Sinan Çetin’in 1999 yapımı Propaganda filmi 1940’larda siyasi otorite tarafından tel örgülerle ikiye bölünen bir köyü ve köyde yaşayanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Köyün bölünmesi köylüler için ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan birçok sıkıntılar yaratmıştır. Esasında Propaganda filmi, ulus devletin henüz imparatorluk bakiyesi düzen ile yaşayan toplumlar için ne kadar yıkıcı olduğunu göstermesi açısından kanımca bir başyapıt. Ancak şimdi Propaganda filminden bahsetmemiz mevcut modern devlet anlayışının bir ve tek ulus inşa etme misyonunun yarattığı trajediye sinemada güzel bir örnek vermek için değildi. Bu filmde güzel aktarılan ikinci bir husus da modern/ulus devlet ile ilk ve gerçek tanışmanın toplumlarda ve insanlarda yarattığı etkiyi göstermesidir. Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz. Bazen de düzeni sağlamak için gelen asker. Devlet korkulan, karşı gelinemeyecek olan, arada uğrayıp vergiyi tahsil eden bir insandan ibaret olmakla birlikte başka hiçbir şeye neredeyse karışmazdı. Devletin bunlar dışında bilinen başka bir denetim ve gözetim aracı da mevcut değildi. Devletin en alt kademesindeki vergi memuru veya düzeni korumakla görevli en düşük rütbeli jandarma eri bile tebaa için en büyük saygı duyulacak insan olabilmişti bu düzende. İşte hatırlayanların bildiği gibi Propaganda filminde de devletin görevlisi ve devletin koyduğu kanun tebaa için korkulacak bir varlık olmuştu zira bahse konu yer taşraydı ve orada hâlâ devlet birkaç memur demekti.
Işıl ışıl yüzler, gözlerdeki pırıltı bakmalara doyamayacak yansımada. Şantiye olan dünyada, ilk inşaatını almış müteahhidin heyecanı gibi itinayla, mimarı olan rabbi Allah’ın projesini uygulamaya koymakta.. Aksamalar ve eksiklikler onun heyecanını söndürmemekte. Çünkü o heyecanını kat sakinlerinin vereceği meblağda değil âlemlerin rabbi Allah’tan alacağını bilerek inşasına devam etmekte.. Proje o kadar güzel ki hevâ ve hevesinin projeyi bozması ihtimaline karşı sadece projeye itaat etmekte.. Ve çıktığı her kat ve her dizayn, içerde ve dışarıda onu heyecanlandırmakta ve yeniden yeniden diyerek zamanın bitmesinden endişelenmekte.
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler. “Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü olan …
Denetimli Özgürlük!
Sinan Çetin’in 1999 yapımı Propaganda filmi 1940’larda siyasi otorite tarafından tel örgülerle ikiye bölünen bir köyü ve köyde yaşayanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Köyün bölünmesi köylüler için ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan birçok sıkıntılar yaratmıştır. Esasında Propaganda filmi, ulus devletin henüz imparatorluk bakiyesi düzen ile yaşayan toplumlar için ne kadar yıkıcı olduğunu göstermesi açısından kanımca bir başyapıt. Ancak şimdi Propaganda filminden bahsetmemiz mevcut modern devlet anlayışının bir ve tek ulus inşa etme misyonunun yarattığı trajediye sinemada güzel bir örnek vermek için değildi. Bu filmde güzel aktarılan ikinci bir husus da modern/ulus devlet ile ilk ve gerçek tanışmanın toplumlarda ve insanlarda yarattığı etkiyi göstermesidir. Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz. Bazen de düzeni sağlamak için gelen asker. Devlet korkulan, karşı gelinemeyecek olan, arada uğrayıp vergiyi tahsil eden bir insandan ibaret olmakla birlikte başka hiçbir şeye neredeyse karışmazdı. Devletin bunlar dışında bilinen başka bir denetim ve gözetim aracı da mevcut değildi. Devletin en alt kademesindeki vergi memuru veya düzeni korumakla görevli en düşük rütbeli jandarma eri bile tebaa için en büyük saygı duyulacak insan olabilmişti bu düzende. İşte hatırlayanların bildiği gibi Propaganda filminde de devletin görevlisi ve devletin koyduğu kanun tebaa için korkulacak bir varlık olmuştu zira bahse konu yer taşraydı ve orada hâlâ devlet birkaç memur demekti.
Bu yazının devamı 204. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
204. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Yılgınlık Neyin Habercisi…
Işıl ışıl yüzler, gözlerdeki pırıltı bakmalara doyamayacak yansımada. Şantiye olan dünyada, ilk inşaatını almış müteahhidin heyecanı gibi itinayla, mimarı olan rabbi Allah’ın projesini uygulamaya koymakta.. Aksamalar ve eksiklikler onun heyecanını söndürmemekte. Çünkü o heyecanını kat sakinlerinin vereceği meblağda değil âlemlerin rabbi Allah’tan alacağını bilerek inşasına devam etmekte.. Proje o kadar güzel ki hevâ ve hevesinin projeyi bozması ihtimaline karşı sadece projeye itaat etmekte.. Ve çıktığı her kat ve her dizayn, içerde ve dışarıda onu heyecanlandırmakta ve yeniden yeniden diyerek zamanın bitmesinden endişelenmekte.
Anadolu Türkü Dolu
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
“Eller Ne Derse Desin, Kullar Kader Yazamaz”
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Düşünmeyi Düşünmek
Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler. “Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü olan …
Alışverişe devam et