Pragmatizm, felsefede; uygulayıcılık, uygulamacılık, pragmacılık, fiîliyye, faydacılık, yararcılık, gerçeğe ve eyleme yönelik olan, pratik sonuçlara yönelik düşünme temelleri üzerine kurulmuş olan felsefi akım. William James (1842-1910) tarafından popüler hale getirilmiştir. Onun felsefe ekolünden olanı yapmak, başarmak anlamına da gelir. Hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket, bir şeyin uygulanabildiği ölçüde gerçek olduğu savına dayandırılmıştır. Eğer bir bilgi günlük hayatta işe yarıyorsa o bilgi doğrudur. Yaramıyorsa yanlıştır. Ampirizm ile yakın alakası olan bu felsefi akımı teorik düşüncenin tam tersi olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.
Kelimenin dayandığı felsefi terim prágma, Eski Yunanca olup iş, eylem demektir. Pragmatik ise kelime anlamı olarak işe yönelik anlamına gelir. “Faydacılık” bu terime karşılık kullanılan sözcüktür. “Faydacılık ilk olarak 18. yüzyıl İngiltere’sinde Jeremy Bentham ve diğerleri tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. İlk kez ortaya atıldığında iyi, en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece “en büyük mutluluk prensibi” demiştir.
Hem Bentham’ın hem de Epikür’ün formulasyonu hedonistik nedenselliğin farklı tipleri olarak düşünülebilir çünkü hareketlerin doğruluğunu sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlardı ve mutluluğu zevkle tanımlıyorlardı. Ancak Bentham’ın formulasyonu ferdî olmayan bir hedonizmdi. Epikür, kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık; Bentham, herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu.
John Stuart Mill “Utilitarianism” isminde ünlü (ve kısa) bir kitap yazmıştır. Mill, bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak, mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşünü anlatır.
Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri; değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. İlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiçbir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi reddetmek için kullanamazsınız demişlerdir.
Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi, kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar, iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden, tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.
Burada söz edilen sıkıntılardan kurtulmak için faydacılığın değişik çeşitleri ortaya atılmıştır. Faydacılığın geleneksel şekli; en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır.
Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek, o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek, kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.
Kavramların insanlar gibi ruhu vardır. Bu ruh kavramın praksis sürecinde ortaya çıkar. Çünkü kavramlar, pratiği, uygulamayı belirlemez. Uygulamalar, tarihi süreçler, büyük toplumsal olaylardan sonra kavramlar üretilir. Kavramlar aposteriori bir şeydir. Savaş kavramı savaştan önce icat edilmemiştir. Önce savaş durumu vardır, sonra bu durumu tanımlayan savaş kavramı icat edilmiştir. Önce sevgi duygusu vardır, sonra bu duyguyu tanımlamak için sevgi kavramı ortaya atılmıştır. Önce Fransa’da tüm dünyayı etkileyen bir ihtilal olmuştur sonra Fransız İhtilali kavramı icat edilmiştir. Ortalama bin yıllık bir sürecin sonunda modernizm kendini tamamlayıp ortaya çıkmıştır, sonra bu durumu tanımlamak için modernizm kavramı icat edilmiştir. Bu yüzden insanlar kavramları ruhlarından, köklerinden ayrı görüp bulamaç kavramlar üretmeye çalışsalar da sonuç istenilen gibi olmaz. Zamanın ruhu ve ruhu ağır kavram diğerini ya yutar ya da iki kavramdan ayrı ikisinin de izlerini taşıyan ancak ikisi de olmayan bir isimsiz verili durum ortaya çıkar. Örnek, modern Müslüman, Hristiyan demokrat, liberal muhafazakâr, kapitalist dindar…
Siyaset, seyis kavramından türetilmiş bir kavram. Seyis; at bakıcısı, ehlileştiricisi, aynı zamanda iyi at binmeyi bilen kişiye verilen isim. Asi, vahşi bir at iyi bir seyisin elinde dizginlenir ve ehlileştirilir. Dizginleri eline alan iyi bir seyis artık o ata istediğini yaptırabilir. İşte siyaset ruhunda, siyasetçinin bir seyis gibi, toplumun ise ehlileşmeye muhtaç bir at olduğu ilişkiler ağını anlatan bir kavramı ihtiva etmektedir.
Siyaset, ayrıca Doğu toplumlarında ve özellikle Osmanlı kültüründe negatif bir anlama sahiptir. Osmanlı sosyal ve siyasal kültüründe siyaset; “siyaset gömleğini giymek”, “siyaset çeşmesi” ve “siyaset meydanı” gibi kavramlarla kendini ifşa eder. “Siyaset gömleğini giymek” deyimi kefen giymek veya kefen giymeyi göze almak gibi anlamlara gelirken; “siyaset meydanı” ve “siyaset çeşmesi” gibi kavramlar ise, suçluların idam edildiği alanları anlatmak için kullanılır. Siyaset bu kültür için o kadar kötü bir durumdur ki iyi bir insan bile ondan dolayı kötü olarak nitelenebilir. “İyi insandı, ancak siyasete bulaştı” tabiri, siyasetin bir çamur gibi insana bulaşan, insanın ise kötü bir duruma dâhil olması gibi kirlendiği durumu ifade etmek için kullanılmıştır ve hâlihazırda böyle kullanılmaya devam etmektedir.
Politika… Eski Yunan kültüründe Polis diye isimlendirilen şehir devletleri mevcuttu ve politika kavramı ise kökünü “Polis” ile aynı kökten almaktaydı. Polis isimli şehir devletinin vatandaşlarının bu şehir devletinin yönetimine katılmasının adı politikadır. Aristoteles polis şehir devletinin yönetimine katılma işi olan politika yapmayı ayrıcalıklı, değerli, erdemli ve pozitif bir durum olarak niteliyordu. Batı kültürünün sivil siyasallaşma kavramı olan politika, kendi içinde pozitif bir anlam taşımaktadır. Politikacıların temel görevi; vatandaşı olmaktan gurur duydukları devletin daha iyi, daha adaletli yönetilmesini sağlamaktır. Yine Aristoteles’e göre politika, erdemliler tarafından yapılabilen erdemli bir davranışın adıdır.
Pragmatizmin gittikçe yayıldığı, bireyin, toplumun ve devletin tüm hücrelerine kadar nüfuz ettiği bir dönemde siyasetin kültürel negatif anlamı ile mündemiç oluşu yeni bir insan modelini doğurmaktadır.
Bu durumu Erich Fromm “sahip olmak” kavramı ile açıklamaktadır. İnsan çalışan, kazanan ve biriktiren bir robota dönüşmektedir. Siyasal alanda ise bu durum, siyasete bulaşmış kişilerin Makyevelist bir mantıkla sadece kazanmak üzere kurgulanmış bir alanda siyasal kazanımlarını biriktirmek üzere yaşanılan bir dünya yaratmaktadır. Bu durum topluma sirayet etmekte ve bireyi de bozmaktadır. Çünkü jakoben bir değişim kültürü üzerine inşa olunan Türkiye ve benzeri toplumlar, gücün rüzgarına göre kendilerini, inançlarını, ilkelerini konumlandırmaktadır. Bu dahi her şeyin buharlaştığı bir dünya yaratmaktadır. İlkeleri, inançları, değerleri olan, toplumsal hafıza çeşmesinden beslenen bir insan yerine her gün konjonktür tanrısı tarafından yeniden yaratılan insan modelini piyasaya sürmektedir.
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta, insanlar yardıma muhtaç hale gelmektedirler. Deprem, yanardağ patlaması, sel baskını, heyelan vb doğal afetler nedeniyle oluşan muhtaçlık durumu geçici bir durum iken beşer eliyle oluşan felaketlerin yol açtığı muhtaçlık durumu derin …
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
Pragmatik Siyasetten İlkeli Politika Çıkar mı
Pragmatizm, felsefede; uygulayıcılık, uygulamacılık, pragmacılık, fiîliyye, faydacılık, yararcılık, gerçeğe ve eyleme yönelik olan, pratik sonuçlara yönelik düşünme temelleri üzerine kurulmuş olan felsefi akım. William James (1842-1910) tarafından popüler hale getirilmiştir. Onun felsefe ekolünden olanı yapmak, başarmak anlamına da gelir. Hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket, bir şeyin uygulanabildiği ölçüde gerçek olduğu savına dayandırılmıştır. Eğer bir bilgi günlük hayatta işe yarıyorsa o bilgi doğrudur. Yaramıyorsa yanlıştır. Ampirizm ile yakın alakası olan bu felsefi akımı teorik düşüncenin tam tersi olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.
Kelimenin dayandığı felsefi terim prágma, Eski Yunanca olup iş, eylem demektir. Pragmatik ise kelime anlamı olarak işe yönelik anlamına gelir. “Faydacılık” bu terime karşılık kullanılan sözcüktür. “Faydacılık ilk olarak 18. yüzyıl İngiltere’sinde Jeremy Bentham ve diğerleri tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. İlk kez ortaya atıldığında iyi, en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece “en büyük mutluluk prensibi” demiştir.
Hem Bentham’ın hem de Epikür’ün formulasyonu hedonistik nedenselliğin farklı tipleri olarak düşünülebilir çünkü hareketlerin doğruluğunu sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlardı ve mutluluğu zevkle tanımlıyorlardı. Ancak Bentham’ın formulasyonu ferdî olmayan bir hedonizmdi. Epikür, kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık; Bentham, herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu.
John Stuart Mill “Utilitarianism” isminde ünlü (ve kısa) bir kitap yazmıştır. Mill, bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak, mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşünü anlatır.
Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri; değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. İlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiçbir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi reddetmek için kullanamazsınız demişlerdir.
Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi, kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar, iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden, tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.
Burada söz edilen sıkıntılardan kurtulmak için faydacılığın değişik çeşitleri ortaya atılmıştır. Faydacılığın geleneksel şekli; en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır.
Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek, o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek, kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.
Kavramların insanlar gibi ruhu vardır. Bu ruh kavramın praksis sürecinde ortaya çıkar. Çünkü kavramlar, pratiği, uygulamayı belirlemez. Uygulamalar, tarihi süreçler, büyük toplumsal olaylardan sonra kavramlar üretilir. Kavramlar aposteriori bir şeydir. Savaş kavramı savaştan önce icat edilmemiştir. Önce savaş durumu vardır, sonra bu durumu tanımlayan savaş kavramı icat edilmiştir. Önce sevgi duygusu vardır, sonra bu duyguyu tanımlamak için sevgi kavramı ortaya atılmıştır. Önce Fransa’da tüm dünyayı etkileyen bir ihtilal olmuştur sonra Fransız İhtilali kavramı icat edilmiştir. Ortalama bin yıllık bir sürecin sonunda modernizm kendini tamamlayıp ortaya çıkmıştır, sonra bu durumu tanımlamak için modernizm kavramı icat edilmiştir. Bu yüzden insanlar kavramları ruhlarından, köklerinden ayrı görüp bulamaç kavramlar üretmeye çalışsalar da sonuç istenilen gibi olmaz. Zamanın ruhu ve ruhu ağır kavram diğerini ya yutar ya da iki kavramdan ayrı ikisinin de izlerini taşıyan ancak ikisi de olmayan bir isimsiz verili durum ortaya çıkar. Örnek, modern Müslüman, Hristiyan demokrat, liberal muhafazakâr, kapitalist dindar…
Siyaset, seyis kavramından türetilmiş bir kavram. Seyis; at bakıcısı, ehlileştiricisi, aynı zamanda iyi at binmeyi bilen kişiye verilen isim. Asi, vahşi bir at iyi bir seyisin elinde dizginlenir ve ehlileştirilir. Dizginleri eline alan iyi bir seyis artık o ata istediğini yaptırabilir. İşte siyaset ruhunda, siyasetçinin bir seyis gibi, toplumun ise ehlileşmeye muhtaç bir at olduğu ilişkiler ağını anlatan bir kavramı ihtiva etmektedir.
Siyaset, ayrıca Doğu toplumlarında ve özellikle Osmanlı kültüründe negatif bir anlama sahiptir. Osmanlı sosyal ve siyasal kültüründe siyaset; “siyaset gömleğini giymek”, “siyaset çeşmesi” ve “siyaset meydanı” gibi kavramlarla kendini ifşa eder. “Siyaset gömleğini giymek” deyimi kefen giymek veya kefen giymeyi göze almak gibi anlamlara gelirken; “siyaset meydanı” ve “siyaset çeşmesi” gibi kavramlar ise, suçluların idam edildiği alanları anlatmak için kullanılır. Siyaset bu kültür için o kadar kötü bir durumdur ki iyi bir insan bile ondan dolayı kötü olarak nitelenebilir. “İyi insandı, ancak siyasete bulaştı” tabiri, siyasetin bir çamur gibi insana bulaşan, insanın ise kötü bir duruma dâhil olması gibi kirlendiği durumu ifade etmek için kullanılmıştır ve hâlihazırda böyle kullanılmaya devam etmektedir.
Politika… Eski Yunan kültüründe Polis diye isimlendirilen şehir devletleri mevcuttu ve politika kavramı ise kökünü “Polis” ile aynı kökten almaktaydı. Polis isimli şehir devletinin vatandaşlarının bu şehir devletinin yönetimine katılmasının adı politikadır. Aristoteles polis şehir devletinin yönetimine katılma işi olan politika yapmayı ayrıcalıklı, değerli, erdemli ve pozitif bir durum olarak niteliyordu. Batı kültürünün sivil siyasallaşma kavramı olan politika, kendi içinde pozitif bir anlam taşımaktadır. Politikacıların temel görevi; vatandaşı olmaktan gurur duydukları devletin daha iyi, daha adaletli yönetilmesini sağlamaktır. Yine Aristoteles’e göre politika, erdemliler tarafından yapılabilen erdemli bir davranışın adıdır.
Bu durumu Erich Fromm “sahip olmak” kavramı ile açıklamaktadır. İnsan çalışan, kazanan ve biriktiren bir robota dönüşmektedir. Siyasal alanda ise bu durum, siyasete bulaşmış kişilerin Makyevelist bir mantıkla sadece kazanmak üzere kurgulanmış bir alanda siyasal kazanımlarını biriktirmek üzere yaşanılan bir dünya yaratmaktadır. Bu durum topluma sirayet etmekte ve bireyi de bozmaktadır. Çünkü jakoben bir değişim kültürü üzerine inşa olunan Türkiye ve benzeri toplumlar, gücün rüzgarına göre kendilerini, inançlarını, ilkelerini konumlandırmaktadır. Bu dahi her şeyin buharlaştığı bir dünya yaratmaktadır. İlkeleri, inançları, değerleri olan, toplumsal hafıza çeşmesinden beslenen bir insan yerine her gün konjonktür tanrısı tarafından yeniden yaratılan insan modelini piyasaya sürmektedir.
İlgili Yazılar
Müzik ve Siyaset
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Tragedyadan Modern Sinemaya Şiddetin Görünümleri
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
İnsani Yardım Stratejisinin ve İnfak Fıkhının Üretilmesi Neden Gereklidir
Doğal ya da beşer eliyle oluşmuş felaketler nedeniyle insanların normal yaşamları alt üst olmakta, toplumsal ve bireysel planda temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri organizasyonları ortadan kalkmakta, insanlar yardıma muhtaç hale gelmektedirler. Deprem, yanardağ patlaması, sel baskını, heyelan vb doğal afetler nedeniyle oluşan muhtaçlık durumu geçici bir durum iken beşer eliyle oluşan felaketlerin yol açtığı muhtaçlık durumu derin …
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?