadece Türk kavmi veya Kürt kavmine ait olmadığını; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap… ve adını bilmediğimiz “binlerce kefensiz yatanın” birlikte omuz omuza bu direnişte yer aldığını ifade ettim.
Hatta İstiklâl Marşı’nı yazan merhum Mehmed Âkif Ersoy’un aslen Arnavut olduğunu dile getirdim ve Âkif’in şu dizelerini okudum:
Ne Araplık, ne Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle! Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü!
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı soktu zihninize?
Görüldüğü üzere bu dizelerde farklılıkların ayrılığa yol açmaması gerektiği üzerinde durulmuştur.
Peygamberimizin Arap kavminden olduğunu hatırlayıp şunu düşünelim: Hz. Muhammed (s) hiçbir zaman “Ne mutlu Arabım diyene!” gibi bir söz kullanmış mıdır? Veda hutbesinde: “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvâ iledir!” sözlerini söyleyen bir peygamber böyle bir söz söyleyebilir mi?
Allah, Fussilet Sûresi’nin 33,34 ve 35. Âyetlerinde şöyle buyurmaktadır:“(İnsanları) Allah’a çağıran, doğru ve âdil olanı yapan ve “şüphesiz ben Müslümanlardanım!” diyen den daha güzel sözlü kim vardır?
(Madem ki) iyilik ile kötülük bir değil, sen (kötülüğü) daha güzel olan ile sav; bak, o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, (eski bir) dostun, gerçek bir arkadaşınmış gibi davranır!
Ama (bu mazhariyet) sadece sıkıntıya karşı sabredenlere verilmiştir; yalnızca (faziletten) en büyük payı almış olanlara verilmiştir.”
Allah soruyu sorarken dil özelliği itibariyle cevabını da içinde vermiştir: “Ben Müslümanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kimse olamaz!
Ben Türk bir ailede dünyaya geldim. Bununla hiçbir zaman övünmediğim gibi bundan hiçbir zaman utanç da duymadım. Çünkü Allah beni farklı bir kavme mensup olarak da yaratabilirdi. Türklüğü veya Kürtlüğü, kadınlığı veya erkekliği, yeşil gözlü veya mavi gözlü olmayı biz seçmedik ki bununla övünelim ya da bundan utanç duyalım.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır. Çünkü Müslümanlık bizim tercih ettiğimiz bir değerdir. Allah da Fussilet Sûresi’nin 33. Âyetinde “Ben Müslümanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü hiç kimsenin olmadığını söylemektedir.
“Ne mutlu Müslümanım!” ifadesi kendini Müslüman olarak adlandıran Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alman, Fransız… herkesi kapsamaktadır. Bu vesile ile Çanakkale ruhunu tekrar kazanmış ve her türlü saldırı ve aramızı bozmak isteyen her tür fitneye karşı omuz omuza durmuş oluruz.
Derste anlattıklarım bunlardan ibarettir. Bir Müslüman ve aynı zamanda din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi öğretmeninin Allah’ın âyetlerini aktarmasından daha doğal ne olabilir? Şayet benim söylediklerim suçsa (hâşâ) Allah’ın söyledikleri de suç mu sayılacaktır?
Son olarak; Celâleddin-i Rûmî’nin bir sözü ile savunmamı sonlandırmak istiyorum:
“Siz ne söylerseniz söyleyin. Söyledikleriniz ancak karşınızdakilerin anladığı kadar olur.”
Şikayette bulunan öğrenci, veli ya da her kimse tekrar gelip benimle konuşmasını ve söylediklerimi tekrar dinlemeye çalışmasını isterdim.
Fakat öğrenciler genellikle konuştuğumuzda dinlemiyor. Cümlenin başı yok sonu yok aradan bir ifadeyi cımbızla çekip böyle söylediniz diyebiliyor. Bu davranış biçimi çok fazla karşılaştığımız bir durumdur. Rabbim dilimizdeki bağı çözsün ki daha anlaşılabilir konuşalım.”
İfadesini tamamladığında Seyyid Kutub’un sıkça tekrarladığı bir cümlesi aklına geldi. Kutub mahkemeye çıkarılmadan önce bazı belgeleri imzaladığı taktirde serbest kalacağı hususunda tekliflerle karşılaşmış ve şu şekilde mukabelede bulunmuştu: “Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım Allah’ın hükmünü onaylamayan tek bir belgenin altına imza atmayacaktır.”
Şimdi söyledikleri ve anlattıkları ile imtihan olma vakti gelmişti. Hiçbir zaman ispatı yapılamayacak olan bir iftira ile karşı karşıyaydı. “Böyle bir suçlamayı kabul etmiyorum. Böyle bir söylemde bulunmadım.” Şeklinde bir beyanda bulunması hâlinde dosya kapanacaktı muhtemelen fakat o bir hakikatin yanlış anlaşılmasının üzerini örtmek istemiyordu. Bu sebeple “öyle değil böyle söyledim” şeklinde uzunca bir metin kaleme almıştı.
Zaman akıp geçerken bu yapay gündemin içinde sıkışıp kalmak yerine aslî meselelerine dönmesi gerektiğini fark ederek tekrar öğrencilerine ve aslî sorumluluklarına yönelen İlyas bu süreçte farklı bir şehre tayin olmuştu. Fakat bu iftiranın kolay kolay peşini bırakacağı yoktu. Savcılık hakkında tedbir kararı uygulanması yönünde bir belge göndermişti çalıştığı kuruma. Yapacağı bir şey yoktu. Söylediklerini açık bir şekilde ifade etmişti ve bedeli ödenecekse ödemesi gerekecekti. Açığa alınmayı beklerken görevini ifa etmeye başlamış ve yeni görev yerinde hız kesmeden çalışmalarını sürdürüyordu.
İlyas yeni görev yerinde hâkim karşısına çıkarken, eski görev yaptığı okulundaki öğrencileri “İlyas öğretmenimiz böyle bir söylemde bulunmadı. Bu söylenilen düpedüz bir iftiradır” demek için okullarına gitmeyip hâkim karşısına çıkmıştı.
Sonuç olumsuz olarak nitelendirebilecek bir karar olsa dahi öğrencilerinin bu davranışı İlyas’ı ziyadesiyle mutlu etmeye yetmişti. Üzücü olan kısmı ise tüm bu yaşananlara yine eski okulundaki bir öğrencisinin sebep olmasıydı. Kapı kollarını kıran, derslere istediği vakit girip çıkma gayretinde olan, ders ortamını sabote etmeye çalışan bir öğrenci… Fakat ne olursa olsun İlyas ayrım yapmazdı. “Neden böyle bir şey yapmış olabilir acaba?” diye düşündü. Düşünürken birkaç hafta sonra beraat kararını öğrendi. Dava düşmüştü. Avukat arkadaşı ise karşı dava açıp açmaması hususunda istişarede bulunuyordu İlyas ile. İlyas içinde cevaplamış olduğu sorunun cevabını dışa vurdu: “Her insan hata yapabilir. O bir çocuk. Zamanla hata yaptığını anlayacaktır. Geri döndüğümde ziyaret edip hâlini hatırını soracağım. Dava açmaya gerek yok.” Dedi.
İlyas her zaman gururla söylediği sözü yineledi: “Ne mutlu Müslümanım deyip, Müslümanca yaşayabilene!”
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Bizler her ne kadar gündemimizi kendimizin oluşturduğunu iddia etsek de bazen yapay gündemler ayak bağı olabilir attığımız adımlara. İlyas da her zamanki koşturmacası içerisinde gündemini Allah’ın razı olacağını düşündüğü konularla belirlemeye ve adımlarını o yönde atmaya gayret ediyordu. Ta ki o gün hayatında ilk defa karşılaşacağı olaya dek. İddialarının sınanma vakti gelmişti. Kendi gündemi ile yapay gündemler arasında kaldığı an , bir kez daha sınandığının farkına vardı. Yapay gündemlerle meşgul olup aslî gündemini değiştirmek ya da yapay gündemi kendi gündemine göre yorumlamak ve ona uygun tavır sergilemek tercihlerine muhataptı.
Danışmanlığını yapmış olduğu proje sosyal bilimler alanında değerler eğitimi kategorisinde yer alan bir projeydi. Projelerinin amacı ise: Bir kişinin imkânları muvacehesinde, küçük adımlarla büyük güzelliklere nasıl yol açabileceğine dönüktü. Hatta projenin öneriler kısmında şöyle bir ifadeye yer vermişlerdi: “Yardımlarımızın sınırlarını okulumuzun, ilimizin, ülkemizin, dilimizin, dinimizin, rengimizin ve her türlü etkenin ötesine taşımalı ve insanlık adına daha fazla fayda sağlayabilecek girişimlerde bulunmalıyız.”
Öğrenciler de kendisi de heyecanlıydı. Hız kesmeden hazırlıklara başlamış, bir taraftan broşürlerin tasarımları üzerinde çalışırlarken bir taraftan da projelerini daha fazla insanın faydalanabileceği bir formata nasıl sokabileceklerini düşünmekteydiler. Yarışmaya katılmalarının en temel gayesi kendi uyguladıkları iyilik hareketinin daha fazla insana ulaşmasını sağlamaktı. Onlar sonuca değil sürece odaklı hareket ediyorlardı ve yarışmaya katılmadan önce dokuz ay içerisinde birçok ailenin ihtiyacını okuldaki tüm öğrenci ve öğretmenleri dâhil ettikleri bir faaliyet ile karşılamışlardı. Şimdi sıra bu iyilik hareketini daha fazla insanın nazarlarına salmaya gelmişti. Bu amaçlar içerisinde girdiler yarışmaya…
Hazırlıklar devam ederken nöbetçi öğrenci kapıyı çalarak içeri girdi ve “İlyas hocam, Müdür bey sizi çağırıyor” dedi. İlyas yaşamış olduğu heyecan ve elde etmiş oldukları güzel neticelerden ötürü mutlu bir şekilde müdürün odasının yolunu tuttu. “Muhtemelen proje süreci ile ilgili bilgi almak için çağırmıştır” diye düşündü. Kapıyı çalarak içeri girdiğinde içeride iki kişinin oturduğunu gördü ve “veliler bir konuda danışacak herhâlde” diye içinden geçirirken masanın üzerinde duran telsizleri fark etti. İlyas bir öğretmenden öte abi olarak ilgilenmeye çalıştığı öğrencileri ile ilgili bir problem olup olmadığını düşündü birden. “Hayrola müdür bey bir sıkıntı yoktur inşallah!” dedi. Müdür “buyurun İlyas hocam oturun. Memur beylerin size sormak istediği bir iki soru var. Onun için gelmişler” dedi. İlyas’a dönen memurlar “Merhaba hocam, hakkınızda bir suç duyurusu var onun için geldik” dediler. İlyas “buyurun” diyerek mukabelede bulundu. “TCK’nın 216. Maddesine muhalefetten hakkınızda bir soruşturma açılmış” sözünü duyan İlyas birden TCK’nın herhangi bir maddesine dair hiçbir bilgisinin olmadığını fark etti. “TCK’nın 216. Maddesi nedir memur bey?” diyen İlyas bir kez daha irkileceği bir cevapla karşı karşıya kalmıştı: “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçu.” İnananlarının aynı ana babaya sahip olmasalar, farklı dilden, farklı renkten, farklı ekonomik zümreden, farklı sosyal statülerden olsalar dahi kardeş olacağını söyleyen bir dini anlatan ve ona uygun adımlar atmaya gayret eden biri ile bağdaştırılması mümkün olmayan bir ithamla karşı karşıyaydı. Evet, melek olmadığını biliyordu. Hz. Âdem dahi Allah’ın emrine uymayarak hata yapmıştı, hata yapabilme olasılığı çok yüksekti fakat böyle bir ithama karşılık gelebilecek herhangi bir davranış ve söylemini hatırlayamıyordu. Bir taraftan polis memurunun söylediği cümleler zihninde tekrarlanırken bir taraftan da “ben böyle bir şey yapmış olabilir miyim?” diye soruyordu kendisine. İlk defa bir polis memuruyla sanık konumunda muhatap oluyordu. O güne kadar emniyet müdürlüğüne dahi adımını atmış değildi. Polis memuruna “Nasıl bir suç ile itham edildiğimi ve kimin böyle bir suçlamada bulunduğunu öğrenebilir miyim?” diye sorarken, mahkemeye intikal edene kadar müştekinin kimliğinin açıklanamayacağına dair herhangi bir bilgisi yoktu çünkü mahkemeyle ilişki kurabilecek bir tecrübe yaşamamıştı. Polis memuru “hocam şikayetçi olan kişinin kim olduğunu açıklayamıyoruz fakat ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ diyenler ahmaksınız, ırkçınız, ‘Ne mutlu Müslümanım diyene!’ diyeceksiniz şeklinde ifadelerde bulunuyormuşsunuz” diyerek İlyas’ın sorusuna cevap verdi ve ekledi “karakola ifade vermeye gelmeniz gerekiyor.” İlyas’ın zihninde karakol, ifade, suç kavramları dönüp dururken “tabi ki, gidebiliriz” diyerek bu hususta korkusunun olmadığını bildirir bir üslupta cevap verdi. Polis memuru ise “şuan birlikte çıkmamız çok hoş olmayabilir hocam. Siz gün içerisinde istediğiniz bir vakitte karakola uğrayabilirsiniz” dedi.
Muhtemelen nifak tohumları ekilmeye çalışıldığı bir dönemde öğrencilerini bir araya getirebilecek yegâne imkân olan Allah’ın emir ve yasaklarını aktardığı cümleleri yanlış anlaşılmış ya da yanlış anlaşılmak için çaba sarf edilmişti. Karakola gideceği vakte kadar geçen boş saatlerini savunma yazmak için tüketti. Zihnini zorlayarak böyle bir konuya ne vakit değinmiş olabilirim diye düşündükten sonra vahdete vurgu yaptığı Çanakkale Savaşı’nın yıldönümü vakitleri olduğunu anımsadı. Savunmasına “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…” diyerek başlamış ve devamında şu şekilde sürdürmüştü:
“18 Mart Çanakkale Zaferi münasebeti ile derslerimde Çanakkale Zaferi’nin önemini Mehmed Âkif Ersoy’un yazmış olduğu Safahat’ın içinde altıncı kitap olan ‘Âsım’ bölümünün içinde yer alan ve ‘Çanakkale Şehitlerine’ olarak bilinen şiir üzerinden anlattım.
Bu mücadelenin sadece Türk kavmi veya Kürt kavmine ait olmadığını; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap… ve adını bilmediğimiz “binlerce kefensiz yatanın” birlikte omuz omuza bu direnişte yer aldığını ifade ettim.
Hatta İstiklâl Marşı’nı yazan merhum Mehmed Âkif Ersoy’un aslen Arnavut olduğunu dile getirdim ve Âkif’in şu dizelerini okudum:
Ne Araplık, ne Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle! Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü!
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı soktu zihninize?
Görüldüğü üzere bu dizelerde farklılıkların ayrılığa yol açmaması gerektiği üzerinde durulmuştur.
Peygamberimizin Arap kavminden olduğunu hatırlayıp şunu düşünelim: Hz. Muhammed (s) hiçbir zaman “Ne mutlu Arabım diyene!” gibi bir söz kullanmış mıdır? Veda hutbesinde: “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvâ iledir!” sözlerini söyleyen bir peygamber böyle bir söz söyleyebilir mi?
Allah, Fussilet Sûresi’nin 33,34 ve 35. Âyetlerinde şöyle buyurmaktadır:“(İnsanları) Allah’a çağıran, doğru ve âdil olanı yapan ve “şüphesiz ben Müslümanlardanım!” diyen den daha güzel sözlü kim vardır?
(Madem ki) iyilik ile kötülük bir değil, sen (kötülüğü) daha güzel olan ile sav; bak, o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, (eski bir) dostun, gerçek bir arkadaşınmış gibi davranır!
Ama (bu mazhariyet) sadece sıkıntıya karşı sabredenlere verilmiştir; yalnızca (faziletten) en büyük payı almış olanlara verilmiştir.”
Allah soruyu sorarken dil özelliği itibariyle cevabını da içinde vermiştir: “Ben Müslümanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kimse olamaz!
Ben Türk bir ailede dünyaya geldim. Bununla hiçbir zaman övünmediğim gibi bundan hiçbir zaman utanç da duymadım. Çünkü Allah beni farklı bir kavme mensup olarak da yaratabilirdi. Türklüğü veya Kürtlüğü, kadınlığı veya erkekliği, yeşil gözlü veya mavi gözlü olmayı biz seçmedik ki bununla övünelim ya da bundan utanç duyalım.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır. Çünkü Müslümanlık bizim tercih ettiğimiz bir değerdir. Allah da Fussilet Sûresi’nin 33. Âyetinde “Ben Müslümanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü hiç kimsenin olmadığını söylemektedir.
“Ne mutlu Müslümanım!” ifadesi kendini Müslüman olarak adlandıran Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alman, Fransız… herkesi kapsamaktadır. Bu vesile ile Çanakkale ruhunu tekrar kazanmış ve her türlü saldırı ve aramızı bozmak isteyen her tür fitneye karşı omuz omuza durmuş oluruz.
Derste anlattıklarım bunlardan ibarettir. Bir Müslüman ve aynı zamanda din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi öğretmeninin Allah’ın âyetlerini aktarmasından daha doğal ne olabilir? Şayet benim söylediklerim suçsa (hâşâ) Allah’ın söyledikleri de suç mu sayılacaktır?
Son olarak; Celâleddin-i Rûmî’nin bir sözü ile savunmamı sonlandırmak istiyorum:
“Siz ne söylerseniz söyleyin. Söyledikleriniz ancak karşınızdakilerin anladığı kadar olur.”
Şikayette bulunan öğrenci, veli ya da her kimse tekrar gelip benimle konuşmasını ve söylediklerimi tekrar dinlemeye çalışmasını isterdim.
Fakat öğrenciler genellikle konuştuğumuzda dinlemiyor. Cümlenin başı yok sonu yok aradan bir ifadeyi cımbızla çekip böyle söylediniz diyebiliyor. Bu davranış biçimi çok fazla karşılaştığımız bir durumdur. Rabbim dilimizdeki bağı çözsün ki daha anlaşılabilir konuşalım.”
İfadesini tamamladığında Seyyid Kutub’un sıkça tekrarladığı bir cümlesi aklına geldi. Kutub mahkemeye çıkarılmadan önce bazı belgeleri imzaladığı taktirde serbest kalacağı hususunda tekliflerle karşılaşmış ve şu şekilde mukabelede bulunmuştu: “Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım Allah’ın hükmünü onaylamayan tek bir belgenin altına imza atmayacaktır.”
Şimdi söyledikleri ve anlattıkları ile imtihan olma vakti gelmişti. Hiçbir zaman ispatı yapılamayacak olan bir iftira ile karşı karşıyaydı. “Böyle bir suçlamayı kabul etmiyorum. Böyle bir söylemde bulunmadım.” Şeklinde bir beyanda bulunması hâlinde dosya kapanacaktı muhtemelen fakat o bir hakikatin yanlış anlaşılmasının üzerini örtmek istemiyordu. Bu sebeple “öyle değil böyle söyledim” şeklinde uzunca bir metin kaleme almıştı.
Zaman akıp geçerken bu yapay gündemin içinde sıkışıp kalmak yerine aslî meselelerine dönmesi gerektiğini fark ederek tekrar öğrencilerine ve aslî sorumluluklarına yönelen İlyas bu süreçte farklı bir şehre tayin olmuştu. Fakat bu iftiranın kolay kolay peşini bırakacağı yoktu. Savcılık hakkında tedbir kararı uygulanması yönünde bir belge göndermişti çalıştığı kuruma. Yapacağı bir şey yoktu. Söylediklerini açık bir şekilde ifade etmişti ve bedeli ödenecekse ödemesi gerekecekti. Açığa alınmayı beklerken görevini ifa etmeye başlamış ve yeni görev yerinde hız kesmeden çalışmalarını sürdürüyordu.
Sonuç olumsuz olarak nitelendirebilecek bir karar olsa dahi öğrencilerinin bu davranışı İlyas’ı ziyadesiyle mutlu etmeye yetmişti. Üzücü olan kısmı ise tüm bu yaşananlara yine eski okulundaki bir öğrencisinin sebep olmasıydı. Kapı kollarını kıran, derslere istediği vakit girip çıkma gayretinde olan, ders ortamını sabote etmeye çalışan bir öğrenci… Fakat ne olursa olsun İlyas ayrım yapmazdı. “Neden böyle bir şey yapmış olabilir acaba?” diye düşündü. Düşünürken birkaç hafta sonra beraat kararını öğrendi. Dava düşmüştü. Avukat arkadaşı ise karşı dava açıp açmaması hususunda istişarede bulunuyordu İlyas ile. İlyas içinde cevaplamış olduğu sorunun cevabını dışa vurdu: “Her insan hata yapabilir. O bir çocuk. Zamanla hata yaptığını anlayacaktır. Geri döndüğümde ziyaret edip hâlini hatırını soracağım. Dava açmaya gerek yok.” Dedi.
İlyas her zaman gururla söylediği sözü yineledi: “Ne mutlu Müslümanım deyip, Müslümanca yaşayabilene!”
Yazar
İlgili Yazılar
Kuşluk Vakti
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Gözlerimizi Kaçırmayacağız
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.