Yaşanılan dönemlerin, insanları bir şekilde etkilediği söylenebilir. Bu etkileyiş dönem koşullarının kısırlaştırıcı veya geliştirici özellikleriyle gerçekleşir. Dönemlerin genel karakteristik özelliklerini dikkate almadan insanı ve toplumu doğru değerlendirmek mümkün değildir.
Dönemlerle ilgili üç hususun göz önünde tutulmasında yarar vardır kuşkusuz: Birincisi, bir dönemi öncesinden ve sonrasından ayırarak tek başına bir süreç olarak ele almak mümkün değildir. Eskide yeninin, yenide eskinin bazı özellikleri görülür.
İkincisi, öyle dönemler vardır ki yeni, eskinin inkârı şeklindedir adeta. Bu tür dönemler birer kopuş dönemidir ve bu dönemler nitelik olarak bir sıçramanın veya bir batışın ifadesi olabilmektedir. Bu durumda yeninin varlık koşulu eskiden kopuşla anlam kazanır ve eskiden kopuş ne kadar hızlıysa yeni, o kadar güçlüdür ve kalıcılık özelliği taşır.
Üçüncüsü, her dönem kendi sıradan insanlarını biçimlendirir ama dönemlerin biçimlendiremediği “ayrık insanlar” da vardır. Bu ayrık insanlar, içinde yaşadıkları dönemin koşullarına boyun eğmeyen, aksine bu koşullarda dahi kimliğini koruyabilen, kendileri kalabilen insanlardır. Bu insanlar bazı korunma mekanizmaları geliştirerek yaşanılan dönemin kısırlaştırıcı, dönüştürücü, uysallaştırıcı etkilerinden kendilerini uzak tutarlar.
Yaşanılan dönemler ve onların olaylara, insanlara yansımaları dikkate alınarak Müslümanlar ve gelinen nokta ile ilgili bir değerlendirme yapılabilir ancak. Geçen dönemde kuşatıcı yapısal bir gelenek ve arzulanan güçlü bir zemin yakalanamadığı için sonraki yıllarda başta İslâmî değerleri önemseyen entelektüeller olmak üzere idealist birçok Müslüman başka adreslerde yer almaya başlamış ve bu durum büyük bir güven kaybına neden olmuştur. Müslüman kitlede ideallerin zayıflamasında bu entelektüellerin etkisi büyüktür. Bedel ödemeden entelektüel sıfatıyla ortaya çıkmanın geleceği nokta burasıdır, dense yanlış olmaz. Hiç kimse bunların veballerinin olmadığını söyleyemez.
Kimilerinin önceden karşı oldukları organizasyonlarda aktif rol alması… Kimilerinin derin bürokrasi girdabında boğulması… Kimilerinin iş insanı, patron sıfatıyla kapitalizmin kucağına balıklama dalması… Kimilerinin sağ muhafazakâr partilerde yer kapabilme telaşına düşmesi… Kimilerinin daha da ileri giderek “Stockholm sendromu” denilen katiline âşık olması… Bu tür yalpalamalar tevhidî uyanışla beraber taşınan ideallerin topluma kazandırılması çabalarına gölge düşürmüştür.
Sermaye ve statülerin ele geçirilmesiyle birlikte savrulmalar hızlanmıştır. Nitekim dünyevi yüksek başarılar, servet ve statüler ideal haline gelmiştir. Bu imkân ve avantajlar İslâmî duyarlılık ve sürdürülen mücadele nedeniyle elde ediliyordu ama imkân ve avantajla elde edilen dünyalıklar nedeniyle İslâmî duyarlılık ve sürdürülen mücadele geri plana itilmiş, hatırlamak bile istenmemiştir.
Modernizmin dayattığı bireycilik fitnesi de idealleri öldüren bir musibettir aslında. İslâm’ı bir referans ve umut olmaktan çıkarmalar… Bazı hormonlu kurumsal açılımların cazibesine kapılmalar… İslâmî sorumlulukların bir kenara itilerek bol reklamlı kurumsal hedeflere yönelmeler… Kirliliğin içselleştirilmesi, helezonik çözülüşün tetiklenmesi…
Birçoğu bir zamanlar kavmiyetçilikten, geleneksel ve modern hurafelerden, ulusalcı-millî reflekslerden arınmış olarak tevhid ve adaletin merkeze alınmasını isterlerken, bunların önceki düşünce ve davranışlarının tam tersi yönde düşünmeleri, önceki dönemlerini inkâr edercesine davranmaları düşündürücüdür doğrusu. İslâm düşmanlarının amaçlarının, hedeflerinin, araçlarının algılanamaması sonucunda oluşturulan kısa vadeli, günü birlik, yüzeysel plan ve projelerle varılacak yer burasıdır. Pragmatist anlayışın beslediği maceracılık ruhu kendiliğinden ortaya çıkmadı. Kumdan şatolar inşa edilebilir ama bu şatolar her yıkıldığında yılgınlık duygularının baş göstermesi, hayal kırıklıklarının yaşanması kaçınılmazdır. Bulanık hayallerle yol almak mümkün mü?
Gerekli yöntemsel, ilkesel perspektif oluşturulamadığı için yalnızca bazı basamaklara tırmanmak bir başarı olarak görülmüştür. Bu aceleci tutum, mücadelenin belirli süreçleri içerdiğini ve dolayısıyla hedeflere aşama aşama varılabileceğini, aksi halde en aşağılara kadar düşülebileceğini öngöremediği için bütün entelektüel ve pratik birikimleri tüketmiştir. Çünkü aceleci kişilik ve anlayış bir an önce hedefe varmayı düşünür. İktidara sahip olunca hemen her konunun halledilebileceğini sanır. Oysa tüm bunlar hedef kırılmalarının yaşanmasına neden olur. Önceden araç olarak belirlenen ne varsa tamamı amaç haline gelir bir süre sonra. Bu durumda ise büyük amaçların özlemini çekip uğruna mücadele edenlerden bazıları bir zaman sonra evrilerek önceden eleştirdikleri sisteme entegre olur, çoğunluğun peşine takılır, dâvâlarının başarıya ulaşacağına olan inançlarını ve kendilerine duydukları güveni yitirirler. İnanç ve güven yitirilince bu defa da çoğunluğun savunduğu değerlerin yücelmesini arzu ederler. Önceden rahatsız eden birçok şey rahatsız etmemeye başlar. Çünkü toplumsal koşulların kokuşmuşluğu alışkanlık haline geldiği takdirde rahatsızlık veren şeyler rahatsız etmeyecektir artık.
Mücadeleyi terk edenler de biliyorlar ki İslâm, belirli bir dönem için indirilmiş bir din değildir. İslâm, hakikat için çoğunluğu ölçü alan bir din de değildir. Çoğunluğa uymak hakikat adına bir şey ifade etmez. “Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.” (Enʻâm,116)
Büyük amaçların terk edilip önceden karşı çıkılan yanlışların yüceltilmesi… Aniden bu noktaya gelinmez elbet: Yavaş yavaş, alışarak, aşınarak, içselleştirerek… Kendi iç dinamikleriyle zindeliği yakalayamayanlar, rüzgâra göre bir o yana bir bu yana savrulmak zorunda kalırlar.
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.” (Raʻd,11) Önce tasavvur ve akıl yozlaşır. Arkasından duygu ve düşünce kirliliği başlar. Düşünce kirliliği insanın ve toplumun sapmasına yol açar. Duygu kirliliği ise ahlâktan uzaklaşmayı getirir.
Onlardan bazıları tevhidî mücadeleyi önceden de anlamamış, yalnızca vitrinlerde boy göstermiş, rüzgâra göre hareket ettikleri için rüzgâr yön değiştirdiğinde rüzgârla birlikte arkalarına bakmadan gitmişlerdir.
“Sen Süheyl’im
Sen yıldızların en soylusu
Senin yazgın değil bir tek
Yalnız kalmak yokuşlarda
Nerede
Ak günlerin vitrin güzelleri
Alkışlayanlar
Coşturanlar
Onlar kursaklarının tamtamcısı şimdi
Kargalar götürdü onları
Dostluklarını kutluyorlar
Akbabalarla
Eridiler sularda
Kâğıttan gemiler gibi” (Süheyl Yıldızı’ndan)
Babalarının telkinleriyle mi acaba mücadeleyi terk edenlerin çocukları din ve cemaate karşı mesafeli durmaktadırlar? Siyaseti; dünyevi, sosyal ve kariyer ihtiyaçlarını hızlıca gerçekleştirebilecekleri bir mobil araç olarak gören pragmatist kuşak… Saman alevi gibi hemen parlayan, köpük misali uçup giden…
“Önceki dönemlerde mücadelenin içinde olan idealist insanların kenara çekilmelerinde yılgınlığın, yorgunluğun, umutsuzluğun payı yok mudur?” denebilir.
İslâmî duyarlılık taşıyan kitlelerin bir yılgınlık, yorgunluk ve umutsuzluk çemberine itildiği görülmektedir. İçinde bulunulan durum herkes için önemli sonuçların doğmasına neden olabilecek durumdur. Olayları, olguları doğru değerlendirebilmek, olup bitenlerden doğru sonuçlar çıkarabilmek için tümel yaklaşıma sahip olunmasında yarar vardır.
Müslümanların bir kısmını sarmalayan ve giderek rengini koyulaştıran yılgınlık, yorgunluk ve umutsuzluk ufukları daraltmakta, çaresizliği getirmektedir maalesef.
Daralan ufuklar ve çaresizlik psikolojisi yeni imkânlara kavuşmaya engeldir. Çaresizlik psikolojisi içselleştikçe eldeki imkânları kaybetmemek adına kazanılanların tutsağı olunmaktadır. Bazı bedellerin ödenmesi gerektiği akla gelmemektedir nedense.
Yaşadıkları dönemde sistemi ve toplumu doğru değerlendiremeyen kimi insanların sahici olmayan tasavvurları hayal kırıklığının oluşmasında etkendir kuşkusuz. Her şeyden önce Müslümanlar mevcut duruma kolay yollardan ulaştılar. Fazlaca emek ve alın teri ile elde edilmediği için kazanılanların değeri hakkında yeterli bir bilince ulaşılamadı. Bu durum ise bazen eldeki imkânları gereğinden fazla önemsemeye bazen de bu imkânların değerinin anlaşılamamasına yol açtı. Sonuç olarak, bulunduğu durumu koruma gayretini kendilerinde göremeyenler büyük bir umutsuzluğa düştüler.
“Mü’min kimse hiç bir zaman mutsuzluk, umutsuzluk, yılgınlık gibi duygulara kapılmaz, bu duygular nedir bilmez?” şeklindeki bir iddia kabul edilemez. Aksi halde bu duyguların veriliş hikmeti inkâr edilmiş olur. İnsan, bu şekilde bir sınavdan geçmektedir.
Başta siyasal ortamın kaotik yapısı ve toplumsal yapıdaki ifsat olmak üzere, birçok nedenle ideal sahibi geniş bir kesim yılgınlığa, yorgunluğa sürüklenmiştir. Yılgınlık, yorgunluk yalnızca Müslümanlara özgü bir fenomen değil, bütün toplumlar bundan etkilenmiş ve umutsuzluk, yılgınlık hemen her yere bir salgın hastalık gibi yayılmıştır ama bundan en fazla Müslümanlar etkilenmiştir.
Müslümanları yılgınlık psikolojisine iten çok neden vardır aslında: Yaşananlar… Savaşlar… İhanetler… Yanlış hesaplar… Beceriksiz siyasetçiler… Aşağılanmalar… Yılgınlık üreten küresel sistem…
Art arda yaşanan başarısızlıklar sonunda “ben asla başaramam” dedirten tükenmişlik sendromu… Hayatın yoğun talepleri sonucunda ruhsal ve fiziksel açıdan enerjinin tükenişidir, tükenmişlik sendromu. Tükenmişlik sendromunun duygusal tükenmişlik, duygusal uzaklaşma ve konsantrasyon kayıpları olarak üç şekilde ortaya çıktığını söylüyor, Herbert Freudenberger. Yapılan işten tatmin olmama nedeniyle çabuk yorulma, işe olan ilginin azalmasıyla verim kaybının yaşanması… .
Psikologlar tükenmişliğin bir gecede ortaya çıkmadığını; yavaş yavaş, aylara dağılan bir süreç olarak geliştiğini söylemektedir. Aşırı ve yoğun çalışma temposu içinde olan ve diğer insanların bitmeyen talepleri yüzünden kişisel ihtiyaçlarını gideremeyen kişi bir süre sonra kendini umutsuz, çaresiz, isteksiz ve kızgın hissetmeye başlar. İnsanlarla ilişkilerini en aza indirir veya başkalarının duygularına kayıtsız kalmaya çalışır.
Öfke, umutsuzluk, hayal kırıklığı… Yorgunluk hissi… Motivasyon eksikliği… Sosyal ilişkilerin sorunlu geçmesi… Her şeyin daha da kötüye gideceği sanısı… Yitirilen nesnellik ve tüm bunların sonunda “Öğrenilmiş çaresizlik”…
Ne kadar çaba gösterilse de hiç bir şeyin değişmeyeceğine inanmak… İçe kapanmak… Sorunların üstesinden gelememek… Başarısız olunduğuna dair algının oluşması… Güven yitimi… “Ne yapsam olmuyor zaten.” tuzağı… “Böyle gelmiş böyle gider!” düşüncesi… İsteksizlik… Yeniden deneme cesaretinin kaybedilmesi… “Muhalif ama nihilist” bir ruh hali…
Martin Seligman’a göre, bireyler olumsuzluklara karşı önce tüm güçlerini kullanıp mücadele eder, bu çabalardan bir sonuç alamayınca kendilerini çaresiz hissederler. Sonradan kurtuluş için çok daha elverişli bir ortam oluşsa da “öğrenilmiş çaresizlik” nedeniyle başarısızlıklar arka arkaya gelir. Bu da olaylara ve hayata negatif bakmanın önünü açar.
“Öğrenilmiş çaresizlik” belli bir durumda sürekli olarak olumsuz tepki alma deneyimi sonucunda ortaya çıkan, başarısızlığı kökten kabullenme durumudur. Başarısızlığı kabulleniş öylesine güçlüdür ki bazen başarısızlığın önündeki tüm engeller kalksa da kişi başarısız olacağına inandığı için engelin kalkmış olduğunu fark edemez.
Öğrenilmiş çaresizlik yaşayanlar önce tutkularını kaybederler. Akılları ve düşünme yetenekleri zayıflar, basiretleri bağlanır adeta. Sorunları çözmek için beyinlerini fazla yormazlar. Uzun mücadelelerin sonunda başarılı olamayıp acı çekmeleri halinde o acıyı kabullenir, onunla yaşamayı öğrenirler
Psikolojide önemli yer tutan kavramlardan biridir “öğrenilmiş çaresizlik”. Martin Seligman, yapmış olduğu deneyde, iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alanın bir tarafına elektrik akımı verecek bir düzenek döşer, diğer tarafı ise boş bırakır. Elektrik düzeneği bulunan tarafa bir köpek konur ve elektrik verilir. Köpek can havliyle diğer tarafa atlar. Birkaç kez tekrarlandıktan sonra köpek tasmayla elektrik düzeneğinin olduğu tarafa bağlanır ve yeniden elektrik verilir. Diğer tarafa geçmek için yoğun çaba sarf eden köpek bunu başaramayacağını anlayınca olduğu yerde kalır ve acı acı inlemeye başlar. Köpek, acıyı kabullenmiş olur bu şekilde. Daha ilginç olan bundan sonraki kısmıdır aslında. Tasma köpekten çıkarılır ve köpeğin bulunduğu yere yeniden elektrik verilir. Acıdan kıvranan köpek diğer tarafa geçmek için hiçbir çaba göstermez artık. Çünkü köpek, diğer tarafa geçmenin mümkün olmadığını, tasmanın hâlâ boynunda olduğunu sanmaktadır.
Bu deney zihinlere yabancı gelmez. Egemen güçler sürekli bu tür psikolojik yöntemlerle Müslümanları kontrol altında tutmuş ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Bu tür yöntemler halkların direncinin, direniş ruhunun ortadan kaldırılmasında büyük paya sahiptir. Eziklik ve yılgınlık psikolojisi öğrenilmiş çaresizliği beraberinde getirmiştir maalesef.
Müslümanların küçük bir kıpırdanışı bile bir tehdit olarak algılanmış, uyanmamaları için her türlü önlem alınmıştır. Müslümanlar bir şeyler yapıp belli bir seviyeye geldikçe her defasında sistemlerin sert darbeleriyle karşılaşmış, hep yeni başlangıçlar yapmak zorunda kalmıştır. Sürekli yeni başlangıçlar ve geri dönüşler Müslümanların büyük bir kısmında yılgınlığa, hayal kırıklığına neden olmuştur. Hiç yol almamak, hep aynı yerde gidip gelmek, hep aynı yöntemlerle aynı sonuçlara ulaşmak “Ne yaparsak yapalım başarmamız mümkün değil.” anlayışının yerleşmesine neden olmuştur.
Bir zamanlar mücadelede ön saflarda duranların, yol gösterenlerin, kar kış demeden Kur’an’ın mesajını ulaştırmaya çalışanların giderek hallerinden usandıklarını, kenara çekildiklerini görmek üzüntü vericidir doğrusu. Oysa önemli olan mücadele etmektir. Sonuca ulaşmak Allah’ın takdirindedir. Sonuç odaklı bir mücadelenin kimseye yararı yoktur. Allah’ın hoşnutluğu için verilen hiçbir mücadele zayi olmaz. Karşılığı kat kat verilecektir kuşkusuz. Bundan daha büyük başarı olur mu? O’nun hoşnutluğunun bulunmadığı tüm hedefler sapmadır ve bir değeri yoktur. Hedeflerde sapmalar meydana gelirse kayıtsızlığın, yılgınlığın ortaya çıkması, uyuşukluğun ve odaklanma sorununun yaşanması muhtemeldir.
Öğrenilmiş çaresizlik psikolojisinden kurtulamayan halklar sistemlerin kendilerine sunduklarından başka bir şey düşünemedikleri için ehven-i şer mantığıyla hareket etmenin en doğru yol olduğunu sanırlar. Çünkü bu aşamaya gelmeden önce, Seligman’ın deneyinde olduğu gibi, birçok kez bulundukları durumdan kurtulmak istemişlerse de her defasında bunu başaramamışlar; sonunda, sistemin sunduklarını kabul etmenin doğruluğuna inanmışlardır. Tam da bu noktada, halklar kendilerini sarıp sarmalayan, baskı altında tutan bu sistemleri içtenlikle savunur, “Biz olmasak başkaları gelir.” diyerek merdivenleri tırmanmaya çalışırlar. Sonunda sistemin bütününe yönelik bir saldırıyı kendilerine yönelik bir saldırıymış gibi algılamaya başlarlar.
Şu sorular bazılarının aklından geçebilir: Düşünen, tepki gösteren, direnen ve olumsuzlukları tersine çevirmek isteyen Müslümanlar nerede? İlkeleri ve hedefleri olmayan, sömürücülerin her yaptığına edilgen olarak katılan, oynanan oyunlara kayıtsızca seyirci kalan, eridikçe etrafında bulunanların da erimesine yol açanların revaçta olduğu bir zamanda idealleri uğruna her şeyini feda edebilecek insanlar yok denecek kadar az mıdır gerçekten? Susulan her an yalnız susanları değil, milyonlarca insanı da umutsuzluğa sevk etmiyor mu? Bu yılgınlık neye hizmet etmektir acaba?
Yılgınlık kapıyı çalmada inatçıdır aslında. İçeri girmesine izin verildiği takdirde, o, sürüsüne hemen herkesi katmak ister. Yılgınlığın ısrarları karşısında dimdik ayakta kalabilmek için ondan daha fazla direnç gösterilmesi gerek. Çünkü yılgınlık çürümeye, çürüme yavaş ölüme yol açar. Farkına varılmadan yıkıp gidendir yılgınlık.
Toplumsal çürümeyi gördükleri halde yapılması gerekenleri yapmayanlar en az çürümeye terk edenler kadar sorumludur. İnsanın en büyük çürüme noktası idealsizlik halinin benimsenmesi sonucunda olup bitenlere seyirci kalmaktır. Her gün aralarından kayıp giden yol arkadaşlarına bakmaya devam edenlerin el sallamaktan başka bir işe yaramadıklarını bilmeleri gerek. Hep yolcu gönderecekler ama yolcu karşılamak pek nasip olmayacaktır onlara belki de.
İki yol vardır tercihler arasında: Ya var olan koşullara teslim olup çürümeyi tercih etmek ya da olumsuzluklara direnerek çözülüş anını dirilişe çevirmek. Asıl diriliş anı yıkılış anıdır zaten. Her şey o anda olur; yıkılış ya da diriliş. Yıkılacağı yerde dirilmesini bilmeyenlerin hep sürünmeye mahkûm olacaklarını tarihten az çok anlayan herkes bilir. Öyleyse koşullara teslim olmak yerine direnmeyi denemek gerek.
Bir sorgulama yapmadan, düşünce ve davranışları Kur’an ve sünnet merkezli bir temele oturtmadan, gerçekçi bir gelecek tasavvuruna ulaşmadan yılgınlık psikolojisini aşmak mümkün değildir. Bu ise öncelikle ilkesel olarak hareket etmeyi, birlik ve dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.
Müslüman öznelerin tamamının yılgınlık psikolojisi içerisinde olduğu söylenemez. Olumsuzluklara tepki gösterenler de var ama içinde bulunulan durumun sorgulanmadığı, Kur’an ve sünnetin odak alınmadığı her tür tepkisellik insanı yaşanılan dönemin kölesi haline getirir. Sorgulayıcı bir kişilik ve İslâmî yaşam biçimi Müslüman mücadele insanı için ayakta kalabilmenin olmazsa olmazıdır. Mücadele insanı, İslâmî kişiliğini koruyabileceği, geliştirebileceği bir sevgi ve merhamet ortamının oluşması için büyük çaba sarf etmek zorundadır. Bir yanda yılgınlar, dünyevileşme kapanına yakalananlar… Bir yanda küresel güçlerin buyruğunda olup Müslüman beldelerde çocuk, kadın, yaşlı, engelli demeden insanları hunharca katledip bu insanlık dışı davranışlarını cihatmış gibi göstermeye çalışan şiddet yanlıları… Müslüman olmanın kolay ama Müslüman kalmanın zor olduğu dönemlerden geçilmektedir. Bu nedenle mücadele insanının tüm kısırlaştırıcı, yozlaştırıcı, başkalaştırıcı kanalları tıkayıp besleyici, geliştirici, hedefe ulaştırıcı kanalları açık tutması gerek. Mücadele insanı, mücadelenin uzun soluklu olduğunun bilincindedir ve planlamasını ona göre yapar. Mücadele insanı rehavetten, hantallıktan, yılgınlıktan uzak kalabilmek için her türlü önlemi alır ve prematüre doğum, erken uzlaşma, basamakları ikişer ikişer tırmanma tehlikelerini bilir, emin adımlarla hedefe varmaya çalışır. Çaresizliğin, çözümsüzlüğün, yılgınlığın, yorgunluğun oluşmaması için çaba gösterir. Sorunlar karşısında beyaz bayrak çekmek, teslim olmak, mücadeleden çekilmek ona yakışmaz.
İnsan, yaşadığı süre içerisinde bazen zorlu dönemeçlerle, sarp yokuşlarla karşılaşabilmektedir. Bu zorlu dönemeçlerde, sarp yokuşlarda adeta buharlaşıp ortadan kaybolmalar, farkına varılmadan da olsa kendi kendini zehirlemeler yaşanmıyor değil.
İlk bakışta zorlu süreçlerin olumsuz yönleri akla gelse de bu zorlu süreçler daha sağlıklı adımlar atabilme, daha gür bir şekilde ortaya çıkabilme imkânını da bünyesinde barındırmaktadır.
İçinde bulunulan dönemde derin bir sosyo-kültürel dönüşümün, başkalaşmanın, kitlesel kırılmaların yaşandığı inkâr edilemez. Bu olumsuz koşulları dikkate alıp umutsuzluğa düşmek doğru değildir. En olumsuz koşullarla karşılaşılsa bile bu olumsuzlukların bir imkânlar yığınını beraberinde getirdiğini unutmamak gerek. Önemli olan insanın bu imkânları yeterince değerlendirebilmek için hayatın her ünitesinde sorgulayan, hesaplaşan, üreten, inanan ve umut eden olarak ayakta kalabilmesidir. Bunun için de idealist olanların birbiriyle dayanışma içerisinde olmaları, iç eğitime önem vermeleri, aralarında iş bölümü yapmaları gerek. Bu dinamikler zorlu süreçleri aşabilmenin ve geleceğe umutla bakabilmenin olmazsa olmazlarıdır. Hep yakınmak, sızlanmak yerine hedefe odaklanmak gerek. Müslümanların, birey ve yapı olarak kendilerini aşması, kendileriyle yüzleşmesi ve ileriye yönelik adımlar atması gerek.
Mücadele insanının, hareket edebileceği esnekliğe sahip olabilmesi ve yalpalamaması için üç özelliği maksimum düzeyde tutması gerekir: Sorgulamak ve hesaplaşmak, üretken olmak, inanmak ve umut etmek. Mücadele insanı başta kendisi olmak üzere her şeyi sorgulamak, kendisiyle ve var olanla hesaplaşmak zorundadır. Sorgulamak ve hesaplaşmak kararsızlığı, belirsizliği siler; netliği, güveni ve tutarlılığı getirir. Üretken olmak, hem mücadele insanını hem de onun savunduğu değerleri yüceltir, geliştirir. İnanmak ve umut etmek ise mücadele insanına dışarıdan gelecek her türlü saldırı için bir kalkan görevi görecektir.
Koşullar ne olursa olsun, her zaman bir çıkış imkânı vardır. Umutsuzluğa düşmek Müslüman’a yakışmaz. Umutsuzluk, ne yapacağını bilemeyen veya ne yapacağını bildiği halde onu yapmaya güç yetiremeyen, cesaret edemeyen insanların ruh halidir. Bunlar tarihin oluşumuna müdahil olan özneler olmaktan uzaktırlar.
Zulüm ve bozulmalar karşısında hakikatin tanıklığını üstlenmek gerek. Dönüşümün kendiliğinden veya başkalarının aracılığıyla gerçekleşeceğini sananlar bu sünneti algılayamamış demektir. Mücadelenin sünnetini algılayamayanlar hep acil beklentilere sahip olur ve hep düş kırıklığına uğrarlar. Bir tembellik, umutsuzluk ve yılgınlık hali yaşanıyorsa bunda böylesi bir düşünsel ve pratik zeminin payı büyüktür. Ama koşullar ne olursa olsun, Allah’ın varlığı en büyük umuttur, güvendir, güçtür ve moral kaynağıdır. Hayatı O’nun sevgisiyle anlamlandırmak gerek. Hayatın boşlukları mutlaka bir şeylerle dolmaktadır. Çünkü hayat boşluk kabul etmez. Hayat boşluk kalmayacak şekilde ilahi olanla doldurulamadığı takdirde boşluklar şeytan ve onun yandaşlarının ele geçirdikleri yerler olacak, art arda başarısızlıklar yaşanacak, çaresizlikler başlayacaktır.
Öğretenlerin çıkarlarına uygun olduğu için öğrenilmiş çaresizlik onları mutlu eder. Ama birey ve toplum çaresizliği öğrenirse kabullenirse her şeyinden vazgeçer; onurundan, değerlerinden, özgürlüğünden… İnsan pes ettiği zaman değil; vazgeçmediği zaman değerlidir. Zaten idealist olanlar da vazgeçmedikleri, mücadele ettikleri, dayandıkları, sonucu değiştirebileceklerine inandıkları, tepkisiz kalmadıkları için değerlidir, özgül ağırlıkça sıradan inanlardan farklıdır.
Öğrenilmiş çaresizlik zincirini kırmak zor, ama imkânsız değil. Çaresizlik öğrenilmiştir. Öyle ise başarılı olmak da öğrenilebilir. Doğru şeyler yapabilmek için yeterince doğru zaman vardır.
Rüzgârı suçlamak kolaydır. Önemli olan yelkenleri kullanmayı öğrenebilmektir. Başkaları başarabildiyse Müslümanlar da başarabilir.
Öğrenilmiş çaresizliğin çözümü bazen “öğrenilmiş güçlük” ten geçer. Güçlü olmak da öğrenilebilir, öğretilebilir. Bilgi, dayanışma, umut, hayal, sevgi de… Müslümanlar güçlü olmayı öğrenmek zorundadır. Koşullar mutlaka değişecek ve çaresizlik çareye boyun eğmek zorunda kalacaktır. Umutsuz olmaya gerek yok.
Yeni bir başlangıç yapmak gerek. “Hiçbir şey bitmemiştir, aksine her şey şimdi başlayacaktır.” kararlılığıyla önceki yanlışlardan arınıp daha güçlü bir şekilde yola koyulmak gerek. Yerinde duranların başarabilecekleri hiçbir şey yoktur. Oysa yola koyulanlar istenilen hedefe varabilirler. Denemeyince hiçbir şey değişmez. Hiçbir şey değişmezse her şey olduğu gibi gider. O halde, yeniden denemek gerek. Bunun için de önce tembellikten kurtulmak gerek.
Yeni başarı hikâyelerine ihtiyaç var. Bu ise zor değildir. Müslümanlar kendi güçlerinin farkında olsunlar yeter ki. Her zaman bir yol vardır ve bu yol keşfedilebilsin yeter ki. Hep olumlu düşünülebilsin, yaşanan her şey fırsata çevrilsin yeter ki. Yakınmaktan vazgeçip yeni roller edinilsin, onu bunu taklit etmek yerine Rasulullah örnek alınsın yeter ki. Asıl başarı Allah’ın istediği şekilde duruşu korumak ve mücadele etmektir.
Gelişmeleri doğru değerlendirecek, tüm emperyal projeleri boşa çıkaracak bir ferasete ihtiyaç var. Vahyin mesajını, tüm kuşatmalara rağmen, başta mücadeleden kopan Müslümanlar olmak üzere herkese ulaştırmanın gayreti içinde olmak gerek. Yıllarca yüklenen yanlış bilgilerle kafası karışan, hakla bâtılı ayırt etme gücünü kaybeden insanların zihinlerine ve ruhlarına format atarak fıtratlarına dönüşlerini sağlamak için çaba sarf etmek gerek. Sürekli antitezler öne sürerek, reaksiyonel davranarak değil. Yeni bir sunuma ihtiyaç var. Görülen o ki mücadele zemininden kaymalar devam ettikçe kitlesel umutsuzluk ve yılgınlık daha da artacaktır. Umudu başkalarından beklemek yerine ilkeli, idealist olarak ayakta kalabilenlerin umut üretmesi, umut olması gerek. Hayat devam ediyorsa umut da vardır.
Kriz dönemlerinde ortaya çıkan umutsuzluk ve yılgınlık halleri aynı zamanda bir dirilişin habercisi olabilir. Tarih henüz son sözünü söylememiştir. Hele de acılar katmerleşip gözyaşına dönüştüyse yeni kapıların açılması yakındır. Çünkü gözyaşının olduğu yerde umut da vardır. Hem zaten umutsuzluk ve yılgınlık herkesi içine almış değil. Umutsuzluğa, yılgınlığa meydan okuyanlar da var. Onlar zamana, dünyaya, insanlara söyleyecek sözleri olan ve bu uğurda her şeyini feda eden dava erleridir. Onlar kültür, sanat, ahlâk, duygu ve düşünceleriyle her dönemin “ayrık” insanlarıdır. Onların her biri parlayan birer yıldız, sığınılacak birer limandır. Onlar, hiçbir dönemin sıradanlaştıramadığı, rüzgârın önüne katamadığı öncü insanlardır. Onlar, yaşadıkları dönemlere mühürlerini vuran birer çınardır. Sorumluluğunun bilincinde olan… Tevhidi mihver edinen… İdealleri ile kemale ulaşmayı hedefleyen…
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.
Yılgınlık Çürümedir Çürüme Yavaş Ölümdür
“Üç günlük değil bu yol
Üç günlük olsa da ömür”
Yaşanılan dönemlerin, insanları bir şekilde etkilediği söylenebilir. Bu etkileyiş dönem koşullarının kısırlaştırıcı veya geliştirici özellikleriyle gerçekleşir. Dönemlerin genel karakteristik özelliklerini dikkate almadan insanı ve toplumu doğru değerlendirmek mümkün değildir.
Dönemlerle ilgili üç hususun göz önünde tutulmasında yarar vardır kuşkusuz: Birincisi, bir dönemi öncesinden ve sonrasından ayırarak tek başına bir süreç olarak ele almak mümkün değildir. Eskide yeninin, yenide eskinin bazı özellikleri görülür.
İkincisi, öyle dönemler vardır ki yeni, eskinin inkârı şeklindedir adeta. Bu tür dönemler birer kopuş dönemidir ve bu dönemler nitelik olarak bir sıçramanın veya bir batışın ifadesi olabilmektedir. Bu durumda yeninin varlık koşulu eskiden kopuşla anlam kazanır ve eskiden kopuş ne kadar hızlıysa yeni, o kadar güçlüdür ve kalıcılık özelliği taşır.
Üçüncüsü, her dönem kendi sıradan insanlarını biçimlendirir ama dönemlerin biçimlendiremediği “ayrık insanlar” da vardır. Bu ayrık insanlar, içinde yaşadıkları dönemin koşullarına boyun eğmeyen, aksine bu koşullarda dahi kimliğini koruyabilen, kendileri kalabilen insanlardır. Bu insanlar bazı korunma mekanizmaları geliştirerek yaşanılan dönemin kısırlaştırıcı, dönüştürücü, uysallaştırıcı etkilerinden kendilerini uzak tutarlar.
Yaşanılan dönemler ve onların olaylara, insanlara yansımaları dikkate alınarak Müslümanlar ve gelinen nokta ile ilgili bir değerlendirme yapılabilir ancak. Geçen dönemde kuşatıcı yapısal bir gelenek ve arzulanan güçlü bir zemin yakalanamadığı için sonraki yıllarda başta İslâmî değerleri önemseyen entelektüeller olmak üzere idealist birçok Müslüman başka adreslerde yer almaya başlamış ve bu durum büyük bir güven kaybına neden olmuştur. Müslüman kitlede ideallerin zayıflamasında bu entelektüellerin etkisi büyüktür. Bedel ödemeden entelektüel sıfatıyla ortaya çıkmanın geleceği nokta burasıdır, dense yanlış olmaz. Hiç kimse bunların veballerinin olmadığını söyleyemez.
Kimilerinin önceden karşı oldukları organizasyonlarda aktif rol alması… Kimilerinin derin bürokrasi girdabında boğulması… Kimilerinin iş insanı, patron sıfatıyla kapitalizmin kucağına balıklama dalması… Kimilerinin sağ muhafazakâr partilerde yer kapabilme telaşına düşmesi… Kimilerinin daha da ileri giderek “Stockholm sendromu” denilen katiline âşık olması… Bu tür yalpalamalar tevhidî uyanışla beraber taşınan ideallerin topluma kazandırılması çabalarına gölge düşürmüştür.
Sermaye ve statülerin ele geçirilmesiyle birlikte savrulmalar hızlanmıştır. Nitekim dünyevi yüksek başarılar, servet ve statüler ideal haline gelmiştir. Bu imkân ve avantajlar İslâmî duyarlılık ve sürdürülen mücadele nedeniyle elde ediliyordu ama imkân ve avantajla elde edilen dünyalıklar nedeniyle İslâmî duyarlılık ve sürdürülen mücadele geri plana itilmiş, hatırlamak bile istenmemiştir.
Modernizmin dayattığı bireycilik fitnesi de idealleri öldüren bir musibettir aslında. İslâm’ı bir referans ve umut olmaktan çıkarmalar… Bazı hormonlu kurumsal açılımların cazibesine kapılmalar… İslâmî sorumlulukların bir kenara itilerek bol reklamlı kurumsal hedeflere yönelmeler… Kirliliğin içselleştirilmesi, helezonik çözülüşün tetiklenmesi…
Birçoğu bir zamanlar kavmiyetçilikten, geleneksel ve modern hurafelerden, ulusalcı-millî reflekslerden arınmış olarak tevhid ve adaletin merkeze alınmasını isterlerken, bunların önceki düşünce ve davranışlarının tam tersi yönde düşünmeleri, önceki dönemlerini inkâr edercesine davranmaları düşündürücüdür doğrusu. İslâm düşmanlarının amaçlarının, hedeflerinin, araçlarının algılanamaması sonucunda oluşturulan kısa vadeli, günü birlik, yüzeysel plan ve projelerle varılacak yer burasıdır. Pragmatist anlayışın beslediği maceracılık ruhu kendiliğinden ortaya çıkmadı. Kumdan şatolar inşa edilebilir ama bu şatolar her yıkıldığında yılgınlık duygularının baş göstermesi, hayal kırıklıklarının yaşanması kaçınılmazdır. Bulanık hayallerle yol almak mümkün mü?
Gerekli yöntemsel, ilkesel perspektif oluşturulamadığı için yalnızca bazı basamaklara tırmanmak bir başarı olarak görülmüştür. Bu aceleci tutum, mücadelenin belirli süreçleri içerdiğini ve dolayısıyla hedeflere aşama aşama varılabileceğini, aksi halde en aşağılara kadar düşülebileceğini öngöremediği için bütün entelektüel ve pratik birikimleri tüketmiştir. Çünkü aceleci kişilik ve anlayış bir an önce hedefe varmayı düşünür. İktidara sahip olunca hemen her konunun halledilebileceğini sanır. Oysa tüm bunlar hedef kırılmalarının yaşanmasına neden olur. Önceden araç olarak belirlenen ne varsa tamamı amaç haline gelir bir süre sonra. Bu durumda ise büyük amaçların özlemini çekip uğruna mücadele edenlerden bazıları bir zaman sonra evrilerek önceden eleştirdikleri sisteme entegre olur, çoğunluğun peşine takılır, dâvâlarının başarıya ulaşacağına olan inançlarını ve kendilerine duydukları güveni yitirirler. İnanç ve güven yitirilince bu defa da çoğunluğun savunduğu değerlerin yücelmesini arzu ederler. Önceden rahatsız eden birçok şey rahatsız etmemeye başlar. Çünkü toplumsal koşulların kokuşmuşluğu alışkanlık haline geldiği takdirde rahatsızlık veren şeyler rahatsız etmeyecektir artık.
Mücadeleyi terk edenler de biliyorlar ki İslâm, belirli bir dönem için indirilmiş bir din değildir. İslâm, hakikat için çoğunluğu ölçü alan bir din de değildir. Çoğunluğa uymak hakikat adına bir şey ifade etmez. “Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.” (Enʻâm,116)
Büyük amaçların terk edilip önceden karşı çıkılan yanlışların yüceltilmesi… Aniden bu noktaya gelinmez elbet: Yavaş yavaş, alışarak, aşınarak, içselleştirerek… Kendi iç dinamikleriyle zindeliği yakalayamayanlar, rüzgâra göre bir o yana bir bu yana savrulmak zorunda kalırlar.
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.” (Raʻd,11) Önce tasavvur ve akıl yozlaşır. Arkasından duygu ve düşünce kirliliği başlar. Düşünce kirliliği insanın ve toplumun sapmasına yol açar. Duygu kirliliği ise ahlâktan uzaklaşmayı getirir.
Onlardan bazıları tevhidî mücadeleyi önceden de anlamamış, yalnızca vitrinlerde boy göstermiş, rüzgâra göre hareket ettikleri için rüzgâr yön değiştirdiğinde rüzgârla birlikte arkalarına bakmadan gitmişlerdir.
“Sen Süheyl’im
Sen yıldızların en soylusu
Senin yazgın değil bir tek
Yalnız kalmak yokuşlarda
Nerede
Ak günlerin vitrin güzelleri
Alkışlayanlar
Coşturanlar
Onlar kursaklarının tamtamcısı şimdi
Kargalar götürdü onları
Dostluklarını kutluyorlar
Akbabalarla
Eridiler sularda
Kâğıttan gemiler gibi” (Süheyl Yıldızı’ndan)
Babalarının telkinleriyle mi acaba mücadeleyi terk edenlerin çocukları din ve cemaate karşı mesafeli durmaktadırlar? Siyaseti; dünyevi, sosyal ve kariyer ihtiyaçlarını hızlıca gerçekleştirebilecekleri bir mobil araç olarak gören pragmatist kuşak… Saman alevi gibi hemen parlayan, köpük misali uçup giden…
“Önceki dönemlerde mücadelenin içinde olan idealist insanların kenara çekilmelerinde yılgınlığın, yorgunluğun, umutsuzluğun payı yok mudur?” denebilir.
İslâmî duyarlılık taşıyan kitlelerin bir yılgınlık, yorgunluk ve umutsuzluk çemberine itildiği görülmektedir. İçinde bulunulan durum herkes için önemli sonuçların doğmasına neden olabilecek durumdur. Olayları, olguları doğru değerlendirebilmek, olup bitenlerden doğru sonuçlar çıkarabilmek için tümel yaklaşıma sahip olunmasında yarar vardır.
Daralan ufuklar ve çaresizlik psikolojisi yeni imkânlara kavuşmaya engeldir. Çaresizlik psikolojisi içselleştikçe eldeki imkânları kaybetmemek adına kazanılanların tutsağı olunmaktadır. Bazı bedellerin ödenmesi gerektiği akla gelmemektedir nedense.
Yaşadıkları dönemde sistemi ve toplumu doğru değerlendiremeyen kimi insanların sahici olmayan tasavvurları hayal kırıklığının oluşmasında etkendir kuşkusuz. Her şeyden önce Müslümanlar mevcut duruma kolay yollardan ulaştılar. Fazlaca emek ve alın teri ile elde edilmediği için kazanılanların değeri hakkında yeterli bir bilince ulaşılamadı. Bu durum ise bazen eldeki imkânları gereğinden fazla önemsemeye bazen de bu imkânların değerinin anlaşılamamasına yol açtı. Sonuç olarak, bulunduğu durumu koruma gayretini kendilerinde göremeyenler büyük bir umutsuzluğa düştüler.
“Mü’min kimse hiç bir zaman mutsuzluk, umutsuzluk, yılgınlık gibi duygulara kapılmaz, bu duygular nedir bilmez?” şeklindeki bir iddia kabul edilemez. Aksi halde bu duyguların veriliş hikmeti inkâr edilmiş olur. İnsan, bu şekilde bir sınavdan geçmektedir.
Başta siyasal ortamın kaotik yapısı ve toplumsal yapıdaki ifsat olmak üzere, birçok nedenle ideal sahibi geniş bir kesim yılgınlığa, yorgunluğa sürüklenmiştir. Yılgınlık, yorgunluk yalnızca Müslümanlara özgü bir fenomen değil, bütün toplumlar bundan etkilenmiş ve umutsuzluk, yılgınlık hemen her yere bir salgın hastalık gibi yayılmıştır ama bundan en fazla Müslümanlar etkilenmiştir.
Müslümanları yılgınlık psikolojisine iten çok neden vardır aslında: Yaşananlar… Savaşlar… İhanetler… Yanlış hesaplar… Beceriksiz siyasetçiler… Aşağılanmalar… Yılgınlık üreten küresel sistem…
Art arda yaşanan başarısızlıklar sonunda “ben asla başaramam” dedirten tükenmişlik sendromu… Hayatın yoğun talepleri sonucunda ruhsal ve fiziksel açıdan enerjinin tükenişidir, tükenmişlik sendromu. Tükenmişlik sendromunun duygusal tükenmişlik, duygusal uzaklaşma ve konsantrasyon kayıpları olarak üç şekilde ortaya çıktığını söylüyor, Herbert Freudenberger. Yapılan işten tatmin olmama nedeniyle çabuk yorulma, işe olan ilginin azalmasıyla verim kaybının yaşanması… .
Psikologlar tükenmişliğin bir gecede ortaya çıkmadığını; yavaş yavaş, aylara dağılan bir süreç olarak geliştiğini söylemektedir. Aşırı ve yoğun çalışma temposu içinde olan ve diğer insanların bitmeyen talepleri yüzünden kişisel ihtiyaçlarını gideremeyen kişi bir süre sonra kendini umutsuz, çaresiz, isteksiz ve kızgın hissetmeye başlar. İnsanlarla ilişkilerini en aza indirir veya başkalarının duygularına kayıtsız kalmaya çalışır.
Öfke, umutsuzluk, hayal kırıklığı… Yorgunluk hissi… Motivasyon eksikliği… Sosyal ilişkilerin sorunlu geçmesi… Her şeyin daha da kötüye gideceği sanısı… Yitirilen nesnellik ve tüm bunların sonunda “Öğrenilmiş çaresizlik”…
Ne kadar çaba gösterilse de hiç bir şeyin değişmeyeceğine inanmak… İçe kapanmak… Sorunların üstesinden gelememek… Başarısız olunduğuna dair algının oluşması… Güven yitimi… “Ne yapsam olmuyor zaten.” tuzağı… “Böyle gelmiş böyle gider!” düşüncesi… İsteksizlik… Yeniden deneme cesaretinin kaybedilmesi… “Muhalif ama nihilist” bir ruh hali…
Martin Seligman’a göre, bireyler olumsuzluklara karşı önce tüm güçlerini kullanıp mücadele eder, bu çabalardan bir sonuç alamayınca kendilerini çaresiz hissederler. Sonradan kurtuluş için çok daha elverişli bir ortam oluşsa da “öğrenilmiş çaresizlik” nedeniyle başarısızlıklar arka arkaya gelir. Bu da olaylara ve hayata negatif bakmanın önünü açar.
“Öğrenilmiş çaresizlik” belli bir durumda sürekli olarak olumsuz tepki alma deneyimi sonucunda ortaya çıkan, başarısızlığı kökten kabullenme durumudur. Başarısızlığı kabulleniş öylesine güçlüdür ki bazen başarısızlığın önündeki tüm engeller kalksa da kişi başarısız olacağına inandığı için engelin kalkmış olduğunu fark edemez.
Öğrenilmiş çaresizlik yaşayanlar önce tutkularını kaybederler. Akılları ve düşünme yetenekleri zayıflar, basiretleri bağlanır adeta. Sorunları çözmek için beyinlerini fazla yormazlar. Uzun mücadelelerin sonunda başarılı olamayıp acı çekmeleri halinde o acıyı kabullenir, onunla yaşamayı öğrenirler
Psikolojide önemli yer tutan kavramlardan biridir “öğrenilmiş çaresizlik”. Martin Seligman, yapmış olduğu deneyde, iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alanın bir tarafına elektrik akımı verecek bir düzenek döşer, diğer tarafı ise boş bırakır. Elektrik düzeneği bulunan tarafa bir köpek konur ve elektrik verilir. Köpek can havliyle diğer tarafa atlar. Birkaç kez tekrarlandıktan sonra köpek tasmayla elektrik düzeneğinin olduğu tarafa bağlanır ve yeniden elektrik verilir. Diğer tarafa geçmek için yoğun çaba sarf eden köpek bunu başaramayacağını anlayınca olduğu yerde kalır ve acı acı inlemeye başlar. Köpek, acıyı kabullenmiş olur bu şekilde. Daha ilginç olan bundan sonraki kısmıdır aslında. Tasma köpekten çıkarılır ve köpeğin bulunduğu yere yeniden elektrik verilir. Acıdan kıvranan köpek diğer tarafa geçmek için hiçbir çaba göstermez artık. Çünkü köpek, diğer tarafa geçmenin mümkün olmadığını, tasmanın hâlâ boynunda olduğunu sanmaktadır.
Bu deney zihinlere yabancı gelmez. Egemen güçler sürekli bu tür psikolojik yöntemlerle Müslümanları kontrol altında tutmuş ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Bu tür yöntemler halkların direncinin, direniş ruhunun ortadan kaldırılmasında büyük paya sahiptir. Eziklik ve yılgınlık psikolojisi öğrenilmiş çaresizliği beraberinde getirmiştir maalesef.
Müslümanların küçük bir kıpırdanışı bile bir tehdit olarak algılanmış, uyanmamaları için her türlü önlem alınmıştır. Müslümanlar bir şeyler yapıp belli bir seviyeye geldikçe her defasında sistemlerin sert darbeleriyle karşılaşmış, hep yeni başlangıçlar yapmak zorunda kalmıştır. Sürekli yeni başlangıçlar ve geri dönüşler Müslümanların büyük bir kısmında yılgınlığa, hayal kırıklığına neden olmuştur. Hiç yol almamak, hep aynı yerde gidip gelmek, hep aynı yöntemlerle aynı sonuçlara ulaşmak “Ne yaparsak yapalım başarmamız mümkün değil.” anlayışının yerleşmesine neden olmuştur.
Bir zamanlar mücadelede ön saflarda duranların, yol gösterenlerin, kar kış demeden Kur’an’ın mesajını ulaştırmaya çalışanların giderek hallerinden usandıklarını, kenara çekildiklerini görmek üzüntü vericidir doğrusu. Oysa önemli olan mücadele etmektir. Sonuca ulaşmak Allah’ın takdirindedir. Sonuç odaklı bir mücadelenin kimseye yararı yoktur. Allah’ın hoşnutluğu için verilen hiçbir mücadele zayi olmaz. Karşılığı kat kat verilecektir kuşkusuz. Bundan daha büyük başarı olur mu? O’nun hoşnutluğunun bulunmadığı tüm hedefler sapmadır ve bir değeri yoktur. Hedeflerde sapmalar meydana gelirse kayıtsızlığın, yılgınlığın ortaya çıkması, uyuşukluğun ve odaklanma sorununun yaşanması muhtemeldir.
Öğrenilmiş çaresizlik psikolojisinden kurtulamayan halklar sistemlerin kendilerine sunduklarından başka bir şey düşünemedikleri için ehven-i şer mantığıyla hareket etmenin en doğru yol olduğunu sanırlar. Çünkü bu aşamaya gelmeden önce, Seligman’ın deneyinde olduğu gibi, birçok kez bulundukları durumdan kurtulmak istemişlerse de her defasında bunu başaramamışlar; sonunda, sistemin sunduklarını kabul etmenin doğruluğuna inanmışlardır. Tam da bu noktada, halklar kendilerini sarıp sarmalayan, baskı altında tutan bu sistemleri içtenlikle savunur, “Biz olmasak başkaları gelir.” diyerek merdivenleri tırmanmaya çalışırlar. Sonunda sistemin bütününe yönelik bir saldırıyı kendilerine yönelik bir saldırıymış gibi algılamaya başlarlar.
Şu sorular bazılarının aklından geçebilir: Düşünen, tepki gösteren, direnen ve olumsuzlukları tersine çevirmek isteyen Müslümanlar nerede? İlkeleri ve hedefleri olmayan, sömürücülerin her yaptığına edilgen olarak katılan, oynanan oyunlara kayıtsızca seyirci kalan, eridikçe etrafında bulunanların da erimesine yol açanların revaçta olduğu bir zamanda idealleri uğruna her şeyini feda edebilecek insanlar yok denecek kadar az mıdır gerçekten? Susulan her an yalnız susanları değil, milyonlarca insanı da umutsuzluğa sevk etmiyor mu? Bu yılgınlık neye hizmet etmektir acaba?
Yılgınlık kapıyı çalmada inatçıdır aslında. İçeri girmesine izin verildiği takdirde, o, sürüsüne hemen herkesi katmak ister. Yılgınlığın ısrarları karşısında dimdik ayakta kalabilmek için ondan daha fazla direnç gösterilmesi gerek. Çünkü yılgınlık çürümeye, çürüme yavaş ölüme yol açar. Farkına varılmadan yıkıp gidendir yılgınlık.
Toplumsal çürümeyi gördükleri halde yapılması gerekenleri yapmayanlar en az çürümeye terk edenler kadar sorumludur. İnsanın en büyük çürüme noktası idealsizlik halinin benimsenmesi sonucunda olup bitenlere seyirci kalmaktır. Her gün aralarından kayıp giden yol arkadaşlarına bakmaya devam edenlerin el sallamaktan başka bir işe yaramadıklarını bilmeleri gerek. Hep yolcu gönderecekler ama yolcu karşılamak pek nasip olmayacaktır onlara belki de.
İki yol vardır tercihler arasında: Ya var olan koşullara teslim olup çürümeyi tercih etmek ya da olumsuzluklara direnerek çözülüş anını dirilişe çevirmek. Asıl diriliş anı yıkılış anıdır zaten. Her şey o anda olur; yıkılış ya da diriliş. Yıkılacağı yerde dirilmesini bilmeyenlerin hep sürünmeye mahkûm olacaklarını tarihten az çok anlayan herkes bilir. Öyleyse koşullara teslim olmak yerine direnmeyi denemek gerek.
Bir sorgulama yapmadan, düşünce ve davranışları Kur’an ve sünnet merkezli bir temele oturtmadan, gerçekçi bir gelecek tasavvuruna ulaşmadan yılgınlık psikolojisini aşmak mümkün değildir. Bu ise öncelikle ilkesel olarak hareket etmeyi, birlik ve dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.
Müslüman öznelerin tamamının yılgınlık psikolojisi içerisinde olduğu söylenemez. Olumsuzluklara tepki gösterenler de var ama içinde bulunulan durumun sorgulanmadığı, Kur’an ve sünnetin odak alınmadığı her tür tepkisellik insanı yaşanılan dönemin kölesi haline getirir. Sorgulayıcı bir kişilik ve İslâmî yaşam biçimi Müslüman mücadele insanı için ayakta kalabilmenin olmazsa olmazıdır. Mücadele insanı, İslâmî kişiliğini koruyabileceği, geliştirebileceği bir sevgi ve merhamet ortamının oluşması için büyük çaba sarf etmek zorundadır. Bir yanda yılgınlar, dünyevileşme kapanına yakalananlar… Bir yanda küresel güçlerin buyruğunda olup Müslüman beldelerde çocuk, kadın, yaşlı, engelli demeden insanları hunharca katledip bu insanlık dışı davranışlarını cihatmış gibi göstermeye çalışan şiddet yanlıları… Müslüman olmanın kolay ama Müslüman kalmanın zor olduğu dönemlerden geçilmektedir. Bu nedenle mücadele insanının tüm kısırlaştırıcı, yozlaştırıcı, başkalaştırıcı kanalları tıkayıp besleyici, geliştirici, hedefe ulaştırıcı kanalları açık tutması gerek. Mücadele insanı, mücadelenin uzun soluklu olduğunun bilincindedir ve planlamasını ona göre yapar. Mücadele insanı rehavetten, hantallıktan, yılgınlıktan uzak kalabilmek için her türlü önlemi alır ve prematüre doğum, erken uzlaşma, basamakları ikişer ikişer tırmanma tehlikelerini bilir, emin adımlarla hedefe varmaya çalışır. Çaresizliğin, çözümsüzlüğün, yılgınlığın, yorgunluğun oluşmaması için çaba gösterir. Sorunlar karşısında beyaz bayrak çekmek, teslim olmak, mücadeleden çekilmek ona yakışmaz.
İlk bakışta zorlu süreçlerin olumsuz yönleri akla gelse de bu zorlu süreçler daha sağlıklı adımlar atabilme, daha gür bir şekilde ortaya çıkabilme imkânını da bünyesinde barındırmaktadır.
İçinde bulunulan dönemde derin bir sosyo-kültürel dönüşümün, başkalaşmanın, kitlesel kırılmaların yaşandığı inkâr edilemez. Bu olumsuz koşulları dikkate alıp umutsuzluğa düşmek doğru değildir. En olumsuz koşullarla karşılaşılsa bile bu olumsuzlukların bir imkânlar yığınını beraberinde getirdiğini unutmamak gerek. Önemli olan insanın bu imkânları yeterince değerlendirebilmek için hayatın her ünitesinde sorgulayan, hesaplaşan, üreten, inanan ve umut eden olarak ayakta kalabilmesidir. Bunun için de idealist olanların birbiriyle dayanışma içerisinde olmaları, iç eğitime önem vermeleri, aralarında iş bölümü yapmaları gerek. Bu dinamikler zorlu süreçleri aşabilmenin ve geleceğe umutla bakabilmenin olmazsa olmazlarıdır. Hep yakınmak, sızlanmak yerine hedefe odaklanmak gerek. Müslümanların, birey ve yapı olarak kendilerini aşması, kendileriyle yüzleşmesi ve ileriye yönelik adımlar atması gerek.
Mücadele insanının, hareket edebileceği esnekliğe sahip olabilmesi ve yalpalamaması için üç özelliği maksimum düzeyde tutması gerekir: Sorgulamak ve hesaplaşmak, üretken olmak, inanmak ve umut etmek. Mücadele insanı başta kendisi olmak üzere her şeyi sorgulamak, kendisiyle ve var olanla hesaplaşmak zorundadır. Sorgulamak ve hesaplaşmak kararsızlığı, belirsizliği siler; netliği, güveni ve tutarlılığı getirir. Üretken olmak, hem mücadele insanını hem de onun savunduğu değerleri yüceltir, geliştirir. İnanmak ve umut etmek ise mücadele insanına dışarıdan gelecek her türlü saldırı için bir kalkan görevi görecektir.
Koşullar ne olursa olsun, her zaman bir çıkış imkânı vardır. Umutsuzluğa düşmek Müslüman’a yakışmaz. Umutsuzluk, ne yapacağını bilemeyen veya ne yapacağını bildiği halde onu yapmaya güç yetiremeyen, cesaret edemeyen insanların ruh halidir. Bunlar tarihin oluşumuna müdahil olan özneler olmaktan uzaktırlar.
Zulüm ve bozulmalar karşısında hakikatin tanıklığını üstlenmek gerek. Dönüşümün kendiliğinden veya başkalarının aracılığıyla gerçekleşeceğini sananlar bu sünneti algılayamamış demektir. Mücadelenin sünnetini algılayamayanlar hep acil beklentilere sahip olur ve hep düş kırıklığına uğrarlar. Bir tembellik, umutsuzluk ve yılgınlık hali yaşanıyorsa bunda böylesi bir düşünsel ve pratik zeminin payı büyüktür. Ama koşullar ne olursa olsun, Allah’ın varlığı en büyük umuttur, güvendir, güçtür ve moral kaynağıdır. Hayatı O’nun sevgisiyle anlamlandırmak gerek. Hayatın boşlukları mutlaka bir şeylerle dolmaktadır. Çünkü hayat boşluk kabul etmez. Hayat boşluk kalmayacak şekilde ilahi olanla doldurulamadığı takdirde boşluklar şeytan ve onun yandaşlarının ele geçirdikleri yerler olacak, art arda başarısızlıklar yaşanacak, çaresizlikler başlayacaktır.
Öğretenlerin çıkarlarına uygun olduğu için öğrenilmiş çaresizlik onları mutlu eder. Ama birey ve toplum çaresizliği öğrenirse kabullenirse her şeyinden vazgeçer; onurundan, değerlerinden, özgürlüğünden… İnsan pes ettiği zaman değil; vazgeçmediği zaman değerlidir. Zaten idealist olanlar da vazgeçmedikleri, mücadele ettikleri, dayandıkları, sonucu değiştirebileceklerine inandıkları, tepkisiz kalmadıkları için değerlidir, özgül ağırlıkça sıradan inanlardan farklıdır.
Rüzgârı suçlamak kolaydır. Önemli olan yelkenleri kullanmayı öğrenebilmektir. Başkaları başarabildiyse Müslümanlar da başarabilir.
Öğrenilmiş çaresizliğin çözümü bazen “öğrenilmiş güçlük” ten geçer. Güçlü olmak da öğrenilebilir, öğretilebilir. Bilgi, dayanışma, umut, hayal, sevgi de… Müslümanlar güçlü olmayı öğrenmek zorundadır. Koşullar mutlaka değişecek ve çaresizlik çareye boyun eğmek zorunda kalacaktır. Umutsuz olmaya gerek yok.
Yeni bir başlangıç yapmak gerek. “Hiçbir şey bitmemiştir, aksine her şey şimdi başlayacaktır.” kararlılığıyla önceki yanlışlardan arınıp daha güçlü bir şekilde yola koyulmak gerek. Yerinde duranların başarabilecekleri hiçbir şey yoktur. Oysa yola koyulanlar istenilen hedefe varabilirler. Denemeyince hiçbir şey değişmez. Hiçbir şey değişmezse her şey olduğu gibi gider. O halde, yeniden denemek gerek. Bunun için de önce tembellikten kurtulmak gerek.
Yeni başarı hikâyelerine ihtiyaç var. Bu ise zor değildir. Müslümanlar kendi güçlerinin farkında olsunlar yeter ki. Her zaman bir yol vardır ve bu yol keşfedilebilsin yeter ki. Hep olumlu düşünülebilsin, yaşanan her şey fırsata çevrilsin yeter ki. Yakınmaktan vazgeçip yeni roller edinilsin, onu bunu taklit etmek yerine Rasulullah örnek alınsın yeter ki. Asıl başarı Allah’ın istediği şekilde duruşu korumak ve mücadele etmektir.
Gelişmeleri doğru değerlendirecek, tüm emperyal projeleri boşa çıkaracak bir ferasete ihtiyaç var. Vahyin mesajını, tüm kuşatmalara rağmen, başta mücadeleden kopan Müslümanlar olmak üzere herkese ulaştırmanın gayreti içinde olmak gerek. Yıllarca yüklenen yanlış bilgilerle kafası karışan, hakla bâtılı ayırt etme gücünü kaybeden insanların zihinlerine ve ruhlarına format atarak fıtratlarına dönüşlerini sağlamak için çaba sarf etmek gerek. Sürekli antitezler öne sürerek, reaksiyonel davranarak değil. Yeni bir sunuma ihtiyaç var. Görülen o ki mücadele zemininden kaymalar devam ettikçe kitlesel umutsuzluk ve yılgınlık daha da artacaktır. Umudu başkalarından beklemek yerine ilkeli, idealist olarak ayakta kalabilenlerin umut üretmesi, umut olması gerek. Hayat devam ediyorsa umut da vardır.
Kriz dönemlerinde ortaya çıkan umutsuzluk ve yılgınlık halleri aynı zamanda bir dirilişin habercisi olabilir. Tarih henüz son sözünü söylememiştir. Hele de acılar katmerleşip gözyaşına dönüştüyse yeni kapıların açılması yakındır. Çünkü gözyaşının olduğu yerde umut da vardır. Hem zaten umutsuzluk ve yılgınlık herkesi içine almış değil. Umutsuzluğa, yılgınlığa meydan okuyanlar da var. Onlar zamana, dünyaya, insanlara söyleyecek sözleri olan ve bu uğurda her şeyini feda eden dava erleridir. Onlar kültür, sanat, ahlâk, duygu ve düşünceleriyle her dönemin “ayrık” insanlarıdır. Onların her biri parlayan birer yıldız, sığınılacak birer limandır. Onlar, hiçbir dönemin sıradanlaştıramadığı, rüzgârın önüne katamadığı öncü insanlardır. Onlar, yaşadıkları dönemlere mühürlerini vuran birer çınardır. Sorumluluğunun bilincinde olan… Tevhidi mihver edinen… İdealleri ile kemale ulaşmayı hedefleyen…
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
“İnsan” Olmanın Farkına Varmak
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Toplumu Ayakta Tutan Değer: Yardımlaşma
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …
Mektup XIII
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.