Bazen bir filmin mesajını tamamen anladığımızı sanırız, oysa bu o kadar basit olamayabilir. Edward Said’in de belirttiği gibi bir metindeki örtük anlam her zaman açığa çıkarılmaz, okuyucuya ya da izleyiciye o konuda kesin bir bilgi verilmez. Çoğu zaman onu bulup çıkarmak, deşifre etmek gerekir. Anlamı oluşturan söylemler, çeşitli katmanlar arasına gizlendiği için derinlikli bir bakış açısı ve eleştirel bir analizle meseleyi değerlendirmek icap edebilir. Bu noktada herhangi bir hikâyeyi okumak, sanatsal bir çalışmaya bakmak gibi bir filmi anlamak ve okumak da pek mümkün olamayabilir. Dahası bir filmi anlamak ve değindiği temalar etrafında kafa yormak için sadece bir izleme yetememektedir. Birden fazla izleme yaparak filmlerdeki mesajı açığa çıkarmak, durdurarak izlemek ve izlerken de not almak akla gelen ilk yöntemler arasındadır. Uçurtma Avcısı filmini ve benzer birçok politik bakış içeren yapımları bu minvalde ele almak makul bir tercih sayılabilir.
Şimdiye değin değerlendirmesini yaptığımız filmlerin 11 Eylül ile bağına sıkça değinmiştik. Yeri gelmişken burada niçin 11 Eylül saldırıları (9/11 attacks) değil de, 11 Eylül olayları (9/11 events) ifadesini kullandığımızı da izah etmiş olalım. 11 Eylül’den sonra yaşanan kaotik ortam üzerinde çokça soru işareti olduğu hatırlatılmalıdır. Bu olayları dünya genelinde dile getiren ve 11 Eylül’ün üzerindeki karanlık noktalar olduğunu söyleyen çok yönetmen, siyaset bilimci, uluslararası ilişkiler uzmanı gibi kişiler 11 Eylül’ü anlatırken “saldırı” yani “attack” sözcüğünü değil, “event”in karşılığı olan “olay(lar)” sözcüğünü kullanmaktadır. Elbette bu öylesine sıradan bir kavram değildir, 11 Eylül’e kuşkucu, eleştirel ve farklı açılardan yaklaşımlar getirir. Biz de bu nedenle, geç de olsa, niçin böyle bir ifade kullandığımızı not etmiş bulunalım.
11 Eylül sonrası sinema filmlerinde belki de pek fark edilmemiş bir ayrıntıya yer vererek yazıya başlamak istiyorum. Batılı yönetmenlerin doğuyu ve doğuluları anlatmasında başvurdukları yöntemlerden ve senaryo kaynaklarından biri de Hint, Afgan ve İranlı roman ve hikâye yazarlarının eserleridir. Nasıl ki Süreyya’yı Taşlamak filmi İranlı bir romancı Freidoune Sahebjam’ın kaleminden çıkmışsa, Uçurtma Avcısı da Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı, çok satan romanından sinemaya uyarlanmıştır. Ve her iki film arasında sadece bir yıl olması ilginçtir. Yine filmin değerlendirmesine başlamadan evvel, bir diğer detay da Uçurtma Avcısı’ndaki başrol oyuncusu Amir’in (Khalid Abdalla), bu filmden bir yıl önce yapılan ve 11 Eylül olaylarını konu edinen Uçuş 93 (2006) adlı filmde de rol almasıdır.
Yukarıda adını zikrettiğimiz iki roman gibi Mohsin Hamid’in “Gönülsüz Köktendinci” romanı da Hindistan asıllı yönetmen Mira Nair tarafından (2012) sinemaya uyarlanan filmler arasında yerini almıştır. Bu eserlerin bizim okumalarımızla ilgisi, 11 Eylül’e ve sonrasındaki dünyaya yapılan vurgulardır. Yine bu manada Frederic Beigbeder’in Dünyadaki Pencereler (Windows on the World) ve Don DeLillo’in Düşen Adam (Falling Man) romanları da 11 Eylül Olaylarını ve sonrasını konu edinmektedir.
Uçurtma Avcısı en temelde, öyküsünü Hosseini’nin eserinden alır ve 11 Eylül (9/11) saldırılarını filmin ana anlatısına yerleştirir. Hosseini’nin anlatısında ele alınan Afgan kahraman Amir’in kimliği, Afganistan’ı zihinlere “Taliban” ve “köktencilik” terimleriyle kazıyan ve popülerleştiren bir bakış açısından inşa edilir. Romanın dünya çapında bir ilgi kazanması filmin de bir o kadar önemli olduğu idrakini günümüze taşıdı belki de. 11 Eylül, Amir için kimlik ve temsil güçlüğü, terörizmle kendi hayatındaki çatışmanın bir dönüm noktası iken, Amerika’nın 2000’li yılların başında dillendirdiği Terörle Savaş söylemi de Uçurtma Avcısı filminin önemli bir teması olarak karşımıza çıkar. Nihayetinde 11 Eylül’den sonra ortak bir düşman oluşturulması için filmlere önemli işlevler yüklenmesi bu söylemin büyük bir güç anlatısına dönüştüğünü de gösterir. Marc Forster’in bu filmi Amerika’yı, bir fırsatlar ülkesi ya da dünya barışını sağlayan bir güç temsil ederken Taliban’ı ve Afganistan’ı da köktendincilik kavramıyla tarif etmektedir. Bu tarif, kendi içinde bir tahrifi meydana getirir, İslam ve Müslüman kavramları da bu tahrifin/tahribatın içine alınır.
Filme adını veren uçurtma, bir eğretileme olarak özgürlüğü çağrıştırır. Uçurtma yarışı yapıldığı bir gün Amir, karşısına çıkan tüm rakipleri yener ve en güçlü rakibinin uçurtmasının ipini de keser. Bu uçurtma en yakın dostu Hasan tarafından ona getirilmek istenecektir. Hasan, Amir’in sadık bir dost olduğunu ispatlamak için uçurtmayı bulmaya gider. Etrafını saran üç çocuk Hasan’ı darp eder ancak yine de o, uçurtmayı almadan gitmeyecektir efendisi Amir’in yanına. Amir ise tüm olup biteni alenen görür fakat korkup oradan uzaklaşır. Onun bu tutumu hayatı boyunca unutamayacağı bir yaraya dönüşecektir. Amir babasıyla Amerika’ya gitmek zorunda kalır, üniversiteyi bitirir ve evlenir. Yıllar sonra Pakistan’a gitmesi gerektiğinde eşi ve babasının en yakın dostu Afganistan ve Pakistan’ın güvenli bir yer olmadığını söylerler. Bu güvensizliğin temel nedeni Taliban olarak gösterilir. Uçurtma uçurulmasına bile izin verilmeyen bir yerdir burası. Benzer bir ifade de Hasan’ın ölmeden önce Amir’e bıraktığı mektupta geçer. Bu topraklarda iyilik adına hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Hasan, Taliban tarafından öldürülmüştür. Ancak Hasan’ın Kabil’e ve Afganistan’ın geleceğine dair görüşü olumludur. Zamanla her şeyin daha iyi olacağını düşünür.
Amir’in Hasan’ın kardeşi olduğunu öğrenmesi ve Hasan’ın bir oğlu olduğundan haberdar olmasıyla yeni bir arayış başlar. Bu arayış sürerken Afganistan’ı anlatan sahnelerde yıkık evler ve tuhaf bakışlı insanlar egemen bir anlatıya, oryantalist bir bakışa hizmet edercesine düzenlenir. Çünkü filmin son çeyreğinde Kabil ya da diğer yerler distopik bir manzarayla gösterilir. Sokaklar savaş yeri gibidir ve hayat neredeyse yoktur. Amir yeğenini ararken Amerika’nın yeğeni için adeta bir cennet olduğunu düşünür. Ona bakan çocuklar ise bir cehennemde, sakat halleriyle yaşamaktadır. Toplama kampını andıran yer çocuklarla doludur ve onlar özgürlükleri ellerinden alınan bozuma uğratılmış nesneleri andırır. Taliban’ın korkunç bir yüzü daha vardır burada. Sık sık bu kamptan kız çocukları alınıp götürülür. Böylece bu yapının ne denli barbar olduğu ve insaniyetten yoksun olduğu ima edilir. Stadyumu dolduran kalabalıkları hizaya getiren ve saygın bir konumu olan hayaletlerin yuvasıdır Taliban. Filmin buraya kadar olan kısmında çoğu kez köktendincilik ya da İslamcılık’ın zehirli bir düşünce olduğu vurgusu hâkimdir. Bu düşünceye sahip insanların hiçbir olumlu yönü, bakışı ve duygusu yoktur. Tıpkı Süreyya’yı Taşlamak da olduğu gibi sessiz yığınlar da bu zulme ortak bir güruhtur. Genç bir kadın arabadan indirilip stadyumun ortasında öldürülmek istendiğinde recm kavramını hatırlatır yönetmen bize. Ancak olayların gerisini bilmeden sadece sonuca odaklanılmak isteniriz. Bize önceye dair bilgi verilmez, sadece sonraya odaklanmak gerekir. Sonuç bölümü ötekilerin resmedildiği kısımdır, damgalandığı ve tüm olumsuzlukların yüklendiği andır. Kadının öldürülmesine ilahî bir mesaj yükler Taliban üyesi. Bunun Allah katından kendilerine bildirilen ve yapılması emredilen bir hareket olduğu duyurulur.
Amir’in arayışı sekteye uğrar, ona niçin Amerika’da yaşadığı sorusu sorularak düşmanların memleketinde yaşamanın onursuzluğundan söz edilir. Onurdan söz edenler ise küçük bir çocuğu dansöz gibi oynatıp bir eğlence unsuruna dönüştürür.
Böylece bazı sahneleri karşılaştırdığımızda, Taliban’ın adaletten ve merhametten nasibini almayan yığınların yuvası olduğu izleyiciye dikte edilir. Onlardan biri de Asıf karakteridir ve bu karakter, yanında zorla tuttuğu ve arzularına hizmet ettirdiği çocuğun onuruyla oynadığı gibi yıllar önce bu çocuğun babasının onurunu da zedelemeye kalkışan istismarcıdan başkası değildir. Bu noktada sözü edilen yapının mensuplarının geçmişi ile şimdiki zamandaki pozisyonları göz önüne getirilerek onların karaktersizliklerine ışık tutulur. Bu iki zamansal durumdan bir pay çıkarması istenen izleyicinin öfkesini ve lanet okumasını duyar gibi olduğumuz bu sahne, insanlığın bittiği yeri resmeder.
Filmin son sahneleri adaletin ve sistemin çöktüğü bir ülkeden ve oraya tasallut olmuş bir örgütten ziyadesiyle söz eder. Öyle ki bu ülkede güvenliği sağlayanlara rüşvet vermeden kaçmak hiç de mümkün değildir. Neticede Afganistan’ın heybetli dağları, uzun çölleri aşılır. Ülkenin en güzel pazarları bile sürekli sallanan kamera ile çalkantılı bir mekânla kurgulanır. Bu kurguda her şey gibi pazar yerlerinin de izleyiciye, başkarakterin güvende olmadığı hissini aşılamaya devam edilir. Kesik hayvan başları çekim açılarını doldurur ve Amir başını nereye çevirse üzerine ölüm yağmuru yağıyordur. Amir’in ait olduğu dünyayı bir cami ve secde sahnesinden görürüz ve bu sahne izleyicinin huzur ortamını ilk defa fark ettiği yerdir.
Yeğeni Söhrab’la konuşan Amir, onun üzüntüsünü ve kirletildiğini duyar. Çocuğun psikolojisi Taliban militanı Asıf tarafından yerle bir edilmiş ve filmde en ağır eleştiri de kuşkusuz, çocuk karakterin ruhsal dünyasına kâbus gibi çöken bu militana çevrilmiştir. Söz konusu karakter ve etrafındakilerin zalimane bakışlarından Amerika’ya gitmeyi başaran Amir ve Söhrab, en büyük rüyayı orada göreceklerdir. Burası çocuk için özgürlük vaat etmekte ve kaybettiği her şeyi burada görmektedir. Kurtarıcı karakter Amir ise yıllar önce yaptığı hatayı telafi edecek ve yeğenine Amerikan rüyasından sıklıkla söz edecektir. Bu rüyada uçurtmalar avlanmaz, dolayısıyla da uçurtma avcıları da yoktur.
Süreyya’yı Taşlamak da kadın karakterler, Uçurtma Avcısı’nda ise çocuk karakterler filmdeki yaşananları daha da gerçek kılmak için önemli bir kilit noktası… Belki de izleyicileri duygusal olarak etkilemenin en önemli bileşeni bir filmdeki kadın ve çocuk karakterlerdir. Onların dramı ve oyunculuklarının başarısı yönetmenin, yapımcının da başarısına vurgudur. Böyle olunca izleyicinin de az evvel kendisine anlatılan dünyanın gerçeğini kanıksaması istenmektedir. Çünkü artık gerçek, kurguyla iç içedir, ayrılmaz bir bütündür. Niçin mi? Çocukların ve kadınların huzur bulmadığı, adaletin sağlanmadığı bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek izleyicinin de “katharsis”ini sağlamaya yönelik alt metinlerle doludur. Burada katharsis sözcüğü, seyircinin izlediği oyundaki/filmdeki korku ve acıma unsurlarının, sanki kendisinin başına geliyormuşçasına düşünmesi anlamına gelir ve katharsis bu anlamıyla seyircinin bu duygu ve düşüncelerden arınmasına karşılık gelir.
Süreyya’yı Taşlamak filmindekine benzer şekilde bu filmin alt metinlerle dolu olduğu görülmektedir. Yazının sonundaki cümleler her okuyan da ve izleyen de farklı etkiler uyandırabilir elbet. Filmin hemen başlarında Amir’in babasının dilinden şu sözler dökülür dökülmesine ancak sözü aktaran babanın da kendi iç dünyasında yaşadığı tezatları anlatının sonunda öğrenmeye başlarız. Şöyle der Amir’in babası Rahim Han:
Bir tek günah vardır, o da hırsızlıktır.
Diğer tüm günahlar, hırsızlığın başka bir türüdür.
Adam öldürdüğünde bir hayat çalmış olursun.
Karısının kocası, çocuklarınınsa babaları üzerindeki hakkını çalarsın.
Yalan söylediğinde, birinin doğru üzerindeki hakkını çalarsın.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Uçurtma Avcısı’nda Av Ve Avcılar
Bazen bir filmin mesajını tamamen anladığımızı sanırız, oysa bu o kadar basit olamayabilir. Edward Said’in de belirttiği gibi bir metindeki örtük anlam her zaman açığa çıkarılmaz, okuyucuya ya da izleyiciye o konuda kesin bir bilgi verilmez. Çoğu zaman onu bulup çıkarmak, deşifre etmek gerekir. Anlamı oluşturan söylemler, çeşitli katmanlar arasına gizlendiği için derinlikli bir bakış açısı ve eleştirel bir analizle meseleyi değerlendirmek icap edebilir. Bu noktada herhangi bir hikâyeyi okumak, sanatsal bir çalışmaya bakmak gibi bir filmi anlamak ve okumak da pek mümkün olamayabilir. Dahası bir filmi anlamak ve değindiği temalar etrafında kafa yormak için sadece bir izleme yetememektedir. Birden fazla izleme yaparak filmlerdeki mesajı açığa çıkarmak, durdurarak izlemek ve izlerken de not almak akla gelen ilk yöntemler arasındadır. Uçurtma Avcısı filmini ve benzer birçok politik bakış içeren yapımları bu minvalde ele almak makul bir tercih sayılabilir.
Şimdiye değin değerlendirmesini yaptığımız filmlerin 11 Eylül ile bağına sıkça değinmiştik. Yeri gelmişken burada niçin 11 Eylül saldırıları (9/11 attacks) değil de, 11 Eylül olayları (9/11 events) ifadesini kullandığımızı da izah etmiş olalım. 11 Eylül’den sonra yaşanan kaotik ortam üzerinde çokça soru işareti olduğu hatırlatılmalıdır. Bu olayları dünya genelinde dile getiren ve 11 Eylül’ün üzerindeki karanlık noktalar olduğunu söyleyen çok yönetmen, siyaset bilimci, uluslararası ilişkiler uzmanı gibi kişiler 11 Eylül’ü anlatırken “saldırı” yani “attack” sözcüğünü değil, “event”in karşılığı olan “olay(lar)” sözcüğünü kullanmaktadır. Elbette bu öylesine sıradan bir kavram değildir, 11 Eylül’e kuşkucu, eleştirel ve farklı açılardan yaklaşımlar getirir. Biz de bu nedenle, geç de olsa, niçin böyle bir ifade kullandığımızı not etmiş bulunalım.
11 Eylül sonrası sinema filmlerinde belki de pek fark edilmemiş bir ayrıntıya yer vererek yazıya başlamak istiyorum. Batılı yönetmenlerin doğuyu ve doğuluları anlatmasında başvurdukları yöntemlerden ve senaryo kaynaklarından biri de Hint, Afgan ve İranlı roman ve hikâye yazarlarının eserleridir. Nasıl ki Süreyya’yı Taşlamak filmi İranlı bir romancı Freidoune Sahebjam’ın kaleminden çıkmışsa, Uçurtma Avcısı da Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı, çok satan romanından sinemaya uyarlanmıştır. Ve her iki film arasında sadece bir yıl olması ilginçtir. Yine filmin değerlendirmesine başlamadan evvel, bir diğer detay da Uçurtma Avcısı’ndaki başrol oyuncusu Amir’in (Khalid Abdalla), bu filmden bir yıl önce yapılan ve 11 Eylül olaylarını konu edinen Uçuş 93 (2006) adlı filmde de rol almasıdır.
Yukarıda adını zikrettiğimiz iki roman gibi Mohsin Hamid’in “Gönülsüz Köktendinci” romanı da Hindistan asıllı yönetmen Mira Nair tarafından (2012) sinemaya uyarlanan filmler arasında yerini almıştır. Bu eserlerin bizim okumalarımızla ilgisi, 11 Eylül’e ve sonrasındaki dünyaya yapılan vurgulardır. Yine bu manada Frederic Beigbeder’in Dünyadaki Pencereler (Windows on the World) ve Don DeLillo’in Düşen Adam (Falling Man) romanları da 11 Eylül Olaylarını ve sonrasını konu edinmektedir.
Uçurtma Avcısı en temelde, öyküsünü Hosseini’nin eserinden alır ve 11 Eylül (9/11) saldırılarını filmin ana anlatısına yerleştirir. Hosseini’nin anlatısında ele alınan Afgan kahraman Amir’in kimliği, Afganistan’ı zihinlere “Taliban” ve “köktencilik” terimleriyle kazıyan ve popülerleştiren bir bakış açısından inşa edilir. Romanın dünya çapında bir ilgi kazanması filmin de bir o kadar önemli olduğu idrakini günümüze taşıdı belki de. 11 Eylül, Amir için kimlik ve temsil güçlüğü, terörizmle kendi hayatındaki çatışmanın bir dönüm noktası iken, Amerika’nın 2000’li yılların başında dillendirdiği Terörle Savaş söylemi de Uçurtma Avcısı filminin önemli bir teması olarak karşımıza çıkar. Nihayetinde 11 Eylül’den sonra ortak bir düşman oluşturulması için filmlere önemli işlevler yüklenmesi bu söylemin büyük bir güç anlatısına dönüştüğünü de gösterir. Marc Forster’in bu filmi Amerika’yı, bir fırsatlar ülkesi ya da dünya barışını sağlayan bir güç temsil ederken Taliban’ı ve Afganistan’ı da köktendincilik kavramıyla tarif etmektedir. Bu tarif, kendi içinde bir tahrifi meydana getirir, İslam ve Müslüman kavramları da bu tahrifin/tahribatın içine alınır.
Filme adını veren uçurtma, bir eğretileme olarak özgürlüğü çağrıştırır. Uçurtma yarışı yapıldığı bir gün Amir, karşısına çıkan tüm rakipleri yener ve en güçlü rakibinin uçurtmasının ipini de keser. Bu uçurtma en yakın dostu Hasan tarafından ona getirilmek istenecektir. Hasan, Amir’in sadık bir dost olduğunu ispatlamak için uçurtmayı bulmaya gider. Etrafını saran üç çocuk Hasan’ı darp eder ancak yine de o, uçurtmayı almadan gitmeyecektir efendisi Amir’in yanına. Amir ise tüm olup biteni alenen görür fakat korkup oradan uzaklaşır. Onun bu tutumu hayatı boyunca unutamayacağı bir yaraya dönüşecektir. Amir babasıyla Amerika’ya gitmek zorunda kalır, üniversiteyi bitirir ve evlenir. Yıllar sonra Pakistan’a gitmesi gerektiğinde eşi ve babasının en yakın dostu Afganistan ve Pakistan’ın güvenli bir yer olmadığını söylerler. Bu güvensizliğin temel nedeni Taliban olarak gösterilir. Uçurtma uçurulmasına bile izin verilmeyen bir yerdir burası. Benzer bir ifade de Hasan’ın ölmeden önce Amir’e bıraktığı mektupta geçer. Bu topraklarda iyilik adına hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Hasan, Taliban tarafından öldürülmüştür. Ancak Hasan’ın Kabil’e ve Afganistan’ın geleceğine dair görüşü olumludur. Zamanla her şeyin daha iyi olacağını düşünür.
Amir’in Hasan’ın kardeşi olduğunu öğrenmesi ve Hasan’ın bir oğlu olduğundan haberdar olmasıyla yeni bir arayış başlar. Bu arayış sürerken Afganistan’ı anlatan sahnelerde yıkık evler ve tuhaf bakışlı insanlar egemen bir anlatıya, oryantalist bir bakışa hizmet edercesine düzenlenir. Çünkü filmin son çeyreğinde Kabil ya da diğer yerler distopik bir manzarayla gösterilir. Sokaklar savaş yeri gibidir ve hayat neredeyse yoktur. Amir yeğenini ararken Amerika’nın yeğeni için adeta bir cennet olduğunu düşünür. Ona bakan çocuklar ise bir cehennemde, sakat halleriyle yaşamaktadır. Toplama kampını andıran yer çocuklarla doludur ve onlar özgürlükleri ellerinden alınan bozuma uğratılmış nesneleri andırır. Taliban’ın korkunç bir yüzü daha vardır burada. Sık sık bu kamptan kız çocukları alınıp götürülür. Böylece bu yapının ne denli barbar olduğu ve insaniyetten yoksun olduğu ima edilir. Stadyumu dolduran kalabalıkları hizaya getiren ve saygın bir konumu olan hayaletlerin yuvasıdır Taliban. Filmin buraya kadar olan kısmında çoğu kez köktendincilik ya da İslamcılık’ın zehirli bir düşünce olduğu vurgusu hâkimdir. Bu düşünceye sahip insanların hiçbir olumlu yönü, bakışı ve duygusu yoktur. Tıpkı Süreyya’yı Taşlamak da olduğu gibi sessiz yığınlar da bu zulme ortak bir güruhtur. Genç bir kadın arabadan indirilip stadyumun ortasında öldürülmek istendiğinde recm kavramını hatırlatır yönetmen bize. Ancak olayların gerisini bilmeden sadece sonuca odaklanılmak isteniriz. Bize önceye dair bilgi verilmez, sadece sonraya odaklanmak gerekir. Sonuç bölümü ötekilerin resmedildiği kısımdır, damgalandığı ve tüm olumsuzlukların yüklendiği andır. Kadının öldürülmesine ilahî bir mesaj yükler Taliban üyesi. Bunun Allah katından kendilerine bildirilen ve yapılması emredilen bir hareket olduğu duyurulur.
Böylece bazı sahneleri karşılaştırdığımızda, Taliban’ın adaletten ve merhametten nasibini almayan yığınların yuvası olduğu izleyiciye dikte edilir. Onlardan biri de Asıf karakteridir ve bu karakter, yanında zorla tuttuğu ve arzularına hizmet ettirdiği çocuğun onuruyla oynadığı gibi yıllar önce bu çocuğun babasının onurunu da zedelemeye kalkışan istismarcıdan başkası değildir. Bu noktada sözü edilen yapının mensuplarının geçmişi ile şimdiki zamandaki pozisyonları göz önüne getirilerek onların karaktersizliklerine ışık tutulur. Bu iki zamansal durumdan bir pay çıkarması istenen izleyicinin öfkesini ve lanet okumasını duyar gibi olduğumuz bu sahne, insanlığın bittiği yeri resmeder.
Filmin son sahneleri adaletin ve sistemin çöktüğü bir ülkeden ve oraya tasallut olmuş bir örgütten ziyadesiyle söz eder. Öyle ki bu ülkede güvenliği sağlayanlara rüşvet vermeden kaçmak hiç de mümkün değildir. Neticede Afganistan’ın heybetli dağları, uzun çölleri aşılır. Ülkenin en güzel pazarları bile sürekli sallanan kamera ile çalkantılı bir mekânla kurgulanır. Bu kurguda her şey gibi pazar yerlerinin de izleyiciye, başkarakterin güvende olmadığı hissini aşılamaya devam edilir. Kesik hayvan başları çekim açılarını doldurur ve Amir başını nereye çevirse üzerine ölüm yağmuru yağıyordur. Amir’in ait olduğu dünyayı bir cami ve secde sahnesinden görürüz ve bu sahne izleyicinin huzur ortamını ilk defa fark ettiği yerdir.
Yeğeni Söhrab’la konuşan Amir, onun üzüntüsünü ve kirletildiğini duyar. Çocuğun psikolojisi Taliban militanı Asıf tarafından yerle bir edilmiş ve filmde en ağır eleştiri de kuşkusuz, çocuk karakterin ruhsal dünyasına kâbus gibi çöken bu militana çevrilmiştir. Söz konusu karakter ve etrafındakilerin zalimane bakışlarından Amerika’ya gitmeyi başaran Amir ve Söhrab, en büyük rüyayı orada göreceklerdir. Burası çocuk için özgürlük vaat etmekte ve kaybettiği her şeyi burada görmektedir. Kurtarıcı karakter Amir ise yıllar önce yaptığı hatayı telafi edecek ve yeğenine Amerikan rüyasından sıklıkla söz edecektir. Bu rüyada uçurtmalar avlanmaz, dolayısıyla da uçurtma avcıları da yoktur.
Süreyya’yı Taşlamak da kadın karakterler, Uçurtma Avcısı’nda ise çocuk karakterler filmdeki yaşananları daha da gerçek kılmak için önemli bir kilit noktası… Belki de izleyicileri duygusal olarak etkilemenin en önemli bileşeni bir filmdeki kadın ve çocuk karakterlerdir. Onların dramı ve oyunculuklarının başarısı yönetmenin, yapımcının da başarısına vurgudur. Böyle olunca izleyicinin de az evvel kendisine anlatılan dünyanın gerçeğini kanıksaması istenmektedir. Çünkü artık gerçek, kurguyla iç içedir, ayrılmaz bir bütündür. Niçin mi? Çocukların ve kadınların huzur bulmadığı, adaletin sağlanmadığı bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek izleyicinin de “katharsis”ini sağlamaya yönelik alt metinlerle doludur. Burada katharsis sözcüğü, seyircinin izlediği oyundaki/filmdeki korku ve acıma unsurlarının, sanki kendisinin başına geliyormuşçasına düşünmesi anlamına gelir ve katharsis bu anlamıyla seyircinin bu duygu ve düşüncelerden arınmasına karşılık gelir.
Süreyya’yı Taşlamak filmindekine benzer şekilde bu filmin alt metinlerle dolu olduğu görülmektedir. Yazının sonundaki cümleler her okuyan da ve izleyen de farklı etkiler uyandırabilir elbet. Filmin hemen başlarında Amir’in babasının dilinden şu sözler dökülür dökülmesine ancak sözü aktaran babanın da kendi iç dünyasında yaşadığı tezatları anlatının sonunda öğrenmeye başlarız. Şöyle der Amir’in babası Rahim Han:
Bir tek günah vardır, o da hırsızlıktır.
Diğer tüm günahlar, hırsızlığın başka bir türüdür.
Adam öldürdüğünde bir hayat çalmış olursun.
Karısının kocası, çocuklarınınsa babaları üzerindeki hakkını çalarsın.
Yalan söylediğinde, birinin doğru üzerindeki hakkını çalarsın.
Hırsızlıktan daha sefil bir davranış yoktur.
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Hayatı Ciddiye Almanın Bir Adıdır Tövbe
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.