Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin içine yerleşebileceği gibi bambaşka nesneler üzerine de sirayet edip iz bırakabilir. Hafızanın derinlerine iz bırakan kişiler veya nesneler olabileceği gibi, insanın belirli bir dönemi yaşadığı bir mekânda olabilir.
Bir insanın yıllarını geçirdiği bir ev, -insanın ilk evreni olarak- bir barınak olmaktan öte her köşesinde iz bırakılan bir belleğe dönüşür. İnsanlar hayatlarının erken döneminde yaşadıkları mekânları ilerleyen zamanlarda sürekli olarak hatıralarında ve rüyalarında anımsarlar. Şehirler her ne kadar sürekli olarak değişseler bile tanıdık bir sima ya da bir köşe başı insanın hatıralarına yolculuk etmesine veya aşina bir duyguyu çağrıştırmasına vesile olabilir.
Bu yazının devamı
186. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum. …
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor.
Bir Ömrün Güncesi: 11’e 10 kala…
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
Ahmet Hamdi Tanpınar
Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin içine yerleşebileceği gibi bambaşka nesneler üzerine de sirayet edip iz bırakabilir. Hafızanın derinlerine iz bırakan kişiler veya nesneler olabileceği gibi, insanın belirli bir dönemi yaşadığı bir mekânda olabilir.
Bir insanın yıllarını geçirdiği bir ev, -insanın ilk evreni olarak- bir barınak olmaktan öte her köşesinde iz bırakılan bir belleğe dönüşür. İnsanlar hayatlarının erken döneminde yaşadıkları mekânları ilerleyen zamanlarda sürekli olarak hatıralarında ve rüyalarında anımsarlar. Şehirler her ne kadar sürekli olarak değişseler bile tanıdık bir sima ya da bir köşe başı insanın hatıralarına yolculuk etmesine veya aşina bir duyguyu çağrıştırmasına vesile olabilir.
Bu yazının devamı 186. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
“Var Evi Kerem Evi, Yok Evi Verem Evi”
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum. …
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da
Anahtar Kelimeler
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.