İlk iki derste Şeriat’ta etik ve insani olandan bahsetmiştim. Birinin diğerini nasıl etkilediğini ve etik olanın şeriat dünyasının tüm yönlerine nasıl nüfuz ettiğini gördük. Ayrıca İslami sistem ile ılımlı muadillerimiz arasındaki önemli farklılıkların etik metafizik ve kozmolojik görüşlerin altında yatan niteliksel farklılıklarla ilgili olduğunu ima ettim. Önerdiğim modern özne, paradigmatik olarak kendisini bilinçli bir kasıttan ziyade kozmik bir kaza tarafından üretilen bir dünyaya yerleştirmiştir. Bu farklılığın yaratıcısı olarak her şeyi öneriyorum çünkü dünyadaki tüm davranış ve eylem biçimlerinin ardında yatan insani bilgi biçimlerinin tamamı için önem taşıyor. Bu sistemler arasındaki niteliksel farklılıklar ister siyasette ister devlet yönetiminde isterse de dini alanda olsun, her yerde, bugün laik ve milliyetçi siyasetin nasıl yorumlanacağı ve aynı zamanda modernite öncesi İslam tarihindeki siyasi pratiği nasıl okuyacağımız konusunda siyasi olan her şey üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Burada sadece bir yöneticinin günlük olarak nasıl hükmettiği gibi fiili siyaset eylemlerini kastetmiyorum. Siyasi pratik kavramına, siyasi söylemlerin yanı sıra siyaset ve yönetme işi hakkında düşünme ve yazmanın yapısal yöntemlerini de dâhil ediyorum. Sonuç olarak buna İslam’da söylemsel siyaset geleneği diyebiliriz. Dolayısıyla benim iddiam, kabaca Hicret’in dördüncü yüzyılından Osmanlı’nın son dönemlerine kadar yüzyıllar boyunca İslam’da tanınabilir şekilde tutarlı ve söylemsel olarak yerleşik bir gelenek olduğudur. Ayrıca, ilk üç ya da dört yüzyıl ile kabaca son iki yüzyılın biçimlendirici döneminin, her durumda farklı nedenlerle, orta yüzyılların göreceli tutarlılığına ve sabitliğine sahip olmadıkları için biraz çalkantılı olduğunu iddia ediyorum. Yani dördüncü yüzyılın sonları ile 13. yüzyıl arasında. Gregoryen takviminde ise 10. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın ortaları arasındadır. Bu, orta tarihin, uzun orta tarihin her zaman aynı, yekpare ya da tekrara dayalı olduğu anlamına gelmez. Hiç de değil. Aslına bakılırsa üç genel gelişim aşamasından geçmiştir, umarım yakın zamanda gün ışığına çıkacak bir kitapta göstereceğim gibi. Bu konuşma da o kitabın sonuçlarının genelleştirilmiş bir ilham kaynağı. Ancak bu değişiklikler, yani bu uzun orta dönemdeki değişiklikler, bir hukuk sistemi olarak şeriatın tarihinde olduğu gibi, organikti ve şeylerin genel yapısını değiştirmedi. Yani ne epistemolojik ne de ontolojik yapısını değiştirdi ama daha da önemlisi, anayasal yapısını da değiştirmedi. Sistemin mantığı ve genel işleyiş mantığı aynı kaldı, yani İslam’daki siyasi söylem geleneği, en azından Batı Asya’da, kendi içinde tutarlı bir yapıya sahipti ve baştan sona sistemik bir süreklilik sergiledi. Şimdi, genel olarak tarihle, özel olarak da İslam siyasi tarihiyle ilgili genel bir iddiada bulunmama izin verin.
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.
Ayşegül Narboğa ile Doğrularımız, İlkelerimiz, Öğretilerimiz Kurguladığımız veya Alışageldiğimiz Hayatımız üzerine.. Bugün için çocukluk dediğimizde ne anlıyoruz? Bu çağ, çocukluk için nasıl bir çağ? Çocukluk, bir kavram olarak ortaya çıktığı ilk dönemden bu yana tasarlanmış bir şeydir. Bu yüzden çocukluk deyince biyolojik bir süreçten ziyade sosyolojik bir tanımdan bahsediyoruzdur. Yoksa çocuk hep vardı. Ama çocukluğun …
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
İlk iki derste Şeriat’ta etik ve insani olandan bahsetmiştim. Birinin diğerini nasıl etkilediğini ve etik olanın şeriat dünyasının tüm yönlerine nasıl nüfuz ettiğini gördük. Ayrıca İslami sistem ile ılımlı muadillerimiz arasındaki önemli farklılıkların etik metafizik ve kozmolojik görüşlerin altında yatan niteliksel farklılıklarla ilgili olduğunu ima ettim. Önerdiğim modern özne, paradigmatik olarak kendisini bilinçli bir kasıttan ziyade kozmik bir kaza tarafından üretilen bir dünyaya yerleştirmiştir. Bu farklılığın yaratıcısı olarak her şeyi öneriyorum çünkü dünyadaki tüm davranış ve eylem biçimlerinin ardında yatan insani bilgi biçimlerinin tamamı için önem taşıyor. Bu sistemler arasındaki niteliksel farklılıklar ister siyasette ister devlet yönetiminde isterse de dini alanda olsun, her yerde, bugün laik ve milliyetçi siyasetin nasıl yorumlanacağı ve aynı zamanda modernite öncesi İslam tarihindeki siyasi pratiği nasıl okuyacağımız konusunda siyasi olan her şey üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Burada sadece bir yöneticinin günlük olarak nasıl hükmettiği gibi fiili siyaset eylemlerini kastetmiyorum. Siyasi pratik kavramına, siyasi söylemlerin yanı sıra siyaset ve yönetme işi hakkında düşünme ve yazmanın yapısal yöntemlerini de dâhil ediyorum. Sonuç olarak buna İslam’da söylemsel siyaset geleneği diyebiliriz. Dolayısıyla benim iddiam, kabaca Hicret’in dördüncü yüzyılından Osmanlı’nın son dönemlerine kadar yüzyıllar boyunca İslam’da tanınabilir şekilde tutarlı ve söylemsel olarak yerleşik bir gelenek olduğudur. Ayrıca, ilk üç ya da dört yüzyıl ile kabaca son iki yüzyılın biçimlendirici döneminin, her durumda farklı nedenlerle, orta yüzyılların göreceli tutarlılığına ve sabitliğine sahip olmadıkları için biraz çalkantılı olduğunu iddia ediyorum. Yani dördüncü yüzyılın sonları ile 13. yüzyıl arasında. Gregoryen takviminde ise 10. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın ortaları arasındadır. Bu, orta tarihin, uzun orta tarihin her zaman aynı, yekpare ya da tekrara dayalı olduğu anlamına gelmez. Hiç de değil. Aslına bakılırsa üç genel gelişim aşamasından geçmiştir, umarım yakın zamanda gün ışığına çıkacak bir kitapta göstereceğim gibi. Bu konuşma da o kitabın sonuçlarının genelleştirilmiş bir ilham kaynağı. Ancak bu değişiklikler, yani bu uzun orta dönemdeki değişiklikler, bir hukuk sistemi olarak şeriatın tarihinde olduğu gibi, organikti ve şeylerin genel yapısını değiştirmedi. Yani ne epistemolojik ne de ontolojik yapısını değiştirdi ama daha da önemlisi, anayasal yapısını da değiştirmedi. Sistemin mantığı ve genel işleyiş mantığı aynı kaldı, yani İslam’daki siyasi söylem geleneği, en azından Batı Asya’da, kendi içinde tutarlı bir yapıya sahipti ve baştan sona sistemik bir süreklilik sergiledi. Şimdi, genel olarak tarihle, özel olarak da İslam siyasi tarihiyle ilgili genel bir iddiada bulunmama izin verin.
Bu yazının devamı 221. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
221. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Fıkıh (Şeriat), Ahlâk ve Epistemoloji
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.
Çelişkiler Çağı
Ayşegül Narboğa ile Doğrularımız, İlkelerimiz, Öğretilerimiz Kurguladığımız veya Alışageldiğimiz Hayatımız üzerine.. Bugün için çocukluk dediğimizde ne anlıyoruz? Bu çağ, çocukluk için nasıl bir çağ? Çocukluk, bir kavram olarak ortaya çıktığı ilk dönemden bu yana tasarlanmış bir şeydir. Bu yüzden çocukluk deyince biyolojik bir süreçten ziyade sosyolojik bir tanımdan bahsediyoruzdur. Yoksa çocuk hep vardı. Ama çocukluğun …
Emrah Atiş ile ‘Nim’ Romanı Üzerine
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Prof. Dr. İbrahim Tüzer İle “Kelimelerimiz, Kavramlarımız ve Zihin Dünyamız Üzerine…”
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Sezai Ozan Zeybek ile “Eğitim Ve Görme Biçimleri” Üzerine…
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
Alışverişe devam et