Hukuk ve ahlak arasında normsal bir ilişki var mıdır?
Yazıya bu soruyla başlayarak sosyoloji biliminin ilgi alanında olan bu iki konu hakkında söz söylemek hele ki yoruma açık olan konularda yargıda bulunmak oldukça zordur. Bu girişle birlikte kendimizi korumalı alana aldıktan sonra hukuk ile ahlak arasındaki normsal ilişki derken neyi kastettiğimizi ifade etmeye çalışarak konuya açıklık getirmeye başlayabiliriz.
Hukuk kavramının herkesçe kabul edilmiş bir tanımı olmamakla birlikte genel kabul görmüş bazı fonksiyonlarından bahsetmek mümkündür. Bu fonksiyonlar ise; düzen, toplumsal ihtiyaçları karşılama ve adalet olarak ifade edilebilir. Tüm bu fonksiyonların karşılanması noktasında ise önümüze ahlâk kavramı çıkmaktadır. Devlet dediğimiz sistemli yapıların gelişmediği topluluklarda, toplumun “düzen”, “toplumsal ihtiyaçları karşılama” ve “adalet” ihtiyaçlarını ahlak dediğimiz olgu karşılamaktaydı.
Buradan hareketle hukuk ile ahlak arasındaki normsal diye ifade ettiğimiz ilişkiyi görmeye, anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu iki sosyal bilim dalı toplumların şekillenmesinde önemli etken olarak varlığını insanlık tarihi boyunca devam ettiregelmiştir. Bu ikilinin modern zaman ile birlikte tartışılmasının arkasında yatan nedenleri görmek ve incelemek gerekmektedir. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminin de tartışmalarından olan: “Hukukun içerisinde ahlak var mıdır?” “Hukuku meydana getiren ahlâk mıdır? Yoksa hukukun bir ahlakı yoktur düşüncesinden hareketle hukuk ile ahlak birbirinden ayrı olgu ve kavramlar olarak ifade edilebilir mi?” Bu tartışmaların başlangıcı modern zamanlara denk düşmektedir. Hukukun ahlaktan ayrı olmadığını savunan hukukçular “doğal hukukçu” olarak; hukukun ahlaktan ayrı bir şey olduğunu savunanlar ise “pozitivist hukukçu” olarak nitelendirilmiştir. İlk pozitivistlerden olan Austin gibi hukukçular, hukuk ile ahlakı tamamen ayrı görmüş olsalar da son dönem pozitivist hukukçular biraz daha geçişken bir tavırla hukuk ile ahlakın birbirinden etkilenmiş olduğunu dile getirmişlerdir. Ancak bununla birlikte hukukun ahlakî yargılarla değiştirilmemesi gerektiğini savunmaya devam etmişlerdir. Hukuk ve ahlâkın birbirinden ayrı olduklarını dile getiren pozitivist hukukçuların görüşlerini görmek adına Austin’in şu sözüne bakmak yeterlidir: “Var olan bir yasa ondan hoşlanmasak veya o benimsediğimiz standartlardan ayrılsa bile yasadır.” Austin’in hukuka yüklemiş olduğu anlam somut ve değişikliğe kapalıdır.
Son dönem pozitivistlerden olan Hart’ın endişesi bireye indirgenmiş bir ahlakın toplumu bozacağı yönündeydi. Peki bunun nedeni neydi? Neden ahlak hukuku belirleyemezdi? Bu sorular bizi Hobbes’a götürmektedir. Hobbes’un yapmış olduğu tanımlamaların günümüzü ne denli şekillendirdiğini gördüğümüzde bir kez daha hayrete düşmekteyiz. Ne diyordu Hobbes: “İnsan insanın kurdudur.” Bu kabul, insanın ahlakına bırakılmış bir hukuku kabul etmiyordu. İnsana bırakılmış bir hukukun toplumu şekillendirmesinden ziyade yasaların belirleyeceği bir sistem isteniyordu. Bu yasaların belirleyeceği sistem nasıl belirlenecek? Sorususnu sorduğumuzda pozitivist hukukçular doğal hukukçulardan farklı bir tablo ortaya koymamaktadırlar. İsmiyle müsemma “Normlar Hiyerarşisi Kuramı”nı ortaya atan Kelsen, normların en üstüne “Anayasa”yı koymaktadır. Anayasayı belirleyenin ne olduğuna baktığımızda ise “eşyanın tabiatı” cevabıyla karşılaşmakta ve adeta bilinmez bir boşluğun içine düşmekteyiz. Pozitivist hukukçuların bu kadar ahlakın hukuk normları üzerinde yapacağı etkiden korkmalarının nedeni nedir? Sorusuna cevap aradığımızda problemin daha gerilerde, Kilise’nin toplum üzerindeki üstünlüğü çerçevesinde topluma uyguladığı baskı ve zulmü görmekteyiz.
Ahlakın belirleyici gücü bütün kadim toplumlarda Tanrıya aittir. Tanrısal olmayan beşerî idrak ürünü bir ahlaktan bahsedilmez. Süreç içerisinde ahlakın formlarına dair algı biçimleri değişmiş olsa da ahlakın belirleyeni her zaman Tanrı olmuştur. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz düşünürlerin ahlaka karşı gelişen tavırlarının arka planında yatan nedeni anlamaya çalışmak gerekmektedir. Olayı çok basite indirgemiş olarak görülebiliriz ancak tarih bize bugünü okumamız da yardımcı olur.
Buradan biraz da ahlakın bize ne dediğine bakmaya çalışalım. Aliya, ahlâk’ı: “İsteklere ve davranış kalıplarına dönüştürülmüş din” olarak tanımlar. Bu genel tanımın ardından “ahlâkın yasaktan doğduğunu” söyler. Aslında konumuzla ilgili olan noktası da tam burasıdır: Ahlakın yasaktan doğduğu gerçeği. Hukuk da yasaklar üretir. Bu şekilde varlığını devam ettirir.
Yukarıda bahsettiğimiz tartışmalar ışığında “hukuk ile ahlak arasındaki normların ilişkisi nasıl olmalıdır?” dediğimizde, bizim söyleyebileceklerimiz şu şekilde özetlenebilir: Biz Müslümanlar Allah’a inanır ve bizi var eden yaratıcımızın emir ve yasakları çerçevesinde hayatımızı şekillendiririz. Kur’ân’ın geneli bireyi inşa etme yönünde telkinde bulunur. Bu Kur’an ile inşa olmuş birey toplumu oluşturur. Bu oluşan toplumun düzenli işleyişi, toplumsal ihtiyaçlarını karşılaması ve adaletin tesis edilmesi için toplumun tabi olduğu bir hukukunun oluşturulması kaçınılmazdır. Oluşturulması gereken bu hukukun nasıllığı meselesinde ise; ilkelerini Kur’an’dan alan bir hukuktan bahsetmek gerekmektedir. Burada Kur’an, Müslüman şahsiyeti inşa ederken, Müslüman şahsiyetin ahlakını da inşa etmektedir. Oluşturulacak hukuk içerisinde bu inşa edilen ahlakın kendisi de bulunmaktadır. Yani Kur’an’ın çizmiş olduğu ahlak ilkeleri hukuk formunda topluma yansımaktadır.
Hukuk ile ahlak arasındaki normların ilişkisi bu kadar yakın iken ahlakı hukukun içinden ayırmak Yaratan’ı bireyden ve toplumdan beri tutmanın bir sonucudur. Ahlak, hukukun içinde var olan bir disiplindir ve varlığı ilelebet devam edecektir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Ağlayan bir çocuk görünce, onunla beraber ağlamak geliyor içimden… Gülen bir çocuk görünce de, gülmeden edemem. Nerede bir çocuk görsem, onu sevmek, onunla şakalaşmak ve oynamak isterim. Renkleri, ırkları, dilleri hiç önemli değil… Hepsi sevimli, hepsi günahsız, hepsi masum… Onlar zaten hep aynı dili konuşur. Daha çok ağlayışlarıyla ve gülüşleriyle meramlarını anlatmaya çalışırlar. Biraz sevin …
Hukuk ve Ahlak Arasındaki Normsal İlişki
Hukuk ve ahlak arasında normsal bir ilişki var mıdır?
Yazıya bu soruyla başlayarak sosyoloji biliminin ilgi alanında olan bu iki konu hakkında söz söylemek hele ki yoruma açık olan konularda yargıda bulunmak oldukça zordur. Bu girişle birlikte kendimizi korumalı alana aldıktan sonra hukuk ile ahlak arasındaki normsal ilişki derken neyi kastettiğimizi ifade etmeye çalışarak konuya açıklık getirmeye başlayabiliriz.
Hukuk kavramının herkesçe kabul edilmiş bir tanımı olmamakla birlikte genel kabul görmüş bazı fonksiyonlarından bahsetmek mümkündür. Bu fonksiyonlar ise; düzen, toplumsal ihtiyaçları karşılama ve adalet olarak ifade edilebilir. Tüm bu fonksiyonların karşılanması noktasında ise önümüze ahlâk kavramı çıkmaktadır. Devlet dediğimiz sistemli yapıların gelişmediği topluluklarda, toplumun “düzen”, “toplumsal ihtiyaçları karşılama” ve “adalet” ihtiyaçlarını ahlak dediğimiz olgu karşılamaktaydı.
Buradan hareketle hukuk ile ahlak arasındaki normsal diye ifade ettiğimiz ilişkiyi görmeye, anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu iki sosyal bilim dalı toplumların şekillenmesinde önemli etken olarak varlığını insanlık tarihi boyunca devam ettiregelmiştir. Bu ikilinin modern zaman ile birlikte tartışılmasının arkasında yatan nedenleri görmek ve incelemek gerekmektedir. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminin de tartışmalarından olan: “Hukukun içerisinde ahlak var mıdır?” “Hukuku meydana getiren ahlâk mıdır? Yoksa hukukun bir ahlakı yoktur düşüncesinden hareketle hukuk ile ahlak birbirinden ayrı olgu ve kavramlar olarak ifade edilebilir mi?” Bu tartışmaların başlangıcı modern zamanlara denk düşmektedir. Hukukun ahlaktan ayrı olmadığını savunan hukukçular “doğal hukukçu” olarak; hukukun ahlaktan ayrı bir şey olduğunu savunanlar ise “pozitivist hukukçu” olarak nitelendirilmiştir. İlk pozitivistlerden olan Austin gibi hukukçular, hukuk ile ahlakı tamamen ayrı görmüş olsalar da son dönem pozitivist hukukçular biraz daha geçişken bir tavırla hukuk ile ahlakın birbirinden etkilenmiş olduğunu dile getirmişlerdir. Ancak bununla birlikte hukukun ahlakî yargılarla değiştirilmemesi gerektiğini savunmaya devam etmişlerdir. Hukuk ve ahlâkın birbirinden ayrı olduklarını dile getiren pozitivist hukukçuların görüşlerini görmek adına Austin’in şu sözüne bakmak yeterlidir: “Var olan bir yasa ondan hoşlanmasak veya o benimsediğimiz standartlardan ayrılsa bile yasadır.” Austin’in hukuka yüklemiş olduğu anlam somut ve değişikliğe kapalıdır.
Son dönem pozitivistlerden olan Hart’ın endişesi bireye indirgenmiş bir ahlakın toplumu bozacağı yönündeydi. Peki bunun nedeni neydi? Neden ahlak hukuku belirleyemezdi? Bu sorular bizi Hobbes’a götürmektedir. Hobbes’un yapmış olduğu tanımlamaların günümüzü ne denli şekillendirdiğini gördüğümüzde bir kez daha hayrete düşmekteyiz. Ne diyordu Hobbes: “İnsan insanın kurdudur.” Bu kabul, insanın ahlakına bırakılmış bir hukuku kabul etmiyordu. İnsana bırakılmış bir hukukun toplumu şekillendirmesinden ziyade yasaların belirleyeceği bir sistem isteniyordu. Bu yasaların belirleyeceği sistem nasıl belirlenecek? Sorususnu sorduğumuzda pozitivist hukukçular doğal hukukçulardan farklı bir tablo ortaya koymamaktadırlar. İsmiyle müsemma “Normlar Hiyerarşisi Kuramı”nı ortaya atan Kelsen, normların en üstüne “Anayasa”yı koymaktadır. Anayasayı belirleyenin ne olduğuna baktığımızda ise “eşyanın tabiatı” cevabıyla karşılaşmakta ve adeta bilinmez bir boşluğun içine düşmekteyiz. Pozitivist hukukçuların bu kadar ahlakın hukuk normları üzerinde yapacağı etkiden korkmalarının nedeni nedir? Sorusuna cevap aradığımızda problemin daha gerilerde, Kilise’nin toplum üzerindeki üstünlüğü çerçevesinde topluma uyguladığı baskı ve zulmü görmekteyiz.
Ahlakın belirleyici gücü bütün kadim toplumlarda Tanrıya aittir. Tanrısal olmayan beşerî idrak ürünü bir ahlaktan bahsedilmez. Süreç içerisinde ahlakın formlarına dair algı biçimleri değişmiş olsa da ahlakın belirleyeni her zaman Tanrı olmuştur. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz düşünürlerin ahlaka karşı gelişen tavırlarının arka planında yatan nedeni anlamaya çalışmak gerekmektedir. Olayı çok basite indirgemiş olarak görülebiliriz ancak tarih bize bugünü okumamız da yardımcı olur.
Buradan biraz da ahlakın bize ne dediğine bakmaya çalışalım. Aliya, ahlâk’ı: “İsteklere ve davranış kalıplarına dönüştürülmüş din” olarak tanımlar. Bu genel tanımın ardından “ahlâkın yasaktan doğduğunu” söyler. Aslında konumuzla ilgili olan noktası da tam burasıdır: Ahlakın yasaktan doğduğu gerçeği. Hukuk da yasaklar üretir. Bu şekilde varlığını devam ettirir.
Yukarıda bahsettiğimiz tartışmalar ışığında “hukuk ile ahlak arasındaki normların ilişkisi nasıl olmalıdır?” dediğimizde, bizim söyleyebileceklerimiz şu şekilde özetlenebilir: Biz Müslümanlar Allah’a inanır ve bizi var eden yaratıcımızın emir ve yasakları çerçevesinde hayatımızı şekillendiririz. Kur’ân’ın geneli bireyi inşa etme yönünde telkinde bulunur. Bu Kur’an ile inşa olmuş birey toplumu oluşturur. Bu oluşan toplumun düzenli işleyişi, toplumsal ihtiyaçlarını karşılaması ve adaletin tesis edilmesi için toplumun tabi olduğu bir hukukunun oluşturulması kaçınılmazdır. Oluşturulması gereken bu hukukun nasıllığı meselesinde ise; ilkelerini Kur’an’dan alan bir hukuktan bahsetmek gerekmektedir. Burada Kur’an, Müslüman şahsiyeti inşa ederken, Müslüman şahsiyetin ahlakını da inşa etmektedir. Oluşturulacak hukuk içerisinde bu inşa edilen ahlakın kendisi de bulunmaktadır. Yani Kur’an’ın çizmiş olduğu ahlak ilkeleri hukuk formunda topluma yansımaktadır.
Hukuk ile ahlak arasındaki normların ilişkisi bu kadar yakın iken ahlakı hukukun içinden ayırmak Yaratan’ı bireyden ve toplumdan beri tutmanın bir sonucudur. Ahlak, hukukun içinde var olan bir disiplindir ve varlığı ilelebet devam edecektir.
Yazar
İlgili Yazılar
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Yapay Zekâ ve Dijital Sömürgecilik: Tekno-Endüstriyel Çağda Yeni Neo-Sömürgeci Paradigmalar
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Kamusal ve Özel Alana Dair Düşünceler
Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Çocukların Dünyası
Ağlayan bir çocuk görünce, onunla beraber ağlamak geliyor içimden… Gülen bir çocuk görünce de, gülmeden edemem. Nerede bir çocuk görsem, onu sevmek, onunla şakalaşmak ve oynamak isterim. Renkleri, ırkları, dilleri hiç önemli değil… Hepsi sevimli, hepsi günahsız, hepsi masum… Onlar zaten hep aynı dili konuşur. Daha çok ağlayışlarıyla ve gülüşleriyle meramlarını anlatmaya çalışırlar. Biraz sevin …