Toplum hayatında hak, borç ve yükümlülük arasında ince bir karşılık ilişkisinin bulunduğu görülür. Hukuk düzeninin belirli bir kişi için tanıdığı hak başkaları için hukuksal yükümlülük doğurur. İnsanın bir hakka sahip olması, başkalarının da aynı haklara sahip olması demektir. Her hak, aynı zamanda bir yükümlülük getirir kuşkusuz. Bu yükümlülük başkalarının sahip olduğu aynı haklara saygı gösterme yükümlülüğüdür. Herkesin hak sahibi olduğu, ama hiç kimsenin yükümlü olmadığı bir toplumda karşılıklı haklardan, saygıdan söz edilemez.
Hak kavramı, yalnızca özel hukuk veya bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Hak bilincinin gelişmediği toplumlarda haklara sahip çıkılamayacağından bu tür toplumları bir kişinin veya bir azınlık grubun keyfi şekilde idare etmesi muhtemeldir. Böyle toplumlarda yazılı veya sözlü bazı kurallar olsa da, bu kurallar kâğıt üzerinde kalacaktır. Hakkın özü de, esası da pek bilinmez çünkü.
Batı hukukunda hak kavramının özü ve esası konusunda görüş birliği olduğu söylenemez. Hak kavramını kabul edenler gerekçelerini genellikle irade kuramı, menfaat kuramı, karma kuram adı altında açıklamışlardır, denebilir. İrade kuramından yana olanlar hakkın, hukuk düzeni tarafından kişilerin lehine bahşedilen iradi bir yetki, güç, hâkimiyet olduğunu ileri sürerek hak sahibi sayılan kişilerin iradelerini kullanarak hukuk düzenini harekete geçirme yetki ve imkânına sahip olduğunu söylerler. Friedrich Carl von Savigny bu kuramın öncülerinden biridir. Rudolf von Jhering ise “Hakkın özü ve amacı menfaattir.” diyerek maddi, manevi menfaatleri, özgürlükleri ve dokunulmazlıkları bu çerçevede değerlendirmiş ve menfaat kuramının bakış açısını ortaya koymuştur. Menfaat kuramına göre, hak, hukuk düzenince korunan menfaattir. Hangi menfaatlerin korunmaya değer olduğunu ise pozitif hukuk belli eder. Karma kuramdan yana olanlar irade ve menfaat kuramlarının birleştirilmesinden yana tavır almaktadır. Georg Jellinek bunların önde gelenlerindendir. Başka kuramlar da yok değil: Analitik görüş, beyan kuramı, tasarım kuramı…
Hak kavramını kabul edenler olduğu gibi kabul etmeyenler de var elbet. Jeremy Bentham, Léon Duguit… Amerikan realizmi… İskandinav realizmi… Bunlar hak kavramının bir gerçekliği ifade etmediğini, hayali ve metafizik bir kavram olduğunu ileri sürerler. Onlara göre, pozitif bilimler çağında metafizik kavramların yeri yoktur.
Marksizm’e göre insan bir toplum üyesidir ve o yalnızca yaşanılan hukuk düzeninin kendisine bahşettiği haklara sahip olabilir. Marksist görüş, hukuku, hâkim sınıfın yasaya dönüştürülmüş iradesi olarak ele almakta ve hakkı da bu iradenin bir ürünü olarak görmektedir.
Hak kavramı, bireye menfaatlerini karşılamak amacıyla hukuk düzeninin tanıdığı irade gücü veya hukuksal güç olarak tanımlanabildiği gibi hukuken korunan ve sahibine bu korunmadan yararlanma yetkisi tanınan menfaat olarak da tanımlanmıştır. Semantik olarak bozulmamış fıtratın gereği olan her şeyin, doğalın hak ettiği yerde sabit olması anlamındadır, diyenler de var. Hukuk, toplum hayatında uyulması gerekli kuralları ifade ederken; hak kavramı bu kurallardan kişiler lehine doğan yetkiyi belirtir.
İslam dini literatürüne ait bir kavramdır hak kavramı. İslam hukukundaki kullanımının sözlük ve örfte taşıdığı anlamla yakın bağlantısının bulunması ve çeşitli dallarda farklı anlamlar kazanmış olması nedeniyle hak kavramının İslam Hukuku’ndaki terim anlamını netleştirmek kolay değildir.
Ragıp El İsfahanî, hakkın asıl anlamının uzlaşma ve kabul etme olduğunu söyledikten sonra ayetlerden yola çıkarak dört ayrı anlama geldiğini belirtir: Bunlardan birincisi, bir şeyi hikmetin gereğine uygun olarak icat edendir.
Bu şekliyle hak, Allah’ın bir ismi veya sıfatı sayılmıştır. İkincisi, hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iştir. Allah’ın bütün fiilleri bu anlamda haktır. Üçüncüsü, bir şeye aslına uygun ve doğru olarak inanmaktır. Bu şekilde kazanılmış inanç ve bilgidir. Dördüncüsü, gerektiği şekilde ve ölçüde, gereken zamanda meydana gelen iştir.
Seyyid Şerif el Cürcanî, hak, inkârı mümkün olmayacak kesinlikte gerçek olan şey, batılın zıddıdır, diyor. Farabi, hakkı, aklın dış dünyada var olan gerçekliği tam bir uygunlukla kavraması olarak tanımladıktan sonra Allah’ın hem var hem de düşünülür olması itibariyle hak olduğunu ve O’nun gerçekliğinin kendi zatının dışında bir sebebe bağlı bulunmadığını, böylece O’nun bizatihi hak olduğunu belirtir.
Vahiy eksenli bakış açısında hak kavramının varlığı ile ilgili bir tartışma yoktur kuşkusuz. Hak kavramın anlamı ile ilgili farklı düşüncelerin bulunması nedeniyle kapsam ve içerik göz önüne alınarak kavramın bulunduğu yere göre tanımının yapılması daha uygun olacaktır. O zaman ancak hakkın özü, içeriği, sınırları, uygulamadaki yeri belirlenebilecektir.
Kur’an-ı Kerim’de, çok sayıda ayette, hak kavramına yer verildiği görülmektedir
“Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur, artık inanmazlar.” (Yasin, 7)
“O suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için böyle istiyordu.” (Enfal, 8)
“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç kuşkusuz batıl yok olucudur.” (İsra, 81)
“Kocası tarafından boşanan kadınların meşru bir tarzda yararlanma ve geçim payları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir haktır.” (Bakara, 241)
“Allah hak ile hükmeder…” (Mü’min, 20)
“Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.” (Mearic, 24)
Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayette hak kavramına vurgu yapılması hak ve hakkaniyetin dindeki önemini göstermektedir.
Hadislerde de, özellikle hukuksal anlamda olmak üzere, hak kavramına oldukça fazla yer verildiği dikkati çekmektedir:
“Allah’ın kulları üzerindeki hakkı kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaları, O’na ibadet etmeleri; kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesi, onları cennetine koymasıdır.” (Müslim, Ahmet bin Hanbel)
“Kuşkusuz yüce Allah her hak sahibine hakkını vermiştir…” (Tirmizi)
“Kim kardeşine haksızlık etmişse onunla helalleşsin…” (Buhari)
“…Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirin senin üzerinde hakkı vardır…” (Müslim)
Allah’ın hakları, Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları, komşu ve akraba hakları, bedenin kişi üzerindeki hakları… Bütün haklar Allah’ın kullarına bağışıdır. Bu, İslam’ın genel tevhid inanışının da bir gereğidir. Ayetlerden, hadislerden bu durum açıkça anlaşılmaktadır.
Rasulullah (sav) her hak sahibine hakkının verilmesi için büyük çaba göstermiş, bu uğurda cihad etmiştir. Hakkın yerine getirilmesi hususunda hiç bir zaman ayrıcalığı kabul etmemiştir; kızı Hz. Fatıma olsa dahi. O, peygamberlik hayatı boyunca hep hakkı hâkim kılmak için mücadele etmiştir. Hukukun üstünlüğünü… İnsanın Allah’a, kendi nefsine, ailesine, başkalarına ve bütün yaratılmışlara karşı -lehine ve aleyhine- haklarının olduğunu… Hakların doğuştan, hatta ana rahminden itibaren başladığını… Hakkın menşeinin Allah olduğunu…
Hakkın esası konusunda farklı görüşler ortaya koysalar da hakkın menşei (kaynağı) konusunda modern hukukçular aynı görüştedirler. Kıta Avrupası Hukuk Sistemi’nden yana olanlar… Anglo Sakson Hukuk Sistemi’nden yana olanlar… Onlara göre hakkın menşei hukuk düzenidir. Ancak devletin hak olarak tanıdığı şey hak olabilir. Çünkü hak, hukuk düzeni tarafından bahşedilmiştir.
Hakkın veriliş amacının ve sınırlarının saptanması için hakkın tabi olduğu hukuk sistemine bakmak gerek. Bir hukuk sistemini anlayabilmek için ceza ya da medeni hukuk hükümlerini bilmek yetmez; o hukuk sisteminin kaynağının, kavramlarının ve nasıl bir dünya kurma gayesinin de bilinmesi gerek.
Hakkın menşei kavramı hakkın dayandığı temel unsuru, yani meşruiyet temelini ifade eder. İslam düşüncesine göre, ister özele ister genele ait bir hak olsun, tüm hakların varlığı ve meşruiyeti şer’i hükme bağlıdır. Kanun koyucu her hangi bir insan, bir zümre, bir komite veya bir meclis değil; Allah’tır. Her varlığın, güzelliğin kaynağı Allah’tır. Hakkın menşei ve gerçek sahibi de O’dur. Hakkın menşei Allah’tır, çünkü O’ndan başka hâkim yoktur. Hak, O’nun insanlara bir bağışı ve ihsanıdır. O, her şeyin sahibidir. O’dur tasarrufu elinde bulunduran.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve dönüş yalnızca O’nadır.” (Nur, 42)
Tek söz sahibi de O’dur.
“O bir tek Allah’tır, mutlak otorite sahibidir.” (Zümer, 4)
“Hüküm ancak Allah’ındır.” (Yusuf, 40)
“Allah dilediği gibi hükmeder. O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.” (Rad, 41)
“O yarattığını bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 14)
“Hak kavramı, bütün hukuk sistemlerinde aynı ayrımlara mı tabi tutulmaktadır?” şeklinde soranlar olabilir.
Hak kavramı, modern hukukta sahip olduğu niteliklere göre ayrımlara tabi tutulmaktadır: Kamusal haklar-özel haklar… Mutlak haklar-nispi haklar… Mal üzerindeki haklar-kişi üzerindeki haklar… Maddi mallar üzerindeki haklar-maddi olmayan mallar üzerindeki haklar… Kişinin kendi üzerinde sahip olduğu haklar-kişinin başkalarının üzerinde sahip olduğu haklar… Negatif statü hakları-pozitif statü hakları-aktif statü hakları…
İslam hukukunda temelde Allah hakkı-kul hakkı şeklinde ikili bir ayrım olmakla birlikte karma nitelikli haklara da yer verilir. Allah hakkı (genel hak)-kul hakkı (özel hak) ayrımı hakkın içeriği ve sağladığı yararın özel ya da genel oluşu ölçü alınarak yapılmış bir ayrımdır. İslam, hakları dünyevi ve uhrevi yaptırımlarla koruma altına almıştır.
Allah hakkı, yalnızca Allah’ ait olan haklardır. Allah’a yaklaşma, O’nu yüceltme, dinin buyruklarını yerine getirme gibi yalnızca Allah’a layık olan haklardır. Bunlar, karşılığının ve yararının büyük olması nedeniyle Allah’a nispet edilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât, iyiliği emredip kötülükten men etmek, cihad gibi eylem ve ibadetler Allah hakkıdır. Zina, içki, kumar gibi yapılması yasak olan fiiller de bu gruba girer. Ayrıca, kamu yarar ve düzenini ilgilendiren haklar… Bu yönüyle Allah hakları modern hukuktaki kamu düzeni kavramıyla benzerlik gösterir.
Allah haklarının iki temel özelliği dikkati çekmektedir: Bunlardan birincisi, bu haklar af, barış gibi yollarla kaldırılamaz, değiştirilemez, ekleme ve çıkarma yapılarak aslından uzaklaştırılamaz. Örneğin, zina cezası eşin veya başkasının affetmesi ile düşmez. İkincisi ise, bu hakları toplumda yaşayan herkesin, her otoritenin koruma ve ayakta tutma sorumluluğu vardır. Bu durum hakkı emredip batıldan sakındırma yükümlülüğünün bir sonucudur.
Kul hakları, daha çok kişiye ait menfaatlerin korunmasını amaçlayan haklardır. Bu haklar toplumda herkesi ilgilendiren genel kul hakları olabileceği gibi bizzat kişilere ait olan, kişilerin özel yararlarını korumayı amaçlayan özel kul hakları da olabilir.
Kul haklarında hak sahibinin af, barışma gibi yollarla hakkı düşürmesi mümkündür. Kul hakkı aleyhine işlenen suçlar şikâyete bağlıdır. Şikâyetçi olunmadığı takdirde herhangi bir cezalandırma yoluna gidilmez.
Hem Allah hakkı hem de kul hakkı özelliği taşıyan karma nitelikli haklar da var. Allah hakkının galip olduğu haklar… Kul hakkının galip olduğu haklar… Allah hakkının galip sayıldığı haklarda kişilerin tasarruf imkânlarının sınırlanması… Kişilerin bu hakları devre dışı bırakmaları, bu haklarla ilgili diledikleri şekilde tasarrufta bulunmaları mümkün değildir. İnsanın temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkması, beden ve ruh sağlığının korunması…
Başka sınıflandırmalara da tabi tutulmuştur hak kavramı: Dini hak-yargısal hak… Ayna ilişkin hak-zimmete ilişkin hak…
İnsanların hak sahibi olmaları onlara belirli yetkiler sağlar, ama onların bu hakları İslam’ın belirlediği ölçü ve sınırlar içinde kullanma sorumluluğu vardır. Hak, tek başına gaye değil belli bir yararı gerçekleştirmek için tanınmış bir araçtır. İslam hukukçuları hakkın bu yönünü ısrarla dile getirirler. Yine, İslam kişisel yararla sosyal yarar arasında bir dengenin bulunmasını ister. Bu ikisinin denge içinde korunmaya çalışılması, hakkın yalnızca kişiye tanınan bir ayrıcalık olmadığı, aynı zamanda ona sosyal sorumluluk yüklediği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Haklı olmak yetmez, sorumluluğun gereklerini de yerine getirmek gerek. İnsaflı olmak da… İnsaflı insan küçücük menfaati için toplumun büyük menfaatlerini çiğnemez.
“Toplum mu hukuka yön vermekte, hukuk mu topluma yön vermektedir?” sorusu yöneltilebilir.
Léon Duguit, “Hukuk, toplumun zihninde yer etmiş olan kuralların bir araya getirilmesidir.” derken, modern hukuk üzerine düşünen Friedrich August von Hayek, hukukun modern toplumlarda tasarımlı değişimin baş aleti olduğunu ileri sürer. Aslında, tarihe bakıldığında bazen hukukun topluma bazen de toplumun hukuka yön verdiği söylenebilir. Toplumun hukuka yön verişi Batı toplumlarında, hukukun topluma yer verişi ise Müslüman toplumlarda olmuştur. Günümüzde Müslüman beldelerde uygulanan hukuk, toplumu Batılı olana doğru dönüştürme görevini ifa etmektedir maalesef.
Hz. Adem’den beri insanlık savaş, terör, baskı ve zulümden uzak kalmamıştır. Bunu üç ana nedene bağlamak mümkün olabilir: Birincisi; hakka razı olmamak, başkalarını küçük görmek, azgınlıktır. Zulmün en büyük nedeni budur belki de. Güçlü olanlar haklı gibi hareket ettiği takdirde onları durdurmak kolay değildir. Hakkın hizmetinde olmayan güç, zulümdür. İkincisi; hakkının daha fazla olduğu düşüncesiyle başkalarının haklarına müdahale etmek, her şeyde kendi üstünlüğünü göstermeye çalışmak. Üçüncüsü; hak talebinde aşırı giderek kendi hakkını kendi elleriyle almaya çalışmak. (İhkakı hak)
Hakkın doğumunu İslam belirler. Bu doğrudur, ama yalnızca hakkın doğumunu değil sınırlarını ve nasıl kullanılması gerektiğini de İslam belirler. Allah’ın dışında mutlak varlık ve mutlak değer yoktur. Hakkın meşru şekilde kullanılması gerek. Hiç kimse kendisine bahşedilen hakkı dilediği şekilde kullanamaz. İslam, başkalarına zarar vermeyi, zulmü yasaklamıştır. İnsanlar arasında merhameti, kardeşliği, sevgiyi, yardımlaşmayı engelleyecek şekildeki davranışlar hakkın veriliş amacına ve özüne aykırılık teşkil eder.
Hakkın kötüye kullanılmasını İslam kabul etmez. Hakkın kötüye kullanılması halinde belirli yaptırımlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Hakların kullanımı başkalarına zarar vermeme koşuluna bağlıdır.
Modern hukukta hakkın kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı ilkesi ilk defa İslam hukukçuları tarafından ortaya konmuştur. Bununla birlikte, bir hakkın nerede başlayıp nerede bittiğini İslam hukukuna göre şer’i kaynaklar belirlerken modern hukukta yürürlükte olan mevzuat belirlemektedir.
Hakkın kötüye kullanılması kabul edilemez, ama var olan hakların da korunması gerek. İslam hukukuna göre hakları korumanın normal yolu, hukuk düzeni tarafından yerine getirilmek üzere, talep ve dava iledir.
Dava, ileri sürülen iddialara karşı savunma hakkını da içerir. Rasulullah’ın “Hak sahibinin söz söyleme hakkı vardır.” (Buhari) hadisi, iddia ve savunma hakkıyla ilgili temel bir ilkeyi ortaya koymaktadır. Hakların ihlali halinde bazı cezai, hukuki yaptırımlar uygulanabilir. Asıl olan, toplumun vahye göre inşasıdır. İslam hukukunun gayesi de budur zaten.
Toplumun inşası, tüm ilişkiler ağının da inşasıdır. Hukuk bu ilişkiler ağını ve dolayısıyla toplumu şekillendirir. İslam hukukunun koyduğu hükümler dünyevi olmakla birlikte bu hükümlerin nihai hedefi bir İslam toplumu inşa etmektir. Zaten insanın kendisiyle ve evrenle uyum içinde olması için bu zorunludur. Batılı kodlara sahip olan hukuk sistemleri toplumu batılı değerlerin kölesi haline getirmiştir. O nedenle insanlar mutsuz, umutsuz ve o nedenle anarşi, terör, kaos bu toplumlardan hiç eksilmemekte.
Hakların korunması için bazı yollar vardır elbet. Önemli olan, hak denen yetkinin doğru bir şekilde kullanımıdır. Bu ise bilinçli olmayı gerektirir. Hak bilincinin güçlenmesi ölçüsünde hakların varlığı bir anlam kazanır ancak. Hak bilinci gelişmemiş kişiler, toplumlar nelerin kendilerine ait olduğunu bilmedikleri için haklarına sahip çıkma imkânından yoksundurlar.
Haklar konusunda bilinçli olmak sanıldığı kadar kolay değildir. Hakkı hak, batılı batıl görmeye engel olan nedenler yoğunluğunu koruduğu sürece nelerin hak oldukları, bu haklara müdahale halinde nasıl bir yol izlenmesi gerekeceği hususlarındaki belirsizlikler hep devam edecektir. Zamanın tabi olduğu kabullere çoğunluğun uyması, beraberinde yığınla sorun getirmektedir. Yığınla sorunun içinde kalan Müslümanlar resmin tamamını görebilme yeteneğini kaybettikleri için çoğu zaman asıl eleştirilmesi gereken konuları hiç ya da gereği gibi eleştirmez, daha küçük konulara takılıp kalırlar. Örneğin, Müslümanlardan bazıları modernizmin eleştirisini yaparken, modern hukukun eleştirisini pek yapmazlar. Oysa modernizmin söylemlerinin büyük çoğunluğu hukukidir ve modern hukukun temelini oluşturmaktadır.
Modern Batı hukuku, insanı her şeyin merkezine alır ve tanrılaştırır. Sonuçta ise insanın, sistemin hükümranlığına kurban gitmesine yol açar. Çünkü modern Batı hukuku insanı potansiyel suçlu olarak görür. Thomas Hobbes, bu saikle “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Hak ve hakikat düşüncesinden yoksun bir hukuk nosyonu ne kadar insan merkezci görünse de insanı ve hayatı eksene almaz, sistemin geleceğini düşünür.
Modern Batı hukukunda hümanist ve liberal söylemlere rağmen asıl gaye hikmet ve adalet değildir. Oysa İslam hukukunda asıl gaye hikmet ve adalettir. Hikmet, her şeyin başıdır. Hukuk, hikmete dayandığı takdirde adalet ve hakkaniyet tecelli eder. Hakikat düşüncesine dayalı adalet anlayışı yalnızca sosyolojik ve siyasal değil, her şeyden önce ontolojiktir. Vahiyden beslenen İslam hukuku insanoğlunun bütün hak ve özgürlüklerini teminat altına alan, toplumun her bireyinin hak ve yükümlülüklerini en adil şekilde vazeden kuralları içerir. Modern Batı hukukunda adalet, hak ve özgürlük anlayışının ontolojik temeli yoktur. Bu nedenle modern Batı hukuku köksüzlükle, güçlülerin hukuku olmakla eleştirilir birçokları tarafından.
Modern Batı hukukunun sayısız olumsuz yanını görmezden gelip İslam’a ve Müslümanlara sataşanlar da yok değil. Kimileri, “Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde neden adalet yok? İnsanların temel hak ve özgürlüklerine bu ülkelerde neden değer verilmez ki? Neden bu ülkelerin çoğunda can ve mal güvenliği bulunmuyor? İslam haklara önem veriyorsa, bunca adaletsizlik neden?” serzenişleriyle bilerek veya bilmeyerek İslam’ı suçlama kolaylığını seçerler.
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde sanki İslam hukuku uygulanıyormuş gibi, İslam’a dil uzatılmaktadır. Modernleşme sürecinde Müslümanlar birçok şeyi kaybettikleri gibi hukuklarını da kaybetmişlerdir. Hukuk kaybolunca merhamet kaybolmuş, Hakk’ın sesine kulaklar tıkanmıştır. Hak ve hukuk düşüncesi yitirildiği için her gün kıyametler kopmaktadır Müslüman beldelerde.
Müslümanlar kendilerine yabancı bir dünyanın kabul gördüğü biz zamanın içindedirler. Hal böyle olunca ne kendilerini ne de dünyayı hakkıyla tanıyabildiler. Kendilerini hakkıyla tanıyamadılar, çünkü modern gereklere uygun olarak kurulmuş toplumsal düzen onları çepeçevre sarmıştır. Dünyayı hakkıyla tanıyamadılar, çünkü dünyayı doğru değerlendirebilmek için gerekli olan bilgi, bilinç ve duygular kaybolmuştur.
Modern hukuk temelini aydınlanma düşüncesinden almıştır ve bu nedenle aydınlanma düşüncesinin -başta bütüncül adalet anlayışına aykırı, her şeyi parçalamaya yönelik özelliği olmak üzere- bütün kodlarını içinde barındırmaktadır.
Müslümanlar dinin gereği olan sorumluluklar ile yurttaşlıktan kaynaklanan sorumlulukların çoğu zaman çakışması nedeniyle bir ikilem yaşamakta, İslam hukuku ile modern hukuk arasında bocalamaktadır.
Her şeyden önce bu durum onları ikiyüzlü olmaya zorlamaktadır. Dinin yasakladığı bir fiilin yurttaş olarak yerine getirilme veya yurttaşlığın tabi olduğu hukuk normlarına göre yasak sayılan bir fiilin dinen yerine getirilme zorunluluğu varsa o takdirde yaşanılan bu durumun kişiler üzerinde oldukça fazla olumsuz yansımaları olacaktır: Haksızlığa uğramışlık duygusu… Haktan yoksun bırakılmak duygusu… Suçluluk psikolojisi… İkinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmuşluk algısının yerleşmesi…
Hakk’ın hakkının gözetilmediği bir dünyada halkın hakkının gözetilmesi mümkün mü? Yine de, içinde bulunulan dönemin zorluklarını bir şekilde aşmak gerek. Okuyarak, araştırarak, istişare ederek… Tefekküre büyük zaman ayırarak… Birçok şeyden özveride bulunarak…
Müslüman’a düşen, Allah’ın doğuştan kendisine vermiş olduğu hakları bilmek, korumak ve bu haklara müdahale edildiği takdirde onun mücadelesini vermektir. Haklara müdahale halinde, kendilerini güçlü görenlere karşı, onurlu bir mücadele hem yaşanılan dönemde hem de geleceğin dünyası için önemli izler bırakacaktır. Hakk’ı tanıyanlar Hakk’ın hatırını başkalarının hatırına feda etmez. Varsın başkalarının hatırı kırılsın, hak ayakta kalsın yeter ki. Ancak hak arayışının hiç bir zaman meşru yolların dışına taşmaması gerek. Sözde hak talebinde bulunmak adına şiddet yolunun tercih edilmesini İslam kabul etmez.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Hakkın Menşei ve Gerçek Sahibi Allah’tır
Toplum hayatında hak, borç ve yükümlülük arasında ince bir karşılık ilişkisinin bulunduğu görülür. Hukuk düzeninin belirli bir kişi için tanıdığı hak başkaları için hukuksal yükümlülük doğurur. İnsanın bir hakka sahip olması, başkalarının da aynı haklara sahip olması demektir. Her hak, aynı zamanda bir yükümlülük getirir kuşkusuz. Bu yükümlülük başkalarının sahip olduğu aynı haklara saygı gösterme yükümlülüğüdür. Herkesin hak sahibi olduğu, ama hiç kimsenin yükümlü olmadığı bir toplumda karşılıklı haklardan, saygıdan söz edilemez.
Hak kavramı, yalnızca özel hukuk veya bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Hak bilincinin gelişmediği toplumlarda haklara sahip çıkılamayacağından bu tür toplumları bir kişinin veya bir azınlık grubun keyfi şekilde idare etmesi muhtemeldir. Böyle toplumlarda yazılı veya sözlü bazı kurallar olsa da, bu kurallar kâğıt üzerinde kalacaktır. Hakkın özü de, esası da pek bilinmez çünkü.
Batı hukukunda hak kavramının özü ve esası konusunda görüş birliği olduğu söylenemez. Hak kavramını kabul edenler gerekçelerini genellikle irade kuramı, menfaat kuramı, karma kuram adı altında açıklamışlardır, denebilir. İrade kuramından yana olanlar hakkın, hukuk düzeni tarafından kişilerin lehine bahşedilen iradi bir yetki, güç, hâkimiyet olduğunu ileri sürerek hak sahibi sayılan kişilerin iradelerini kullanarak hukuk düzenini harekete geçirme yetki ve imkânına sahip olduğunu söylerler. Friedrich Carl von Savigny bu kuramın öncülerinden biridir. Rudolf von Jhering ise “Hakkın özü ve amacı menfaattir.” diyerek maddi, manevi menfaatleri, özgürlükleri ve dokunulmazlıkları bu çerçevede değerlendirmiş ve menfaat kuramının bakış açısını ortaya koymuştur. Menfaat kuramına göre, hak, hukuk düzenince korunan menfaattir. Hangi menfaatlerin korunmaya değer olduğunu ise pozitif hukuk belli eder. Karma kuramdan yana olanlar irade ve menfaat kuramlarının birleştirilmesinden yana tavır almaktadır. Georg Jellinek bunların önde gelenlerindendir. Başka kuramlar da yok değil: Analitik görüş, beyan kuramı, tasarım kuramı…
Hak kavramını kabul edenler olduğu gibi kabul etmeyenler de var elbet. Jeremy Bentham, Léon Duguit… Amerikan realizmi… İskandinav realizmi… Bunlar hak kavramının bir gerçekliği ifade etmediğini, hayali ve metafizik bir kavram olduğunu ileri sürerler. Onlara göre, pozitif bilimler çağında metafizik kavramların yeri yoktur.
Marksizm’e göre insan bir toplum üyesidir ve o yalnızca yaşanılan hukuk düzeninin kendisine bahşettiği haklara sahip olabilir. Marksist görüş, hukuku, hâkim sınıfın yasaya dönüştürülmüş iradesi olarak ele almakta ve hakkı da bu iradenin bir ürünü olarak görmektedir.
Hak kavramı, bireye menfaatlerini karşılamak amacıyla hukuk düzeninin tanıdığı irade gücü veya hukuksal güç olarak tanımlanabildiği gibi hukuken korunan ve sahibine bu korunmadan yararlanma yetkisi tanınan menfaat olarak da tanımlanmıştır. Semantik olarak bozulmamış fıtratın gereği olan her şeyin, doğalın hak ettiği yerde sabit olması anlamındadır, diyenler de var. Hukuk, toplum hayatında uyulması gerekli kuralları ifade ederken; hak kavramı bu kurallardan kişiler lehine doğan yetkiyi belirtir.
İslam dini literatürüne ait bir kavramdır hak kavramı. İslam hukukundaki kullanımının sözlük ve örfte taşıdığı anlamla yakın bağlantısının bulunması ve çeşitli dallarda farklı anlamlar kazanmış olması nedeniyle hak kavramının İslam Hukuku’ndaki terim anlamını netleştirmek kolay değildir.
Bu şekliyle hak, Allah’ın bir ismi veya sıfatı sayılmıştır. İkincisi, hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iştir. Allah’ın bütün fiilleri bu anlamda haktır. Üçüncüsü, bir şeye aslına uygun ve doğru olarak inanmaktır. Bu şekilde kazanılmış inanç ve bilgidir. Dördüncüsü, gerektiği şekilde ve ölçüde, gereken zamanda meydana gelen iştir.
Seyyid Şerif el Cürcanî, hak, inkârı mümkün olmayacak kesinlikte gerçek olan şey, batılın zıddıdır, diyor. Farabi, hakkı, aklın dış dünyada var olan gerçekliği tam bir uygunlukla kavraması olarak tanımladıktan sonra Allah’ın hem var hem de düşünülür olması itibariyle hak olduğunu ve O’nun gerçekliğinin kendi zatının dışında bir sebebe bağlı bulunmadığını, böylece O’nun bizatihi hak olduğunu belirtir.
Vahiy eksenli bakış açısında hak kavramının varlığı ile ilgili bir tartışma yoktur kuşkusuz. Hak kavramın anlamı ile ilgili farklı düşüncelerin bulunması nedeniyle kapsam ve içerik göz önüne alınarak kavramın bulunduğu yere göre tanımının yapılması daha uygun olacaktır. O zaman ancak hakkın özü, içeriği, sınırları, uygulamadaki yeri belirlenebilecektir.
Kur’an-ı Kerim’de, çok sayıda ayette, hak kavramına yer verildiği görülmektedir
“Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur, artık inanmazlar.” (Yasin, 7)
“O suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için böyle istiyordu.” (Enfal, 8)
“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç kuşkusuz batıl yok olucudur.” (İsra, 81)
“Kocası tarafından boşanan kadınların meşru bir tarzda yararlanma ve geçim payları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir haktır.” (Bakara, 241)
“Allah hak ile hükmeder…” (Mü’min, 20)
“Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.” (Mearic, 24)
Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayette hak kavramına vurgu yapılması hak ve hakkaniyetin dindeki önemini göstermektedir.
Hadislerde de, özellikle hukuksal anlamda olmak üzere, hak kavramına oldukça fazla yer verildiği dikkati çekmektedir:
“Allah’ın kulları üzerindeki hakkı kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaları, O’na ibadet etmeleri; kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesi, onları cennetine koymasıdır.” (Müslim, Ahmet bin Hanbel)
“Kuşkusuz yüce Allah her hak sahibine hakkını vermiştir…” (Tirmizi)
“Kim kardeşine haksızlık etmişse onunla helalleşsin…” (Buhari)
“…Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirin senin üzerinde hakkı vardır…” (Müslim)
Allah’ın hakları, Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları, komşu ve akraba hakları, bedenin kişi üzerindeki hakları… Bütün haklar Allah’ın kullarına bağışıdır. Bu, İslam’ın genel tevhid inanışının da bir gereğidir. Ayetlerden, hadislerden bu durum açıkça anlaşılmaktadır.
Rasulullah (sav) her hak sahibine hakkının verilmesi için büyük çaba göstermiş, bu uğurda cihad etmiştir. Hakkın yerine getirilmesi hususunda hiç bir zaman ayrıcalığı kabul etmemiştir; kızı Hz. Fatıma olsa dahi. O, peygamberlik hayatı boyunca hep hakkı hâkim kılmak için mücadele etmiştir. Hukukun üstünlüğünü… İnsanın Allah’a, kendi nefsine, ailesine, başkalarına ve bütün yaratılmışlara karşı -lehine ve aleyhine- haklarının olduğunu… Hakların doğuştan, hatta ana rahminden itibaren başladığını… Hakkın menşeinin Allah olduğunu…
Hakkın esası konusunda farklı görüşler ortaya koysalar da hakkın menşei (kaynağı) konusunda modern hukukçular aynı görüştedirler. Kıta Avrupası Hukuk Sistemi’nden yana olanlar… Anglo Sakson Hukuk Sistemi’nden yana olanlar… Onlara göre hakkın menşei hukuk düzenidir. Ancak devletin hak olarak tanıdığı şey hak olabilir. Çünkü hak, hukuk düzeni tarafından bahşedilmiştir.
Hakkın veriliş amacının ve sınırlarının saptanması için hakkın tabi olduğu hukuk sistemine bakmak gerek. Bir hukuk sistemini anlayabilmek için ceza ya da medeni hukuk hükümlerini bilmek yetmez; o hukuk sisteminin kaynağının, kavramlarının ve nasıl bir dünya kurma gayesinin de bilinmesi gerek.
Hakkın menşei kavramı hakkın dayandığı temel unsuru, yani meşruiyet temelini ifade eder. İslam düşüncesine göre, ister özele ister genele ait bir hak olsun, tüm hakların varlığı ve meşruiyeti şer’i hükme bağlıdır. Kanun koyucu her hangi bir insan, bir zümre, bir komite veya bir meclis değil; Allah’tır. Her varlığın, güzelliğin kaynağı Allah’tır. Hakkın menşei ve gerçek sahibi de O’dur. Hakkın menşei Allah’tır, çünkü O’ndan başka hâkim yoktur. Hak, O’nun insanlara bir bağışı ve ihsanıdır. O, her şeyin sahibidir. O’dur tasarrufu elinde bulunduran.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve dönüş yalnızca O’nadır.” (Nur, 42)
Tek söz sahibi de O’dur.
“O bir tek Allah’tır, mutlak otorite sahibidir.” (Zümer, 4)
“Hüküm ancak Allah’ındır.” (Yusuf, 40)
“Allah dilediği gibi hükmeder. O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.” (Rad, 41)
“O yarattığını bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 14)
“Hak kavramı, bütün hukuk sistemlerinde aynı ayrımlara mı tabi tutulmaktadır?” şeklinde soranlar olabilir.
Hak kavramı, modern hukukta sahip olduğu niteliklere göre ayrımlara tabi tutulmaktadır: Kamusal haklar-özel haklar… Mutlak haklar-nispi haklar… Mal üzerindeki haklar-kişi üzerindeki haklar… Maddi mallar üzerindeki haklar-maddi olmayan mallar üzerindeki haklar… Kişinin kendi üzerinde sahip olduğu haklar-kişinin başkalarının üzerinde sahip olduğu haklar… Negatif statü hakları-pozitif statü hakları-aktif statü hakları…
İslam hukukunda temelde Allah hakkı-kul hakkı şeklinde ikili bir ayrım olmakla birlikte karma nitelikli haklara da yer verilir. Allah hakkı (genel hak)-kul hakkı (özel hak) ayrımı hakkın içeriği ve sağladığı yararın özel ya da genel oluşu ölçü alınarak yapılmış bir ayrımdır. İslam, hakları dünyevi ve uhrevi yaptırımlarla koruma altına almıştır.
Allah hakkı, yalnızca Allah’ ait olan haklardır. Allah’a yaklaşma, O’nu yüceltme, dinin buyruklarını yerine getirme gibi yalnızca Allah’a layık olan haklardır. Bunlar, karşılığının ve yararının büyük olması nedeniyle Allah’a nispet edilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât, iyiliği emredip kötülükten men etmek, cihad gibi eylem ve ibadetler Allah hakkıdır. Zina, içki, kumar gibi yapılması yasak olan fiiller de bu gruba girer. Ayrıca, kamu yarar ve düzenini ilgilendiren haklar… Bu yönüyle Allah hakları modern hukuktaki kamu düzeni kavramıyla benzerlik gösterir.
Allah haklarının iki temel özelliği dikkati çekmektedir: Bunlardan birincisi, bu haklar af, barış gibi yollarla kaldırılamaz, değiştirilemez, ekleme ve çıkarma yapılarak aslından uzaklaştırılamaz. Örneğin, zina cezası eşin veya başkasının affetmesi ile düşmez. İkincisi ise, bu hakları toplumda yaşayan herkesin, her otoritenin koruma ve ayakta tutma sorumluluğu vardır. Bu durum hakkı emredip batıldan sakındırma yükümlülüğünün bir sonucudur.
Kul hakları, daha çok kişiye ait menfaatlerin korunmasını amaçlayan haklardır. Bu haklar toplumda herkesi ilgilendiren genel kul hakları olabileceği gibi bizzat kişilere ait olan, kişilerin özel yararlarını korumayı amaçlayan özel kul hakları da olabilir.
Kul haklarında hak sahibinin af, barışma gibi yollarla hakkı düşürmesi mümkündür. Kul hakkı aleyhine işlenen suçlar şikâyete bağlıdır. Şikâyetçi olunmadığı takdirde herhangi bir cezalandırma yoluna gidilmez.
Hem Allah hakkı hem de kul hakkı özelliği taşıyan karma nitelikli haklar da var. Allah hakkının galip olduğu haklar… Kul hakkının galip olduğu haklar… Allah hakkının galip sayıldığı haklarda kişilerin tasarruf imkânlarının sınırlanması… Kişilerin bu hakları devre dışı bırakmaları, bu haklarla ilgili diledikleri şekilde tasarrufta bulunmaları mümkün değildir. İnsanın temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkması, beden ve ruh sağlığının korunması…
Başka sınıflandırmalara da tabi tutulmuştur hak kavramı: Dini hak-yargısal hak… Ayna ilişkin hak-zimmete ilişkin hak…
İnsanların hak sahibi olmaları onlara belirli yetkiler sağlar, ama onların bu hakları İslam’ın belirlediği ölçü ve sınırlar içinde kullanma sorumluluğu vardır. Hak, tek başına gaye değil belli bir yararı gerçekleştirmek için tanınmış bir araçtır. İslam hukukçuları hakkın bu yönünü ısrarla dile getirirler. Yine, İslam kişisel yararla sosyal yarar arasında bir dengenin bulunmasını ister. Bu ikisinin denge içinde korunmaya çalışılması, hakkın yalnızca kişiye tanınan bir ayrıcalık olmadığı, aynı zamanda ona sosyal sorumluluk yüklediği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Haklı olmak yetmez, sorumluluğun gereklerini de yerine getirmek gerek. İnsaflı olmak da… İnsaflı insan küçücük menfaati için toplumun büyük menfaatlerini çiğnemez.
“Toplum mu hukuka yön vermekte, hukuk mu topluma yön vermektedir?” sorusu yöneltilebilir.
Léon Duguit, “Hukuk, toplumun zihninde yer etmiş olan kuralların bir araya getirilmesidir.” derken, modern hukuk üzerine düşünen Friedrich August von Hayek, hukukun modern toplumlarda tasarımlı değişimin baş aleti olduğunu ileri sürer. Aslında, tarihe bakıldığında bazen hukukun topluma bazen de toplumun hukuka yön verdiği söylenebilir. Toplumun hukuka yön verişi Batı toplumlarında, hukukun topluma yer verişi ise Müslüman toplumlarda olmuştur. Günümüzde Müslüman beldelerde uygulanan hukuk, toplumu Batılı olana doğru dönüştürme görevini ifa etmektedir maalesef.
Hz. Adem’den beri insanlık savaş, terör, baskı ve zulümden uzak kalmamıştır. Bunu üç ana nedene bağlamak mümkün olabilir: Birincisi; hakka razı olmamak, başkalarını küçük görmek, azgınlıktır. Zulmün en büyük nedeni budur belki de. Güçlü olanlar haklı gibi hareket ettiği takdirde onları durdurmak kolay değildir. Hakkın hizmetinde olmayan güç, zulümdür. İkincisi; hakkının daha fazla olduğu düşüncesiyle başkalarının haklarına müdahale etmek, her şeyde kendi üstünlüğünü göstermeye çalışmak. Üçüncüsü; hak talebinde aşırı giderek kendi hakkını kendi elleriyle almaya çalışmak. (İhkakı hak)
Hakkın doğumunu İslam belirler. Bu doğrudur, ama yalnızca hakkın doğumunu değil sınırlarını ve nasıl kullanılması gerektiğini de İslam belirler. Allah’ın dışında mutlak varlık ve mutlak değer yoktur. Hakkın meşru şekilde kullanılması gerek. Hiç kimse kendisine bahşedilen hakkı dilediği şekilde kullanamaz. İslam, başkalarına zarar vermeyi, zulmü yasaklamıştır. İnsanlar arasında merhameti, kardeşliği, sevgiyi, yardımlaşmayı engelleyecek şekildeki davranışlar hakkın veriliş amacına ve özüne aykırılık teşkil eder.
Hakkın kötüye kullanılmasını İslam kabul etmez. Hakkın kötüye kullanılması halinde belirli yaptırımlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Hakların kullanımı başkalarına zarar vermeme koşuluna bağlıdır.
Modern hukukta hakkın kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı ilkesi ilk defa İslam hukukçuları tarafından ortaya konmuştur. Bununla birlikte, bir hakkın nerede başlayıp nerede bittiğini İslam hukukuna göre şer’i kaynaklar belirlerken modern hukukta yürürlükte olan mevzuat belirlemektedir.
Dava, ileri sürülen iddialara karşı savunma hakkını da içerir. Rasulullah’ın “Hak sahibinin söz söyleme hakkı vardır.” (Buhari) hadisi, iddia ve savunma hakkıyla ilgili temel bir ilkeyi ortaya koymaktadır. Hakların ihlali halinde bazı cezai, hukuki yaptırımlar uygulanabilir. Asıl olan, toplumun vahye göre inşasıdır. İslam hukukunun gayesi de budur zaten.
Toplumun inşası, tüm ilişkiler ağının da inşasıdır. Hukuk bu ilişkiler ağını ve dolayısıyla toplumu şekillendirir. İslam hukukunun koyduğu hükümler dünyevi olmakla birlikte bu hükümlerin nihai hedefi bir İslam toplumu inşa etmektir. Zaten insanın kendisiyle ve evrenle uyum içinde olması için bu zorunludur. Batılı kodlara sahip olan hukuk sistemleri toplumu batılı değerlerin kölesi haline getirmiştir. O nedenle insanlar mutsuz, umutsuz ve o nedenle anarşi, terör, kaos bu toplumlardan hiç eksilmemekte.
Hakların korunması için bazı yollar vardır elbet. Önemli olan, hak denen yetkinin doğru bir şekilde kullanımıdır. Bu ise bilinçli olmayı gerektirir. Hak bilincinin güçlenmesi ölçüsünde hakların varlığı bir anlam kazanır ancak. Hak bilinci gelişmemiş kişiler, toplumlar nelerin kendilerine ait olduğunu bilmedikleri için haklarına sahip çıkma imkânından yoksundurlar.
Haklar konusunda bilinçli olmak sanıldığı kadar kolay değildir. Hakkı hak, batılı batıl görmeye engel olan nedenler yoğunluğunu koruduğu sürece nelerin hak oldukları, bu haklara müdahale halinde nasıl bir yol izlenmesi gerekeceği hususlarındaki belirsizlikler hep devam edecektir. Zamanın tabi olduğu kabullere çoğunluğun uyması, beraberinde yığınla sorun getirmektedir. Yığınla sorunun içinde kalan Müslümanlar resmin tamamını görebilme yeteneğini kaybettikleri için çoğu zaman asıl eleştirilmesi gereken konuları hiç ya da gereği gibi eleştirmez, daha küçük konulara takılıp kalırlar. Örneğin, Müslümanlardan bazıları modernizmin eleştirisini yaparken, modern hukukun eleştirisini pek yapmazlar. Oysa modernizmin söylemlerinin büyük çoğunluğu hukukidir ve modern hukukun temelini oluşturmaktadır.
Modern Batı hukuku, insanı her şeyin merkezine alır ve tanrılaştırır. Sonuçta ise insanın, sistemin hükümranlığına kurban gitmesine yol açar. Çünkü modern Batı hukuku insanı potansiyel suçlu olarak görür. Thomas Hobbes, bu saikle “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Hak ve hakikat düşüncesinden yoksun bir hukuk nosyonu ne kadar insan merkezci görünse de insanı ve hayatı eksene almaz, sistemin geleceğini düşünür.
Modern Batı hukukunda hümanist ve liberal söylemlere rağmen asıl gaye hikmet ve adalet değildir. Oysa İslam hukukunda asıl gaye hikmet ve adalettir. Hikmet, her şeyin başıdır. Hukuk, hikmete dayandığı takdirde adalet ve hakkaniyet tecelli eder. Hakikat düşüncesine dayalı adalet anlayışı yalnızca sosyolojik ve siyasal değil, her şeyden önce ontolojiktir. Vahiyden beslenen İslam hukuku insanoğlunun bütün hak ve özgürlüklerini teminat altına alan, toplumun her bireyinin hak ve yükümlülüklerini en adil şekilde vazeden kuralları içerir. Modern Batı hukukunda adalet, hak ve özgürlük anlayışının ontolojik temeli yoktur. Bu nedenle modern Batı hukuku köksüzlükle, güçlülerin hukuku olmakla eleştirilir birçokları tarafından.
Modern Batı hukukunun sayısız olumsuz yanını görmezden gelip İslam’a ve Müslümanlara sataşanlar da yok değil. Kimileri, “Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde neden adalet yok? İnsanların temel hak ve özgürlüklerine bu ülkelerde neden değer verilmez ki? Neden bu ülkelerin çoğunda can ve mal güvenliği bulunmuyor? İslam haklara önem veriyorsa, bunca adaletsizlik neden?” serzenişleriyle bilerek veya bilmeyerek İslam’ı suçlama kolaylığını seçerler.
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde sanki İslam hukuku uygulanıyormuş gibi, İslam’a dil uzatılmaktadır. Modernleşme sürecinde Müslümanlar birçok şeyi kaybettikleri gibi hukuklarını da kaybetmişlerdir. Hukuk kaybolunca merhamet kaybolmuş, Hakk’ın sesine kulaklar tıkanmıştır. Hak ve hukuk düşüncesi yitirildiği için her gün kıyametler kopmaktadır Müslüman beldelerde.
Müslümanlar kendilerine yabancı bir dünyanın kabul gördüğü biz zamanın içindedirler. Hal böyle olunca ne kendilerini ne de dünyayı hakkıyla tanıyabildiler. Kendilerini hakkıyla tanıyamadılar, çünkü modern gereklere uygun olarak kurulmuş toplumsal düzen onları çepeçevre sarmıştır. Dünyayı hakkıyla tanıyamadılar, çünkü dünyayı doğru değerlendirebilmek için gerekli olan bilgi, bilinç ve duygular kaybolmuştur.
Modern hukuk temelini aydınlanma düşüncesinden almıştır ve bu nedenle aydınlanma düşüncesinin -başta bütüncül adalet anlayışına aykırı, her şeyi parçalamaya yönelik özelliği olmak üzere- bütün kodlarını içinde barındırmaktadır.
Her şeyden önce bu durum onları ikiyüzlü olmaya zorlamaktadır. Dinin yasakladığı bir fiilin yurttaş olarak yerine getirilme veya yurttaşlığın tabi olduğu hukuk normlarına göre yasak sayılan bir fiilin dinen yerine getirilme zorunluluğu varsa o takdirde yaşanılan bu durumun kişiler üzerinde oldukça fazla olumsuz yansımaları olacaktır: Haksızlığa uğramışlık duygusu… Haktan yoksun bırakılmak duygusu… Suçluluk psikolojisi… İkinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmuşluk algısının yerleşmesi…
Hakk’ın hakkının gözetilmediği bir dünyada halkın hakkının gözetilmesi mümkün mü? Yine de, içinde bulunulan dönemin zorluklarını bir şekilde aşmak gerek. Okuyarak, araştırarak, istişare ederek… Tefekküre büyük zaman ayırarak… Birçok şeyden özveride bulunarak…
Müslüman’a düşen, Allah’ın doğuştan kendisine vermiş olduğu hakları bilmek, korumak ve bu haklara müdahale edildiği takdirde onun mücadelesini vermektir. Haklara müdahale halinde, kendilerini güçlü görenlere karşı, onurlu bir mücadele hem yaşanılan dönemde hem de geleceğin dünyası için önemli izler bırakacaktır. Hakk’ı tanıyanlar Hakk’ın hatırını başkalarının hatırına feda etmez. Varsın başkalarının hatırı kırılsın, hak ayakta kalsın yeter ki. Ancak hak arayışının hiç bir zaman meşru yolların dışına taşmaması gerek. Sözde hak talebinde bulunmak adına şiddet yolunun tercih edilmesini İslam kabul etmez.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
İslamilik Endeksi Ne Kadar İnsanidir
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar- Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni-II-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Şairlerin ve Tüm Vicdan Sahiplerinin Filistin İçin Küresel İntifada Çağrısı
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.