Yeryüzünde söz sahibi olmak isteyen insanın ihtirası, en güzel sözü kabullenmesine mâni olmuş, bu mânia Allah’a itaat etmesinin önüne geçmiştir. Kendisine muktedir olamayan insan, kaba güç ve dayatma ile insanlığı abluka altına almış, zalimliği ile zorbalıkla Allah’ın arzında hâkimiyet kurmaya çalışmıştır.
İdaresinden mesul olduğu alanlarda, hayra davet eden, iyiliği yaşam tarzı haline getiren ve var olan kötülüğü de etkisiz hale getirmesi gerekirken; bu mesuliyetini unutmuş, ihtiraslarının kurbanı olmuştur. Öyle ki heva ve hevesini mutlaklaştırarak iktidar alanları oluşturmaya başlamıştır.
Verilen imkânların âlemlerin rabbi olan Allah tarafından verildiğini unutmakla işe başladı insan. Kendi ilmi sayesinde verildiğini iddia ederek haklılığına gerekçe üretmeye çalıştı. Kevnî ayetlerden taklit ettiği keşifleriyle müstağnileştikçe müstağnileşti. Ve azmaya başladı. Dizginlenemez bir azgınlıkla… Gem vurmaya kalkışanları ezip geçme pahasına… Ateş saça saça, kıvılcım çaka çaka daldı insanlığın arasına. Doyumsuzluk gözünü bürüdü. Ağlar attı hemcinslerinin üzerine köleleştirmek için, yasalar çıkardı düşünmenin önüne set çekmek için, “ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim” diye tehditler savurdu korkutmak için, canı çıkası nasıl ölçüp biçti, hesap yaptı, kitap yazdı rahman olan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmemek için. “Ben de öldürür ve diriltirim” dedi ama güneşi batıdan doğmadı bir türlü. Bu başarısızlık onu iyice çıldırttı, yaktı heva ateşini muktedir olamamanın verdiği acziyetle… Hevanın iktidar alanından sıyrılıp Allah’ın hâkimiyetine ram olan hemcinsinin karşısında çaresizlikle açtı çukurlarını, yaktı ateşlerini “tek aziz olan Allah’a iman ediyoruz” diyenleri yakmak için; iktidar alanı oluşturmak için.
Yetmedi… Oturduğu makamda idareci olduğunu unutunca “es-Sultan-u zillullahi fi’l-ard” iddiasında bulunmaya, uyarıcılara kapıyı kapatıp eleştirilere kulağını tıkamaya başladı. Sesini duyurmak için haykırmak isteyenleri darağaçlarında sallandırıp hapislerde çürüterek korku üzerinden egemenlik oluşturmaya çalıştı. Telekulaklarla, panoptikonlarla dehşet saçarak korku psikolojisi üzerinden ayakta kalmaya çalıştı.
“Zulmedenlerin nasıl bir inkılapla devrilecekleri” ayetlerini duyamaz oldular ve azgınlıklarının kabarttığı azgın dalgalar arasında boğulurken, âlemlerin rabbinin hâkimiyetine boyun eğdiler, secde etmek istediler lakin edemediler, kalpleri yumuşamış, o mağrur başları öne eğilmişti ama taşlaşmıştı bedenleri, alevlendirilmişti ateşleri dünyadan getirdikleri iktidar ateşiyle.
Kendilerine güç yetirilemeyeceğini sanmışlardı, nasıl olsa kuşlar gibi uçabiliyor, balıklar gibi yüzebiliyor, uzayda güç gösterisi yapabiliyor, yeryüzünün devasa kaynaklarının başını tutuyorlardı. Var mıydı karşılarına çıkacak olan?.. Hoyratça savurdukları güçlerinin bir gün biteceğini ve hor gördükleri hemcinslerine yaptıkları zulmün altında ezileceklerini hesap edememişlerdi. Gün gelip devran dönecek, telafisi mümkün olmayan o büyük günde ezildikçe ezilecek, küçüldükçe küçülecek, kaçacak yer arayacaklar lakin hâkimiyeti altına giremedikleri Allah’ın huzurundan başka yer bulamayacaklar. Dar etmişlerdi dünyayı Allah’ın kullarına, egemenlikleri altında dikte etmişlerdi insanlığa nankörlüğü. Piramitlerin inşasında canını çıkardıkları insanların ahı yerde mi kalacaktı. Zalim Neron ölecekti de Roma bâki mi kalacaktı. Ebu Leheb’in eli gün gelip kuruyacak, söz sahibi olmak için kazandığı ne malı ne yandaşları ne de iktidarı fayda sağlayacaktı. Allah, o tek başına yarattığı, fıtratını bozmuş, azmış adama hesabı soracak; “Hangi suçtan dolayı öldürüldü bu insanlar?” diye.
Haddini aşan insanın tahakküm sevdası onu öyle bir noktaya getirdi ki birbirini yiyen canavara dönüştü. Ne güldü ne güldürdü… Biraz daha servet, biraz daha yemek içmek refah pahasına… Mütevazı kalmak isteyene de dayattı ihtirasını tüketime karşı köleleştirerek. O mütecaviz tahakkümcü bilirdi ki mankurtlaştırmadığı, sürü psikolojisine sürüklemediği insan karşısında zorbalığı işe yaramayacak. Hakir gördükçe hükmedecek, hakir gördükçe köleleştirecek, hakir gördükçe kendisini muktedir görmeye devam edecekti. Acizleşmiş insanın karşısında kükremek her kişinin kârıydı; er kişi ise Allah’ın hâkimiyetine karşı gelen inatçı zorbanın karşısında durandı. Efdal olan; zalime, zulmetmemesi gerektiğini söyleyecek vus’ate sahip olmaktı. Sarayın zulmüne ortak olmak değil; saraydan adaletin ifa edileceği yönetimler çıkarmaktı. Davud’a seslenen Rabb’in uyarısına kulak verip emre amade olmaktı:
Ey Davud! Biz seni yeryüzüne halife yaptık. O halde İnsanlar arasında adaletle hükmet! Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. (Sâd, 26)
İnsanlık var olduğu müddetçe sürecektir zorbaların zorbalığı; zaman zaman kırılacaktır zorbanın sopası, yıkılacaktır tahtı, düşecektir tacı. Yeryüzünde kibriyle kabaran o mağrurları alacaktır toprak bağrına, hesap verecekleri o gün gelene kadar. Kabirlerinin ihtişamı, önlerinde el pençe duranların kandırıcılığı kurtaramayacak onları âlemlerin rabbi Allah’ın hesabından ve dahi onların azgınlaşmasına sebebiyet veren suskunları da…
İktidara talip olanların, adaleti gözetmediklerinde Allah’ın kudreti karşısında iktidarsız kalacaklarını bilmeleri veya hatırlamaları gerekmez mi ya da bir gün güç ve hegemonyalarının tükeneceğinin onlara hatırlatılması gerekmez mi? Gezip dolaştığımızda görmüyor muyuz o zalimlerden arta kalan izleri? Dikkatlerimizi buna çekmiyor mu âlemlerin rabbi olan Allah? Resullerini bu temayülden sakındırmıyor mu âlemlerin rabbi olan Allah? Hangi hırs bürüdü ki gözleri, Allah’ın verdiği imkânları emr-i bil mâ’ruf nehy-i ani’l-münker için kullanacakken; insanın insana kulluğu için kullanılır oldu? Gözlerden bu katarakt alınmadan da imkânlar iktidar alanları olmaktan kurtulamayacak gibi.
Lakin “Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır.Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadele, 21)
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
Hevanın İktidar Alanından Sıyrılmak
Yeryüzünde söz sahibi olmak isteyen insanın ihtirası, en güzel sözü kabullenmesine mâni olmuş, bu mânia Allah’a itaat etmesinin önüne geçmiştir. Kendisine muktedir olamayan insan, kaba güç ve dayatma ile insanlığı abluka altına almış, zalimliği ile zorbalıkla Allah’ın arzında hâkimiyet kurmaya çalışmıştır.
İdaresinden mesul olduğu alanlarda, hayra davet eden, iyiliği yaşam tarzı haline getiren ve var olan kötülüğü de etkisiz hale getirmesi gerekirken; bu mesuliyetini unutmuş, ihtiraslarının kurbanı olmuştur. Öyle ki heva ve hevesini mutlaklaştırarak iktidar alanları oluşturmaya başlamıştır.
Verilen imkânların âlemlerin rabbi olan Allah tarafından verildiğini unutmakla işe başladı insan. Kendi ilmi sayesinde verildiğini iddia ederek haklılığına gerekçe üretmeye çalıştı. Kevnî ayetlerden taklit ettiği keşifleriyle müstağnileştikçe müstağnileşti. Ve azmaya başladı. Dizginlenemez bir azgınlıkla… Gem vurmaya kalkışanları ezip geçme pahasına… Ateş saça saça, kıvılcım çaka çaka daldı insanlığın arasına. Doyumsuzluk gözünü bürüdü. Ağlar attı hemcinslerinin üzerine köleleştirmek için, yasalar çıkardı düşünmenin önüne set çekmek için, “ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim” diye tehditler savurdu korkutmak için, canı çıkası nasıl ölçüp biçti, hesap yaptı, kitap yazdı rahman olan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmemek için. “Ben de öldürür ve diriltirim” dedi ama güneşi batıdan doğmadı bir türlü. Bu başarısızlık onu iyice çıldırttı, yaktı heva ateşini muktedir olamamanın verdiği acziyetle… Hevanın iktidar alanından sıyrılıp Allah’ın hâkimiyetine ram olan hemcinsinin karşısında çaresizlikle açtı çukurlarını, yaktı ateşlerini “tek aziz olan Allah’a iman ediyoruz” diyenleri yakmak için; iktidar alanı oluşturmak için.
Yetmedi… Oturduğu makamda idareci olduğunu unutunca “es-Sultan-u zillullahi fi’l-ard” iddiasında bulunmaya, uyarıcılara kapıyı kapatıp eleştirilere kulağını tıkamaya başladı. Sesini duyurmak için haykırmak isteyenleri darağaçlarında sallandırıp hapislerde çürüterek korku üzerinden egemenlik oluşturmaya çalıştı. Telekulaklarla, panoptikonlarla dehşet saçarak korku psikolojisi üzerinden ayakta kalmaya çalıştı.
“Zulmedenlerin nasıl bir inkılapla devrilecekleri” ayetlerini duyamaz oldular ve azgınlıklarının kabarttığı azgın dalgalar arasında boğulurken, âlemlerin rabbinin hâkimiyetine boyun eğdiler, secde etmek istediler lakin edemediler, kalpleri yumuşamış, o mağrur başları öne eğilmişti ama taşlaşmıştı bedenleri, alevlendirilmişti ateşleri dünyadan getirdikleri iktidar ateşiyle.
Kendilerine güç yetirilemeyeceğini sanmışlardı, nasıl olsa kuşlar gibi uçabiliyor, balıklar gibi yüzebiliyor, uzayda güç gösterisi yapabiliyor, yeryüzünün devasa kaynaklarının başını tutuyorlardı. Var mıydı karşılarına çıkacak olan?.. Hoyratça savurdukları güçlerinin bir gün biteceğini ve hor gördükleri hemcinslerine yaptıkları zulmün altında ezileceklerini hesap edememişlerdi. Gün gelip devran dönecek, telafisi mümkün olmayan o büyük günde ezildikçe ezilecek, küçüldükçe küçülecek, kaçacak yer arayacaklar lakin hâkimiyeti altına giremedikleri Allah’ın huzurundan başka yer bulamayacaklar. Dar etmişlerdi dünyayı Allah’ın kullarına, egemenlikleri altında dikte etmişlerdi insanlığa nankörlüğü. Piramitlerin inşasında canını çıkardıkları insanların ahı yerde mi kalacaktı. Zalim Neron ölecekti de Roma bâki mi kalacaktı. Ebu Leheb’in eli gün gelip kuruyacak, söz sahibi olmak için kazandığı ne malı ne yandaşları ne de iktidarı fayda sağlayacaktı. Allah, o tek başına yarattığı, fıtratını bozmuş, azmış adama hesabı soracak; “Hangi suçtan dolayı öldürüldü bu insanlar?” diye.
Haddini aşan insanın tahakküm sevdası onu öyle bir noktaya getirdi ki birbirini yiyen canavara dönüştü. Ne güldü ne güldürdü… Biraz daha servet, biraz daha yemek içmek refah pahasına… Mütevazı kalmak isteyene de dayattı ihtirasını tüketime karşı köleleştirerek. O mütecaviz tahakkümcü bilirdi ki mankurtlaştırmadığı, sürü psikolojisine sürüklemediği insan karşısında zorbalığı işe yaramayacak. Hakir gördükçe hükmedecek, hakir gördükçe köleleştirecek, hakir gördükçe kendisini muktedir görmeye devam edecekti. Acizleşmiş insanın karşısında kükremek her kişinin kârıydı; er kişi ise Allah’ın hâkimiyetine karşı gelen inatçı zorbanın karşısında durandı. Efdal olan; zalime, zulmetmemesi gerektiğini söyleyecek vus’ate sahip olmaktı. Sarayın zulmüne ortak olmak değil; saraydan adaletin ifa edileceği yönetimler çıkarmaktı. Davud’a seslenen Rabb’in uyarısına kulak verip emre amade olmaktı:
Ey Davud! Biz seni yeryüzüne halife yaptık. O halde İnsanlar arasında adaletle hükmet! Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. (Sâd, 26)
İnsanlık var olduğu müddetçe sürecektir zorbaların zorbalığı; zaman zaman kırılacaktır zorbanın sopası, yıkılacaktır tahtı, düşecektir tacı. Yeryüzünde kibriyle kabaran o mağrurları alacaktır toprak bağrına, hesap verecekleri o gün gelene kadar. Kabirlerinin ihtişamı, önlerinde el pençe duranların kandırıcılığı kurtaramayacak onları âlemlerin rabbi Allah’ın hesabından ve dahi onların azgınlaşmasına sebebiyet veren suskunları da…
İktidara talip olanların, adaleti gözetmediklerinde Allah’ın kudreti karşısında iktidarsız kalacaklarını bilmeleri veya hatırlamaları gerekmez mi ya da bir gün güç ve hegemonyalarının tükeneceğinin onlara hatırlatılması gerekmez mi? Gezip dolaştığımızda görmüyor muyuz o zalimlerden arta kalan izleri? Dikkatlerimizi buna çekmiyor mu âlemlerin rabbi olan Allah? Resullerini bu temayülden sakındırmıyor mu âlemlerin rabbi olan Allah? Hangi hırs bürüdü ki gözleri, Allah’ın verdiği imkânları emr-i bil mâ’ruf nehy-i ani’l-münker için kullanacakken; insanın insana kulluğu için kullanılır oldu? Gözlerden bu katarakt alınmadan da imkânlar iktidar alanları olmaktan kurtulamayacak gibi.
Lakin “Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadele, 21)
İlgili Yazılar
Nasılsınız
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Tebliğde Anlatım Yöntemi ve Muhatabı Tanımanın Önemine Dair
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Geleneksel Masallar
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.