Tarihin belli bir döneminde, belli bir bölgesinde, birtakım olaylar üzerine âyet âyet, sûre sûre nazil olmuş olan Kur’ân’ın “hitap” olarak nitelendirilmesini mümkündür. Hitap niteliği taşıyan bir metnin anlaşılması için gerekli olan şartlar ile masa başında yazılmış bir metnin anlaşılması için gerekli olan şartlar birbirinden farklıdır. Kur’ân’ın anlaşılması biraz da Kur’ân’a ilk muhatap olan toplumun tanınmasıyla mümkündür. Diğer bir ifadeyle muhatabı bilinmeden hitabın doğru bir şekilde anlaşılması çok zordur.
Sadece meal üzerinden yapılacak bir okuma kişiye Kur’ân hakkında genel bir bilgi verir fakat doğru anlamın yakalanabilmesi ancak Siyer merkezli bir okumayla mümkündür.
Siyer’in yanında nüzul ve tefsir bilgisi, Peygamber öncesi Arap tarihi, dinler tarihi (özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve putperestlik), diğer kutsal kitaplar, dönemin siyasî ve kültürel şartları vb hakkındaki bilgilere de ihtiyaç vardır.
Şu olay söylediklerimizi somutlaştırabilmek için verilebilecek güzel bir örnektir:
Emevi valisinin “Aranızda olgunlaşmış ve hasat zamanı gelmiş başaklar görüyorum.” sözü kime, nerede ve ne zaman söylendiği bilinmeden anlaşılamaz. Sözün sahibini ve muhatabını tanımayan bir kişi, başakların olgunlaştığı bir tarla başında bu sözün söylendiğini düşünebilir. Oysa bu söz “Olgunlaşmış başakların tırpanla kesilmesi gibi, sizin başlarınızın da kesilme vakti geldi.” anlamında bir tehdit içermektedir. Bir sözün muhatabı ve söylendiği zaman bilinmediğinde söz bambaşka bir anlama gelecek şekilde anlaşılabilir.
Bu konuda İbn-i Abbas ve Hz. Ömer Arasında geçen şu konuşma önemlidir:
Hz. Ömer; “Bu ümmetin kıblesi, kitabı, peygamberi bir olduğu halde nasıl ihtilafa düşerler?” şeklinde endişesini dile getirmiş, İbn-i Abbas da şöyle demiştir: “Biz Kur’ân ayetlerinin niçin, ne ile ilgili nazil olduğunu biliyorduk. Ama onlar bunu bilmeyecekler. Dolayısıyla herkes kendine göre bir mânâ çıkaracak; ihtilafa düşecek ve sonunda birbirlerine girecek, hatta birbirleriyle savaşacaklar.”[1]
Öyleyse Kur’ân ayetlerinin anlamı üzerinde yaşadığımız ihtilafların çözümü; “Hz. Peygamber ve ilk muhataplarca Kur’ân ayetleri nasıl anlaşılmıştı, en önemlisi de Hz. Peygamber bu ayetlerde emredilen şeyleri nasıl uygulamıştı?” sorusunun cevabını bulabilmekten geçmektedir.
Bu kurala dikkat etmediğimiz takdirde Kur’ân’ın hiç de kastetmediği şeylere ayetleri delil getirir, mesela kâfirler için tehdit niteliğindeki ayetleri Müslümanlara zanneder, aslında bilimsel bir kastı olmayan ayetleri bilimsel bir açıklama zannedebiliriz.
Örnek olması bakımından şu âyetlere bakabiliriz:
“Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, “Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (5/Mâide, 82)
Âyeti sadece meal üzerinden anlamaya çalıştığımızda Hristiyanların her zaman iman edenlere sevgi bakımından yakın oldukları/olacakları sonucuna ulaşabiliriz. Fakat tarihte yaşanan ve günümüzde yaşanmakta olan birçok olay bunun böyle olmadığını göstermektedir. Haçlı savaşları ve Hristiyan devletler tarafından Müslümanların yaşadıkları topraklarda sürdürülmekte olan savaşlar bunun delilidir. Nüzul şartları dikkate alınmadan yapılan okuma, âyetin muhatabının kim olduğu bilgisini bize vermemektedir. Oysaki “Heyetler Yılı” denilen Hicri 9. yılda birçok kabile -ki bunların bir kısmı Hristiyan’dır- Peygamberimizle görüşmeye gelmiş, İslam hakkında bilgi almış, bazıları Müslüman olarak, bazıları da siyasî bağlılık anlaşması imzalayarak memleketlerine geri dönmüşlerdi. “ İbn-i Abbas, Said b. Cübeyr, Ata b. Ebu Rebah ve Suddî gibi müfessirler, burada bütün Hristiyanların değil, Habeşistan’dan gelen heyetin kastedildiğini söylemişlerdir.[2]
Yine kürtajın haram olduğuna delil olarak gösterilen “Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” (17/İsrâ, 31) âyeti de nüzul şartları dikkate alınmadığında yanlış anlaşılabilmektedir. Yine aynı meselede delil olarak gösterilen: “Bunun gibi, ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi iyi bir şey gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak!” (6/Enʿâm, 137) âyeti de bağlamından ve tarihi arka planından koparıldığında benzeri bir anlam kaymasına uğramıştır. “Kimi ayetlerde de “yoksulluk endişesi” şeklinde ifade edilen bu durum, esas itibari ile müşriklerin kuraklık ve bereketsizlik gibi hususları gidermenin bir yolu olarak kız çocuklarını kurban etmenin gerekliliğine inanıyor olmalarıdır.”[3] Dolayısıyla tarih boyu birçok pagan toplumda görülen yağmurun yağması ve ürünlerin bereketli olması gibi sebeplerle Tanrılar için bakire kızlar veya birtakım erkekleri kurban etme geleneği muhtemeldir ki Mekke müşriklerinde de görülmekteydi. Mekkeli müşrikler, diğer sebeplerin yanında rızık endişesi ile kız çocuklarını diri diri gömmekteydi. Bu sebeple âyetin nüzul sebebi olan bu gerçeği göz ardı ederek bu âyetleri “kürtajın haramlığına” delil olarak göstermek âyetin söylemediğini âyete söyletmek anlamına gelir ki bu doğru değildir.
“Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” (16/Nahl, 43) Bu âyetin son cümlesini alarak ve tarihi arka planını göz ardı ederek âyeti anlamaya çalıştığımızda çok farklı anlamlar çıkarmak mümkündür. Örneğin bu âyette bahsi geçen zikir ehlinin “tasavvuf ehli” olduğunu söyleyebilir, bilmediğimiz bir konuda onlara danışmanın Allah’ın bir emri olduğuna karar verebiliriz. Bu âyet müşriklerin “Bizim gibi yiyen içen bir beşeri mi Allah peygamber olarak seçmiş, peygamber olarak bir melek gönderilmeliydi.” şeklindeki iddialarına verilmiş bir cevaptır. Kendilerine kitap verilen, diğer bir ifadeyle ümmî olmayan topluluklara sorarsanız, onlar size “kendilerine gönderilen peygamberlerin de birer insan olduklarını” söyleyeceklerdir, demektedir. Tarihi arka plan ve âyet bütünlüğü dikkate alındığında “zikir ehli” ile kastedilenin “Yahudi ve Hristiyan din adamları” olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Ayrıca âyetlerin içinde bulunduğu diğer âyetlerle konu bütünlüğü de dikkate alınmalıdır. Tefsir usulünde siyâk ve sibâk olarak isimlendirilen bu durum, âyetin anlamının tespitinde önemli bir yol göstericidir. Örnek olması bakımından şu âyetleri inceleyebiliriz:
“O sebeple dilini oynatıp durma. Şüphesiz onun toplanması da okunuşu da bize düşer, artık biz onu okuduğumuzda sen sadece onun okunuşunu izle, sonra elbette onu beyan etmek yine bize düşer.” (75/Kıyâmet, 16-19) Kıyâmet sûresi 40 âyetten oluşmaktadır ve tamamında “öldükten sonra bizi kim diriltecek” diyen inkârcıların durumundan, mahşerde öne sürülen mazeretlerin geçersiz olduğundan ve orada yaşanacak sıkıntılardan bahsedilmektedir. Mealini verdiğimiz âyetler de kıyamette amel defterini eline almış bir kişinin onu aceleyle okumaya çalışıp mazeret uydurmaya çalışan kişiye “sen onu okumaya çalışmakta acele etme, onu sana biz iyice açıklayacağız” denmektedir. Şimdi bu âyetleri bağlamından koparıp âyetin başına da parantez içinde “Ey Muhammed” ibaresini de ekleyerek Hz. Peygamber’in vahiy aldığı zaman unutmamak için onu aceleyle okumaya çalışması, şeklinde anlamak âyetin bağlamına uygun değildir. İlgili âyetleri bu şekilde anlayan müfessirler olmakla birlikte mahşerdeki bir sahne şeklinde anlamak sûre bütünlüğüne daha uygundur.
Ayrıca Kur’ân âyetlerini anlama noktasında farklı anlamlara gelen kelimelerin hangi âyette hangi anlamda kullanıldığının tespiti de önemlidir. Özellikle de dilin canlı bir varlık olduğu gerçeğini de düşündüğümüzde kelimenin aradan geçen bu kadar zaman içinde kazandığı anlamlardan biriyle âyete mânâ vermek de doğru olmaz. Öyleyse faklı mânâlara gelen kelimelerde hangi anlamın kastedildiğinin doğru tespit edilebilmesi önemlidir.
Salât kelimesi bunun güzel bir örneğidir. “Salât kavramı isim haliyle Kur’ân’da seksen üç, fiil haliyle on iki defa olmak üzere toplam doksan beş kere geçmekte ve en sık tekrar edilen kelimeler arasında 110. sırada yer almaktadır.”[4] Salât kavramının, kullanımına göre “namaz, dua, destek olmak, ibadet yapmak, din, rahmet, bağışlanma” gibi anlamları vardır
En genel mânâda dindarlık anlamına gelen kelime, Müslümanlar için kullanıldığında tevhidi merkeze alan bir yaşantıyı kastederken; müşrikler için kullanıldığında putlar ve ilahları için gösterdikleri bir dindarlığı ifade eder.
Şimdi yukarıda sıraladığımız ilkeler çerçevesinde salât kavramının geçtiği 33/Ahzâb sûresi 56. âyetini inceleyelim:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (DİB Meali-Yeni)
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler: Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selam getirin.” (DİB Meali-Eski)
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirir Peygambere; ey inananlar, siz de ona salavat getirin, tam teslim olarak da selâm verin.” (Abdulbaki Gölpınarlı)
“Allah ve melekleri peygambere destek oluyorlar. Ey iman edenler! Siz de peygambere destek olunuz, ona yürekten bağlılığınızı ifade ediniz.” (Bayraktar Bayraklı)
Kavram, buraya aldığımız dört mealde dört farklı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır. Sırasıyla; salât etmek (ki burada meal değil Arap harfleriyle yazılan bir kelimenin Türk alfabesiyle yazılması söz konusudur), övmek, salavat getirmek ve destek olmak… İlgili âyette kelimenin hangi anlamda kullanıldığı, âyetin nüzul şartlarını bilmekle mümkün görünmektedir.
Ahzâb sûresinin ilgili âyetinin indiği dönemin hemen öncesinde Hz. Peygamber’in Zeynep’le evliliği gerçekleşiyor. Bu evlilik üzerine münafıklar ve Yahudiler fitne kazanını kaynatıyorlar. Ayrıca aynı dönemde içerden Yahudiler, dışarıdan Mekkeli müşrikler ve müttefikleriyle Hendek savaşı yaşanmış. Aynı dönemde Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe’ye zina iftirası atılmış, bu süreçte Hz. peygamber, eşi ve Müslümanlar sıkıntılı bir süreç yaşamışlar. Sûre içerisinde peygamber hanımlarının diğer hanımlar gibi olamayacağı, onların yaptıkları iyiliklerin veya hataların karşılığının kat be kat olacağı, evlerinde oturmaları gerektiği vurgulanıyor, çünkü Hz. Aişe’nin üzerine atılan iftiranın bir benzerinin yaşanması İslam dâvâsına büyük zarar verebilir. Dolayısıyla Ahzâb sûresi boyunca da Hz. Peygamber adeta himaye altına alınıyor. Onun, içlerinden herhangi birinin babası olmadığı vurgulanıyor.
Şimdi bu tarihi arka palanı dikkate almadan sûrede geçen salât kelimesini bu âyette namaz olarak alırsak anlam tamamen yanlış olur. Çünkü melekler ve Allah peygambere namaz kılıyorlar, ey iman edenler siz de namaz kılın anlamı çıkar. Zaten bu anlamı veren bir mealle karşılaşmadık.
Eğer ki kelimenin dua anlamını alırsak bu sefer de Allah’ın ve meleklerin peygambere dua etmesi gibi bir anlam çıkar ki bu da sıkıntılı bir anlamdır.
Kelimeyi salavat getirmek olarak anlarsak yine dua anlamında olduğu gibi sıkıntılı bir anlam çıkar. Çünkü Allah’ın peygambere salavat getirmesi düşünülemez.
Hz. Peygamber’in Hz. Aişe’ye atılan iftira ve Hz. Zeynep’le yaptığı evlilik sebebiyle zor durumda bırakılmaya çalışıldığı; Hendek savaşının yaşandığı bir dönemde âyette geçen salât kelimesinin “yardım ve destek” anlamında kullanılması, hem sure bütünlüğüne hem de tarihi şartlara daha uygun düşmektedir.
Zaten zor olan “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (47/Muhammed, 7) âyetinin gereğini yerine getirebilmektir.
Yine örnek olması bakımından Mekke döneminin ilk yıllarında indirilen Ma’un sûresinin 4 ve 5. âyetlerinde geçen “salât” kelimesini inceleyebiliriz.
“1- Din gününü yalanlayanı gördün mü? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmayı teşvik etmez. 4- Şu namaz kılanların vay haline! 5- Onlar namazlarından gafildirler. 6- Onlar gösteriş yaparlar. 7- Ve onlar en küçük bir yardımı da engellerler.”
Eğer Ma’un sûresinde geçen salât kelimesine namaz anlamını verirsek şu âyet aklımıza gelir:
“Kâbe’nin huzurunda namazları ise ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değil! O halde küfrü küfranınızdan (inkar ve nankörlüğünüzden) dolayı tadın azabı!” (8/Enfâl, 35) Öyleyse onların namaz diye Hz. İbrahim’den beri gelen ancak büyük oranda tahrif olmuş namazı da kılmaları gösterişten ibarettir.
Ayrıca Mâ’un sûresinin nübüvvetin ikinci yılında indiği göz önüne alınırsa Müslümanların o ortamda açıktan açığa namaz kılmasının mümkün olmadığı anlaşılır. Çünkü o dönemde Müslümanlar toplantılarını ve ibadetlerini çoğu zaman gizli yapmak zorunda kalıyorlardı. Dolayısıyla söz konusu ayetlerin muhatabı Müslümanlar değil; Mekkeli müşrikler olmalıdır. Mâ’un sûresinin 4-7. âyetlerinin Medine’de nazil olduğu yönündeki iddialar ise “salât” kelimesine “namaz kılanlar” anlamı verme ısrarından kaynaklanmaktadır.[5]
Eğer Mâ’un suresinde geçen salât kelimesine yardım anlamını verirsek de aklımıza o günkü müşriklerin özellikleri gelir:
Mekke’nin ileri gelen müşrikleri cömert (!) insanlardır. Mekke’ye gelen hacılar ve ticaret kervanları için develer kurban edip mükellef sofralar kurar, onlar için çeşitli hediyeler verirlerdi. Mekke’ye gelen kişiler büyük bir kabilenin temsilcisi ise ikramın kendisi de o oranda büyük olurdu. Ancak sıra Mekke’de yaşayan yoksul ve miskinlere gelince durum değişir, onlara hiçbir yardımda bulunmazlardı. Çünkü mala düşkünlerdi, bir menfaat elde etmeyecekleri yere yardımdan kaçınırlardı. Mâ’un sûresinde anlatılan durum budur. Zaten sûrenin 1, 2, 3 ve 7. âyetleri de din gününü yalanlayanların yetimi itip kalktığından ve her türlü yardıma engel olduklarından bahsetmektedir.
Dolayısıyla tarihi şartları ve sûre bütünlüğünü dikkate aldığımızda Mâ’un sûresinde geçen “salât” kelimesine “yardım” anlamını da vermek mümkündür.
Öyleyse Mekkî bir sûre olan Mâ’un sûresinin muhatabının dönemin Müslümanları olduğunu söylemek, saydığımız gerekçeler sebebiyle doğru görünmemektedir. Sûrenin bugüne ne söylediği meselesi ise ayrı bir tartışma konusudur.
Tâhâ sûresi 14. âyette geçen salât kavramı da aynı şekilde dine destek ve bu uğurda çaba göstermek anlamına gelmektedir. Sûre bütünlüğü incelendiğinde görürüz ki Hz. Mûsâ’ya Tur dağında ilk vahyin gelmesinden bahseden âyette hemen namazdan bahsetmesi mümkün görünmemektedir.
“Sizi şu cehenneme sürükleyip iten nedir? Biz salât edenlerden değildik.” (74/Müddessir, 42-43) Bu âyetteki salât kavramını da hemen “namaz kılanlardan değildik.” şeklinde anlamak yerine “dini Allah’a has kılmıyor, ona ortak koşmadan ibadet etmiyor ve Allah’ın dinine destek olmuyorduk yani Allah ile olan bütün bağımızı kesmiştik.” şeklinde anlamak gerekir.
Salât kavramı “ikame ve zekât” kelimeleri ile birlikte kullanıldığında ise bugün bizim anladığımız anlamda “namaz” kastedilmektedir.[6] Örneğin “Namazı kılın, zekâtı verin! Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!” (2/Bakara, 43) âyetinde salât kelimesi namaz anlamında kullanılmıştır. Namazın ikame edilmesi emri “namazın her türlü şirk unsurundan arındırılarak kılınması[7] ve namazın her türlü fuhşiyattan insanı koruması (29/Ankebût, 45) anlamlarına gelmektedir.
Ayrıca kavram “dua ve niyaz” anlamlarına gelecek şekilde de kullanılmıştır:“…Onlar için dua et! Çünkü senin duan onlar için sükûnettir, onları yatıştırır…” (9/Tevbe, 103)
Bu mânâların dışında “salât” kavramı 1. Rahmet ve bağışlanma: (2/Bakara, 157), 2. Namaz/Kur’ân okuma: (17/İsrâ, 110), Din: (11/Hûd, 87), Yer (havra veya kilise) ismi: (22/Hac, 40) anlamlarına gelecek şekilde de kullanılmıştır.
Sonuç olarak:
Kur’ân’da “salât” kelimesini gördüğümüz her yerde kelimeye “namaz” anlamı vermek birçok mealde görülen bir yanlıştır. Bu sebeple salât kavramının hangi âyette hangi anlamda kullanıldığının doğru bir şekilde tespit edilebilmesi önemlidir.
Ayrıca sıra dışı bazı grupların anladığı gibi “salât” kelimesini tamamen “dua” olarak anlamak ve namazı terk edip günün belli vakitlerinde dua ederek salâtın gereğinin yerine getirildiğini düşünmek de doğru değildir.
Bizim araştırmalarımız sonucu ulaştığımız kanaat budur. Doğrusunu ancak Allah bilir.
Dipnotlar:
[1] Şatıbî, El-İ’tisâm’dan aktaran: Hasan Elik, Tevhit Mesajı, s. 20
[2] Razi Tefsiri’nden aktaran: Hasan Elik, Tevhit Mesajı s. 326, 98 Numaralı dipnot
[3] Hasan Elik, Tevhit Mesajı, s. 379, 79 Numaralı dipnot
[4] Hüseyin Güllüce, “Salât Kavramı: Etimolojisi ve Bazı Mülâhazalar”, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum, 2005, S. 23, s. 172.
[5] Daha geniş bilgi için bkz. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an -Gerekçeli Meal Tefsir-, Ma’un Suresi
[6] Salât ve Namaz kelimelerinin Kur’ân’da kazandığı diğer anlamlar için bkz. Hasan Elik, Tevhit Mesajı, 9/Tevbe Suresi, 5. Ayet, 11 numaralı dipnot
[7] Daha geniş bilgi için Hasan Elik, Tevhit Mesajı, Bakara Suresi, 7 numaralı dipnot
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Hilelerin farkında olmak, onları öğrenmek ve kazandırdıklarından huzursuz olmakla, oynanan oyunlar arasında kalmak bir tercih meselesi olsa da bu oyunla ilgili inceleme, satırlar arasında da yer alıyor. Ancak anlaşıldığı anlamıyla oyun hilelerini bulmak isteyenlerin hayal kırıklığına uğrayacağını yazının başında da itiraf etmem gerekiyor.
-Din Dilinin Politik İşlevleri Üzerine Bir Deneme- …doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz; insan siyasal bir hayvan yapmak amacıyla da, bütün hayvanlar arasında yalnız ona dili, anlamlı konuşma yetisini vermiştir. (Aristo, Politika, I: 2) 1. Politik Teoloji Kavramsallaştırması Tanrı bilimi, bilgisi, öğretileri ve inançların incelenmesi manasında kullanılan teoloji (İlahiyat) ile toplumların yönetilmesi (çobanlık) sanatı olarak yorumlanan …
İki Divan Arasında Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, …
Kur’ân’ı Anlamada Yöntem – Salât Kavramı Örneği –
Tarihin belli bir döneminde, belli bir bölgesinde, birtakım olaylar üzerine âyet âyet, sûre sûre nazil olmuş olan Kur’ân’ın “hitap” olarak nitelendirilmesini mümkündür. Hitap niteliği taşıyan bir metnin anlaşılması için gerekli olan şartlar ile masa başında yazılmış bir metnin anlaşılması için gerekli olan şartlar birbirinden farklıdır. Kur’ân’ın anlaşılması biraz da Kur’ân’a ilk muhatap olan toplumun tanınmasıyla mümkündür. Diğer bir ifadeyle muhatabı bilinmeden hitabın doğru bir şekilde anlaşılması çok zordur.
Siyer’in yanında nüzul ve tefsir bilgisi, Peygamber öncesi Arap tarihi, dinler tarihi (özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve putperestlik), diğer kutsal kitaplar, dönemin siyasî ve kültürel şartları vb hakkındaki bilgilere de ihtiyaç vardır.
Şu olay söylediklerimizi somutlaştırabilmek için verilebilecek güzel bir örnektir:
Emevi valisinin “Aranızda olgunlaşmış ve hasat zamanı gelmiş başaklar görüyorum.” sözü kime, nerede ve ne zaman söylendiği bilinmeden anlaşılamaz. Sözün sahibini ve muhatabını tanımayan bir kişi, başakların olgunlaştığı bir tarla başında bu sözün söylendiğini düşünebilir. Oysa bu söz “Olgunlaşmış başakların tırpanla kesilmesi gibi, sizin başlarınızın da kesilme vakti geldi.” anlamında bir tehdit içermektedir. Bir sözün muhatabı ve söylendiği zaman bilinmediğinde söz bambaşka bir anlama gelecek şekilde anlaşılabilir.
Bu konuda İbn-i Abbas ve Hz. Ömer Arasında geçen şu konuşma önemlidir:
Hz. Ömer; “Bu ümmetin kıblesi, kitabı, peygamberi bir olduğu halde nasıl ihtilafa düşerler?” şeklinde endişesini dile getirmiş, İbn-i Abbas da şöyle demiştir: “Biz Kur’ân ayetlerinin niçin, ne ile ilgili nazil olduğunu biliyorduk. Ama onlar bunu bilmeyecekler. Dolayısıyla herkes kendine göre bir mânâ çıkaracak; ihtilafa düşecek ve sonunda birbirlerine girecek, hatta birbirleriyle savaşacaklar.”[1]
Öyleyse Kur’ân ayetlerinin anlamı üzerinde yaşadığımız ihtilafların çözümü; “Hz. Peygamber ve ilk muhataplarca Kur’ân ayetleri nasıl anlaşılmıştı, en önemlisi de Hz. Peygamber bu ayetlerde emredilen şeyleri nasıl uygulamıştı?” sorusunun cevabını bulabilmekten geçmektedir.
Bu kurala dikkat etmediğimiz takdirde Kur’ân’ın hiç de kastetmediği şeylere ayetleri delil getirir, mesela kâfirler için tehdit niteliğindeki ayetleri Müslümanlara zanneder, aslında bilimsel bir kastı olmayan ayetleri bilimsel bir açıklama zannedebiliriz.
Örnek olması bakımından şu âyetlere bakabiliriz:
“Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, “Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (5/Mâide, 82)
Âyeti sadece meal üzerinden anlamaya çalıştığımızda Hristiyanların her zaman iman edenlere sevgi bakımından yakın oldukları/olacakları sonucuna ulaşabiliriz. Fakat tarihte yaşanan ve günümüzde yaşanmakta olan birçok olay bunun böyle olmadığını göstermektedir. Haçlı savaşları ve Hristiyan devletler tarafından Müslümanların yaşadıkları topraklarda sürdürülmekte olan savaşlar bunun delilidir. Nüzul şartları dikkate alınmadan yapılan okuma, âyetin muhatabının kim olduğu bilgisini bize vermemektedir. Oysaki “Heyetler Yılı” denilen Hicri 9. yılda birçok kabile -ki bunların bir kısmı Hristiyan’dır- Peygamberimizle görüşmeye gelmiş, İslam hakkında bilgi almış, bazıları Müslüman olarak, bazıları da siyasî bağlılık anlaşması imzalayarak memleketlerine geri dönmüşlerdi. “ İbn-i Abbas, Said b. Cübeyr, Ata b. Ebu Rebah ve Suddî gibi müfessirler, burada bütün Hristiyanların değil, Habeşistan’dan gelen heyetin kastedildiğini söylemişlerdir.[2]
Yine kürtajın haram olduğuna delil olarak gösterilen “Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” (17/İsrâ, 31) âyeti de nüzul şartları dikkate alınmadığında yanlış anlaşılabilmektedir. Yine aynı meselede delil olarak gösterilen: “Bunun gibi, ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi iyi bir şey gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak!” (6/Enʿâm, 137) âyeti de bağlamından ve tarihi arka planından koparıldığında benzeri bir anlam kaymasına uğramıştır. “Kimi ayetlerde de “yoksulluk endişesi” şeklinde ifade edilen bu durum, esas itibari ile müşriklerin kuraklık ve bereketsizlik gibi hususları gidermenin bir yolu olarak kız çocuklarını kurban etmenin gerekliliğine inanıyor olmalarıdır.”[3] Dolayısıyla tarih boyu birçok pagan toplumda görülen yağmurun yağması ve ürünlerin bereketli olması gibi sebeplerle Tanrılar için bakire kızlar veya birtakım erkekleri kurban etme geleneği muhtemeldir ki Mekke müşriklerinde de görülmekteydi. Mekkeli müşrikler, diğer sebeplerin yanında rızık endişesi ile kız çocuklarını diri diri gömmekteydi. Bu sebeple âyetin nüzul sebebi olan bu gerçeği göz ardı ederek bu âyetleri “kürtajın haramlığına” delil olarak göstermek âyetin söylemediğini âyete söyletmek anlamına gelir ki bu doğru değildir.
“Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” (16/Nahl, 43) Bu âyetin son cümlesini alarak ve tarihi arka planını göz ardı ederek âyeti anlamaya çalıştığımızda çok farklı anlamlar çıkarmak mümkündür. Örneğin bu âyette bahsi geçen zikir ehlinin “tasavvuf ehli” olduğunu söyleyebilir, bilmediğimiz bir konuda onlara danışmanın Allah’ın bir emri olduğuna karar verebiliriz. Bu âyet müşriklerin “Bizim gibi yiyen içen bir beşeri mi Allah peygamber olarak seçmiş, peygamber olarak bir melek gönderilmeliydi.” şeklindeki iddialarına verilmiş bir cevaptır. Kendilerine kitap verilen, diğer bir ifadeyle ümmî olmayan topluluklara sorarsanız, onlar size “kendilerine gönderilen peygamberlerin de birer insan olduklarını” söyleyeceklerdir, demektedir. Tarihi arka plan ve âyet bütünlüğü dikkate alındığında “zikir ehli” ile kastedilenin “Yahudi ve Hristiyan din adamları” olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Ayrıca âyetlerin içinde bulunduğu diğer âyetlerle konu bütünlüğü de dikkate alınmalıdır. Tefsir usulünde siyâk ve sibâk olarak isimlendirilen bu durum, âyetin anlamının tespitinde önemli bir yol göstericidir. Örnek olması bakımından şu âyetleri inceleyebiliriz:
“O sebeple dilini oynatıp durma. Şüphesiz onun toplanması da okunuşu da bize düşer, artık biz onu okuduğumuzda sen sadece onun okunuşunu izle, sonra elbette onu beyan etmek yine bize düşer.” (75/Kıyâmet, 16-19) Kıyâmet sûresi 40 âyetten oluşmaktadır ve tamamında “öldükten sonra bizi kim diriltecek” diyen inkârcıların durumundan, mahşerde öne sürülen mazeretlerin geçersiz olduğundan ve orada yaşanacak sıkıntılardan bahsedilmektedir. Mealini verdiğimiz âyetler de kıyamette amel defterini eline almış bir kişinin onu aceleyle okumaya çalışıp mazeret uydurmaya çalışan kişiye “sen onu okumaya çalışmakta acele etme, onu sana biz iyice açıklayacağız” denmektedir. Şimdi bu âyetleri bağlamından koparıp âyetin başına da parantez içinde “Ey Muhammed” ibaresini de ekleyerek Hz. Peygamber’in vahiy aldığı zaman unutmamak için onu aceleyle okumaya çalışması, şeklinde anlamak âyetin bağlamına uygun değildir. İlgili âyetleri bu şekilde anlayan müfessirler olmakla birlikte mahşerdeki bir sahne şeklinde anlamak sûre bütünlüğüne daha uygundur.
Ayrıca Kur’ân âyetlerini anlama noktasında farklı anlamlara gelen kelimelerin hangi âyette hangi anlamda kullanıldığının tespiti de önemlidir. Özellikle de dilin canlı bir varlık olduğu gerçeğini de düşündüğümüzde kelimenin aradan geçen bu kadar zaman içinde kazandığı anlamlardan biriyle âyete mânâ vermek de doğru olmaz. Öyleyse faklı mânâlara gelen kelimelerde hangi anlamın kastedildiğinin doğru tespit edilebilmesi önemlidir.
Salât kelimesi bunun güzel bir örneğidir. “Salât kavramı isim haliyle Kur’ân’da seksen üç, fiil haliyle on iki defa olmak üzere toplam doksan beş kere geçmekte ve en sık tekrar edilen kelimeler arasında 110. sırada yer almaktadır.”[4] Salât kavramının, kullanımına göre “namaz, dua, destek olmak, ibadet yapmak, din, rahmet, bağışlanma” gibi anlamları vardır
En genel mânâda dindarlık anlamına gelen kelime, Müslümanlar için kullanıldığında tevhidi merkeze alan bir yaşantıyı kastederken; müşrikler için kullanıldığında putlar ve ilahları için gösterdikleri bir dindarlığı ifade eder.
Şimdi yukarıda sıraladığımız ilkeler çerçevesinde salât kavramının geçtiği 33/Ahzâb sûresi 56. âyetini inceleyelim:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (DİB Meali-Yeni)
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler: Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selam getirin.” (DİB Meali-Eski)
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirir Peygambere; ey inananlar, siz de ona salavat getirin, tam teslim olarak da selâm verin.” (Abdulbaki Gölpınarlı)
“Allah ve melekleri peygambere destek oluyorlar. Ey iman edenler! Siz de peygambere destek olunuz, ona yürekten bağlılığınızı ifade ediniz.” (Bayraktar Bayraklı)
Kavram, buraya aldığımız dört mealde dört farklı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır. Sırasıyla; salât etmek (ki burada meal değil Arap harfleriyle yazılan bir kelimenin Türk alfabesiyle yazılması söz konusudur), övmek, salavat getirmek ve destek olmak… İlgili âyette kelimenin hangi anlamda kullanıldığı, âyetin nüzul şartlarını bilmekle mümkün görünmektedir.
Ahzâb sûresinin ilgili âyetinin indiği dönemin hemen öncesinde Hz. Peygamber’in Zeynep’le evliliği gerçekleşiyor. Bu evlilik üzerine münafıklar ve Yahudiler fitne kazanını kaynatıyorlar. Ayrıca aynı dönemde içerden Yahudiler, dışarıdan Mekkeli müşrikler ve müttefikleriyle Hendek savaşı yaşanmış. Aynı dönemde Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe’ye zina iftirası atılmış, bu süreçte Hz. peygamber, eşi ve Müslümanlar sıkıntılı bir süreç yaşamışlar. Sûre içerisinde peygamber hanımlarının diğer hanımlar gibi olamayacağı, onların yaptıkları iyiliklerin veya hataların karşılığının kat be kat olacağı, evlerinde oturmaları gerektiği vurgulanıyor, çünkü Hz. Aişe’nin üzerine atılan iftiranın bir benzerinin yaşanması İslam dâvâsına büyük zarar verebilir. Dolayısıyla Ahzâb sûresi boyunca da Hz. Peygamber adeta himaye altına alınıyor. Onun, içlerinden herhangi birinin babası olmadığı vurgulanıyor.
Şimdi bu tarihi arka palanı dikkate almadan sûrede geçen salât kelimesini bu âyette namaz olarak alırsak anlam tamamen yanlış olur. Çünkü melekler ve Allah peygambere namaz kılıyorlar, ey iman edenler siz de namaz kılın anlamı çıkar. Zaten bu anlamı veren bir mealle karşılaşmadık.
Eğer ki kelimenin dua anlamını alırsak bu sefer de Allah’ın ve meleklerin peygambere dua etmesi gibi bir anlam çıkar ki bu da sıkıntılı bir anlamdır.
Kelimeyi salavat getirmek olarak anlarsak yine dua anlamında olduğu gibi sıkıntılı bir anlam çıkar. Çünkü Allah’ın peygambere salavat getirmesi düşünülemez.
Hz. Peygamber’in Hz. Aişe’ye atılan iftira ve Hz. Zeynep’le yaptığı evlilik sebebiyle zor durumda bırakılmaya çalışıldığı; Hendek savaşının yaşandığı bir dönemde âyette geçen salât kelimesinin “yardım ve destek” anlamında kullanılması, hem sure bütünlüğüne hem de tarihi şartlara daha uygun düşmektedir.
Zaten zor olan “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (47/Muhammed, 7) âyetinin gereğini yerine getirebilmektir.
Yine örnek olması bakımından Mekke döneminin ilk yıllarında indirilen Ma’un sûresinin 4 ve 5. âyetlerinde geçen “salât” kelimesini inceleyebiliriz.
“1- Din gününü yalanlayanı gördün mü? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmayı teşvik etmez. 4- Şu namaz kılanların vay haline! 5- Onlar namazlarından gafildirler. 6- Onlar gösteriş yaparlar. 7- Ve onlar en küçük bir yardımı da engellerler.”
Eğer Ma’un sûresinde geçen salât kelimesine namaz anlamını verirsek şu âyet aklımıza gelir:
“Kâbe’nin huzurunda namazları ise ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değil! O halde küfrü küfranınızdan (inkar ve nankörlüğünüzden) dolayı tadın azabı!” (8/Enfâl, 35) Öyleyse onların namaz diye Hz. İbrahim’den beri gelen ancak büyük oranda tahrif olmuş namazı da kılmaları gösterişten ibarettir.
Ayrıca Mâ’un sûresinin nübüvvetin ikinci yılında indiği göz önüne alınırsa Müslümanların o ortamda açıktan açığa namaz kılmasının mümkün olmadığı anlaşılır. Çünkü o dönemde Müslümanlar toplantılarını ve ibadetlerini çoğu zaman gizli yapmak zorunda kalıyorlardı. Dolayısıyla söz konusu ayetlerin muhatabı Müslümanlar değil; Mekkeli müşrikler olmalıdır. Mâ’un sûresinin 4-7. âyetlerinin Medine’de nazil olduğu yönündeki iddialar ise “salât” kelimesine “namaz kılanlar” anlamı verme ısrarından kaynaklanmaktadır.[5]
Eğer Mâ’un suresinde geçen salât kelimesine yardım anlamını verirsek de aklımıza o günkü müşriklerin özellikleri gelir:
Mekke’nin ileri gelen müşrikleri cömert (!) insanlardır. Mekke’ye gelen hacılar ve ticaret kervanları için develer kurban edip mükellef sofralar kurar, onlar için çeşitli hediyeler verirlerdi. Mekke’ye gelen kişiler büyük bir kabilenin temsilcisi ise ikramın kendisi de o oranda büyük olurdu. Ancak sıra Mekke’de yaşayan yoksul ve miskinlere gelince durum değişir, onlara hiçbir yardımda bulunmazlardı. Çünkü mala düşkünlerdi, bir menfaat elde etmeyecekleri yere yardımdan kaçınırlardı. Mâ’un sûresinde anlatılan durum budur. Zaten sûrenin 1, 2, 3 ve 7. âyetleri de din gününü yalanlayanların yetimi itip kalktığından ve her türlü yardıma engel olduklarından bahsetmektedir.
Dolayısıyla tarihi şartları ve sûre bütünlüğünü dikkate aldığımızda Mâ’un sûresinde geçen “salât” kelimesine “yardım” anlamını da vermek mümkündür.
Öyleyse Mekkî bir sûre olan Mâ’un sûresinin muhatabının dönemin Müslümanları olduğunu söylemek, saydığımız gerekçeler sebebiyle doğru görünmemektedir. Sûrenin bugüne ne söylediği meselesi ise ayrı bir tartışma konusudur.
Tâhâ sûresi 14. âyette geçen salât kavramı da aynı şekilde dine destek ve bu uğurda çaba göstermek anlamına gelmektedir. Sûre bütünlüğü incelendiğinde görürüz ki Hz. Mûsâ’ya Tur dağında ilk vahyin gelmesinden bahseden âyette hemen namazdan bahsetmesi mümkün görünmemektedir.
“Sizi şu cehenneme sürükleyip iten nedir? Biz salât edenlerden değildik.” (74/Müddessir, 42-43) Bu âyetteki salât kavramını da hemen “namaz kılanlardan değildik.” şeklinde anlamak yerine “dini Allah’a has kılmıyor, ona ortak koşmadan ibadet etmiyor ve Allah’ın dinine destek olmuyorduk yani Allah ile olan bütün bağımızı kesmiştik.” şeklinde anlamak gerekir.
Salât kavramı “ikame ve zekât” kelimeleri ile birlikte kullanıldığında ise bugün bizim anladığımız anlamda “namaz” kastedilmektedir.[6] Örneğin “Namazı kılın, zekâtı verin! Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!” (2/Bakara, 43) âyetinde salât kelimesi namaz anlamında kullanılmıştır. Namazın ikame edilmesi emri “namazın her türlü şirk unsurundan arındırılarak kılınması[7] ve namazın her türlü fuhşiyattan insanı koruması (29/Ankebût, 45) anlamlarına gelmektedir.
Ayrıca kavram “dua ve niyaz” anlamlarına gelecek şekilde de kullanılmıştır:“…Onlar için dua et! Çünkü senin duan onlar için sükûnettir, onları yatıştırır…” (9/Tevbe, 103)
Bu mânâların dışında “salât” kavramı 1. Rahmet ve bağışlanma: (2/Bakara, 157), 2. Namaz/Kur’ân okuma: (17/İsrâ, 110), Din: (11/Hûd, 87), Yer (havra veya kilise) ismi: (22/Hac, 40) anlamlarına gelecek şekilde de kullanılmıştır.
Sonuç olarak:
Ayrıca sıra dışı bazı grupların anladığı gibi “salât” kelimesini tamamen “dua” olarak anlamak ve namazı terk edip günün belli vakitlerinde dua ederek salâtın gereğinin yerine getirildiğini düşünmek de doğru değildir.
Bizim araştırmalarımız sonucu ulaştığımız kanaat budur. Doğrusunu ancak Allah bilir.
Dipnotlar:
[1] Şatıbî, El-İ’tisâm’dan aktaran: Hasan Elik, Tevhit Mesajı, s. 20
[2] Razi Tefsiri’nden aktaran: Hasan Elik, Tevhit Mesajı s. 326, 98 Numaralı dipnot
[3] Hasan Elik, Tevhit Mesajı, s. 379, 79 Numaralı dipnot
[4] Hüseyin Güllüce, “Salât Kavramı: Etimolojisi ve Bazı Mülâhazalar”, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum, 2005, S. 23, s. 172.
[5] Daha geniş bilgi için bkz. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an -Gerekçeli Meal Tefsir-, Ma’un Suresi
[6] Salât ve Namaz kelimelerinin Kur’ân’da kazandığı diğer anlamlar için bkz. Hasan Elik, Tevhit Mesajı, 9/Tevbe Suresi, 5. Ayet, 11 numaralı dipnot
[7] Daha geniş bilgi için Hasan Elik, Tevhit Mesajı, Bakara Suresi, 7 numaralı dipnot
Yazar
İlgili Yazılar
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
PUBG: Oyun Hileleri
Hilelerin farkında olmak, onları öğrenmek ve kazandırdıklarından huzursuz olmakla, oynanan oyunlar arasında kalmak bir tercih meselesi olsa da bu oyunla ilgili inceleme, satırlar arasında da yer alıyor. Ancak anlaşıldığı anlamıyla oyun hilelerini bulmak isteyenlerin hayal kırıklığına uğrayacağını yazının başında da itiraf etmem gerekiyor.
Politik Teolojide Din Dilinin Stratejik Ağırlığı
-Din Dilinin Politik İşlevleri Üzerine Bir Deneme- …doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz; insan siyasal bir hayvan yapmak amacıyla da, bütün hayvanlar arasında yalnız ona dili, anlamlı konuşma yetisini vermiştir. (Aristo, Politika, I: 2) 1. Politik Teoloji Kavramsallaştırması Tanrı bilimi, bilgisi, öğretileri ve inançların incelenmesi manasında kullanılan teoloji (İlahiyat) ile toplumların yönetilmesi (çobanlık) sanatı olarak yorumlanan …
Dijital Divan: Çağdaş Oblomovculuğun Ekran Başındaki Dönüşümü
İki Divan Arasında Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, …