Sözlükte ‘bir aracı vasıtasıyla maddî veya manevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak’ anlamındaki vsl kökünden türeyen tevessül, bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velî denilenleri veya sâlih kulları vesîle/aracı yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle ise üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. ‘Yardım istemek’ anlamındaki istiâne, istigâse, ilticâ, istiâze ve istimdâd da aynı/ yakın manada kullanılır. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır.
Başka bir ifadeyle yaygın kullanımda, Allah’tan istekte bulunurken, araya nezd-i ilahide hatır sahibi olduğuna inanılan üçüncü bir şahsı veya varlığı sokmak anlamına gelen tevessülün, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu sahih dinî öğretinin henüz bozulmadığı ilk dönemlerde -rivâyetlerdeki birtakım emareler dışında- görülmediği fark edilecektir. Esasında bu konuyla ilgili bir başka gerçek de, belirtilen düşüncenin sonraları yaygın ve yerleşik bir kabul görmesinde, zamanla müesses hale gelen tasavvuftaki şeyh, mürşîd, intisâb, velî, gavs, kutub vb. kutsanmış şahsiyetlerle ilgili telakkilerin önemli rol oynadığıdır.
Oysa ilgili literatür incelendiğinde tevessülün, sadece Allah’a yönelmek anlamı taşıyan bir dua ve tevessülde asıl maksadın Allah (c) olması gerektiği izahtan varestedir. Bu bağlamda vesîle ise, Allah’a yakınlık tesis etmeye sebep olan davranışlardan ibarettir. Tevessüle bundan farklı bir anlam yüklemek kuşkusuz yanlış olacaktır. Filhakika vesîle edinen kimse, bir ameli, Allah’ın (c) sevmesinden dolayı sever ve Allah’ın değer verdiği o amellere olan sevgisine güvenerek onları Allah’a vesîle etmektedir.
Nitekim Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için dua etmemizi (Haşr 59/10) emretmiştir, onları çağırmamızı değil! Değilse tevessül eden kişi, vesîle edindiği amelleri, Allah gibi menfaat ve/ya zarar verebilecek bir şey olarak kabul edemez.
İşte tam da bu sebeple günümüzde anlaşıldığı şekliyle aracı edinmek anlamında bir tevessül fikri, kesinlikle doğru kabul edilemez. Zira asıl gaye; kullarım sana beni sordukları zaman; ben muhakkak onlara çok yakınım. (Bakara 2/186) âyetinde belirtildiği gibi yakın olan Allah’a mutlak anlamda dua etmektir ve haliyle bu dua aracısız da olabilmektedir. Nitekim Kur’an’daki dua metinlerinin tamamı aracısız, doğrudan yani vesîlecilik/ aracılık mantığından uzak bir formda verilmiştir. Bu dua pasajlarında kulların doğrudan O’na (c) sığınması, istiânesi, istigâsesi, istimdâdı ve O’nun kullara çok yakın olduğunun, dua edecek olurlarsa bizzat kendisinin doğrudan kendilerine icabet edeceğinin bilinmesi istenmiştir. Bunun yanı sıra Kur’an’da vesîleciliği bütünüyle reddeden pek çok âyet vardır. Bu âyetlerde Allah’ın herhangi bir konuda asla ortağının olmadığı vurgulanmakta ve O’nun dışındaki herhangi bir varlığa ulûhiyet özelliklerinin izafe edilmesi kesin bir dille reddedilmektedir.
Öte yandan tevessül konusuna ilişkin tartışmaların II./VIII. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra Mâlik b. Enes’e (v.179/795) atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında zayıf kabul edilen bir kısım rivâyetlerin yer almasından da bu meselenin, belirttiğimiz dönemlerde gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Konu, tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasının ardından Ebu’l-Abbâs Takıyyuddîn Ahmed b. Teymiyye’den (v.728/1328) itibaren Selef âlimleriyle diğer Sünnî âlimler arasında önemli bir ihtilâf mevzuu haline gelmiştir.
Başka bir ifadeyle tevessülle ilgili tartışmaların alevlenmesi, VIII./XIV. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemde İbn Teymiyye, halk nezdinde kendilerine kutsallık atfedilen ölü veya diri bazı zâtlarla, mukaddes bilinen mekân ve varlıkların aşırı yüceltilmesi şeklinde yaygınlaşan tevessülü, Kur’an ve sahih Sünnet dışındaki bütün vasıtaları/ vesîleleri, şirke götüreceği gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiyye’nin bu çıkışına yönelik itiraz, çağdaşı Takıyyuddîn Ali es-Sübkî’den (683–756) gelmiştir. Sübkî, şefaat ve tevessülün meşruiyetini, hemen tamamı zayıf veya düzmece hadis olarak nakledilen rivâyetlerle ispata çalışmış ve başta Muhammed aleyhisselam olmak üzere, kutsanmış şahsiyetlerle tevessülde bulunulabileceğini savunmuştur. Ayrıca o, kendi dönemindeki uygulamayı bir meşruiyet delili addettiği için olsa gerek, “yaşadığımız şu zamanda insanların resullere iltica etmesi, nebîlerle bu dünyada ve ahirette tevessülün varlığının en açık göstergesidir.” şeklinde bir ifade kullanmıştır.
Bahis konusu bu polemik zamanımızda Yusuf en-Nebhânî (v.1351/1932) ve Muhammed Zahid el-Kevserî (v.1371/1952) ile M. Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v.1419/1999) yazıları üzerinden yeniden alevlenmiş durumdadır. Bu iki tarafın, tevessül ve benzeri konularda birbirlerini ciddi manada ilzam gayretinde oldukları bilinmektedir. Bunlardan Sübkî, Nebhânî ve Kevserî’nin çok muhterisçe davrandıkları, konuya bağlam saptırması yaparak iftira zeminine çektikleri görülmektedir.
Adı geçen zevatın temsil ettiği bu iki tavır arasındaki fark açıktır. Şöyle ki ilki, Kur’an ışığında dinin temellerini korumak için toplumda yaygınlaşmış manevî hastalıklar ve düşünsel kırılmalarla mücadele etmeyi hedeflerken; ikincisi, toplumsal pratiği meşruiyetin kanıtı olarak görmenin ve bu pratiği genelde düzmece uygulamaları muhtevî naslara onaylatmanın uğraşı ve çabasındadır.
Meseleye Sübkî’nin penceresinden bakanlara göre -ki bu bakış bugüne, geniş halk katmanlarına egemen halde ulaşmıştır-, tevessülün değişik versiyonları vardır: Allah’ın isim ve sıfatlarıyla tevessül, sâlih amel ile tevessül, mübarek sayılan şahsî eşya, mekân gibi cansız varlıklarla ve nebî, âlim, velî, şehit vs. şahıslarla yapılan tevessül gibi.
Söz konusu tevessülün çeşitlerini ve bunlarla ilgili görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:
Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatları ile tevessül. Kur’an’da Allah’a en güzel isimleriyle dua edilmesi ve O’nun övülüp yüceltilmesi emredilmiş (Arâf 7/180; Kaf 50/39-40), Hz. Peygamber dualarında Allah’ın kendi zâtına verdiği isimlerle O’na niyazda bulunmuş ve ashabına da bunu öğretmiştir (Tirmizî, “Daavât”, 92).
Müttaki ve sâlih müminlerin duası ile tevessül. Âlimler bunu ittifakla kabul etmiştir. Esasen müminlerin duasını istemek, Kur’an ve Sünnet’te de teşvik edilmiştir.
Amel-i sâlih ile tevessül. İman ve itaatten sonra Allah’tan mağfiret dilemeyi ifade eden âyetlerin (Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/193-194) yanı sıra Fâtiha’da yer alan, “yalnızca senden yardım dileriz” cümlesinin ardından hidâyete eriştirme niyazında bulunmaya dair âyet, amel-i sâlihle tevessülde bulunmaya işaret eder. Bir mağarada mahsur kalan müminlerin kurtuluşunu haber veren rivâyetlerde belirtildiği gibi (Buhârî, “Edeb”, 5) amel-i sâlihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda bilgiler mevcuttur. Âlimlerin çoğunluğu bunu câiz görmüştür.
Hz. Peygamber ile tevessül. Ulema, Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmanın onun Allah nezdindeki makamı ve derecesinin hakkı için değil hayatta iken ondan dua etmesini istemek anlamına geldiğini ifade etmiştir. Kuşkusuz böylesi bir tevessül câizdir. Bu tevessül çeşidinin bir kimseden dua istemek manasına geldiği açıktır. Fakat huzurunda, gıyabında veya ölümünden sonra zâtıyla tevessülde bulunmak câiz değildir. Bunun dışında Resûlullah’ın zâtıyla tevessülü ve kabrinin yanında yapılan duanın mescidlerde yapılan dualardan üstün olduğunu ifade eden rivâyetler ise zayıftır.
Öte yandan bazılarınca ileri sürülen: “Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmak; dünyaya gelmeden önce, hayatta iken ve ölümünden sonra onun zâtı ve Allah katındaki derecesiyle Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir”, tezini doğrulamak olası değildir.
Hayatta olan kimselerin zâtı ile tevessül. Velî denilenlerin veya daha doğru bir ifadeyle sâlih müminlerin zâtıyla yani insanların kendileriyle tevessül, câiz değildir; çünkü bu, Allah’a yapılan tazime benzer. Bu bağlamda tevessülle ilişkilendirilen âyetlerde (Mâide 5/35; İsrâ 17/57) zâtla tevessüle dair bir işaret bulunmamaktadır. Bu âyetlerin müminleri sâlih amel yapmaya teşvik ettiği açıktır. Söz konusu âyetlerden hareketle ortaya konulan görüşler aşırı bir yorumdan ibarettir. Başta Hz. Âdem’in tevessülü olmak üzere Resûlullah’a nisbet edilen rivâyetler de zayıftır. Ashap, tâbiîn ve müctehid âlimlere izâfe edilebilecek böyle bir uygulama sahih rivâyetlerle nakledilmemiştir.
Sâlih kullar ile ölümlerinden sonra tevessülde bulunmak. Her ne kadar Sûfîyye mensuplarınca: “ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarıyla tevessül edilebilir. Çünkü sâlih kulun diri veya ölü olması durumu değiştirmez. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir.” iddiası ileri sürülmüş olsa da bunu onaylamak imkansızdır. Zira onların kıymeti dünya hayatında sergiledikleri takvadan kaynaklanmaktadır. Bunlardan yaşıyor olanlardan dua almak önemlidir. Ancak bunlar ölümle, kendi sorumluluk ve etki dönemlerini kapatmış olmaktadırlar. Dolayısıyla onlardan ve onların üzerinden bir şeyin talebi, tevhid ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Allah Teâlâ cahiliyedekilerin böylesi tasarruflarını şirk diye tanımlamış ve affedilmez bir suç olarak terk edilmesini istemiştir. Unutmamak lazımdır ki kim olduklarını bilemeyeceğimiz sâlih kullar, bireysel ve toplumsal sorumluluk çerçevesinde sergiledikleri sağlıklı düşünme ve yaşantılarıyla Allah nezdinde sadece kendilerinin necatlarını sağlamışlardır. İlaveten Allah’a dayayabilecekleri bir husus söz konusu değildir. Nitekim İsa aleyhisselamın: “Ben onların arasında olduğum sürece onlara şahit idim. Sen beni öldürdükten sonra onları gözetleyen artık sen oldun.” (Maide 5/117) beyanından anlaşılan da budur.
Peygamberler veya diğer kimselerin zâtıyla Allah’a yemin ederek tevessül. İlmine itibar edilebilecek âlimler, “filân kulun hakkı için senden şunu niyaz ederim” şeklinde yemin manasına gelebilecek ifadelerle tevessülün câiz olmadığı görüşünde birleşmiştir. İster nebî ister başkası veya Kâbe gibi mukaddes bir mekân olsun Allah’ın adından başkasıyla yemin etmek meşru değildir. Ulemaya göre bu tür bir tevessül, şirke götürür. Tasavvuf mensupları ise bu tür tevessülü câiz görmüştür.
Ruhlarla Tevessül. Ruhlarla tevessül, başka bir ifadeyle ruhlardan yardım istemek ve daha makbul olacağı düşüncesiyle mezarlıkları dua mahalli telakki etmek, bu amaçla sık sık oralara gitmek, tevessül anlayışının en problemli ve çokça tartışılan bölümüdür. Şunu belirtmek gerekir ki kabir ziyaretinin insan gönlüne rikkat getirdiği ve âhireti hatırlattığı ve fakat ziyaret esnasında mum yakmak, bez bağlamak ve kabri öpmek gibi cahilane davranışlardan kaçınmak gerektiği açıktır. Bu bağlamda bazı kabirlerin teberrük amacıyla ziyaret edilebileceğini ve buna bağlı olarak peygamber, şehit ve evliya sayılanların ruhlarından tıpkı yaşayan bir insandan medet ister gibi, yardım istenebileceğini benimseyen görüş reddedilmek durumundadır. Zira buralarda yatan şahıslar, hayatiyetleri devam etmeyen ölülerdir. Kendilerine seslenenleri işitemez ve yardım edemezler. Aksi bir kanaat din dışıdır ve bunlara yakarış, onlara dua/ ibadet mesabesindedir. Özetle onların bu dünya ile bağlantılarının kesildiği ve kendilerine yöneltilen seslenişleri işitemeyecekleri bilinmelidir.
Kur’an, Allah yolunda öldürülenlere ölü denilemeyeceğini, onların hayatlarını nimetler içinde sürdürdüklerini kabul etmektedir. Ancak bu, ölümden sonra ruhların dünya ile bağlantılarının mevcudiyeti ve isteyenlere yardım edecekleri konusunda herhangi bir karine taşımamaktadır. Sıhhati tartışmalı bir iki rivâyet dışında, ashabın bu yola müracaat ettiğine temas eden bir bilgi de mevcut değildir. Böyle bir hareket meşru olsaydı onunla ilgili birçok rivâyetin bize kadar ulaşması gerekirdi. Çünkü onlar da Hz. Peygamber’in vefatından sonra birçok sıkıntıyla karşılaşmış ve birçoğuna ise bizzat karışmışlardı. Bela ve musibetlerden bir an önce kurtulma isteği ise bir insan olarak elbette onlarda da mevcuttu. Ashâbın (r) böyle bir çareye başvurmaması, bunun gayr-i meşru olduğunu göstermektedir.
Diğer taraftan hiçbirimiz uyuyan insanın canlı olduğunu kabul etmekle birlikte dış dünyadan haberdar olduğunu ileri sürmeyiz. Yine bitkisel hayata giren kişi için de aynı şey söz konusudur. Kur’an-ı Kerim, insanları korumakla görevli meleklerin olduğunu bildirmesine rağmen onlara dua etmemizi emretmemiştir. Aynı şekilde kirâmen kâtibîn meleklerine dua etmeyi hiç kimse aklından geçirmez. Melekler insan üzerinde bazı açılardan etkili olduğu halde din, Allah’tan başkasına yalvarmayı öngörmemiştir. Binaenaleyh kendilerine yalvaranları duydukları kesin olarak bilinmeyen ve duysalar bile yardım edebilecekleri en azından şüpheli olan ölülerden yardım talep etmeye bu kadar iltifat edilmesini anlamak gerçekten güçtür. Ruhlardan/ ölülerden yardım istemeyi, yaşayan insanlardan yardım istemeye benzetmek ise akıl kârı değildir. Çünkü insanlar birbirinden yardım istediklerinde bu, karşıdaki insanı yüceltmeye ve ona insanüstü güçler atfetmeye işaret değildir. Hâlbuki ruhlardan yardım gördüğünü zannedenler, o ruhlara büyük sıfatlar atfetmede tereddüt etmezler. Tevhidin korunmasına büyük önem veren İslamiyet’ten bu tür dayanışları meşru saymasını beklemek mümkün değildir.
Bu bağlamda sözlükte “tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” anlamına gelen istimdat, tasavvufta “peygamber ve velîlere sığınıp herhangi bir dileğin gerçekleşmesi için onlardan yardım dilemek” manasında kullanılan bir terimdir. Diğer bir tanımla sıkıntılardan kurtulmak için peygamberlerin veya velî denilenlerin ruhaniyetinden yardım istemek anlamında kullanılan istimdat ve anlam sahasındaki diğer ıstılahlar açısından âyetlerde bir peygamberin veya velî denilenlerin maneviyatından yardım istenebileceğinden söz edilmediği bir sır değildir. Hal böyleyken sûfîler, hayatta olsun veya olmasın bir velînin -ki bu tabir ile kendilerini/ fırkalarına mensup olanları kast etmektedirler- maneviyatından yardım dilemenin câiz, hatta gerekli olduğunu iddia etmektedirler. Öyle ki onlara göre çok uzakta bile olsa bir velî kendisinden istimdatta bulunanların yardımına yetişme gücüne sahiptir. Hayatta olan velîlerin maneviyatından bu şekilde yardım isteme düşüncesinin ilk sûfîlerden itibaren mevcut olduğu da bilinmektedir. Ölümlerinden sonra velîlerin ruhaniyetinden istimdatta bulunma ise çok eski bir gelenektir.
Özetleyecek olursak tevessül çeşitlerinden Esmâ-i Hüsna (Allah’ın isim ve sıfatları), sâlih amel ve hayatta olan bir insandan dua talebi ile tevessül gibi konularda ulema arasında ciddi bir ihtilaf yoktur ve bu tarz girişimlere -mutlaka temkin ve hassasiyeti yitirmeden- müdahale gerekmeyebilir. Ancak zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri, yani peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi (cahı, makamı, mansıbı) ve hakkı (kadri, itibarı) ile tevessül ve vefatından sonra peygamberler ve sâlihlerle tevessül konusunda ise konu hakkında yapılmış birtakım anlamsız itiraz ve cedellere itibar etmeden bu yöndeki bütün teşebbüsleri tamamıyla reddetmek icap etmektedir. Zira böylesi tevessüllerin, ‘ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.’ (Fatiha 1/4) ve ‘biz onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için bağlanıyoruz’ (Zümer 39/3) gibi âyetlerin kapsamında olduğu izahtan varestedir.
Şüphesiz hadis mecmualarında, tevessülün bütün bu çeşitlerini destekleyen pek çok rivâyete rastlamak mümkündür. Ancak, yapılan tetkikler, bu hadislerin hemen hepsinin sened ve/ya metin yönünden problemli olduklarını göstermiştir.
Ne var ki eskiden beridir tevessülle ilgili rivâyetler, Kur’an âyetleri doğrultusunda anlaşılacağı yerde, âyetler söz konusu rivâyetler doğrultusunda anlaşılmakta, tevil ve yorumlarla onlara uydurulmakta ve Kur’an’a söylemediği şeyler söylettirilmektedir.
Bundan olacak ki, geçmişten günümüze, İslam dünyasının hemen her tarafında kutsallaştırılan ölü veya diri kişiler, mukaddes mekânlar (mezar, türbe, mabet, kuyu, mağara, tarihi kalıt vb.), ağaçlar ve taşlar; duaların kabulü, dertlerin çaresi ve ihtiyaçların giderilmesi için birer başvuru mekânı halini almış ve bu merciler etrafında sayısız bid’at, hurafe ve efsane üretilmiştir. Başka bir ifadeyle İslâm toplumunda baş gösteren çeşitli bid’at ve hurafeler; başta peygamberler olmak üzere evliyâ veya faziletli kabul edilen insanların takdis edilmesi, onlardan yardım istenmesi, dualarda aracı ve vesîle kılınmaları, bu kişilerin kabirlerine ibadet amacıyla ziyaretler yapılması, özellikle çeşitli tarikatlara mensup şeyh veya müridlerin ibadet maksadıyla icra ettikleri zikir, musiki ve raks uygulamalarının ortaya çıkması şeklinde kendisini ızhar etmiştir.
Buna bağlı olarak toplumda neredeyse herkes, hemen her vesîle ve münasebetle tevessüle tevessül etmektedir. Hatim ve yemek duasında, mevlitte, ilahide; cenaze, nikâh, düğün, ziyafet, ziyaret gibi hemen her münasebette insanlar dualarında bu vesîlelere sığınmaktadır. İnsanların çoğunluğu kendi iman ve ameli ile Allah’a kulluk, O’na itaatle cehennemden kurtulmak ve cennete gitmek için çabalayacağına; yeni bir ifadeyle Allah’ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından kaçınarak O’nun hoşnutluğunu kazanmaya ve böylece hem cehennemden kurtulmak hem de cennete gitmek için çalışacağına, yalnız ve yalnız ameline bel bağlayacağına evet insanlar umutlarını tevessül benzeri şeylere bağlamış duruma gelmişlerdir. Hemen her münasebette ve her duada Kur’an dışı tevessül anlayışı ile davranan ve hayal kuran bu kitle, “imdat ya gavs vs.” deyip durmaktadırlar.
Kulluk görevlerini yerine getirmeyen kimileri, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeden, kestirme yollardan veya başkalarının üzerinden mükâfat almak veyahut cezadan kurtulmak istemektedir. Böylesi bir tevessül mantığı, ‘dinin kesin ve açık öğretilerine inanıp sâlih amel işleyenleri’ cennete, ‘inkâr edip kötülük işleyenleri’ de cehenneme koyacağını belirten Allah’ın adaletine ve verdiği söze uymamaktadır.
Halbuki tarihte putperestliğin bir çeşidi, ölen sâlih kişilerden yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden Allah’a aracı olmaları istenmiş, ardından sâlihlerin putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua isteme şeklinde bir uygulama zinhar mevcut değildir. Zira ölülerden yardım istemek, kabirleri tapınak haline getirmeye yol açabilir. Bu arada ölülerden yardım istemek ilâhî sünnetin yanı sıra Resûlullah’ın tebliğ ettiği dinin ilkelerine de aykırıdır. Tevessülle ilgili piyasaya sürülen rivâyetler, uydurma olabileceği gibi yanılma ve şeytan aldatmasının ürünü de olabilirler. Eğer ölülerle tevessül câiz olsaydı, Hz. Ömer, Resûlullah’ın amcası Abbas’la değil Peygamber’le tevessül ederdi. Resûlullah ile sahâbîlerden intikal eden uygulama, müminlerin kabirlerini ziyaret edip onlara selâm vermek ve dua etmekten ibaret olmuştur. Esasen bu, bizim de şiarımız olmalıdır.
Kaldı ki Kur’an’da duanın ancak Allah’a yapılabileceği, Allah’ın duaları işittiği ve onlara icâbet ettiği, darda kalan kişinin bu sırada Allah’tan başkasına yalvarmadığı, insanları her türlü sıkıntı ve felâketten Allah’ın kurtaracağı, Allah’tan başka varlıklara dua etmenin tevhidi ihlâl edeceği bildirilmiştir (En’âm 6/63; A’râf 7/128; Yûnus 10/106; Cin 72/20). Bu çerçevede insanların sadece Allah’a sığınıp doğrudan doğruya O’na dua etmeleri gerçek dindarlığın bir gereği, Allah’tan başkasından medet ummaya kalkışmak ise Câhiliye âdeti olarak değerlendirilmiştir. Zira bir müslümanın, yanında bulunmayan veya ölmüş kişilere sığınması, onlardan yardım istemesi haramdır. Buna göre kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikâd ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin naslara dayanmayan istimdadın yanlış anlama ve istismara müsait olduğu ise şüphesizdir.
Sonuç olarak Esmâ-i Hüsna ve sâlih amellerin yanı sıra hayatta olan iyi kulların duasıyla tevessülde bulunmanın câiz görüldüğü hususunda ihtilâf yoktur.
Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in ve sâlih kulların zâtıyla tevessülde bulunmak ise doğru bir davranış değildir. Nitekim zât ve cah ile tevessül konusunda kesin bir delil bulunmamakta, aksine bu, tevessül/ vesîle ile ilişkilendirilen âyetlerin yorumuna dayanmaktadır. Konuyla ilgili kimisi uydurma veya zayıf hadisler ise âhâd niteliğinde olup itikâdî konularda kabul edilebilir değildirler. Kişi olarak sâlih kulların kimler olduğunu belirlemek ise hiç mümkün değildir; sadece Allah’ın emirlerine bağlılık dikkate alınarak onlar hakkında hüsnü zanda bulunulabilir. Dolayısıyla iyi kişilerin zâtıyla tevessül etmek hüsnü zanna dayalı olup zaman içinde ortaya çıkan bir uygulamadır. Tevessülü şirke dönüştüren hususların başında ise Allah’tan başkasına dua etmek ve kendisiyle tevessül edilen kimseye aşırı saygı gelmektedir.
Bütün bu nedenlerle uluhiyet sınırlarına giren sığınma içerikli taleplerin doğrudan Allah’a yapılması ve müminin, O’nun (c) ile kendisi arasına şöyle veya böyle kimseleri almaması elzemdir.
Not: Bu yazı aşağıdaki çalışmalardan istifade ile hazırlanmıştır.
Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2000.
Ali Ataç, Kelâm Ve Tasavvuf Açısından Tevessül, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 1993.
İsmail Çalışkan, “Allah-İnsan İlişkisinde Aracı Fikri: Vesilecilik”, İslâmiyât Dergisi, cilt: 5, sayı: 1 (Ocak-Mart), Ankara 2002., sf. 181-190.
Yusuf Şevki Yavuz, “İstimdad”, DİA, İstanbul 2001, 23/363-364.
Yusuf Şevki Yavuz, “Tevessül”, DİA, İstanbul, 2012, 41/6-8.
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
İnsan yarınını düşünmeden yaşayamaz ve sonrayı düşünmek en insanî yönlerimizden biridir. Yarına dair planlar yapmak, beklentiye girmek, tahminlerde bulunmak, idealler ve tasavvurlar oluşturmak ve tabiî ki hayaller kurmak insanın vazgeçilmezlerindendir. Vülgarize etmek pahasına, en basit ifadeyle söylersek, aslında hepimiz bir yanımızla birer mikro fütüristiz. Ancak yarını düşünürken karşımıza şöyle bir sorun çıkıyor; yarın henüz gelmedi ve onu bilmiyoruz, dolayısıyla yarın bizim için ‘gayb’dır.
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Vicdan’ı nasıl tanımlayabiliriz? Onu, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan içsel/fıtrî bir his olarak mı görmeliyiz, yoksa o ‘edinilmiş’ bir şey midir? Bir davranış ile ilgili olarak örneğin “vicdanım elvermiyor” yahut “bu yapılan vicdansızlıktır’ şeklinde bir cümle kurduğumuzda, bu, o davranışın sadece ‘gayri ahlakî’ olduğunu mu gösterir, yoksa o davranış aynı zamanda ‘irrasyonel’ de olabilir mi? …
Tevessül ve Vesîle: İnancı ve Tarihi
Sözlükte ‘bir aracı vasıtasıyla maddî veya manevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak’ anlamındaki vsl kökünden türeyen tevessül, bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velî denilenleri veya sâlih kulları vesîle/aracı yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle ise üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. ‘Yardım istemek’ anlamındaki istiâne, istigâse, ilticâ, istiâze ve istimdâd da aynı/ yakın manada kullanılır. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır.
Başka bir ifadeyle yaygın kullanımda, Allah’tan istekte bulunurken, araya nezd-i ilahide hatır sahibi olduğuna inanılan üçüncü bir şahsı veya varlığı sokmak anlamına gelen tevessülün, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu sahih dinî öğretinin henüz bozulmadığı ilk dönemlerde -rivâyetlerdeki birtakım emareler dışında- görülmediği fark edilecektir. Esasında bu konuyla ilgili bir başka gerçek de, belirtilen düşüncenin sonraları yaygın ve yerleşik bir kabul görmesinde, zamanla müesses hale gelen tasavvuftaki şeyh, mürşîd, intisâb, velî, gavs, kutub vb. kutsanmış şahsiyetlerle ilgili telakkilerin önemli rol oynadığıdır.
Oysa ilgili literatür incelendiğinde tevessülün, sadece Allah’a yönelmek anlamı taşıyan bir dua ve tevessülde asıl maksadın Allah (c) olması gerektiği izahtan varestedir. Bu bağlamda vesîle ise, Allah’a yakınlık tesis etmeye sebep olan davranışlardan ibarettir. Tevessüle bundan farklı bir anlam yüklemek kuşkusuz yanlış olacaktır. Filhakika vesîle edinen kimse, bir ameli, Allah’ın (c) sevmesinden dolayı sever ve Allah’ın değer verdiği o amellere olan sevgisine güvenerek onları Allah’a vesîle etmektedir.
İşte tam da bu sebeple günümüzde anlaşıldığı şekliyle aracı edinmek anlamında bir tevessül fikri, kesinlikle doğru kabul edilemez. Zira asıl gaye; kullarım sana beni sordukları zaman; ben muhakkak onlara çok yakınım. (Bakara 2/186) âyetinde belirtildiği gibi yakın olan Allah’a mutlak anlamda dua etmektir ve haliyle bu dua aracısız da olabilmektedir. Nitekim Kur’an’daki dua metinlerinin tamamı aracısız, doğrudan yani vesîlecilik/ aracılık mantığından uzak bir formda verilmiştir. Bu dua pasajlarında kulların doğrudan O’na (c) sığınması, istiânesi, istigâsesi, istimdâdı ve O’nun kullara çok yakın olduğunun, dua edecek olurlarsa bizzat kendisinin doğrudan kendilerine icabet edeceğinin bilinmesi istenmiştir. Bunun yanı sıra Kur’an’da vesîleciliği bütünüyle reddeden pek çok âyet vardır. Bu âyetlerde Allah’ın herhangi bir konuda asla ortağının olmadığı vurgulanmakta ve O’nun dışındaki herhangi bir varlığa ulûhiyet özelliklerinin izafe edilmesi kesin bir dille reddedilmektedir.
Öte yandan tevessül konusuna ilişkin tartışmaların II./VIII. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra Mâlik b. Enes’e (v.179/795) atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında zayıf kabul edilen bir kısım rivâyetlerin yer almasından da bu meselenin, belirttiğimiz dönemlerde gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Konu, tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasının ardından Ebu’l-Abbâs Takıyyuddîn Ahmed b. Teymiyye’den (v.728/1328) itibaren Selef âlimleriyle diğer Sünnî âlimler arasında önemli bir ihtilâf mevzuu haline gelmiştir.
Başka bir ifadeyle tevessülle ilgili tartışmaların alevlenmesi, VIII./XIV. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemde İbn Teymiyye, halk nezdinde kendilerine kutsallık atfedilen ölü veya diri bazı zâtlarla, mukaddes bilinen mekân ve varlıkların aşırı yüceltilmesi şeklinde yaygınlaşan tevessülü, Kur’an ve sahih Sünnet dışındaki bütün vasıtaları/ vesîleleri, şirke götüreceği gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiyye’nin bu çıkışına yönelik itiraz, çağdaşı Takıyyuddîn Ali es-Sübkî’den (683–756) gelmiştir. Sübkî, şefaat ve tevessülün meşruiyetini, hemen tamamı zayıf veya düzmece hadis olarak nakledilen rivâyetlerle ispata çalışmış ve başta Muhammed aleyhisselam olmak üzere, kutsanmış şahsiyetlerle tevessülde bulunulabileceğini savunmuştur. Ayrıca o, kendi dönemindeki uygulamayı bir meşruiyet delili addettiği için olsa gerek, “yaşadığımız şu zamanda insanların resullere iltica etmesi, nebîlerle bu dünyada ve ahirette tevessülün varlığının en açık göstergesidir.” şeklinde bir ifade kullanmıştır.
Bahis konusu bu polemik zamanımızda Yusuf en-Nebhânî (v.1351/1932) ve Muhammed Zahid el-Kevserî (v.1371/1952) ile M. Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v.1419/1999) yazıları üzerinden yeniden alevlenmiş durumdadır. Bu iki tarafın, tevessül ve benzeri konularda birbirlerini ciddi manada ilzam gayretinde oldukları bilinmektedir. Bunlardan Sübkî, Nebhânî ve Kevserî’nin çok muhterisçe davrandıkları, konuya bağlam saptırması yaparak iftira zeminine çektikleri görülmektedir.
Adı geçen zevatın temsil ettiği bu iki tavır arasındaki fark açıktır. Şöyle ki ilki, Kur’an ışığında dinin temellerini korumak için toplumda yaygınlaşmış manevî hastalıklar ve düşünsel kırılmalarla mücadele etmeyi hedeflerken; ikincisi, toplumsal pratiği meşruiyetin kanıtı olarak görmenin ve bu pratiği genelde düzmece uygulamaları muhtevî naslara onaylatmanın uğraşı ve çabasındadır.
Meseleye Sübkî’nin penceresinden bakanlara göre -ki bu bakış bugüne, geniş halk katmanlarına egemen halde ulaşmıştır-, tevessülün değişik versiyonları vardır: Allah’ın isim ve sıfatlarıyla tevessül, sâlih amel ile tevessül, mübarek sayılan şahsî eşya, mekân gibi cansız varlıklarla ve nebî, âlim, velî, şehit vs. şahıslarla yapılan tevessül gibi.
Söz konusu tevessülün çeşitlerini ve bunlarla ilgili görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:
Öte yandan bazılarınca ileri sürülen: “Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmak; dünyaya gelmeden önce, hayatta iken ve ölümünden sonra onun zâtı ve Allah katındaki derecesiyle Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir”, tezini doğrulamak olası değildir.
Kur’an, Allah yolunda öldürülenlere ölü denilemeyeceğini, onların hayatlarını nimetler içinde sürdürdüklerini kabul etmektedir. Ancak bu, ölümden sonra ruhların dünya ile bağlantılarının mevcudiyeti ve isteyenlere yardım edecekleri konusunda herhangi bir karine taşımamaktadır. Sıhhati tartışmalı bir iki rivâyet dışında, ashabın bu yola müracaat ettiğine temas eden bir bilgi de mevcut değildir. Böyle bir hareket meşru olsaydı onunla ilgili birçok rivâyetin bize kadar ulaşması gerekirdi. Çünkü onlar da Hz. Peygamber’in vefatından sonra birçok sıkıntıyla karşılaşmış ve birçoğuna ise bizzat karışmışlardı. Bela ve musibetlerden bir an önce kurtulma isteği ise bir insan olarak elbette onlarda da mevcuttu. Ashâbın (r) böyle bir çareye başvurmaması, bunun gayr-i meşru olduğunu göstermektedir.
Diğer taraftan hiçbirimiz uyuyan insanın canlı olduğunu kabul etmekle birlikte dış dünyadan haberdar olduğunu ileri sürmeyiz. Yine bitkisel hayata giren kişi için de aynı şey söz konusudur. Kur’an-ı Kerim, insanları korumakla görevli meleklerin olduğunu bildirmesine rağmen onlara dua etmemizi emretmemiştir. Aynı şekilde kirâmen kâtibîn meleklerine dua etmeyi hiç kimse aklından geçirmez. Melekler insan üzerinde bazı açılardan etkili olduğu halde din, Allah’tan başkasına yalvarmayı öngörmemiştir. Binaenaleyh kendilerine yalvaranları duydukları kesin olarak bilinmeyen ve duysalar bile yardım edebilecekleri en azından şüpheli olan ölülerden yardım talep etmeye bu kadar iltifat edilmesini anlamak gerçekten güçtür. Ruhlardan/ ölülerden yardım istemeyi, yaşayan insanlardan yardım istemeye benzetmek ise akıl kârı değildir. Çünkü insanlar birbirinden yardım istediklerinde bu, karşıdaki insanı yüceltmeye ve ona insanüstü güçler atfetmeye işaret değildir. Hâlbuki ruhlardan yardım gördüğünü zannedenler, o ruhlara büyük sıfatlar atfetmede tereddüt etmezler. Tevhidin korunmasına büyük önem veren İslamiyet’ten bu tür dayanışları meşru saymasını beklemek mümkün değildir.
Bu bağlamda sözlükte “tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” anlamına gelen istimdat, tasavvufta “peygamber ve velîlere sığınıp herhangi bir dileğin gerçekleşmesi için onlardan yardım dilemek” manasında kullanılan bir terimdir. Diğer bir tanımla sıkıntılardan kurtulmak için peygamberlerin veya velî denilenlerin ruhaniyetinden yardım istemek anlamında kullanılan istimdat ve anlam sahasındaki diğer ıstılahlar açısından âyetlerde bir peygamberin veya velî denilenlerin maneviyatından yardım istenebileceğinden söz edilmediği bir sır değildir. Hal böyleyken sûfîler, hayatta olsun veya olmasın bir velînin -ki bu tabir ile kendilerini/ fırkalarına mensup olanları kast etmektedirler- maneviyatından yardım dilemenin câiz, hatta gerekli olduğunu iddia etmektedirler. Öyle ki onlara göre çok uzakta bile olsa bir velî kendisinden istimdatta bulunanların yardımına yetişme gücüne sahiptir. Hayatta olan velîlerin maneviyatından bu şekilde yardım isteme düşüncesinin ilk sûfîlerden itibaren mevcut olduğu da bilinmektedir. Ölümlerinden sonra velîlerin ruhaniyetinden istimdatta bulunma ise çok eski bir gelenektir.
Özetleyecek olursak tevessül çeşitlerinden Esmâ-i Hüsna (Allah’ın isim ve sıfatları), sâlih amel ve hayatta olan bir insandan dua talebi ile tevessül gibi konularda ulema arasında ciddi bir ihtilaf yoktur ve bu tarz girişimlere -mutlaka temkin ve hassasiyeti yitirmeden- müdahale gerekmeyebilir. Ancak zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri, yani peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi (cahı, makamı, mansıbı) ve hakkı (kadri, itibarı) ile tevessül ve vefatından sonra peygamberler ve sâlihlerle tevessül konusunda ise konu hakkında yapılmış birtakım anlamsız itiraz ve cedellere itibar etmeden bu yöndeki bütün teşebbüsleri tamamıyla reddetmek icap etmektedir. Zira böylesi tevessüllerin, ‘ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.’ (Fatiha 1/4) ve ‘biz onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için bağlanıyoruz’ (Zümer 39/3) gibi âyetlerin kapsamında olduğu izahtan varestedir.
Ne var ki eskiden beridir tevessülle ilgili rivâyetler, Kur’an âyetleri doğrultusunda anlaşılacağı yerde, âyetler söz konusu rivâyetler doğrultusunda anlaşılmakta, tevil ve yorumlarla onlara uydurulmakta ve Kur’an’a söylemediği şeyler söylettirilmektedir.
Bundan olacak ki, geçmişten günümüze, İslam dünyasının hemen her tarafında kutsallaştırılan ölü veya diri kişiler, mukaddes mekânlar (mezar, türbe, mabet, kuyu, mağara, tarihi kalıt vb.), ağaçlar ve taşlar; duaların kabulü, dertlerin çaresi ve ihtiyaçların giderilmesi için birer başvuru mekânı halini almış ve bu merciler etrafında sayısız bid’at, hurafe ve efsane üretilmiştir. Başka bir ifadeyle İslâm toplumunda baş gösteren çeşitli bid’at ve hurafeler; başta peygamberler olmak üzere evliyâ veya faziletli kabul edilen insanların takdis edilmesi, onlardan yardım istenmesi, dualarda aracı ve vesîle kılınmaları, bu kişilerin kabirlerine ibadet amacıyla ziyaretler yapılması, özellikle çeşitli tarikatlara mensup şeyh veya müridlerin ibadet maksadıyla icra ettikleri zikir, musiki ve raks uygulamalarının ortaya çıkması şeklinde kendisini ızhar etmiştir.
Buna bağlı olarak toplumda neredeyse herkes, hemen her vesîle ve münasebetle tevessüle tevessül etmektedir. Hatim ve yemek duasında, mevlitte, ilahide; cenaze, nikâh, düğün, ziyafet, ziyaret gibi hemen her münasebette insanlar dualarında bu vesîlelere sığınmaktadır. İnsanların çoğunluğu kendi iman ve ameli ile Allah’a kulluk, O’na itaatle cehennemden kurtulmak ve cennete gitmek için çabalayacağına; yeni bir ifadeyle Allah’ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından kaçınarak O’nun hoşnutluğunu kazanmaya ve böylece hem cehennemden kurtulmak hem de cennete gitmek için çalışacağına, yalnız ve yalnız ameline bel bağlayacağına evet insanlar umutlarını tevessül benzeri şeylere bağlamış duruma gelmişlerdir. Hemen her münasebette ve her duada Kur’an dışı tevessül anlayışı ile davranan ve hayal kuran bu kitle, “imdat ya gavs vs.” deyip durmaktadırlar.
Kulluk görevlerini yerine getirmeyen kimileri, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeden, kestirme yollardan veya başkalarının üzerinden mükâfat almak veyahut cezadan kurtulmak istemektedir. Böylesi bir tevessül mantığı, ‘dinin kesin ve açık öğretilerine inanıp sâlih amel işleyenleri’ cennete, ‘inkâr edip kötülük işleyenleri’ de cehenneme koyacağını belirten Allah’ın adaletine ve verdiği söze uymamaktadır.
Halbuki tarihte putperestliğin bir çeşidi, ölen sâlih kişilerden yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden Allah’a aracı olmaları istenmiş, ardından sâlihlerin putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua isteme şeklinde bir uygulama zinhar mevcut değildir. Zira ölülerden yardım istemek, kabirleri tapınak haline getirmeye yol açabilir. Bu arada ölülerden yardım istemek ilâhî sünnetin yanı sıra Resûlullah’ın tebliğ ettiği dinin ilkelerine de aykırıdır. Tevessülle ilgili piyasaya sürülen rivâyetler, uydurma olabileceği gibi yanılma ve şeytan aldatmasının ürünü de olabilirler. Eğer ölülerle tevessül câiz olsaydı, Hz. Ömer, Resûlullah’ın amcası Abbas’la değil Peygamber’le tevessül ederdi. Resûlullah ile sahâbîlerden intikal eden uygulama, müminlerin kabirlerini ziyaret edip onlara selâm vermek ve dua etmekten ibaret olmuştur. Esasen bu, bizim de şiarımız olmalıdır.
Kaldı ki Kur’an’da duanın ancak Allah’a yapılabileceği, Allah’ın duaları işittiği ve onlara icâbet ettiği, darda kalan kişinin bu sırada Allah’tan başkasına yalvarmadığı, insanları her türlü sıkıntı ve felâketten Allah’ın kurtaracağı, Allah’tan başka varlıklara dua etmenin tevhidi ihlâl edeceği bildirilmiştir (En’âm 6/63; A’râf 7/128; Yûnus 10/106; Cin 72/20). Bu çerçevede insanların sadece Allah’a sığınıp doğrudan doğruya O’na dua etmeleri gerçek dindarlığın bir gereği, Allah’tan başkasından medet ummaya kalkışmak ise Câhiliye âdeti olarak değerlendirilmiştir. Zira bir müslümanın, yanında bulunmayan veya ölmüş kişilere sığınması, onlardan yardım istemesi haramdır. Buna göre kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikâd ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin naslara dayanmayan istimdadın yanlış anlama ve istismara müsait olduğu ise şüphesizdir.
Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in ve sâlih kulların zâtıyla tevessülde bulunmak ise doğru bir davranış değildir. Nitekim zât ve cah ile tevessül konusunda kesin bir delil bulunmamakta, aksine bu, tevessül/ vesîle ile ilişkilendirilen âyetlerin yorumuna dayanmaktadır. Konuyla ilgili kimisi uydurma veya zayıf hadisler ise âhâd niteliğinde olup itikâdî konularda kabul edilebilir değildirler. Kişi olarak sâlih kulların kimler olduğunu belirlemek ise hiç mümkün değildir; sadece Allah’ın emirlerine bağlılık dikkate alınarak onlar hakkında hüsnü zanda bulunulabilir. Dolayısıyla iyi kişilerin zâtıyla tevessül etmek hüsnü zanna dayalı olup zaman içinde ortaya çıkan bir uygulamadır. Tevessülü şirke dönüştüren hususların başında ise Allah’tan başkasına dua etmek ve kendisiyle tevessül edilen kimseye aşırı saygı gelmektedir.
Bütün bu nedenlerle uluhiyet sınırlarına giren sığınma içerikli taleplerin doğrudan Allah’a yapılması ve müminin, O’nun (c) ile kendisi arasına şöyle veya böyle kimseleri almaması elzemdir.
Not: Bu yazı aşağıdaki çalışmalardan istifade ile hazırlanmıştır.
Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2000.
Ali Ataç, Kelâm Ve Tasavvuf Açısından Tevessül, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 1993.
İsmail Çalışkan, “Allah-İnsan İlişkisinde Aracı Fikri: Vesilecilik”, İslâmiyât Dergisi, cilt: 5, sayı: 1 (Ocak-Mart), Ankara 2002., sf. 181-190.
Yusuf Şevki Yavuz, “İstimdad”, DİA, İstanbul 2001, 23/363-364.
Yusuf Şevki Yavuz, “Tevessül”, DİA, İstanbul, 2012, 41/6-8.
Yazar
İlgili Yazılar
İslamcılığın Müslüman Pragmatizminden Ötesi Var mıdır?
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Fütürizm Üzerine Bir Değerlendirme
İnsan yarınını düşünmeden yaşayamaz ve sonrayı düşünmek en insanî yönlerimizden biridir. Yarına dair planlar yapmak, beklentiye girmek, tahminlerde bulunmak, idealler ve tasavvurlar oluşturmak ve tabiî ki hayaller kurmak insanın vazgeçilmezlerindendir. Vülgarize etmek pahasına, en basit ifadeyle söylersek, aslında hepimiz bir yanımızla birer mikro fütüristiz. Ancak yarını düşünürken karşımıza şöyle bir sorun çıkıyor; yarın henüz gelmedi ve onu bilmiyoruz, dolayısıyla yarın bizim için ‘gayb’dır.
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Vicdan Körelmesi’ Hayra Alamet Değildir!
Vicdan’ı nasıl tanımlayabiliriz? Onu, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan içsel/fıtrî bir his olarak mı görmeliyiz, yoksa o ‘edinilmiş’ bir şey midir? Bir davranış ile ilgili olarak örneğin “vicdanım elvermiyor” yahut “bu yapılan vicdansızlıktır’ şeklinde bir cümle kurduğumuzda, bu, o davranışın sadece ‘gayri ahlakî’ olduğunu mu gösterir, yoksa o davranış aynı zamanda ‘irrasyonel’ de olabilir mi? …