Modernitenin toplumsal birikimleri hiçe saydığı bir dönemden geçiyoruz. Özü itibariyle geçmişle olan ilişkisini pamuk ipliğine bağlamayı amaçlayan modern düzen, makyajlı ama bir o kadar da özsuyu olmayan bir geleceğe insanlığı mecbur kılıyor. Bu da geçmişi üzerine ‘kendiliğini’ kurmuş olan toplumların geleceği kavrayamamasına, bunu sadece taklidî bir şekilde yaşamasına neden oluyor. Taklit ile gelecek kurma hülyasına kapılan toplumlar ise hâkim güç karşısında sömürülecek bir maddi bataklığa dönüşüyor.
Böyle bir zaman diliminde elde edilen öğretimsel birikim; ilme, tabiata ve canlıya hükmetmeyi önceleyen eğitsel bir çöküme neden oluyor. ‘Ötekini’ hüküm altına alınacak bir olgu olarak gören yeni eğitim metotlarıyla daha ne kadar yola devam edilebileceği ise meçhul…
İslam, hükmü bir tek varlığa vermiştir. Müslüman ise geriye kalanlarla bir hâkimiyet düşüncesinden ziyade, hükme sahip olanın rızasını elde etme amacıyla birlikte yaşamayı ‘asıl’ kabul etmiştir. Batı da ise durum bunun tersidir.
Güç, tabiata ve canlıya hükmetmektir. Bu nedenle de bilim, ilim karşısında mutlak galiptir. Tabiata hükmeden insana da hükmeder. Hâlbuki bu çarpık anlayış tabiatı ve tabiatta bulunan diğer her şeyi ruh olarak mahvetmekte, hâkimiyetin kör hırsı sonucunda fıtrat yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum öylesine hızlanmıştır ki anbean yeni bir deneyin sonucu paylaşılır olmuştur.
Bir başka husus ise bu hızı arttırmak için geliştirilen yeni eğitim anlayışlarıdır.
Ülkemiz de dâhil olmak üzere dünyanın birçok yerinde eğitim kurumlarında öğrencilere sunulan öğretim yöntem ve teknikleri eşyanın tabiatını anlamak yerine, ona hükmedebilme üzerine kuruludur. Çeşitli yerel, ulusal ve uluslar arası yarışmalara bakmak bunu görmek için yeterlidir. Hazırlanan projelerin kaçının eşyayı anlamaya, kaçının ise insanın hayatını kolaylaştırmak için eşyayı öz benliğinden koparmaya yönelik olduğu bakınca anlaşılacaktır.
O halde kendi iç dinamiklerimize göre öncelikli olarak şu soruları sorup cevap bulmaya yönelmek doğru olacaktır.
Hâkim mi olmak istiyoruz, yoksa talip mi?
Anlamak mı istiyoruz, yoksa güç elde etmek mi?
Makyajlı bir gelecek mi istiyoruz, yoksa temeli geçmişle yoğrulan bir ati mi?
Bilgiyi güce dönüştürmeyi düşünen bir nesil mi istiyoruz, yoksa öğrendikleriyle fıtratı korumayı amaçlayan bir toplum mu?
Gücü eline alınca bir zalime dönüşen çocuklar mı yetiştireceğiz, yoksa elde ettiği güçten bile utanan mütevazı evlatlar mı?
Batıyı kendi önceledikleri üstünlüklere göre mi yakalamak istiyoruz, yoksa öncelediğimiz alanlar da mı üstün olmak istiyoruz.
Bu sorulara verilecek cevaplar eğitim-öğretimi talim-terbiyeye, öğrenciyi talebeye dönüştürmeyecek ise kullanılacak hiçbir metot, yöntem ve tekniğin kıymetiharbiyesi olmayacaktır. Düşünülen tüm reformlarda öncelik zihinsel altyapıyı belirlemeye verilmeyecek ise, “Biz kimiz ve ne istiyoruz?” soruları üzerine bir inşa süreci başlamayacaksa hiçbir reform bu tezgâhtan çıkacak ürünlerin kalitesini arttırmayacaktır.
Bunu bir örnek ile açıklamak istiyorum:
Maalesef günümüzdeki eğitim sisteminde yetişen öğrenciler tüketim toplumunun bir ferdi olmaktan öteye geçemiyor. Batı zihniyle üretilen zeka kuramları nedeniyle tek alanda gelişim gösteren bireyler, geliştirdikleri alanlarda kısmi bir üretim içinde olsalar bile genel itibariyle diğer tüm alanlarda bir tüketim canavarına dönüşüyor. Bu da üretimi yapan kişi ve kurumlarının gün geçtikçe daha da tekelleşmesini beraberinde getiriyor. “Howard Gardner” tarafından geliştirilen çoklu zeka kuramını incelediğimizde, her insanın farklı bir zeka alanının üstün olduğu fikri öncelenir. Evet, her insan belli yeteneklerle yaratılmıştır. İnsanın yapması gereken bu yeteneğini keşfetmesi, kendini bilmesi ve anlamasıdır. Lakin bu kuramın yıllardır eğitim sistemindeki uygulanışına baktığımızda şöyle bir facia ile karşılaşılır: Tek alan, tek amaç, tek empati, tek inanış…
Düşünün ki; bir Genetik Profesörü coğrafyadan ya da kültürden bihaber olabiliyor. Bir matematik öğretmeni attığı bir ileti de birçok dilsel hata yapabiliyor. Bir siyasetçi âdâb-ı muâşeret kurallarının hiçbirini hayatına aksettiremeyebiliyor. Çünkü yıllarca tek bir alanın uzmanlık fikri ile bütünleşmiş bir eğitim sisteminde yetişmiş. Hâlbuki doğu kültüründe insanların çok yönlü olmalarıyla ilgili birçok norm bulunur. Bir tefsir kitabı yazabilmek için matematik, coğrafya, dil, kültür, hadis, fıkıh, siyer …vb. alanların birçoğundan bilgi sahibi olmak gerekirdi. Bir öğretmen çalıştığı köyde rahatsızlığı bulunan hayvanları sağaltan köyün veterineri, ürün kalitesini arttırabilecek fikirler veren tarım mühendisi, sağlam bir yapıyı inşa etmede hesaplar yapabilen duvar ustası konumunda idi.
Geçen yıllarda katıldığım bir davette sonradan Müslüman olmuş bir Amerikalı adamın şu sözleri dediklerimizi kanıtlar nitelikte:
“Babam da annem de büyük bir üniversitede akademisyen. İkisi de çok iyi maaş alırdı. Evimizin hemen yanında büyük sayılabilecek bir göl ve bu gölün bahçeye uzanan rıhtımı vardı. Kendimize ait deniz araçları ile dilediğimiz zaman eğlenebiliyorduk. Müslüman olduktan sonra Türkiyeli bir bayan ile tanıştım. Evlenme kararı aldık. Buna bizimkileri ikna etmek oldukça zordu. Belli bir süre daha Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye yerleştik. Aradan bir yıl geçtikten sonra babam ile telefonda konuşurken sorduğu şu sorulara çok gülmüştüm. ‘Orada araba var mı? Her yerde develer varmış doğru mu? Ulaşımın develer ve atlarla sağlandığını söylemişti bir arkadaşım.’ Bunu söyleyen babam, Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden birinde çalışan bir profesör. Bunu Amerika’da iken önemsemezdim. Çünkü herkes böyleydi. Kendi işinin en iyisi ama başka bir şey yok…”
Peki, ülkemizde durum bu mu? Arzuladığımız nesil alanında uzman fakat diğer hiçbir yaşam alanında öngörüsü olmayan, yorum yapamayan bireyler mi?
İşte bu yüzden az evvel sorduğumuz sorulara dönüp toplumsal gerçeklerimizle örülmüş cevaplar vermeli ve yapılacak tüm reformları buna göre yapmalıyız.
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Hangi Eğitim?
Modernitenin toplumsal birikimleri hiçe saydığı bir dönemden geçiyoruz. Özü itibariyle geçmişle olan ilişkisini pamuk ipliğine bağlamayı amaçlayan modern düzen, makyajlı ama bir o kadar da özsuyu olmayan bir geleceğe insanlığı mecbur kılıyor. Bu da geçmişi üzerine ‘kendiliğini’ kurmuş olan toplumların geleceği kavrayamamasına, bunu sadece taklidî bir şekilde yaşamasına neden oluyor. Taklit ile gelecek kurma hülyasına kapılan toplumlar ise hâkim güç karşısında sömürülecek bir maddi bataklığa dönüşüyor.
Böyle bir zaman diliminde elde edilen öğretimsel birikim; ilme, tabiata ve canlıya hükmetmeyi önceleyen eğitsel bir çöküme neden oluyor. ‘Ötekini’ hüküm altına alınacak bir olgu olarak gören yeni eğitim metotlarıyla daha ne kadar yola devam edilebileceği ise meçhul…
Güç, tabiata ve canlıya hükmetmektir. Bu nedenle de bilim, ilim karşısında mutlak galiptir. Tabiata hükmeden insana da hükmeder. Hâlbuki bu çarpık anlayış tabiatı ve tabiatta bulunan diğer her şeyi ruh olarak mahvetmekte, hâkimiyetin kör hırsı sonucunda fıtrat yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum öylesine hızlanmıştır ki anbean yeni bir deneyin sonucu paylaşılır olmuştur.
Bir başka husus ise bu hızı arttırmak için geliştirilen yeni eğitim anlayışlarıdır.
Ülkemiz de dâhil olmak üzere dünyanın birçok yerinde eğitim kurumlarında öğrencilere sunulan öğretim yöntem ve teknikleri eşyanın tabiatını anlamak yerine, ona hükmedebilme üzerine kuruludur. Çeşitli yerel, ulusal ve uluslar arası yarışmalara bakmak bunu görmek için yeterlidir. Hazırlanan projelerin kaçının eşyayı anlamaya, kaçının ise insanın hayatını kolaylaştırmak için eşyayı öz benliğinden koparmaya yönelik olduğu bakınca anlaşılacaktır.
O halde kendi iç dinamiklerimize göre öncelikli olarak şu soruları sorup cevap bulmaya yönelmek doğru olacaktır.
Bu sorulara verilecek cevaplar eğitim-öğretimi talim-terbiyeye, öğrenciyi talebeye dönüştürmeyecek ise kullanılacak hiçbir metot, yöntem ve tekniğin kıymetiharbiyesi olmayacaktır. Düşünülen tüm reformlarda öncelik zihinsel altyapıyı belirlemeye verilmeyecek ise, “Biz kimiz ve ne istiyoruz?” soruları üzerine bir inşa süreci başlamayacaksa hiçbir reform bu tezgâhtan çıkacak ürünlerin kalitesini arttırmayacaktır.
Bunu bir örnek ile açıklamak istiyorum:
Maalesef günümüzdeki eğitim sisteminde yetişen öğrenciler tüketim toplumunun bir ferdi olmaktan öteye geçemiyor. Batı zihniyle üretilen zeka kuramları nedeniyle tek alanda gelişim gösteren bireyler, geliştirdikleri alanlarda kısmi bir üretim içinde olsalar bile genel itibariyle diğer tüm alanlarda bir tüketim canavarına dönüşüyor. Bu da üretimi yapan kişi ve kurumlarının gün geçtikçe daha da tekelleşmesini beraberinde getiriyor. “Howard Gardner” tarafından geliştirilen çoklu zeka kuramını incelediğimizde, her insanın farklı bir zeka alanının üstün olduğu fikri öncelenir. Evet, her insan belli yeteneklerle yaratılmıştır. İnsanın yapması gereken bu yeteneğini keşfetmesi, kendini bilmesi ve anlamasıdır. Lakin bu kuramın yıllardır eğitim sistemindeki uygulanışına baktığımızda şöyle bir facia ile karşılaşılır: Tek alan, tek amaç, tek empati, tek inanış…
Düşünün ki; bir Genetik Profesörü coğrafyadan ya da kültürden bihaber olabiliyor. Bir matematik öğretmeni attığı bir ileti de birçok dilsel hata yapabiliyor. Bir siyasetçi âdâb-ı muâşeret kurallarının hiçbirini hayatına aksettiremeyebiliyor. Çünkü yıllarca tek bir alanın uzmanlık fikri ile bütünleşmiş bir eğitim sisteminde yetişmiş. Hâlbuki doğu kültüründe insanların çok yönlü olmalarıyla ilgili birçok norm bulunur. Bir tefsir kitabı yazabilmek için matematik, coğrafya, dil, kültür, hadis, fıkıh, siyer …vb. alanların birçoğundan bilgi sahibi olmak gerekirdi. Bir öğretmen çalıştığı köyde rahatsızlığı bulunan hayvanları sağaltan köyün veterineri, ürün kalitesini arttırabilecek fikirler veren tarım mühendisi, sağlam bir yapıyı inşa etmede hesaplar yapabilen duvar ustası konumunda idi.
Geçen yıllarda katıldığım bir davette sonradan Müslüman olmuş bir Amerikalı adamın şu sözleri dediklerimizi kanıtlar nitelikte:
“Babam da annem de büyük bir üniversitede akademisyen. İkisi de çok iyi maaş alırdı. Evimizin hemen yanında büyük sayılabilecek bir göl ve bu gölün bahçeye uzanan rıhtımı vardı. Kendimize ait deniz araçları ile dilediğimiz zaman eğlenebiliyorduk. Müslüman olduktan sonra Türkiyeli bir bayan ile tanıştım. Evlenme kararı aldık. Buna bizimkileri ikna etmek oldukça zordu. Belli bir süre daha Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye yerleştik. Aradan bir yıl geçtikten sonra babam ile telefonda konuşurken sorduğu şu sorulara çok gülmüştüm. ‘Orada araba var mı? Her yerde develer varmış doğru mu? Ulaşımın develer ve atlarla sağlandığını söylemişti bir arkadaşım.’ Bunu söyleyen babam, Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden birinde çalışan bir profesör. Bunu Amerika’da iken önemsemezdim. Çünkü herkes böyleydi. Kendi işinin en iyisi ama başka bir şey yok…”
Peki, ülkemizde durum bu mu? Arzuladığımız nesil alanında uzman fakat diğer hiçbir yaşam alanında öngörüsü olmayan, yorum yapamayan bireyler mi?
İşte bu yüzden az evvel sorduğumuz sorulara dönüp toplumsal gerçeklerimizle örülmüş cevaplar vermeli ve yapılacak tüm reformları buna göre yapmalıyız.
Yazar
İlgili Yazılar
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Köy-Şehir Gerilimine Dair Birkaç Mülahaza
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …
Çocuk Hayatın Nesnesi mi?
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.