“Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm
Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara
bir rehber (olarak indirilmiş)tir.”
(Bakara Sûresi, 2. âyet)
“Kur’ân fayda vermez, samimiyet olmadıkça;
Samimiyet fayda vermez, Kur’ân’ı fıkhedip ona uymadıkça.”
(Semra Kürün ÇEKMEGİL)
“Vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
yolsuz, hedefsiz amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…”
(Halil CİBRAN)
Hata nerede? Nerede yanlış yaptık? Ve nerede yanlış yapmaya devam ediyoruz? Müslüman bir defa sokulduğu delikten ikinci defa sokulur muydu? Hatalarımızdan ders çıkaramadık mı yoksa?
Hangi soruyu sormalı doğru yerden başlamak için? Öyle ya doğru cevapların öncülü doğru soruları sormaktı.
Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleyince geri kalan tüm düğmeler yanlış iliklenecekti. Belki de doğru soruları sormak gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemekti. Yanlış bir sorunun getirisi bir cevap insanı doğru bir noktaya götürmeyeceği gibi belki olduğu konumdan daha zelil bir hâl almasını da sağlayacaktı.
Tüm sorular ve cevaplar bir kenarda dursun fakat durmayan bir şey var, o da içinde bulunduğumuz hâlden çok da memnun olmayışımız.
Kimi değiştirilen alfabe de, kimi yönetim sisteminde, kimi ilimlerin tasnif edilmesinde, kimi kadının sosyal hayata girmesinde, kimi ise aklı rafa bırakmada aradı problemi. Peki, problemi tanımlamaya çalışanlar ne kadar direndi bu hastalıklara? Ne kadar mücadele edebildi hoşnut olmadığı durumlarla? Ya da mücadele etmek istiyorlar mıydı gerçekten? Yoksa kelimeler üzerinden kendilerini tatmin mi ediyorlardı?
Vusûl, sözlükte ‘(bir yere) ulaşma, varma’ olarak geçmekte. Kadîm âlimler vusûlsüzlüğümüzün sebebini usûlsüzlüğümüze bağlamış. Peki, usûl nedir? Ne anlam ifade eder? Kelime ve kavramlar sözlükte durdukları gibi durmuyor mu hayatta? Çünkü sözlüğü açıp baktığımızda usûlün ‘(bir işte)yol, yöntem’ olduğunu göreceğiz. Öyleyse söz daha anlamlı hâle geliyor sözlük anlamları ile. İstediğimiz yere ulaşamamamızın (vusûlsüzlüğümüzün) sebebi, üzerinde gittiğimiz yolun yanlış (usûlsüzlüğümüz) olması.
Nasıl olur? Bunca insan bir yol, bir mücâdele uğruna vermedi mi hayatlarını? Hayatlarını verenleri haklı, ekmeğini yiyenleri ise yanlış kabul etmekle sorunu çözmüş olacak isek sözü daha fazla uzatmanın anlamsızlığı zihnimde dolanıp durmakta. Fakat bu kadar basit olmadığını biliyorum. Öyle diyordu ya Halil Cibran: “Yolcuya bakarak yolu tanıma. Yolu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.”
Yol problemi başlı başına bir problem olmasına rağmen yanlış yolda olmak da başka bir problemdir. Peki, bizim problemimiz hangisi? Ramazan Yazçiçek ‘yoldakilere işaretler’ dedi yola girmeden işaretleri tüketenler için.
Yoksa Halil Cibran’ın dediği gibi problem yolcunun yolsuz olması mı; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…
Belki de yolda olanların bir problemi daha vardı; samimiyet eksikliği. Değil mi ki katı olan her şey akışkan hâle, ardından buhar hâline dönüştü ve elde bir şey kalmadı. Yola çıkarken yanımıza aldığımız azıklar buhar olup havaya karıştı. Ya o ya bu dediğimiz tercihler arasında kaybettik vuslatı ama kendimizi her an yoldaymışçasına kandırmaya devam ederek.
Kur’ân fayda vermiyor ve vuslata erdiremiyorsa bu sorunun sebebi Kur’ân’da mı aranmalı yoksa hidâyete götürecek olan rehbere uymak yerine onu hevâ ve heveslerine alet ederek her yaptığı işin cevâzını bulan samimiyet yoksunu insanlarda mı?
Sorun, yolda ya da rehberde değil bizatihi yolcunun kendisinde aranmalı değil mi?! Ne kadar istiyor bu yolda yürümeyi? Bedel ödemeye ne kadar hazır? Ne kadar ermek istiyor vuslata? Vuslata erdirecek yolun gerektirdikleri bellidir. Fakat yol işaretlerini beğenmeyerek yeni yollar tayin edenler vuslatından olmuş olacak ve varacakları yer bekledikleri yer olmayacaktır.
‘Bu yol güllerle ve fesleğenlerle süslenmiş bir yol değil; bu yola girenler parayı, makamı, mevkiiyi unutsun bu yolda yalnızca Allah’ın rızası vardır’ diyen Seyyid Kutub inşallah vuslatına ermiştir. Onun usûlü; Kur’ân’ın gölgesinde bir hayat yaşamak ve Allah’ın razı olmayacağı tek bir belgenin altına bile imza atmamaktı. Gayret ondan takdir ise Allah’tandır.
Peki, Kutub’un ismini diline pelesenk edenler ne kadar samimi dâvâlarında? Dillerinde tükettikleri ve hayatlarına yaşayacak bir şey bırakmadıkları hakikatlerine ne kadar sadakat gösteriyorlar? Ya da hiçbir emek sarf etmeksizin, harcayıp durdukları mücadele insanlarının ortaya koyduğu birikimin kaçta kaçına ortaklar?
Evet, bir yerlerde hata var! Çünkü dilde bu kadar güzel konuşulup hayat sahasında bu kadar çarpık yaşanan bir değerler sistemi bizim hayatımızı ıslah değil ancak ifsat eder.
‘Kur’ân fayda vermez samimiyet olmadıkça!’ Ne kadar doğru değil mi? Nasıl ki yediğimiz yemek boğazımızdan aşağı inip midemize ulaşmadıkça doyum hissi hâsıl olmuyorsa samimiyetsiz ve anlaşılmadan okunan bir Kur’ân sadra şifa olmuyor. Hadi diyelim ki samimi bir şekilde ve anlayarak okuduk yol haritamızı evimizin en şatafatlı odasında. Ayağa kalkmadan, kıyâma durmadan, olduğumuz yerden söylediğimiz zafer türküleri mi ulaştıracak vuslata. Hayır! Çünkü ‘samimiyet fayda vermez Kur’ân’ı fıkhedip ona uymadıkça!’
Kur’ân vuslata ulaştıracak yegâne yol rehberimizdir. Resûl onu hayatına tatbik etmiş ve kendisinin hidâyete erdirme gücünün olmadığının farkında olarak Kur’ân’ın hidâyete erdirici olduğunu bizlere tebliğ etmiştir.
Fakat bildiğimiz bir husus vardır ki: “Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâmAllah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber (olarak indirilmiş)tir.” Herkese değil yalnızca muttakîlere, yani Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara.
Öyleyse problem ne rehberde ne onu bize ulaştıranlarda ne de başka bir yerdedir. Sorun, sorularına kaçamak cevaplarla yanıt arayan samimiyet yoksunu, ‘-mış’casına hayat yaşayanlardadır.
Vuslata ulaşmadaki usûlsüzlük belki de samimiyet yoksunluğudur. Samimiyetin olmadığı tüm yollar yanlış hedefe varacaktır.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Vusûlsüzlüğümüz Samimiyet Yoksunluğundan(mı)dır?
“Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm
Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara
bir rehber (olarak indirilmiş)tir.”
(Bakara Sûresi, 2. âyet)
“Kur’ân fayda vermez, samimiyet olmadıkça;
Samimiyet fayda vermez, Kur’ân’ı fıkhedip ona uymadıkça.”
(Semra Kürün ÇEKMEGİL)
“Vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
yolsuz, hedefsiz amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…”
(Halil CİBRAN)
Hata nerede? Nerede yanlış yaptık? Ve nerede yanlış yapmaya devam ediyoruz? Müslüman bir defa sokulduğu delikten ikinci defa sokulur muydu? Hatalarımızdan ders çıkaramadık mı yoksa?
Hangi soruyu sormalı doğru yerden başlamak için? Öyle ya doğru cevapların öncülü doğru soruları sormaktı.
Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleyince geri kalan tüm düğmeler yanlış iliklenecekti. Belki de doğru soruları sormak gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemekti. Yanlış bir sorunun getirisi bir cevap insanı doğru bir noktaya götürmeyeceği gibi belki olduğu konumdan daha zelil bir hâl almasını da sağlayacaktı.
Tüm sorular ve cevaplar bir kenarda dursun fakat durmayan bir şey var, o da içinde bulunduğumuz hâlden çok da memnun olmayışımız.
Kimi değiştirilen alfabe de, kimi yönetim sisteminde, kimi ilimlerin tasnif edilmesinde, kimi kadının sosyal hayata girmesinde, kimi ise aklı rafa bırakmada aradı problemi. Peki, problemi tanımlamaya çalışanlar ne kadar direndi bu hastalıklara? Ne kadar mücadele edebildi hoşnut olmadığı durumlarla? Ya da mücadele etmek istiyorlar mıydı gerçekten? Yoksa kelimeler üzerinden kendilerini tatmin mi ediyorlardı?
Vusûl, sözlükte ‘(bir yere) ulaşma, varma’ olarak geçmekte. Kadîm âlimler vusûlsüzlüğümüzün sebebini usûlsüzlüğümüze bağlamış. Peki, usûl nedir? Ne anlam ifade eder? Kelime ve kavramlar sözlükte durdukları gibi durmuyor mu hayatta? Çünkü sözlüğü açıp baktığımızda usûlün ‘(bir işte)yol, yöntem’ olduğunu göreceğiz. Öyleyse söz daha anlamlı hâle geliyor sözlük anlamları ile. İstediğimiz yere ulaşamamamızın (vusûlsüzlüğümüzün) sebebi, üzerinde gittiğimiz yolun yanlış (usûlsüzlüğümüz) olması.
Nasıl olur? Bunca insan bir yol, bir mücâdele uğruna vermedi mi hayatlarını? Hayatlarını verenleri haklı, ekmeğini yiyenleri ise yanlış kabul etmekle sorunu çözmüş olacak isek sözü daha fazla uzatmanın anlamsızlığı zihnimde dolanıp durmakta. Fakat bu kadar basit olmadığını biliyorum. Öyle diyordu ya Halil Cibran: “Yolcuya bakarak yolu tanıma. Yolu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.”
Yoksa Halil Cibran’ın dediği gibi problem yolcunun yolsuz olması mı; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…
Belki de yolda olanların bir problemi daha vardı; samimiyet eksikliği. Değil mi ki katı olan her şey akışkan hâle, ardından buhar hâline dönüştü ve elde bir şey kalmadı. Yola çıkarken yanımıza aldığımız azıklar buhar olup havaya karıştı. Ya o ya bu dediğimiz tercihler arasında kaybettik vuslatı ama kendimizi her an yoldaymışçasına kandırmaya devam ederek.
Kur’ân fayda vermiyor ve vuslata erdiremiyorsa bu sorunun sebebi Kur’ân’da mı aranmalı yoksa hidâyete götürecek olan rehbere uymak yerine onu hevâ ve heveslerine alet ederek her yaptığı işin cevâzını bulan samimiyet yoksunu insanlarda mı?
Sorun, yolda ya da rehberde değil bizatihi yolcunun kendisinde aranmalı değil mi?! Ne kadar istiyor bu yolda yürümeyi? Bedel ödemeye ne kadar hazır? Ne kadar ermek istiyor vuslata? Vuslata erdirecek yolun gerektirdikleri bellidir. Fakat yol işaretlerini beğenmeyerek yeni yollar tayin edenler vuslatından olmuş olacak ve varacakları yer bekledikleri yer olmayacaktır.
‘Bu yol güllerle ve fesleğenlerle süslenmiş bir yol değil; bu yola girenler parayı, makamı, mevkiiyi unutsun bu yolda yalnızca Allah’ın rızası vardır’ diyen Seyyid Kutub inşallah vuslatına ermiştir. Onun usûlü; Kur’ân’ın gölgesinde bir hayat yaşamak ve Allah’ın razı olmayacağı tek bir belgenin altına bile imza atmamaktı. Gayret ondan takdir ise Allah’tandır.
Peki, Kutub’un ismini diline pelesenk edenler ne kadar samimi dâvâlarında? Dillerinde tükettikleri ve hayatlarına yaşayacak bir şey bırakmadıkları hakikatlerine ne kadar sadakat gösteriyorlar? Ya da hiçbir emek sarf etmeksizin, harcayıp durdukları mücadele insanlarının ortaya koyduğu birikimin kaçta kaçına ortaklar?
Evet, bir yerlerde hata var! Çünkü dilde bu kadar güzel konuşulup hayat sahasında bu kadar çarpık yaşanan bir değerler sistemi bizim hayatımızı ıslah değil ancak ifsat eder.
‘Kur’ân fayda vermez samimiyet olmadıkça!’ Ne kadar doğru değil mi? Nasıl ki yediğimiz yemek boğazımızdan aşağı inip midemize ulaşmadıkça doyum hissi hâsıl olmuyorsa samimiyetsiz ve anlaşılmadan okunan bir Kur’ân sadra şifa olmuyor. Hadi diyelim ki samimi bir şekilde ve anlayarak okuduk yol haritamızı evimizin en şatafatlı odasında. Ayağa kalkmadan, kıyâma durmadan, olduğumuz yerden söylediğimiz zafer türküleri mi ulaştıracak vuslata. Hayır! Çünkü ‘samimiyet fayda vermez Kur’ân’ı fıkhedip ona uymadıkça!’
Fakat bildiğimiz bir husus vardır ki: “Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber (olarak indirilmiş)tir.” Herkese değil yalnızca muttakîlere, yani Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara.
Öyleyse problem ne rehberde ne onu bize ulaştıranlarda ne de başka bir yerdedir. Sorun, sorularına kaçamak cevaplarla yanıt arayan samimiyet yoksunu, ‘-mış’casına hayat yaşayanlardadır.
Vuslata ulaşmadaki usûlsüzlük belki de samimiyet yoksunluğudur. Samimiyetin olmadığı tüm yollar yanlış hedefe varacaktır.
İlgili Yazılar
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Ölümü Anlayabilmek…
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…