Yüce Allah insanı yaratmış, değer vermiş ve yaratıkların birçoğundan farklı kılmıştır. “Biz, gerçekten insanları değerli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün yaptık.” (17 İsra/70)
Yüce Allah, insanı birey olarak muhatap almakta, ona bağımsız bir kişilik tanımakta ve öğretilerini kendisine yöneltmektedir. Bağımsız birey olarak vereceği kararlardan yalnızca kendisini sorumlu tutmaktadır. Onun için “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (6 En’am/164; 39 Zümer/7) kuralını koyduğu gibi, “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (17 İsra/15) ilkesini getirmiştir.
Bu çerçevede dünyada kim ne yaparsa kendisi için yaptığını, ahirette herkesin kendinden sorumlu olduğunu ve orada kimsenin kimseye bir yararının da dokunmayacağını kararlaştırmıştır. Bkz. Tâhâ/15, Mü’min/17, Lokman/33, Casiye/45 vd)
İslam’ın bireye verdiği değerin bir ifadesi olarak Hz. Peygamber’in de şöyle dediği rivayet edilir: “Başkaları iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, ama başkaları haksızlık yaparsa ben de haksızlık yaparım, diyerek hiç biriniz başkalarının uydusu/immaa olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa yine iyilik yaparım, desin!” (Tirmizi, Birr, 63/2) İsyancılar tarafından kuşatma altında bulunan Hz. Osman’ın da bu durumdan kendisine yakınan kişiye; “İnsanlar iyilik yaparsa sen de onlarla beraber iyilik yap, ama kötülük yaparlarsa onların kötülüğünden sakın!” (Buhari, Ezan, 56) dediği rivayet edilir.
İslam’ın bireye verdiği bu değer ve önemin yanında insanın sosyal bir varlık olduğu ve ancak diğer bireylerle bir topluluk, bir cemaat, bir toplum içinde yaşamak zorunda olduğu da bir gerçektir. İnsan, tarih boyunca başka insanlarla beraber bir ortamda, çevrede, toplulukta, cemaat içinde, bir toplumda yaşadığı bir gerçektir. İnsanın özelliklerinin ortaya çıkması ve işlevini yerine getirebilmesi böyle bir topluluk içinde yaşamasına bağlıdır. Değilse dağ başlarında tek başına yaşayan bir insanın özelliklerini ortaya koyması ve yeryüzünde hilafet görevini yerine getirmesi mümkün değildir. Onun için Kur’an-ı Kerim bireye hitap ettiği gibi birçok yerde “ey insanlar, ey inananlar, ey kâfirler vb” diye topluluğa da hitap eder.
Şüphesiz vahiy, bireyin ilahi öğretilerle bilgilendirilmesi, eğitilip yetiştirilmesi ve yönlendirilmesi için gelir. Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün ilahi öğretiler bu amaca yöneliktir. Hepsi de insanoğluna var oluş amacını, yeryüzünde sorumluluğunu, hak ve ödevlerini, Allah’ı hoşnut ederek kulluk yapmanın yolunu ve geleceğinin ne olacağını bildirerek onu hazırlar ve yönlendirir. Bu öğretileri kabul eden ve onlara uygun olarak yaşayan bireyler Müslüman toplumu oluştururlar. Müslüman bireylerden oluşan İslam toplumu, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran, böylece kurtulan toplumdur yahut ümmettir. Kur’an, Müslüman bireylere; “Sizden iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun…” (3 ʿÂl-i İmrân/104) derken, bu toplumun/ümmetin aynı zamanda “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı toplum/ümmet…” (3 Ali İmran/110) olduğunu belirtmektedir. Dikkat edilirse, Kur’an, Müslüman bireyi değil, onlardan oluşan toplumu niteler ve belirttiği niteliklere sahip olmasını ister.
Müslümanlar, ortak değerleri benimseyen, ortak nitelikler taşıyan, ortak hedefler ve amaçlar için çalışan, ortak paydaları paylaşan bir topluluktur. Bunu bireylere verilen İslam eğitim ve öğretimi sağlar. Bu eğitim ve öğretim ne kadar Kur’an eksenli ve onun öğretileriyle uyumlu olursa toplum o kadar Kur’an’ın uygulayıcısı ve canlı örneği olur. Aksine bugün genel olarak Müslüman halkların yaptığı gibi kültür eksenli olursa, o zaman da bu kültürün Kur’an’a uygunluğu veya aykırılığı yahut uzaklığı oranında yetişen nesil Kur’an nesline yakın veya uzak olur. Hz. Peygamber zamanında Kur’an ile eğitilen ve öğretilen toplum ile sonraki dönemlerde İslam’ın başka din, inanç, felsefe, yönetim, gelenek ve anlayışlarla karışıp kültürleştiği dönemlerde oluşan kültür ile eğitilen ve öğretilen toplumlar arasındaki fark bunu açıkça gösterir. Hz. Peygamber zamanında insanlar aldıkları İslam eğitim öğretimi ile yalnızca Müslüman ve İslam ümmetinin/toplumunun birer üyesi olurken; sonraki dönemlerde bu kültür ile öğretilen ve eğitilen insanlar bu toplumun birer üyesi olmanın yanında fıkhi-kelami, siyasi mezhep ve fırkalardan birinin üyesi veya mensubu olmuştur ve hâlâ da böyle olmaktadır. Hz. Peygamber zamanında insanlar arı bir Kur’an eğitim öğretimini alır ve yaşarken, kültürel İslam’ı öğrenenler, İslam’ın yanında yabancı kültürün karıştığı, fırka ve mezhep anlayışlarının bulandırdığı fırkacı, mezhepçi, ekolcü, hatta ayırımcı ve yıkıcı kültürü almış ve yaşamışlardır. Bugün de ne yazık ki aynı çark işlemeye devam etmektedir. Çok büyük çoğunluk için söylersek, bireyler tevhid, şirk, küfür, ahlâk, edep, ibadet, yaşayış, davranış, anlayış, ilmihal, dinler tarihi, siyer, din sosyolojisi, din psikolojisi, vb bilgileri almak için önce Kur’an okuyup sağlam bir zemine sahip olacağı yerde, kültürel İslam’ı yansıtan başka kitaplar ve yazılar okurlar ve onların anlayış ve bilgilerini din olarak öğrenirler.
Bireyler, eğitim öğretimlerini gerçekleştirmek, ortak değer ve niteliklerini korumak ve inançlarına uygun bir yaşayışı gerçekleştirmek için bir araya gelmek ve bir topluluk içinde olmak durumundadır. Bunun resmî veya kayıtlı olması şart değildir.
Çünkü bu, sosyal hayatın bir zorlaması veya yasasıdır. Sosyal hayatta taraf olmayan bertaraf olur. Onun için toplumda bireyler, hayatlarını büyük-küçük bir topluluk içinde yaşamak zorundadır. Aidiyet ve mensubiyet yönünden kırsalda bu topluluk, falanoğulları, falan aşiret veya kabile şeklinde ortaya çıkarken; büyük yerleşim yerlerinde bunlar daha çok cemaat, tarikat, fırka ve mezhep, grup, çevre veya ekol şeklinde kendini gösterir. Bunlar özellikle İslam öğretilerinin egemen olup yönlendirmediği ve kişilerin kimliklerini korumasının yalnız bireysel çabalarına kaldığı kent merkezlerinde ve geniş toplumlarda dinsel, kültürel, ekonomik, ahlâki ve sosyal hayatın zorunlu kıldığı oluşumlardır. Nitekim yaşadığımız topluma baktığımızda, beğensek de beğenmesek de bireylerin bu şekilde cemaatlere veya topluluklara ayrıldığını, kimliklerini bu yolla korumaya veya geliştirmeye çalıştığını görüyoruz.
Onun için cemaat, İslam ümmetinin/toplumunun bir alt birimi anlamında kullanılıyorsa, ilke olarak olumsuz veya kötü değildir. Bu açıdan İslam toplumuna alternatif olarak değil, ama onun alt birimi anlamında bir cemaat içinde organize olmak, bu organize içinde eğitim ve öğretim görmek İslam’ın ümmet anlayışıyla çelişmez. Birey olarak bir cemaatin içinde olmak, bir topluluğun içinde yer almak bizatihi kötü değildir. Kötü olan, İslam toplumuna alternatif veya onu bölen bir birim oluşturmak, yanlış yerlerde olmak, yanlış yöntem, felsefe, bilgi ve uygulamaları onaylamak ve savunmaktır. Öteden beri ve günümüzde ne yazık ki toplumda yapılanlar budur ve hâlâ da yapılmaya devam edilmektedir. Oysa toplumda İslam toplumunun alt birimleri olarak mevcut cemaatlerin tümü kendi içlerinde eğitim ve öğretimlerini Kur’an eksenli ve Peygamber örnekli yapsalar, bu ayrışma ve yabancılaşma ortadan kalkacak ve homojen bir toplum oluşacaktır.
Belirttiğimiz gibi cemaatin adı veya şekli değil, felsefesi, eğitim ve öğretim yöntemi, amaçları önemlidir. Örneğin, Hz. Muhammed dönemindeki İslam eğitim öğretim yöntemini, yani İslam’ı öğrenmek ve yaşamak için Kur’an’a başvurulduğu ve Hz. Peygamberin örnek alındığı Kur’an eksenli bir yöntemi izleyen, felsefesini benimseyen, onun gibi İslam’ı yaşamak ve amaçlarını gerçekleştirmek için oluşan bir cemaat, bu nitelikleri taşımayan cemaat bildiğimiz İslam toplumunu oluşturmuştur. Kur’an merkezli ve Peygamber örnekli cemaat ile değişik yöntemlerle çalışan cemaatler arasındaki farkı buradan görmek ve anlamak mümkündür.
Her şeyden önce böyle bir cemaatin kitabı Kur’an ve öğretmeni Hz. Muhammed’dir. Bireyler Kur’an’ın öğretilerini öğrenmek ve Hz. Muhammed’in örnekliğini izlemek üzere eğitim için bir araya gelirler. Okuyacağı bütün kitaplar, dinleyeceği bütün sohbetler bu kitabı anlamak ve yaşamak, Hz. Muhammed’i tanımak ve izlemek için olmalıdır. Cemaatin eğitim öğretiminde veya sohbetinde hiçbir kitap Kur’an’ın önüne geçmemeli ve yerini almamalı, kurucu, üstad, efendi, şeyh, hoca, lider vd hiçbir kişi de Hz. Muhammed’in önüne geçmemeli ve yerini almamalıdır. Her çeşit kitap, dergi, gazete okunabilir ve herkesin konuşması yahut sohbeti dinlenebilir ama bütün bunlar Kur’an’ı anlamak ve Hz. Peygamberi öğrenip izlemek için olmalıdır. Çünkü söylem olarak Kur’an’ı anlamak ve öğrenmek, Hz. Muhammed’i öğrenmek ve izlemek amacıyla da olsa pratikte Kur’an yerine başka bir kitabı okuyan ve öğretileriyle şekillenen, başka bir zatı okuyan ve izleyen bir cemaat hiçbir zaman Kur’an’ın yönlendirdiği ve yetiştirdiği bir cemaat olmayacaktır. Böyle bir cemaat İslam toplumunun örneği ve temsilcisi olamayacağı gibi, bu tür cemaatlerden zaten İslam toplumu oluşmamaktadır. Bunun en açık örneği yaşadığımız toplumdur.
Zaten bu tür cemaatler kapalı devre çalışmakta, birbirlerinden kopuk olmakta, ortak bir yöntem ve strateji izlememekte, çoğu zaman münipüle edilerek insan ve maddi imkân potansiyeli istismar edilmekte, bütün Müslümanları kucaklayan İslam toplumu için potansiyel bir güç olacağı yerde bir bölen, bir ayakbağı yahut bir kötü örnek olmaktadır. Hayatım boyunca toplumda gördüğüm ve bildiğim cemaatlerin geneli için bu söylenenler geçerlidir. Onun için evet, cemaat ama kitabı Kur’an ve örneği Hz. Muhammed olan cemaat! Bunun dışında bir yöntem, bir felsefe, bir amaç, bir kültür, bir yapı ile oluşan ve çalışan cemaate hayır!
Teorik olarak her cemaatin bireyleri zaten böyle yaptıklarını veya bu şekilde olduklarını söyleseler de uygulama bunu doğrulamamaktadır. Teoride herkes Müslüman, her cemaat Kur’an ve sünnet yolunda, herkes Kur’an ve sünnet eğitim öğretimini vermekte ve yaşamakta, ama realitede herkes bir cemaatin, bir fırkanın, bir mezhebin, bir ekolün, bir grubun, bir kişinin Müslümanlığını öğrenip öğretmekte, yaşamakta ve savunmaktadır. Bunun bir gerçek ve İslam’ın karakterine ne kadar aykırı olduğunun bu cemaatler belki farkında değildirler ama dışarıdan bakan bir insan bu yanlışlığı, bu sapmayı açıkça görmekte ve eleştirmektedir. Örneğin, daha dün Müslüman olan Danimarkalı Tina, Gerçek Hayat dergisine verdiği röportajda (Gerçek Hayat, 12 Eylül 2008) “İslam’a girdikten sonra hiç hayal kırıklıklarınız oldu mu?” sorusuna verdiği cevapta bunu şöyle belirtir:
“Evet, İslam’a girmeden önce bütün Müslümanların aynı şekilde düşündüklerini hayal ediyordum. Fakat Müslümanları gözlemledikçe düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Önce Hizbu’t-Tahrir Grubu ile tanıştım, daha sonra Selefilerle, daha sonra da Sufilerle. Hepsi de kendi anlayışlarının gerçek İslam olduğunu savunuyorlar. Bence Müslümanlar bu şekilde gruplara ayrılmamalılar, çünkü Kur’an hepimizin kardeş olduğunu ve Müslümanların gruplara ayrılmamaları gerektiğini ifade ediyor.”
Tina yerden göğe kadar haklıdır ve bilerek yahut bilmeyerek Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e ve bütün Müslümanlara seslenerek buyurduğu “Dinlerini parselleyerek guruplara ayrılanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (6 Enam/159), “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka, kendilerinde olanla sevinmektedir.” (30 Rum/32) ayetlerini seslendirmektedir.
Cemaat içinde yer alan birey, mistik anlayışın seslendirdiği ve mensuplarına öğrettiği gibi teslimiyetçi, yeri geldiğinde itiraz etmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, aksine gassalin elindeki cenaze gibi olmamalıdır. İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma emrinin gereği olarak, doğru bilgiler edinmek ve İslam’a uygun inanıp yaşamak için okunanları ve anlatılanları sorgulayıcı, Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirerek değerlendirici, yeri geldiğinde eleştirici olmalıdır. Aksi halde uydum kalabalığa diyerek yaşayan vatandaşların sayısını çoğaltmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Müslüman birey bir yandan da ister istemez toplum içinde yaşamaktadır. Onun için ne kadar cemaat içinde de olsa, cemaat ne kadar kapalı devre de çalışsa toplum içinde olmak ve toplumsallaşmak durumundadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi cemaatleşmek nasıl sosyal bir zorunluluk ise, toplumsallaşmak da sosyal bir zorunluluktur. Önemli olan, sosyalleşirken, bireylerin Kur’an kültürü ile donanımlı, Peygamber örnekliğiyle korumalı, İslam’ı ve ötekilerini ayırıcı temel bilgilere sahip kişiler olup İslam’a yabancı toplumun akıntısına kapılmaması, onun kimliksizleştirici erozyonuna karşı dirençli olması ve İslam kimliğini hem koruması hem temsil etmesidir.
Toplumsallaşmak bir olgudur veya kaçınılmaz bir süreçtir. Önemli olan, bozuk topluma ayak uydurmak veya benzemek değil, onun bozukluklarından korunurken aynı zamanda onu kendimize benzetmeye de çalışmaktır. Cemaatin, toplumun olumsuzluklarından ve asimile edici etkisinden korunabilmek için kaçınılmaz olduğunu ve bu amaçla oluşturulduğunu belirtmiştik. Çünkü selin önüne katıp götürmesinden korunabilmek için sağlam adacıklara veya kayalıklara ihtiyaç vardır.
Toplumsallaşma sel gibidir. İçine düşeni kendisine benzetir ve gideceği yere sürükler. Kişi istese de istemese de bu sosyal bir yasadır. Müslüman birey, toplum selinin önünde sürüklenmekten ve kimliğini yitirmekten korunabilmesi için güçlü bir İslam bilgi ve bilincine, İslam’ı yaşayan sağlam bir çevreye ve sürekli yenilenmeye muhtaçtır. Günümüzde bunu da toplumda lokomotif olan, geniş katılımlı, insanların güvenini kazanan, kuşatıcı bir topluluk veya cemaat yapacağı yerde, ne yazık ki İslam eğitim-öğretim yöntemi, materyali, felsefesi, anlayışı, bilgisi ve hedefleri eleştirdiğimiz türden olan topluluklar ve cemaatler yapmaktadır. Örneğin, bunlarla organik bağı bulunmayan bir vatandaşın oğlu-kızı başka bir şehre okumaya gittiğinde, barınacağı, arkadaşlık yapacağı bir yer ve çevre sözkonusu olduğunda, bu cemaatlerin ve toplulukların yerleri, yurtları ve çevrelerinden başka yukarıdaki niteliklere sahip doğru dürüst bir ortam bulamamaktadır. Bir yıl önce bir şehirden Ankara’ya gelip okuyacak olan bir vatandaşın oğlunun, okuduğu okul gereği bu cemaatlerin ortamlarından başka barınabileceği bir yer araştırdığını, benim de yardımcı olmamı istediğini, ama ikimizin de doğru dürüst bir yer bulamadığımızı biliyorum. Bu bakımdan toplumun bozucu, yıkıcı, asimile edici erozyonuna karşı durabilmek için toplumsallaşacak olan insanların korunabildiği doğru dürüst barınma ve korunma yerlerine, sağlam bir çevreye ihtiyaç vardır.
Batı’nın ekonomik, askeri ve siyasi emperyalizminin yanında özellikle kültür, medeniyet, felsefe ve ahlâk yönünden emperyalizmine karşı İslam inanç ve değerlerini, felsefe ve yaşantısını koruyarak toplumda İslam kimliğiyle ayakta durabilmek günümüzde ölüm-kalım meselesidir.
Bunun için yukarıda kısaca belirttiğim Kur’an eksenli ve Hz. Peygamber örnekli bir eğitim-öğretimin, bir çevrenin olması gerekir.
Adı veya nüfus kaydı Müslüman olan yığınlar, toplumsallaşma sürecinde kalabalığa uyar ve kimliklerini yitirirler. Hele Batılı kültür emperyalizminin kasırga gibi estiği, organize ve etkili yetkili organlar eliyle empoze edildiği, herkesin ona benzetilmesinin hedef seçildiği bir toplumda, uydum kalabalığa yaşayan insanların bozuk topluma benzememesi veya asimile olmaması mümkün değildir. Bunu görmek için de kentlerde yaşadığımız çevreye bakmak yeterlidir. Bununla beraber toplumsallaşma Kur’an eğitimli ve Peygamber örnekli olursa bu erozyonun etkisi sıfıra iner ve rüzgârın yönü tersine çevrilebilir. Bunun örnekleri tarihte pek çoktur. Örneğin, İslam’ı gayri Müslim toplumlara ulaştırmak ve tebliğ etmek için oralara gidip yaşayan ve bireyleriyle oturup kalkan Müslüman bireyler, kimliklerini yitirmeden kendileri bir çevre ve ortam oluşturmakta, örnek bir öncülük yapmaktadır. Uzak ve güneydoğu Asya ülkelerinde İslam’ın bu tür Müslümanlar, hatta bilgisi ve örnek yaşantısıyla gönülleri fetheden tüccarlar, gezginler gibi kişilerin eliyle yayıldığı bilinmektedir. Aynı şeyi bugün Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışan insanlardan, pek çok kişinin erozyona uğrayıp yaşadıkları topluma benzemesine karşın, İslam inanç ve değerleriyle, ahlâk ve yaşantısıyla Müslüman kimliğini koruyan, Müslüman bir model oluşturan, hatta Müslüman olduğunu orada keşfeden ve bilinçli bir Müslüman olan kişiler olduğunu da biliyor ve görüyoruz. Yukarıda sözünü ettiğim Danimarkalı Tina’nın ülkesinde bulunan Müslüman nüfustan büyük bir kesimin toplumda asimile olup kimliğini yahut İslami değerlerini yitirenlerin yanında, Tina’nın tanışıp konuştuğu ve kendisine İslam’ı öğreten, Müslüman olmasına öncülük eden İmam Abdullah ve benzeri Müslüman bireyler de vardır.
Onun için toplumsallaşmaktan değil, Müslüman adını veya kimliğini taşıdığımız halde Kur’an İslam’ına ve peygamber örnekliğine sahip olmamaktan, bunun eğitim-öğretimini al(a)mamaktan, bunu koruyan, geliştiren ve temsil eden bir çevrede oturup kalkmamaktan ve bulunmamaktan korkmak gerekir. Sosyal yasalar rolünü oynayacak ve gereğini yapacaktır ama bu tek taraflı değildir. Çünkü yıkıcı, bozucu etkenler kişilerin kişiliklerini yıkıp bozduğu gibi öğretici ve eğitici eğitim-öğretim ve ortamlar da kurucu ve koruyucu olmakta ve geliştirmektedir. Sünnetullah değimiz sosyal yasalar böyle çalışır. Bunun en açık ifadesi, bakabildiğim meallerin ve tefsirlerin bir türlü esprisini yakalayamadığı Rad/11. ayetidir. Bağlamı içinde ayet, Allah’ın sosyal yasalarına göre davranan toplumun helak olmaktan kurtulup yaşamaya devam edeceğini ama bunlara aykırı davranan toplumun helak olacağını söylediği halde meal ve tefsirler bunu, efendileri, korucuların veya eskort kortejlerinin koruması veya Allah’ın emrine karşı meleklerin kişileri koruması gibi absürd anlatımlarla açıklamaktadır. Ayetin söylenen anlamlarda değil, belirttiğimiz anlamda olduğunu öncesi ve sonrası açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak ideal Müslüman bireyin ilke olarak Kur’an eksenli eğitim-öğretimli ve Peygamber örnekli kişi olduğunu, bu ilke ile oluşan toplulukların veya cemaatlerin içinde yer alabileceğini/alması gerektiğini, böylece İslam’ın öğretilerini yerine getirme imkânı bulacağını, teslimiyetçi ve uydu değil, kişilikli, sorgulayıcı ve yerine göre eleştirici olması gerektiğini, bir cemaatin içinde olsa da olmasa da, Kur’an eksenli eğitim-öğretimli ve Peygamber örnekli Müslümanı toplumsallaşmanın bozamayacağını, aksine kendisi toplumu etkileyip İslam’a, yani kurtuluşa doğru yönlendirebileceğini, bunun da bütün Müslümanların görevi ve sorumluğu olduğunu bilmeliyiz.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Kurumsallaşmış dinlerin kutsal addettikleri yazılı metinleri bulunur. Genellikle sözlü geleneğe yaslanan bu kutsal metinler doğrudan veya dolaylı olarak tanrıyla ilişkilendirilmiştir. İbrahim aleyhisselamın ortak ata kabul edildiği Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Zât-ı İlâhî’nin doğrudan ve elçileri vasıtasıyla insanlıkla konuştuğuna inanılmaktadır. Bu dinlerde Tanrı’nın insanlığa seslenişi olarak kabul gören ilâhî kelam/sözler zamanla yazıya geçirilerek kutsal kitap hüviyeti kazanmıştır.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
İslam Toplumu, Kur’an Eğitimli Ve Peygamber Örnekli Bir Toplumdur
Yüce Allah insanı yaratmış, değer vermiş ve yaratıkların birçoğundan farklı kılmıştır. “Biz, gerçekten insanları değerli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün yaptık.” (17 İsra/70)
Yüce Allah, insanı birey olarak muhatap almakta, ona bağımsız bir kişilik tanımakta ve öğretilerini kendisine yöneltmektedir. Bağımsız birey olarak vereceği kararlardan yalnızca kendisini sorumlu tutmaktadır. Onun için “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (6 En’am/164; 39 Zümer/7) kuralını koyduğu gibi, “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (17 İsra/15) ilkesini getirmiştir.
Bu çerçevede dünyada kim ne yaparsa kendisi için yaptığını, ahirette herkesin kendinden sorumlu olduğunu ve orada kimsenin kimseye bir yararının da dokunmayacağını kararlaştırmıştır. Bkz. Tâhâ/15, Mü’min/17, Lokman/33, Casiye/45 vd)
İslam’ın bireye verdiği değerin bir ifadesi olarak Hz. Peygamber’in de şöyle dediği rivayet edilir: “Başkaları iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, ama başkaları haksızlık yaparsa ben de haksızlık yaparım, diyerek hiç biriniz başkalarının uydusu/immaa olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa yine iyilik yaparım, desin!” (Tirmizi, Birr, 63/2) İsyancılar tarafından kuşatma altında bulunan Hz. Osman’ın da bu durumdan kendisine yakınan kişiye; “İnsanlar iyilik yaparsa sen de onlarla beraber iyilik yap, ama kötülük yaparlarsa onların kötülüğünden sakın!” (Buhari, Ezan, 56) dediği rivayet edilir.
İslam’ın bireye verdiği bu değer ve önemin yanında insanın sosyal bir varlık olduğu ve ancak diğer bireylerle bir topluluk, bir cemaat, bir toplum içinde yaşamak zorunda olduğu da bir gerçektir. İnsan, tarih boyunca başka insanlarla beraber bir ortamda, çevrede, toplulukta, cemaat içinde, bir toplumda yaşadığı bir gerçektir. İnsanın özelliklerinin ortaya çıkması ve işlevini yerine getirebilmesi böyle bir topluluk içinde yaşamasına bağlıdır. Değilse dağ başlarında tek başına yaşayan bir insanın özelliklerini ortaya koyması ve yeryüzünde hilafet görevini yerine getirmesi mümkün değildir. Onun için Kur’an-ı Kerim bireye hitap ettiği gibi birçok yerde “ey insanlar, ey inananlar, ey kâfirler vb” diye topluluğa da hitap eder.
Şüphesiz vahiy, bireyin ilahi öğretilerle bilgilendirilmesi, eğitilip yetiştirilmesi ve yönlendirilmesi için gelir. Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün ilahi öğretiler bu amaca yöneliktir. Hepsi de insanoğluna var oluş amacını, yeryüzünde sorumluluğunu, hak ve ödevlerini, Allah’ı hoşnut ederek kulluk yapmanın yolunu ve geleceğinin ne olacağını bildirerek onu hazırlar ve yönlendirir. Bu öğretileri kabul eden ve onlara uygun olarak yaşayan bireyler Müslüman toplumu oluştururlar. Müslüman bireylerden oluşan İslam toplumu, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran, böylece kurtulan toplumdur yahut ümmettir. Kur’an, Müslüman bireylere; “Sizden iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun…” (3 ʿÂl-i İmrân/104) derken, bu toplumun/ümmetin aynı zamanda “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı toplum/ümmet…” (3 Ali İmran/110) olduğunu belirtmektedir. Dikkat edilirse, Kur’an, Müslüman bireyi değil, onlardan oluşan toplumu niteler ve belirttiği niteliklere sahip olmasını ister.
Müslümanlar, ortak değerleri benimseyen, ortak nitelikler taşıyan, ortak hedefler ve amaçlar için çalışan, ortak paydaları paylaşan bir topluluktur. Bunu bireylere verilen İslam eğitim ve öğretimi sağlar. Bu eğitim ve öğretim ne kadar Kur’an eksenli ve onun öğretileriyle uyumlu olursa toplum o kadar Kur’an’ın uygulayıcısı ve canlı örneği olur. Aksine bugün genel olarak Müslüman halkların yaptığı gibi kültür eksenli olursa, o zaman da bu kültürün Kur’an’a uygunluğu veya aykırılığı yahut uzaklığı oranında yetişen nesil Kur’an nesline yakın veya uzak olur. Hz. Peygamber zamanında Kur’an ile eğitilen ve öğretilen toplum ile sonraki dönemlerde İslam’ın başka din, inanç, felsefe, yönetim, gelenek ve anlayışlarla karışıp kültürleştiği dönemlerde oluşan kültür ile eğitilen ve öğretilen toplumlar arasındaki fark bunu açıkça gösterir. Hz. Peygamber zamanında insanlar aldıkları İslam eğitim öğretimi ile yalnızca Müslüman ve İslam ümmetinin/toplumunun birer üyesi olurken; sonraki dönemlerde bu kültür ile öğretilen ve eğitilen insanlar bu toplumun birer üyesi olmanın yanında fıkhi-kelami, siyasi mezhep ve fırkalardan birinin üyesi veya mensubu olmuştur ve hâlâ da böyle olmaktadır. Hz. Peygamber zamanında insanlar arı bir Kur’an eğitim öğretimini alır ve yaşarken, kültürel İslam’ı öğrenenler, İslam’ın yanında yabancı kültürün karıştığı, fırka ve mezhep anlayışlarının bulandırdığı fırkacı, mezhepçi, ekolcü, hatta ayırımcı ve yıkıcı kültürü almış ve yaşamışlardır. Bugün de ne yazık ki aynı çark işlemeye devam etmektedir. Çok büyük çoğunluk için söylersek, bireyler tevhid, şirk, küfür, ahlâk, edep, ibadet, yaşayış, davranış, anlayış, ilmihal, dinler tarihi, siyer, din sosyolojisi, din psikolojisi, vb bilgileri almak için önce Kur’an okuyup sağlam bir zemine sahip olacağı yerde, kültürel İslam’ı yansıtan başka kitaplar ve yazılar okurlar ve onların anlayış ve bilgilerini din olarak öğrenirler.
Çünkü bu, sosyal hayatın bir zorlaması veya yasasıdır. Sosyal hayatta taraf olmayan bertaraf olur. Onun için toplumda bireyler, hayatlarını büyük-küçük bir topluluk içinde yaşamak zorundadır. Aidiyet ve mensubiyet yönünden kırsalda bu topluluk, falanoğulları, falan aşiret veya kabile şeklinde ortaya çıkarken; büyük yerleşim yerlerinde bunlar daha çok cemaat, tarikat, fırka ve mezhep, grup, çevre veya ekol şeklinde kendini gösterir. Bunlar özellikle İslam öğretilerinin egemen olup yönlendirmediği ve kişilerin kimliklerini korumasının yalnız bireysel çabalarına kaldığı kent merkezlerinde ve geniş toplumlarda dinsel, kültürel, ekonomik, ahlâki ve sosyal hayatın zorunlu kıldığı oluşumlardır. Nitekim yaşadığımız topluma baktığımızda, beğensek de beğenmesek de bireylerin bu şekilde cemaatlere veya topluluklara ayrıldığını, kimliklerini bu yolla korumaya veya geliştirmeye çalıştığını görüyoruz.
Onun için cemaat, İslam ümmetinin/toplumunun bir alt birimi anlamında kullanılıyorsa, ilke olarak olumsuz veya kötü değildir. Bu açıdan İslam toplumuna alternatif olarak değil, ama onun alt birimi anlamında bir cemaat içinde organize olmak, bu organize içinde eğitim ve öğretim görmek İslam’ın ümmet anlayışıyla çelişmez. Birey olarak bir cemaatin içinde olmak, bir topluluğun içinde yer almak bizatihi kötü değildir. Kötü olan, İslam toplumuna alternatif veya onu bölen bir birim oluşturmak, yanlış yerlerde olmak, yanlış yöntem, felsefe, bilgi ve uygulamaları onaylamak ve savunmaktır. Öteden beri ve günümüzde ne yazık ki toplumda yapılanlar budur ve hâlâ da yapılmaya devam edilmektedir. Oysa toplumda İslam toplumunun alt birimleri olarak mevcut cemaatlerin tümü kendi içlerinde eğitim ve öğretimlerini Kur’an eksenli ve Peygamber örnekli yapsalar, bu ayrışma ve yabancılaşma ortadan kalkacak ve homojen bir toplum oluşacaktır.
Belirttiğimiz gibi cemaatin adı veya şekli değil, felsefesi, eğitim ve öğretim yöntemi, amaçları önemlidir. Örneğin, Hz. Muhammed dönemindeki İslam eğitim öğretim yöntemini, yani İslam’ı öğrenmek ve yaşamak için Kur’an’a başvurulduğu ve Hz. Peygamberin örnek alındığı Kur’an eksenli bir yöntemi izleyen, felsefesini benimseyen, onun gibi İslam’ı yaşamak ve amaçlarını gerçekleştirmek için oluşan bir cemaat, bu nitelikleri taşımayan cemaat bildiğimiz İslam toplumunu oluşturmuştur. Kur’an merkezli ve Peygamber örnekli cemaat ile değişik yöntemlerle çalışan cemaatler arasındaki farkı buradan görmek ve anlamak mümkündür.
Her şeyden önce böyle bir cemaatin kitabı Kur’an ve öğretmeni Hz. Muhammed’dir. Bireyler Kur’an’ın öğretilerini öğrenmek ve Hz. Muhammed’in örnekliğini izlemek üzere eğitim için bir araya gelirler. Okuyacağı bütün kitaplar, dinleyeceği bütün sohbetler bu kitabı anlamak ve yaşamak, Hz. Muhammed’i tanımak ve izlemek için olmalıdır. Cemaatin eğitim öğretiminde veya sohbetinde hiçbir kitap Kur’an’ın önüne geçmemeli ve yerini almamalı, kurucu, üstad, efendi, şeyh, hoca, lider vd hiçbir kişi de Hz. Muhammed’in önüne geçmemeli ve yerini almamalıdır. Her çeşit kitap, dergi, gazete okunabilir ve herkesin konuşması yahut sohbeti dinlenebilir ama bütün bunlar Kur’an’ı anlamak ve Hz. Peygamberi öğrenip izlemek için olmalıdır. Çünkü söylem olarak Kur’an’ı anlamak ve öğrenmek, Hz. Muhammed’i öğrenmek ve izlemek amacıyla da olsa pratikte Kur’an yerine başka bir kitabı okuyan ve öğretileriyle şekillenen, başka bir zatı okuyan ve izleyen bir cemaat hiçbir zaman Kur’an’ın yönlendirdiği ve yetiştirdiği bir cemaat olmayacaktır. Böyle bir cemaat İslam toplumunun örneği ve temsilcisi olamayacağı gibi, bu tür cemaatlerden zaten İslam toplumu oluşmamaktadır. Bunun en açık örneği yaşadığımız toplumdur.
Zaten bu tür cemaatler kapalı devre çalışmakta, birbirlerinden kopuk olmakta, ortak bir yöntem ve strateji izlememekte, çoğu zaman münipüle edilerek insan ve maddi imkân potansiyeli istismar edilmekte, bütün Müslümanları kucaklayan İslam toplumu için potansiyel bir güç olacağı yerde bir bölen, bir ayakbağı yahut bir kötü örnek olmaktadır. Hayatım boyunca toplumda gördüğüm ve bildiğim cemaatlerin geneli için bu söylenenler geçerlidir. Onun için evet, cemaat ama kitabı Kur’an ve örneği Hz. Muhammed olan cemaat! Bunun dışında bir yöntem, bir felsefe, bir amaç, bir kültür, bir yapı ile oluşan ve çalışan cemaate hayır!
Teorik olarak her cemaatin bireyleri zaten böyle yaptıklarını veya bu şekilde olduklarını söyleseler de uygulama bunu doğrulamamaktadır. Teoride herkes Müslüman, her cemaat Kur’an ve sünnet yolunda, herkes Kur’an ve sünnet eğitim öğretimini vermekte ve yaşamakta, ama realitede herkes bir cemaatin, bir fırkanın, bir mezhebin, bir ekolün, bir grubun, bir kişinin Müslümanlığını öğrenip öğretmekte, yaşamakta ve savunmaktadır. Bunun bir gerçek ve İslam’ın karakterine ne kadar aykırı olduğunun bu cemaatler belki farkında değildirler ama dışarıdan bakan bir insan bu yanlışlığı, bu sapmayı açıkça görmekte ve eleştirmektedir. Örneğin, daha dün Müslüman olan Danimarkalı Tina, Gerçek Hayat dergisine verdiği röportajda (Gerçek Hayat, 12 Eylül 2008) “İslam’a girdikten sonra hiç hayal kırıklıklarınız oldu mu?” sorusuna verdiği cevapta bunu şöyle belirtir:
“Evet, İslam’a girmeden önce bütün Müslümanların aynı şekilde düşündüklerini hayal ediyordum. Fakat Müslümanları gözlemledikçe düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Önce Hizbu’t-Tahrir Grubu ile tanıştım, daha sonra Selefilerle, daha sonra da Sufilerle. Hepsi de kendi anlayışlarının gerçek İslam olduğunu savunuyorlar. Bence Müslümanlar bu şekilde gruplara ayrılmamalılar, çünkü Kur’an hepimizin kardeş olduğunu ve Müslümanların gruplara ayrılmamaları gerektiğini ifade ediyor.”
Tina yerden göğe kadar haklıdır ve bilerek yahut bilmeyerek Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e ve bütün Müslümanlara seslenerek buyurduğu “Dinlerini parselleyerek guruplara ayrılanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (6 Enam/159), “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka, kendilerinde olanla sevinmektedir.” (30 Rum/32) ayetlerini seslendirmektedir.
Cemaat içinde yer alan birey, mistik anlayışın seslendirdiği ve mensuplarına öğrettiği gibi teslimiyetçi, yeri geldiğinde itiraz etmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, aksine gassalin elindeki cenaze gibi olmamalıdır. İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma emrinin gereği olarak, doğru bilgiler edinmek ve İslam’a uygun inanıp yaşamak için okunanları ve anlatılanları sorgulayıcı, Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirerek değerlendirici, yeri geldiğinde eleştirici olmalıdır. Aksi halde uydum kalabalığa diyerek yaşayan vatandaşların sayısını çoğaltmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Müslüman birey bir yandan da ister istemez toplum içinde yaşamaktadır. Onun için ne kadar cemaat içinde de olsa, cemaat ne kadar kapalı devre de çalışsa toplum içinde olmak ve toplumsallaşmak durumundadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi cemaatleşmek nasıl sosyal bir zorunluluk ise, toplumsallaşmak da sosyal bir zorunluluktur. Önemli olan, sosyalleşirken, bireylerin Kur’an kültürü ile donanımlı, Peygamber örnekliğiyle korumalı, İslam’ı ve ötekilerini ayırıcı temel bilgilere sahip kişiler olup İslam’a yabancı toplumun akıntısına kapılmaması, onun kimliksizleştirici erozyonuna karşı dirençli olması ve İslam kimliğini hem koruması hem temsil etmesidir.
Toplumsallaşmak bir olgudur veya kaçınılmaz bir süreçtir. Önemli olan, bozuk topluma ayak uydurmak veya benzemek değil, onun bozukluklarından korunurken aynı zamanda onu kendimize benzetmeye de çalışmaktır. Cemaatin, toplumun olumsuzluklarından ve asimile edici etkisinden korunabilmek için kaçınılmaz olduğunu ve bu amaçla oluşturulduğunu belirtmiştik. Çünkü selin önüne katıp götürmesinden korunabilmek için sağlam adacıklara veya kayalıklara ihtiyaç vardır.
Toplumsallaşma sel gibidir. İçine düşeni kendisine benzetir ve gideceği yere sürükler. Kişi istese de istemese de bu sosyal bir yasadır. Müslüman birey, toplum selinin önünde sürüklenmekten ve kimliğini yitirmekten korunabilmesi için güçlü bir İslam bilgi ve bilincine, İslam’ı yaşayan sağlam bir çevreye ve sürekli yenilenmeye muhtaçtır. Günümüzde bunu da toplumda lokomotif olan, geniş katılımlı, insanların güvenini kazanan, kuşatıcı bir topluluk veya cemaat yapacağı yerde, ne yazık ki İslam eğitim-öğretim yöntemi, materyali, felsefesi, anlayışı, bilgisi ve hedefleri eleştirdiğimiz türden olan topluluklar ve cemaatler yapmaktadır. Örneğin, bunlarla organik bağı bulunmayan bir vatandaşın oğlu-kızı başka bir şehre okumaya gittiğinde, barınacağı, arkadaşlık yapacağı bir yer ve çevre sözkonusu olduğunda, bu cemaatlerin ve toplulukların yerleri, yurtları ve çevrelerinden başka yukarıdaki niteliklere sahip doğru dürüst bir ortam bulamamaktadır. Bir yıl önce bir şehirden Ankara’ya gelip okuyacak olan bir vatandaşın oğlunun, okuduğu okul gereği bu cemaatlerin ortamlarından başka barınabileceği bir yer araştırdığını, benim de yardımcı olmamı istediğini, ama ikimizin de doğru dürüst bir yer bulamadığımızı biliyorum. Bu bakımdan toplumun bozucu, yıkıcı, asimile edici erozyonuna karşı durabilmek için toplumsallaşacak olan insanların korunabildiği doğru dürüst barınma ve korunma yerlerine, sağlam bir çevreye ihtiyaç vardır.
Bunun için yukarıda kısaca belirttiğim Kur’an eksenli ve Hz. Peygamber örnekli bir eğitim-öğretimin, bir çevrenin olması gerekir.
Adı veya nüfus kaydı Müslüman olan yığınlar, toplumsallaşma sürecinde kalabalığa uyar ve kimliklerini yitirirler. Hele Batılı kültür emperyalizminin kasırga gibi estiği, organize ve etkili yetkili organlar eliyle empoze edildiği, herkesin ona benzetilmesinin hedef seçildiği bir toplumda, uydum kalabalığa yaşayan insanların bozuk topluma benzememesi veya asimile olmaması mümkün değildir. Bunu görmek için de kentlerde yaşadığımız çevreye bakmak yeterlidir. Bununla beraber toplumsallaşma Kur’an eğitimli ve Peygamber örnekli olursa bu erozyonun etkisi sıfıra iner ve rüzgârın yönü tersine çevrilebilir. Bunun örnekleri tarihte pek çoktur. Örneğin, İslam’ı gayri Müslim toplumlara ulaştırmak ve tebliğ etmek için oralara gidip yaşayan ve bireyleriyle oturup kalkan Müslüman bireyler, kimliklerini yitirmeden kendileri bir çevre ve ortam oluşturmakta, örnek bir öncülük yapmaktadır. Uzak ve güneydoğu Asya ülkelerinde İslam’ın bu tür Müslümanlar, hatta bilgisi ve örnek yaşantısıyla gönülleri fetheden tüccarlar, gezginler gibi kişilerin eliyle yayıldığı bilinmektedir. Aynı şeyi bugün Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışan insanlardan, pek çok kişinin erozyona uğrayıp yaşadıkları topluma benzemesine karşın, İslam inanç ve değerleriyle, ahlâk ve yaşantısıyla Müslüman kimliğini koruyan, Müslüman bir model oluşturan, hatta Müslüman olduğunu orada keşfeden ve bilinçli bir Müslüman olan kişiler olduğunu da biliyor ve görüyoruz. Yukarıda sözünü ettiğim Danimarkalı Tina’nın ülkesinde bulunan Müslüman nüfustan büyük bir kesimin toplumda asimile olup kimliğini yahut İslami değerlerini yitirenlerin yanında, Tina’nın tanışıp konuştuğu ve kendisine İslam’ı öğreten, Müslüman olmasına öncülük eden İmam Abdullah ve benzeri Müslüman bireyler de vardır.
Onun için toplumsallaşmaktan değil, Müslüman adını veya kimliğini taşıdığımız halde Kur’an İslam’ına ve peygamber örnekliğine sahip olmamaktan, bunun eğitim-öğretimini al(a)mamaktan, bunu koruyan, geliştiren ve temsil eden bir çevrede oturup kalkmamaktan ve bulunmamaktan korkmak gerekir. Sosyal yasalar rolünü oynayacak ve gereğini yapacaktır ama bu tek taraflı değildir. Çünkü yıkıcı, bozucu etkenler kişilerin kişiliklerini yıkıp bozduğu gibi öğretici ve eğitici eğitim-öğretim ve ortamlar da kurucu ve koruyucu olmakta ve geliştirmektedir. Sünnetullah değimiz sosyal yasalar böyle çalışır. Bunun en açık ifadesi, bakabildiğim meallerin ve tefsirlerin bir türlü esprisini yakalayamadığı Rad/11. ayetidir. Bağlamı içinde ayet, Allah’ın sosyal yasalarına göre davranan toplumun helak olmaktan kurtulup yaşamaya devam edeceğini ama bunlara aykırı davranan toplumun helak olacağını söylediği halde meal ve tefsirler bunu, efendileri, korucuların veya eskort kortejlerinin koruması veya Allah’ın emrine karşı meleklerin kişileri koruması gibi absürd anlatımlarla açıklamaktadır. Ayetin söylenen anlamlarda değil, belirttiğimiz anlamda olduğunu öncesi ve sonrası açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak ideal Müslüman bireyin ilke olarak Kur’an eksenli eğitim-öğretimli ve Peygamber örnekli kişi olduğunu, bu ilke ile oluşan toplulukların veya cemaatlerin içinde yer alabileceğini/alması gerektiğini, böylece İslam’ın öğretilerini yerine getirme imkânı bulacağını, teslimiyetçi ve uydu değil, kişilikli, sorgulayıcı ve yerine göre eleştirici olması gerektiğini, bir cemaatin içinde olsa da olmasa da, Kur’an eksenli eğitim-öğretimli ve Peygamber örnekli Müslümanı toplumsallaşmanın bozamayacağını, aksine kendisi toplumu etkileyip İslam’a, yani kurtuluşa doğru yönlendirebileceğini, bunun da bütün Müslümanların görevi ve sorumluğu olduğunu bilmeliyiz.
Yazar
İlgili Yazılar
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
İsrâiliyat Algımız ve Türkçe Tora Tefsiri Üzerine
Kurumsallaşmış dinlerin kutsal addettikleri yazılı metinleri bulunur. Genellikle sözlü geleneğe yaslanan bu kutsal metinler doğrudan veya dolaylı olarak tanrıyla ilişkilendirilmiştir. İbrahim aleyhisselamın ortak ata kabul edildiği Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Zât-ı İlâhî’nin doğrudan ve elçileri vasıtasıyla insanlıkla konuştuğuna inanılmaktadır. Bu dinlerde Tanrı’nın insanlığa seslenişi olarak kabul gören ilâhî kelam/sözler zamanla yazıya geçirilerek kutsal kitap hüviyeti kazanmıştır.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
İsrail’i Nasıl Mağlup Ederiz?
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.