Yazı için zihnin parmak izi derler. Bu bakımdan yazmak insan zihninden kâğıda dökülen harf suretli bir boyadır. Zihnin farklı işleyişine bağlı olarak bu boyanın rengi de değişiklik arz edecektir. Zihinden dökülen bu harf suretli boya, biriktikçe ve yoğunlaştıkça desen hâlini alacaktır. İşte dergiler bu harf suretli boyanın birike birike desen oluşturması işlevini gören katalizörlerdir.
Dergiler bir milletin nesiller arası bağlantısını sağlayan, önceki nesillerin izini sürmeye yarayan ve muhtelif alanlarda geçmişten geleceğe projeksiyon tutan fener gibidir. Elbette bunu söylerken, derginin modernizmle beraber ortaya çıkan ve yaygınlaşan bir vasıta aracı olduğunu göz önünde bulunduruyorum. Popüler dergileri dışarıda tutarsak, -ki popülerliği boşluğun ve hiçliğin devasa hacmi olarak yorumluyorum- bizde en yaygın olan dergiler edebiyat, tarih ve düşünce dergileridir. Dergilerin belki de en ayrıksı tarafı, çıktığı dönemin sosyal, kültürel ve politik alandaki envanterini ortaya çıkarmasıdır. Bu işleviyle dergiler, dönemin nabzını tutmada kitaplardan daha etkili bir konumda yer alır. Dergiler daha çok âna hitap ederken, kitaplar sürece hitap eder. Bu sebeple dönemin zihniyet kodlarını dergilerden rahatlıkla ulaşılabilir.
Ziya Gökalp, 20. yüzyılın en önemli buluşu olarak gazeteyi görür. Heidegger ise gazete okumayı modern insanın ibadeti olarak tanımlar. Tüm imkânsızlıklara rağmen, ülkemiz için 20. Yüzyılı kültürel anlamda dergi yüzyılı olarak adlandırabiliriz diye düşünüyorum. Elbette günümüzde daha çok dergi çıkıyor. Ancak dergilerin satış sayısına baktığımızda, maalesef satış sayısının ciddi derecede az olduğunu görüyoruz. 20. yüzyıldaki dergiler binlerce satış yaparken, günümüzdeki en nitelikli dergilerin bile satış sayısı bin civarında ancak olmaktadır. Elbette bu hususta içinde bulunduğumuz çağın koşulları da belirleyici olmaktadır. Sosyal medya, bu belirleyiciliğin nirengi noktalarından biridir.
Dergiler, tabir yerindeyse yazıların ve şiirlerin meşher salonlarıdır. Dergiler mevkute(süreli yayın) ürünleri oldukları için ciddi bir çalışma isterler. Her sayı için eser yazmak, eser toplamak, bunları teşrih, terkip ve tanzim etmek gerçekten meşakkat isteyen bir iştir. Bu sebeple derginin yönetiminde birikimli ve tecrübeli insanların bulunması, derginin niteliği için temel şartlardan biridir. Bunun yanında dergiler özellikle gençler için dinamik ve sivil bir mektep hüviyetindedir. Birikimli ve tecrübeli insanların yol göstericiliğinde, bilinçli ve yetenekli gençlerle yoluna devam eden dergilerin daha uzun soluklu olacağını söyleyebiliriz. Gençler, eserlerinin yeterli düzeyde olup olmadığını dergilerle tartabilirler. Dergiler yardımlaşma ve kolektif bir esasa dayandığı için insana kendisi dışındaki insanların da eserlerini görme imkânını verir. Dergilerde yaza yaza her genç insan, şayet kendini geliştirme yönünde adım atmışsa eninde sonunda kendi üslûbunu bulacaktır. Bu anlamıyla dergiler, eser açısından olgunlaşma müesseseleridir.
Dergiler birçok insanın eser yayımlamasını mümkün kıldığı için; zihinsel bir ziyafet sofrası sunar. Tam da bu noktada tecrübeli ve birikimli insanlar devreye girecektir.
Tecrübeli ve birikimli insanlar o sofradaki yemeklerden daha evvel tattıkları için gençlere rehnüma olacaktır. Rehnüma insanlara düşen, gençlerin önünü açmak ve gençlere yol arkadaşlığı yapmaktır. Şahsî kanaâtime göre boynuz kulağı geçebilmelidir… Yani çırak ustasını aşmayı göze almalıdır. Tabiî bunu yaparken ustasının/rehnümanın emeğini unutmayıp ona saygısızlık yapmamalıdır. Kendisini yetiştirene saygısızlık yapan, eserinin içeriği ve niteliği ne olursa olsun, Oğuz Atay’ın söylemiyle samimiyet buhranına tutulmuş zavallı biri olur.
Dergileri düzenli olarak takip etmeye çalışan bir insan, hele bu insan –genç bir insansa- emin olun ki, bu insanlar akranlarından ufuk bakımından ileride olan insanlardır. Eser yazsın veya yazmasın, dergileri takip eden bir insan çağına tanıklık etmektedir. İçinde yaşadığı çağın sosyal, kültürel, fikirsel ve politik gelişmelerinden/tartışmalarından habersiz olan ne bedbaht bir insandır. Dolayısıyla dergiler entelektüel yakıt deposudur. Herkes deposunun hacmi(zihninin genişliği) ölçüsünde bu depodan yakıt alacaktır. Kimi bu yakıtla bir hafta, kimi bir ay, kimi de bir yıl yol yürüyecektir.
Dergileri bekleyen tehlikelerden de söz etmek istiyorum. Evvelâ bir derginin işleyişi ahbap-çavuş ilişkisine dayanıyorsa bu dergi nitelikli dergi olmaktan çok uzak bir dergidir. O dergide yazanlar, kendilerini psikolojik olarak tatmin etmekten öteye gidemezler. Bu sebeple dergiler için başat kriter, eserin niteliği olmalıdır. Ayrıca niteliksiz çala kalem eserlerin dergide yer alması, derginin kalitesini de düşürecektir. Derginin ilerleyişi -hatır gönül- üzerine değil, -bilgi birikim- üzerine inşâ edilmeli diye düşünüyorum. Ciddi bir okuma yapmadan -dergilerde ismim görünsün- mottosuyla hareket eden eser sahipleri aslında en büyük kötülüğü kendilerine yaptıklarının farkında bile değiller. Şöyle ki eser yazmak, bir iddia sahibi olmaktır. Siz bu iddianızı bilgiyle temellendiremezseniz havanda su dövmüş olursunuz.
Dergiler için bir başka tehlike ise dergilerin bir görüşe saplanıp kalması, başka görüşlere yer vermemesidir. Elbette bir derginin dünya görüşünün olması anlaşılabilir, belki de olması gereken bir durumdur.
Ancak burada sorun, kendi görüşünü mutlaklaştırıp diğer görüşlerle kritik yapmaktan kaçınma hâlidir. Filozof Dilthey, “Ben kendimi sende tanıyorum.” der. Yani sizden farklı insanlar olacak ki, siz kendi benliğinizin/kişiliğinizin farkında olacaksınız. Bu durumu görüşlere de uyarlayabiliriz. Sizden farklı görüşler olacak ki, siz kendi görüşünüzün idrakinde olacaksınız. Bunu pejoratif bir tarafgirlikle değil, bilgi ve bilincin eşlik ettiği vicdanla savunacaksınız. Bu bakımdan sizden farklı görüşlerin olması sizi korkutmaz. Tam tersine kendi görüşünüzü farklı görüşteki insanlara anlatma fırsatı da bulursunuz. Bunun yanında Zygmunt Bauman, “Bir kişinin özgür olabilmesi için en az iki kişi gerekir.” der. Çünkü insanın özgürlüğü başkasıyla kurduğu ilişkiye, başkasıyla girdiği diyaloğa da bağlıdır. Eserlere de diğer insanların eserlerine bakılarak değer biçilir. Dolayısıyla bir dergide birçok görüşün olması gerektiğini, bu hususun insanların savunduğu görüşe de anlam katacağını düşünüyorum. Yoksa, kendin çal kendin oyna yaklaşımıyla; ciddi bir entelektüel yahut zihinsel faaliyet yapılabileceğini düşünmüyorum. İnsanların kendi ideolojilerinin fanusu içine kapanıp karşı tarafı tahkir etmesi, karşı tarafı daha da tarafgir hâline getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden entelektüel faaliyet yapmaya en kudretli araç dergilerdir. Eğer dergilerde görüşler arasında faaliyet/kritik yapılamazsa, sokakta hiç yapılamaz. Sonuç olarak dergiler bir milletin kültür havzalarıdır. Onlar kendilerini yeniledikçe, çağın meydan okumalarına entelektüel düzeyde cevap verdikçe veya kendi argümanını üretebildikçe milletin kültür hafızasını da tazelemiş ve yenilemiş olacaktır.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek …
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Bir Kültür Havzası Taşıyıcısı Olarak Dergiler
Yazı için zihnin parmak izi derler. Bu bakımdan yazmak insan zihninden kâğıda dökülen harf suretli bir boyadır. Zihnin farklı işleyişine bağlı olarak bu boyanın rengi de değişiklik arz edecektir. Zihinden dökülen bu harf suretli boya, biriktikçe ve yoğunlaştıkça desen hâlini alacaktır. İşte dergiler bu harf suretli boyanın birike birike desen oluşturması işlevini gören katalizörlerdir.
Dergiler bir milletin nesiller arası bağlantısını sağlayan, önceki nesillerin izini sürmeye yarayan ve muhtelif alanlarda geçmişten geleceğe projeksiyon tutan fener gibidir. Elbette bunu söylerken, derginin modernizmle beraber ortaya çıkan ve yaygınlaşan bir vasıta aracı olduğunu göz önünde bulunduruyorum. Popüler dergileri dışarıda tutarsak, -ki popülerliği boşluğun ve hiçliğin devasa hacmi olarak yorumluyorum- bizde en yaygın olan dergiler edebiyat, tarih ve düşünce dergileridir. Dergilerin belki de en ayrıksı tarafı, çıktığı dönemin sosyal, kültürel ve politik alandaki envanterini ortaya çıkarmasıdır. Bu işleviyle dergiler, dönemin nabzını tutmada kitaplardan daha etkili bir konumda yer alır. Dergiler daha çok âna hitap ederken, kitaplar sürece hitap eder. Bu sebeple dönemin zihniyet kodlarını dergilerden rahatlıkla ulaşılabilir.
Ziya Gökalp, 20. yüzyılın en önemli buluşu olarak gazeteyi görür. Heidegger ise gazete okumayı modern insanın ibadeti olarak tanımlar. Tüm imkânsızlıklara rağmen, ülkemiz için 20. Yüzyılı kültürel anlamda dergi yüzyılı olarak adlandırabiliriz diye düşünüyorum. Elbette günümüzde daha çok dergi çıkıyor. Ancak dergilerin satış sayısına baktığımızda, maalesef satış sayısının ciddi derecede az olduğunu görüyoruz. 20. yüzyıldaki dergiler binlerce satış yaparken, günümüzdeki en nitelikli dergilerin bile satış sayısı bin civarında ancak olmaktadır. Elbette bu hususta içinde bulunduğumuz çağın koşulları da belirleyici olmaktadır. Sosyal medya, bu belirleyiciliğin nirengi noktalarından biridir.
Dergiler, tabir yerindeyse yazıların ve şiirlerin meşher salonlarıdır. Dergiler mevkute(süreli yayın) ürünleri oldukları için ciddi bir çalışma isterler. Her sayı için eser yazmak, eser toplamak, bunları teşrih, terkip ve tanzim etmek gerçekten meşakkat isteyen bir iştir. Bu sebeple derginin yönetiminde birikimli ve tecrübeli insanların bulunması, derginin niteliği için temel şartlardan biridir. Bunun yanında dergiler özellikle gençler için dinamik ve sivil bir mektep hüviyetindedir. Birikimli ve tecrübeli insanların yol göstericiliğinde, bilinçli ve yetenekli gençlerle yoluna devam eden dergilerin daha uzun soluklu olacağını söyleyebiliriz. Gençler, eserlerinin yeterli düzeyde olup olmadığını dergilerle tartabilirler. Dergiler yardımlaşma ve kolektif bir esasa dayandığı için insana kendisi dışındaki insanların da eserlerini görme imkânını verir. Dergilerde yaza yaza her genç insan, şayet kendini geliştirme yönünde adım atmışsa eninde sonunda kendi üslûbunu bulacaktır. Bu anlamıyla dergiler, eser açısından olgunlaşma müesseseleridir.
Tecrübeli ve birikimli insanlar o sofradaki yemeklerden daha evvel tattıkları için gençlere rehnüma olacaktır. Rehnüma insanlara düşen, gençlerin önünü açmak ve gençlere yol arkadaşlığı yapmaktır. Şahsî kanaâtime göre boynuz kulağı geçebilmelidir… Yani çırak ustasını aşmayı göze almalıdır. Tabiî bunu yaparken ustasının/rehnümanın emeğini unutmayıp ona saygısızlık yapmamalıdır. Kendisini yetiştirene saygısızlık yapan, eserinin içeriği ve niteliği ne olursa olsun, Oğuz Atay’ın söylemiyle samimiyet buhranına tutulmuş zavallı biri olur.
Dergileri düzenli olarak takip etmeye çalışan bir insan, hele bu insan –genç bir insansa- emin olun ki, bu insanlar akranlarından ufuk bakımından ileride olan insanlardır. Eser yazsın veya yazmasın, dergileri takip eden bir insan çağına tanıklık etmektedir. İçinde yaşadığı çağın sosyal, kültürel, fikirsel ve politik gelişmelerinden/tartışmalarından habersiz olan ne bedbaht bir insandır. Dolayısıyla dergiler entelektüel yakıt deposudur. Herkes deposunun hacmi(zihninin genişliği) ölçüsünde bu depodan yakıt alacaktır. Kimi bu yakıtla bir hafta, kimi bir ay, kimi de bir yıl yol yürüyecektir.
Dergileri bekleyen tehlikelerden de söz etmek istiyorum. Evvelâ bir derginin işleyişi ahbap-çavuş ilişkisine dayanıyorsa bu dergi nitelikli dergi olmaktan çok uzak bir dergidir. O dergide yazanlar, kendilerini psikolojik olarak tatmin etmekten öteye gidemezler. Bu sebeple dergiler için başat kriter, eserin niteliği olmalıdır. Ayrıca niteliksiz çala kalem eserlerin dergide yer alması, derginin kalitesini de düşürecektir. Derginin ilerleyişi -hatır gönül- üzerine değil, -bilgi birikim- üzerine inşâ edilmeli diye düşünüyorum. Ciddi bir okuma yapmadan -dergilerde ismim görünsün- mottosuyla hareket eden eser sahipleri aslında en büyük kötülüğü kendilerine yaptıklarının farkında bile değiller. Şöyle ki eser yazmak, bir iddia sahibi olmaktır. Siz bu iddianızı bilgiyle temellendiremezseniz havanda su dövmüş olursunuz.
Ancak burada sorun, kendi görüşünü mutlaklaştırıp diğer görüşlerle kritik yapmaktan kaçınma hâlidir. Filozof Dilthey, “Ben kendimi sende tanıyorum.” der. Yani sizden farklı insanlar olacak ki, siz kendi benliğinizin/kişiliğinizin farkında olacaksınız. Bu durumu görüşlere de uyarlayabiliriz. Sizden farklı görüşler olacak ki, siz kendi görüşünüzün idrakinde olacaksınız. Bunu pejoratif bir tarafgirlikle değil, bilgi ve bilincin eşlik ettiği vicdanla savunacaksınız. Bu bakımdan sizden farklı görüşlerin olması sizi korkutmaz. Tam tersine kendi görüşünüzü farklı görüşteki insanlara anlatma fırsatı da bulursunuz. Bunun yanında Zygmunt Bauman, “Bir kişinin özgür olabilmesi için en az iki kişi gerekir.” der. Çünkü insanın özgürlüğü başkasıyla kurduğu ilişkiye, başkasıyla girdiği diyaloğa da bağlıdır. Eserlere de diğer insanların eserlerine bakılarak değer biçilir. Dolayısıyla bir dergide birçok görüşün olması gerektiğini, bu hususun insanların savunduğu görüşe de anlam katacağını düşünüyorum. Yoksa, kendin çal kendin oyna yaklaşımıyla; ciddi bir entelektüel yahut zihinsel faaliyet yapılabileceğini düşünmüyorum. İnsanların kendi ideolojilerinin fanusu içine kapanıp karşı tarafı tahkir etmesi, karşı tarafı daha da tarafgir hâline getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden entelektüel faaliyet yapmaya en kudretli araç dergilerdir. Eğer dergilerde görüşler arasında faaliyet/kritik yapılamazsa, sokakta hiç yapılamaz. Sonuç olarak dergiler bir milletin kültür havzalarıdır. Onlar kendilerini yeniledikçe, çağın meydan okumalarına entelektüel düzeyde cevap verdikçe veya kendi argümanını üretebildikçe milletin kültür hafızasını da tazelemiş ve yenilemiş olacaktır.
Yazar
İlgili Yazılar
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
“Var Evi Kerem Evi, Yok Evi Verem Evi”
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek …
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.