Bir süre önce, tam olarak ne demekse, bir felsefeci, “Kur’an’ı el lambası olarak gördüm, nereye tutsam aydınlanır sandım, oysa tuttuğum her yer karardı” demişti. Söylemin ciddiyeti olmasa söyleyenin gayri memnun hâlinin analizi belki mümkün olabilirdi. Oysa hem lamba benzetmesi sorunlu hem de tutma eylemi. Yine de örneğin; el-İlm’in diliyle ‘nûr’ olmanın araçsal yansıması tartışmanın bir başka boyutunu oluşturabilirdi. Ancak tutan elin niteliği ve onun tuttuğuyla ilişkisi, ne aradığıyla doğrudan bağlantılı olduğu için bu durum ne ışığın kaynağının ne de yansıması beklenen yerlerin sorunuydu. Benzetmede modern dönemin ürünü el lambasının kullanılıyor olması trajikomik olsa bile, tutan elin zihinsel süreci üzerinden bir tür eziklik psikolojisi ve bir yenilgi sosyolojisi tartışılabilirdi. Böylece, Müslüman tanımının naifliği içinden kotarılmış bir yargıdan, büyük kazanımların otoriter baskısından yazılmış tarih vizyonu olmaksızın donuklaştıran zihnin ötesine geçip var olanı görmek mümkün olabilirdi. Sonuçta el lambası olarak tutmanın bir zorlama olduğu anlaşılabilir ve aslında ayna görüntülü dondurulmuş yüzeylerde yansıyanların farkına varılabilirdi. Böylece tutulan yerin neden karanlığı tekrar tekrar yansıttığını anlamak daha kolay olurdu. Öte yandan saldırısına uğradığımız bir zihinsellikle yaratılmış olan bu donukluğu savunmak çözüm üretmenin değil yalnızca sorunları perdelemenin bir kaçamağıydı sadece. Aksi olsaydı, hazır reçete uman ama umduğunu değil, gayret ve sancıyı bulan insandan ‘hareket’ hâlinin bilincinde olmasının beklendiği anlaşılırdı. Bu da en azından bir felsefeci için, akademik/felsefik yenilgi hissinin ötesine geçip ‘bereket duası’ olabilmeyi mümkün kılardı.
Sadece el lambalı seyyahların değil, ikircikliğin içinde var olma kaygısını taşıyanlar için de adı koyulamamış krize dair pek çok soruya işaret eder bu durum. Dallarına tüneyip gövdesine yaslandığımız ama köklerine dönmeyi arzulayarak iç geçirdiğimiz yaşayan bir ağacın arkasından mı yahut ağaçların arasından göremediğimiz bir ormanın ölümüne mi ağıt yakıyoruz? Gerçekten gövdesi budanan ve yerinden edilen bu ağaç mıdır? Yoksa kötü kopyalarıyla yeni yerlerimize taşınmış ve alışmış olanlar bizler miyiz? Karanlıkta kalmaya mahkûm aydınlanma arayan söylemlerin taşıdığı keyfilikten beslenen, beraberinde hiçbir soruyu veya sorumluluğu taşımıyor olmasına rağmen hüküm verici seçkincilikten türeyen sorular kendilerine nasıl yanıt bulurlar? İşte Wael Hallaq’ın “akademisyen olarak hizmet etmekle yükümlü olduğu” topluma ne sunabileceğinin derdi ve “insanlık durumunun iyileştirilmesine katkı sağlama”[1] gayreti ve sancısı ile kaleme aldığı Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm kitabı tam da ‘mümkün olan’ı gösteren işaretleri taşımakta.
Bu yazının devamı
219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Merhum Tanpınar, bir şiirine “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar. Zannediyorum Aşiyan’daki kabrinde de bu mısralar var. Tıpkı bu mısraların ifade ettiği gibi insanımızın birey olarak hangi noktada, hangi hâlet ve değer içinde olduğu da işte bu mısralarda olduğu gibi müphem bir şey.
İnsan yarınını düşünmeden yaşayamaz ve sonrayı düşünmek en insanî yönlerimizden biridir. Yarına dair planlar yapmak, beklentiye girmek, tahminlerde bulunmak, idealler ve tasavvurlar oluşturmak ve tabiî ki hayaller kurmak insanın vazgeçilmezlerindendir.
. Burada çektiğimiz acılar, kazanacağımız mallar, yaşadığımız eğlenceler büyük resimde, ahiretle kıyaslandığında önemsizdir. Ama buradaki eylemlerimiz ve sorumluluklarımız ahiret hayatımızı belirleyeceği için başka bir açıdan önemlidir. Zalimlerle mücadele etmek ve zulmetmemek bu yüzden çok önemlidir
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Bir süre önce, tam olarak ne demekse, bir felsefeci, “Kur’an’ı el lambası olarak gördüm, nereye tutsam aydınlanır sandım, oysa tuttuğum her yer karardı” demişti. Söylemin ciddiyeti olmasa söyleyenin gayri memnun hâlinin analizi belki mümkün olabilirdi. Oysa hem lamba benzetmesi sorunlu hem de tutma eylemi. Yine de örneğin; el-İlm’in diliyle ‘nûr’ olmanın araçsal yansıması tartışmanın bir başka boyutunu oluşturabilirdi. Ancak tutan elin niteliği ve onun tuttuğuyla ilişkisi, ne aradığıyla doğrudan bağlantılı olduğu için bu durum ne ışığın kaynağının ne de yansıması beklenen yerlerin sorunuydu. Benzetmede modern dönemin ürünü el lambasının kullanılıyor olması trajikomik olsa bile, tutan elin zihinsel süreci üzerinden bir tür eziklik psikolojisi ve bir yenilgi sosyolojisi tartışılabilirdi. Böylece, Müslüman tanımının naifliği içinden kotarılmış bir yargıdan, büyük kazanımların otoriter baskısından yazılmış tarih vizyonu olmaksızın donuklaştıran zihnin ötesine geçip var olanı görmek mümkün olabilirdi. Sonuçta el lambası olarak tutmanın bir zorlama olduğu anlaşılabilir ve aslında ayna görüntülü dondurulmuş yüzeylerde yansıyanların farkına varılabilirdi. Böylece tutulan yerin neden karanlığı tekrar tekrar yansıttığını anlamak daha kolay olurdu. Öte yandan saldırısına uğradığımız bir zihinsellikle yaratılmış olan bu donukluğu savunmak çözüm üretmenin değil yalnızca sorunları perdelemenin bir kaçamağıydı sadece. Aksi olsaydı, hazır reçete uman ama umduğunu değil, gayret ve sancıyı bulan insandan ‘hareket’ hâlinin bilincinde olmasının beklendiği anlaşılırdı. Bu da en azından bir felsefeci için, akademik/felsefik yenilgi hissinin ötesine geçip ‘bereket duası’ olabilmeyi mümkün kılardı.
Sadece el lambalı seyyahların değil, ikircikliğin içinde var olma kaygısını taşıyanlar için de adı koyulamamış krize dair pek çok soruya işaret eder bu durum. Dallarına tüneyip gövdesine yaslandığımız ama köklerine dönmeyi arzulayarak iç geçirdiğimiz yaşayan bir ağacın arkasından mı yahut ağaçların arasından göremediğimiz bir ormanın ölümüne mi ağıt yakıyoruz? Gerçekten gövdesi budanan ve yerinden edilen bu ağaç mıdır? Yoksa kötü kopyalarıyla yeni yerlerimize taşınmış ve alışmış olanlar bizler miyiz? Karanlıkta kalmaya mahkûm aydınlanma arayan söylemlerin taşıdığı keyfilikten beslenen, beraberinde hiçbir soruyu veya sorumluluğu taşımıyor olmasına rağmen hüküm verici seçkincilikten türeyen sorular kendilerine nasıl yanıt bulurlar? İşte Wael Hallaq’ın “akademisyen olarak hizmet etmekle yükümlü olduğu” topluma ne sunabileceğinin derdi ve “insanlık durumunun iyileştirilmesine katkı sağlama”[1] gayreti ve sancısı ile kaleme aldığı Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm kitabı tam da ‘mümkün olan’ı gösteren işaretleri taşımakta.
Bu yazının devamı 219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Modernizmi Eleştirebilir Miyiz
Merhum Tanpınar, bir şiirine “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar. Zannediyorum Aşiyan’daki kabrinde de bu mısralar var. Tıpkı bu mısraların ifade ettiği gibi insanımızın birey olarak hangi noktada, hangi hâlet ve değer içinde olduğu da işte bu mısralarda olduğu gibi müphem bir şey.
Fütürizm Üzerine Bir Değerlendirme
İnsan yarınını düşünmeden yaşayamaz ve sonrayı düşünmek en insanî yönlerimizden biridir. Yarına dair planlar yapmak, beklentiye girmek, tahminlerde bulunmak, idealler ve tasavvurlar oluşturmak ve tabiî ki hayaller kurmak insanın vazgeçilmezlerindendir.
Gazze’deki Acılar ve Teodise
. Burada çektiğimiz acılar, kazanacağımız mallar, yaşadığımız eğlenceler büyük resimde, ahiretle kıyaslandığında önemsizdir. Ama buradaki eylemlerimiz ve sorumluluklarımız ahiret hayatımızı belirleyeceği için başka bir açıdan önemlidir. Zalimlerle mücadele etmek ve zulmetmemek bu yüzden çok önemlidir
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.