Şimdiye kadar 11 Eylül sonrası (Post 9/11) ile sinema filmleri arasındaki bağa vurgu yapan filmleri değerlendirdiğimiz yazılarda, bu konuda yeterince çalışma olmadığını, var olan çalışmaların ise sınırlı sayıda olduğunu belirtmek de fayda var. 11 Eylül 2001’den on yıl sonrasında ise makale, tez, kitap başta olmak üzere pek çok çalışma yapıldığı görülür. Hollywood Sinemasında Oryantalizm adlı çalışma bu alanda Türkiye’de yapılmış ilk tez çalışması niteliğindedir. Hilal Erkan’ın yazdığı bu tez sonradan kitaba dönüştürülür. Konuyla ilgili çeviri çalışmalarının alana katkısı ise son derece elzemdir.
Tüm bu çalışmalarla birlikte bizim bu yazı dizisinden muradımız, 11 Eylül’ü dünya sinemaları ölçeğinde ele alıp ülke sinemaları ve yönetmen sinemalarında bu konuyu irdeleyen yapımların neler olduğunu ortaya koymaktır.
Bunu ortaya koyarken de yönetmenlerin bakış açılarında ve yaklaşımlarındaki farklılık veya benzerliklerini analiz etmeyi amaç edindik. Bu konuda film üretimine girişen yönetmenlerin düşünsel, kültürel, siyasal ve toplumsal bakış açılarının beyazperdeye nasıl yansıtıldığına odaklanarak, konuyla ilgili birçok filmin bibliyografyasını çıkartmayı, meseleyi olabildiğince geniş bir pencereden ele almayı amaçladık.
Bu teşebbüsümüz sinema alanında yeni değildir elbet. Daha evvelden bu konuda uluslararası çapta önemli eserlerin karşımıza çıktığını söylemeliyim. Bu alandaki en önemli çalışmalardan biri Jack G. Shaheen tarafından kaleme alınmıştır. Guilty: Hollywood’s Verdict on Arabs After 9/11 ile Reel Bad Arabs: How Hollywood Vilifies a People adlı iki eser, Lübnan asıllı iletişimci Shaheen’in öne çıkan çalışmaları arasındadır. Yine Robert Cettl’in 2008’de kaleme aldığı Amerikan Sinemasında Terörizm: 1960-2008 Arası Analitik Bir Filmografi (Terrorism in American Cinema: An Analytical Filmography, 1960-2008) ve Kerem Bayraktaroğlu’nun (2018) eseri, 11 Eylül sonrası sinema üzerine yazılan temel kaynaklar arasında gelir. Bu konuda Türkiye’den bir yazarın, 11 Eylül Sonrası Sinemada Müslüman Dünya: 2001-2011 Arası Eleştirel Bir Çalışma (The Muslim World in Post 9/11 American Cinema: A Critical Study, 2001-2011) adlı eseri kaleme alması son derece dikkat çekicidir. 11 Eylül’den sonraki ilk on yıla odaklanan bu kitap, adından da anlaşılacağı üzere filmleri eleştirel açıdan analiz etmektedir. Amerikan sinemasındaki Müslümanların portrelerini çeşitli açılardan inceleyen yazar, 11 Eylül öncesi ve sonrası filmlerin karşılaştırmasını yapar. Biz de kaleme aldığımız yazıları 11 Eylül 2001 sonrasını esas alarak başlattık ancak zaman zaman sinemada İslam’ın ve Müslümanların temsilinin yeni bir durum olmadığını, 11 Eylül öncesinde de İslam’ı ve Müslümanları olumsuz açıdan tasvir eden pek çok yapımın dünya sinema tarihinde yer aldığını gördük. İlerleyen yazılarımızda ise bu filmlerin nelere değindiğine yer ayırmayı düşünmekteyiz. Bu anlamda odaklandığımız konu, zaman zaman farklı temalara, alanlara doğru yönelse de asıl amacımızın 11 Eylül öncesi ve sonrası sinemada İslam’la ve Müslümanlarla ilgili yapımlara yoğunlaşmak olduğunun altını çizmek gerek.
Sinema filmleri ile 11 Eylül arasındaki bağ, belki şimdiye kadar baktığımızın ya da yorumladığımızın çok ötesinde anlamlar ve temalar da içerebilir. Bu açıdan bakıldığında Hindistan asıllı kadın yönetmen Mira Nair’in Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist, 2012) filmi de farklı okumalar içerebilir. Ancak bu film 11 Eylül sonrası diaspora, farklı kimlikler ve kültürler, radikal İslam ve köktendincilik mefhumuna göndermeler içerir. Zaten 11 Eylül sonrası sinema filmlerinin önemli bir kısmı, doğulu kategorisine radikal İslam’ı ve Müslümanları konumlandırır, bu anlatı üzerinden seyircinin dikkatini çekme amacı güder.
Muhsin Hamid’in kitabından uyarlanan Zoraki Radikal, ilginç bir sekansla başlar. Sinema salonundan çıkanlar, Süheyb Mansur’un Bol (2011) filmini seyretmiş ve filmin, cesur konuları ele aldığını tartışırlar. Bunlardan biri Amerikalı Profesör Anse Rainier (Gary Richardson) silahlı bir örgütün mensuplarınca kaçırılır. Profesörü kurtarmak için Lahor’a ajanlar gönderilir ve suçluların kimliği araştırılır. Militanlar tarafından çekilen görüntüler ABD büyükelçiliğine ulaştırılır, masum sivilleri hedef alanlara karşı bir operasyon başlatılır. Bu eylemi kimin yaptığı belli olmasa da öncesinden medya yoluyla alışık olduğumuz görüntüler bizi radikal örgütler üzerine yoğunlaştırır. Jack Shaheen, bu konuda, film dili ve stratejisinin bizi, daha evvelden damgalanmış insanlara zaten götüreceğini söyler ki burada haksız sayılmaz. Çünkü Afganistanlılar, Pakistanlılar veya Hindistanlılar kaçırılma olayının asıl mensupları değilseler de radikal unsurların yer aldığı bir coğrafyada şüpheli konumuna yerleştirilirler. Olayın gerçekçi kılınması adına devreye gazetelerden alınan haberler eklenir. Ve sonunda tüm şüpheler Lahor Üniversitesi’ndeki Changez Khan (Cengiz olarak zikredeceğim) üzerinde yoğunlaşır. Bunun nedeni ise Qawwali partisinde Cengiz’in şüpheli bir telefon görüşmesi yapmasına bağlanır (Qawwali sözcüğü, Hindistan ve Pakistan’da, dinleyicileri dinî bir coşku durumuna, yani Allah’la manevi bir birliğe götürmeyi amaçlayan enerjik bir müzik performansıdır. Bu müzik, 20. yüzyılın sonlarında Güney Asya dışında da popüler hale gelmeye başlar). Amardeep Singh (2018) burada yönetmen Nair’in, filmin açılış sekansını ve sonrasında devam eden operasyon sürecini, Hamid’in romanından farklı biçimde ele alıp karmaşık bir anlatımı tercih ettiğine yer verir. Bu karmaşık anlatı sürecine Lahor’un gizemli ortamı ve Doğuluların tuhaf bakışlarının da dâhil edildiğini söylemeden geçmemeliyiz.
Cengiz ile görüşmeye giden Bobby, onun radikal görüşlere meyilli olup olmadığını araştıran gazeteci görünümlü bir CIA ajanıdır. Cengiz’in görüşlerini ve siyasal tutumlarını öğrendiğinde ise onun geçmişte neler yaşadığına tanıklık eder. Diasporayı bu filmin ana eksenine konumlandıran yönetmen, Cengiz karakteriyle diasporanın (sürgün) 11 Eylül olayları esnası ve sonrasında bıraktığı tahribata parmak basar. Bu olaylardan sonra ABD’ye ya da Avrupa’ya seyahat eden ya da orada yaşayanlar ötekileştirme, dışlanma ve tecrit edilme ile karşı karşıya kalırlar. Bu olayı gerçekleştiren kişilerle aynı inancı taşımak veya onlarla aynı etnik kimliğe sahip olmak, diasporayı adeta bir cehenneme çevirir.
Cengiz için Amerika bir sürgüne dönüştüğünde, filmin adının da niçin “Zoraki Radikal” olduğunu idrak etmeye başlarız. Saldırılarla sadece Cengiz değil, Doğulular ve Müslümanlar da sorumlu tutulur ve “Usame”lerden ülkeyi terk etmeleri istenir. Cengiz ise sevgi beslediği Erica için “başka/öteki bir adam” olarak görülmeye başlanır. Cengiz’le aynı işyerinde çalışan Siyahî bir karakterin ona, sakallı olmasının etraftakileri korkuttuğunu söylemesi ise bir hayli ilginçtir. Çünkü sakallı olmak Batılıların korkuya kapılmasına sebep olur. Sıradan bir insanı molla gibi gösterip onun damgalanmasına kadar götüren ötekileştirilme süreci hakkında bilgiler aktarır. Geçmiş ve şimdi arasında yer değiştiren filmin öyküsü de, ılımlı (seküler) düşünceye sahip bir insanın, radikal düşüncelere nasıl meylettiğini izleyiciye gösterir.
ABD sokakları sadece Cengiz için değil, tuhaf görünümlü Arapların da ihbar edildiği bir mekâna dönüşür. Polislerle her karşılaştığında alaşağı edilip üzerinin aranması Cengiz karakterini yavaş yavaş radikalleşmeye itecek ve ABD’den nefret etmeye dönüştürecek, Erica tarafından damgalanmak ise bardağı taşıran son damla olacaktır.
Yönetmen Mira Nair, insanların daha sonradan yanlış tutum ve önyargılardan dolayı dünya görüşlerinin değişimine ışık tutmaya çalışır. Bunu yaparken de radikal fikirlerin yaygınlaşmasında sistemin sorunlu bakış açısına ve Doğuluların terörist kategorisine niçin itildiğini anlatır. Ancak bir yandan sistem eleştirisi ve diasporadaki zulümlere yer veren yönetmen, dolaylı olarak Amerikan Rüyasını olumlayan bir portre çizer. ABD’nin sempati duyulan bir ülke olduğu ancak bunun aksine teröristlerden ya da terörizmin doğduğu Pakistan ve Hindistan’dan nefret edildiği bilincine de kapı aralar. Üçüncü dünyaya ait yönetmen Mira Nair, zaman zaman Avrupa-merkezci bir zihniyete bürünme gayreti içerisindedir. Bunu ise en çok kaotik Doğu tasvirinde ve tuhaf görünümlü Doğulu betimlemelerinde görürüz. Kameraya yansıyan görüntülerde şiddete ve anarşiye meyilli olan Doğuluların niçin bunu yaptığını tam olarak anlayamadığımız bir anlatımın tercih edilmesi de son derece sorunludur. Bu da bize, Doğu’nun sadece Batılı yönetmenler eliyle değil; Batı’da eğitim almış Doğulu aklın Batılı perspektiften bir dünya okuması gerçekleştirdiğine götürür.
Cengiz 2002’de İstanbul’a geldiğinde, kendi iç dünyasını yeniden gözden geçirir ve bir arayış içindedir. Bu arayışın sonunda kendisini ABD imparatorluğunun bir yeniçerisi gibi görür ve ABD’de kendisini esir alan sistemden bağını kopardığında özgürlüğüne yeniden kavuşacağını hayal eder. Bir anlamıyla Cengiz, içinde yaşadığı tozpembe dünyanın kendisini mankurtlaştırdığını idrak eder, bu yüzden asıl vatanına dönmesi gerektiğine kanaat getirir. Lahor’a geri dönüp üniversitedeki öğrencilerine Pakistan Rüyaları olup olmadığını soran Cengiz, büyük bir değişim geçirdiğinin işaretlerini verir. Başka bir ülkede rüya görmek isteyenleri kendi topraklarının umudu olmaya, kendi ülkelerinin hayallerini görmeye davet eder.
Filmin sonlarında ise önyargıların insanları anlamada ne kadar büyük bir silah olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Aslında şiddeti ve kaosu ortadan kaldırma amacı olan Cengiz, Bobby tarafından cihatçı bir militan gibi düşünülür.
Cengiz, ne Batı’da ne de Doğu’da damgalanmaktan kurtulsa da öfkesini içine atar ve etrafındakilere sükûnet çağrısı yapar. Bu yönüyle de filmin, barışı koruma ve şiddeti önleme adına hem Batılı hem de Doğulu dünyaya mesaj verdiğini düşünmek mümkündür.
“Doğu” ve “Batı” iki farklı yön gibi gözükür bize. Oysa bunun hayalî kurgular olduğu hep söylenegelir. Mira Nair, bu filmiyle kimlik değişikliklerine odaklanan çeşitli hikâyeler ortaya koyuyor. Yönetmenin ABD’de edindiği deneyimlerin bir birleşimi olarak filminin odak noktasına, marjinal bir konuma gelen diasporadaki insanların hayatını yerleştirdiği görülür.
Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusunun 11 Eylül’le ilgili bazı yapımlarda da adı geçer. Riz Ahmed’in (Cengiz) 11 Eylül ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili Kapalı Devre (2013), Dört Aslan (2010), Guantanamo Yolu (2006) ve Path to 9/11 (2006) filmlerinde görev aldığını, Mira Nair’in de 11 Eylül’le ilgili 11’09”01 adlı yapımda bir kısa film çalışmasının yer aldığını ekleyerek sözümüzü tamamlayalım.
Kaynaklar
Dunja M. Mohr ve Birgit Däwes (2016), Radical Planes? 9/11 and Patterns of Continuity, Brill/Rodopi Yayınları.
Amardeep Singh (2018). The Films of Mira Nair: Diaspora Verite. Mississippi Üniversitesi Yayınları
Zsanett Varga (2018).“The Diasporic Cinema Of Mira Nair”, Americana E-Journal, C. 14, S. 2, Kasım 2018.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
Diasporada Zoraki Radikal Olmak: Mira Nair Sinemasına Giriş
Şimdiye kadar 11 Eylül sonrası (Post 9/11) ile sinema filmleri arasındaki bağa vurgu yapan filmleri değerlendirdiğimiz yazılarda, bu konuda yeterince çalışma olmadığını, var olan çalışmaların ise sınırlı sayıda olduğunu belirtmek de fayda var. 11 Eylül 2001’den on yıl sonrasında ise makale, tez, kitap başta olmak üzere pek çok çalışma yapıldığı görülür. Hollywood Sinemasında Oryantalizm adlı çalışma bu alanda Türkiye’de yapılmış ilk tez çalışması niteliğindedir. Hilal Erkan’ın yazdığı bu tez sonradan kitaba dönüştürülür. Konuyla ilgili çeviri çalışmalarının alana katkısı ise son derece elzemdir.
Bunu ortaya koyarken de yönetmenlerin bakış açılarında ve yaklaşımlarındaki farklılık veya benzerliklerini analiz etmeyi amaç edindik. Bu konuda film üretimine girişen yönetmenlerin düşünsel, kültürel, siyasal ve toplumsal bakış açılarının beyazperdeye nasıl yansıtıldığına odaklanarak, konuyla ilgili birçok filmin bibliyografyasını çıkartmayı, meseleyi olabildiğince geniş bir pencereden ele almayı amaçladık.
Bu teşebbüsümüz sinema alanında yeni değildir elbet. Daha evvelden bu konuda uluslararası çapta önemli eserlerin karşımıza çıktığını söylemeliyim. Bu alandaki en önemli çalışmalardan biri Jack G. Shaheen tarafından kaleme alınmıştır. Guilty: Hollywood’s Verdict on Arabs After 9/11 ile Reel Bad Arabs: How Hollywood Vilifies a People adlı iki eser, Lübnan asıllı iletişimci Shaheen’in öne çıkan çalışmaları arasındadır. Yine Robert Cettl’in 2008’de kaleme aldığı Amerikan Sinemasında Terörizm: 1960-2008 Arası Analitik Bir Filmografi (Terrorism in American Cinema: An Analytical Filmography, 1960-2008) ve Kerem Bayraktaroğlu’nun (2018) eseri, 11 Eylül sonrası sinema üzerine yazılan temel kaynaklar arasında gelir. Bu konuda Türkiye’den bir yazarın, 11 Eylül Sonrası Sinemada Müslüman Dünya: 2001-2011 Arası Eleştirel Bir Çalışma (The Muslim World in Post 9/11 American Cinema: A Critical Study, 2001-2011) adlı eseri kaleme alması son derece dikkat çekicidir. 11 Eylül’den sonraki ilk on yıla odaklanan bu kitap, adından da anlaşılacağı üzere filmleri eleştirel açıdan analiz etmektedir. Amerikan sinemasındaki Müslümanların portrelerini çeşitli açılardan inceleyen yazar, 11 Eylül öncesi ve sonrası filmlerin karşılaştırmasını yapar. Biz de kaleme aldığımız yazıları 11 Eylül 2001 sonrasını esas alarak başlattık ancak zaman zaman sinemada İslam’ın ve Müslümanların temsilinin yeni bir durum olmadığını, 11 Eylül öncesinde de İslam’ı ve Müslümanları olumsuz açıdan tasvir eden pek çok yapımın dünya sinema tarihinde yer aldığını gördük. İlerleyen yazılarımızda ise bu filmlerin nelere değindiğine yer ayırmayı düşünmekteyiz. Bu anlamda odaklandığımız konu, zaman zaman farklı temalara, alanlara doğru yönelse de asıl amacımızın 11 Eylül öncesi ve sonrası sinemada İslam’la ve Müslümanlarla ilgili yapımlara yoğunlaşmak olduğunun altını çizmek gerek.
Sinema filmleri ile 11 Eylül arasındaki bağ, belki şimdiye kadar baktığımızın ya da yorumladığımızın çok ötesinde anlamlar ve temalar da içerebilir. Bu açıdan bakıldığında Hindistan asıllı kadın yönetmen Mira Nair’in Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist, 2012) filmi de farklı okumalar içerebilir. Ancak bu film 11 Eylül sonrası diaspora, farklı kimlikler ve kültürler, radikal İslam ve köktendincilik mefhumuna göndermeler içerir. Zaten 11 Eylül sonrası sinema filmlerinin önemli bir kısmı, doğulu kategorisine radikal İslam’ı ve Müslümanları konumlandırır, bu anlatı üzerinden seyircinin dikkatini çekme amacı güder.
Muhsin Hamid’in kitabından uyarlanan Zoraki Radikal, ilginç bir sekansla başlar. Sinema salonundan çıkanlar, Süheyb Mansur’un Bol (2011) filmini seyretmiş ve filmin, cesur konuları ele aldığını tartışırlar. Bunlardan biri Amerikalı Profesör Anse Rainier (Gary Richardson) silahlı bir örgütün mensuplarınca kaçırılır. Profesörü kurtarmak için Lahor’a ajanlar gönderilir ve suçluların kimliği araştırılır. Militanlar tarafından çekilen görüntüler ABD büyükelçiliğine ulaştırılır, masum sivilleri hedef alanlara karşı bir operasyon başlatılır. Bu eylemi kimin yaptığı belli olmasa da öncesinden medya yoluyla alışık olduğumuz görüntüler bizi radikal örgütler üzerine yoğunlaştırır. Jack Shaheen, bu konuda, film dili ve stratejisinin bizi, daha evvelden damgalanmış insanlara zaten götüreceğini söyler ki burada haksız sayılmaz. Çünkü Afganistanlılar, Pakistanlılar veya Hindistanlılar kaçırılma olayının asıl mensupları değilseler de radikal unsurların yer aldığı bir coğrafyada şüpheli konumuna yerleştirilirler. Olayın gerçekçi kılınması adına devreye gazetelerden alınan haberler eklenir. Ve sonunda tüm şüpheler Lahor Üniversitesi’ndeki Changez Khan (Cengiz olarak zikredeceğim) üzerinde yoğunlaşır. Bunun nedeni ise Qawwali partisinde Cengiz’in şüpheli bir telefon görüşmesi yapmasına bağlanır (Qawwali sözcüğü, Hindistan ve Pakistan’da, dinleyicileri dinî bir coşku durumuna, yani Allah’la manevi bir birliğe götürmeyi amaçlayan enerjik bir müzik performansıdır. Bu müzik, 20. yüzyılın sonlarında Güney Asya dışında da popüler hale gelmeye başlar). Amardeep Singh (2018) burada yönetmen Nair’in, filmin açılış sekansını ve sonrasında devam eden operasyon sürecini, Hamid’in romanından farklı biçimde ele alıp karmaşık bir anlatımı tercih ettiğine yer verir. Bu karmaşık anlatı sürecine Lahor’un gizemli ortamı ve Doğuluların tuhaf bakışlarının da dâhil edildiğini söylemeden geçmemeliyiz.
Cengiz ile görüşmeye giden Bobby, onun radikal görüşlere meyilli olup olmadığını araştıran gazeteci görünümlü bir CIA ajanıdır. Cengiz’in görüşlerini ve siyasal tutumlarını öğrendiğinde ise onun geçmişte neler yaşadığına tanıklık eder. Diasporayı bu filmin ana eksenine konumlandıran yönetmen, Cengiz karakteriyle diasporanın (sürgün) 11 Eylül olayları esnası ve sonrasında bıraktığı tahribata parmak basar. Bu olaylardan sonra ABD’ye ya da Avrupa’ya seyahat eden ya da orada yaşayanlar ötekileştirme, dışlanma ve tecrit edilme ile karşı karşıya kalırlar. Bu olayı gerçekleştiren kişilerle aynı inancı taşımak veya onlarla aynı etnik kimliğe sahip olmak, diasporayı adeta bir cehenneme çevirir.
Cengiz için Amerika bir sürgüne dönüştüğünde, filmin adının da niçin “Zoraki Radikal” olduğunu idrak etmeye başlarız. Saldırılarla sadece Cengiz değil, Doğulular ve Müslümanlar da sorumlu tutulur ve “Usame”lerden ülkeyi terk etmeleri istenir. Cengiz ise sevgi beslediği Erica için “başka/öteki bir adam” olarak görülmeye başlanır. Cengiz’le aynı işyerinde çalışan Siyahî bir karakterin ona, sakallı olmasının etraftakileri korkuttuğunu söylemesi ise bir hayli ilginçtir. Çünkü sakallı olmak Batılıların korkuya kapılmasına sebep olur. Sıradan bir insanı molla gibi gösterip onun damgalanmasına kadar götüren ötekileştirilme süreci hakkında bilgiler aktarır. Geçmiş ve şimdi arasında yer değiştiren filmin öyküsü de, ılımlı (seküler) düşünceye sahip bir insanın, radikal düşüncelere nasıl meylettiğini izleyiciye gösterir.
ABD sokakları sadece Cengiz için değil, tuhaf görünümlü Arapların da ihbar edildiği bir mekâna dönüşür. Polislerle her karşılaştığında alaşağı edilip üzerinin aranması Cengiz karakterini yavaş yavaş radikalleşmeye itecek ve ABD’den nefret etmeye dönüştürecek, Erica tarafından damgalanmak ise bardağı taşıran son damla olacaktır.
Yönetmen Mira Nair, insanların daha sonradan yanlış tutum ve önyargılardan dolayı dünya görüşlerinin değişimine ışık tutmaya çalışır. Bunu yaparken de radikal fikirlerin yaygınlaşmasında sistemin sorunlu bakış açısına ve Doğuluların terörist kategorisine niçin itildiğini anlatır. Ancak bir yandan sistem eleştirisi ve diasporadaki zulümlere yer veren yönetmen, dolaylı olarak Amerikan Rüyasını olumlayan bir portre çizer. ABD’nin sempati duyulan bir ülke olduğu ancak bunun aksine teröristlerden ya da terörizmin doğduğu Pakistan ve Hindistan’dan nefret edildiği bilincine de kapı aralar. Üçüncü dünyaya ait yönetmen Mira Nair, zaman zaman Avrupa-merkezci bir zihniyete bürünme gayreti içerisindedir. Bunu ise en çok kaotik Doğu tasvirinde ve tuhaf görünümlü Doğulu betimlemelerinde görürüz. Kameraya yansıyan görüntülerde şiddete ve anarşiye meyilli olan Doğuluların niçin bunu yaptığını tam olarak anlayamadığımız bir anlatımın tercih edilmesi de son derece sorunludur. Bu da bize, Doğu’nun sadece Batılı yönetmenler eliyle değil; Batı’da eğitim almış Doğulu aklın Batılı perspektiften bir dünya okuması gerçekleştirdiğine götürür.
Cengiz 2002’de İstanbul’a geldiğinde, kendi iç dünyasını yeniden gözden geçirir ve bir arayış içindedir. Bu arayışın sonunda kendisini ABD imparatorluğunun bir yeniçerisi gibi görür ve ABD’de kendisini esir alan sistemden bağını kopardığında özgürlüğüne yeniden kavuşacağını hayal eder. Bir anlamıyla Cengiz, içinde yaşadığı tozpembe dünyanın kendisini mankurtlaştırdığını idrak eder, bu yüzden asıl vatanına dönmesi gerektiğine kanaat getirir. Lahor’a geri dönüp üniversitedeki öğrencilerine Pakistan Rüyaları olup olmadığını soran Cengiz, büyük bir değişim geçirdiğinin işaretlerini verir. Başka bir ülkede rüya görmek isteyenleri kendi topraklarının umudu olmaya, kendi ülkelerinin hayallerini görmeye davet eder.
Cengiz, ne Batı’da ne de Doğu’da damgalanmaktan kurtulsa da öfkesini içine atar ve etrafındakilere sükûnet çağrısı yapar. Bu yönüyle de filmin, barışı koruma ve şiddeti önleme adına hem Batılı hem de Doğulu dünyaya mesaj verdiğini düşünmek mümkündür.
“Doğu” ve “Batı” iki farklı yön gibi gözükür bize. Oysa bunun hayalî kurgular olduğu hep söylenegelir. Mira Nair, bu filmiyle kimlik değişikliklerine odaklanan çeşitli hikâyeler ortaya koyuyor. Yönetmenin ABD’de edindiği deneyimlerin bir birleşimi olarak filminin odak noktasına, marjinal bir konuma gelen diasporadaki insanların hayatını yerleştirdiği görülür.
Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusunun 11 Eylül’le ilgili bazı yapımlarda da adı geçer. Riz Ahmed’in (Cengiz) 11 Eylül ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili Kapalı Devre (2013), Dört Aslan (2010), Guantanamo Yolu (2006) ve Path to 9/11 (2006) filmlerinde görev aldığını, Mira Nair’in de 11 Eylül’le ilgili 11’09”01 adlı yapımda bir kısa film çalışmasının yer aldığını ekleyerek sözümüzü tamamlayalım.
Kaynaklar
Dunja M. Mohr ve Birgit Däwes (2016), Radical Planes? 9/11 and Patterns of Continuity, Brill/Rodopi Yayınları.
Amardeep Singh (2018). The Films of Mira Nair: Diaspora Verite. Mississippi Üniversitesi Yayınları
Zsanett Varga (2018).“The Diasporic Cinema Of Mira Nair”, Americana E-Journal, C. 14, S. 2, Kasım 2018.
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Kurtlukta Düşeni Yemek Kanundur
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir