“Özetleyecek olursak geleneksel bir eğitimin bileşenleri şunlardır: varlık olarak hakikatin sırlarına giriş; gerçeklik ve vahdet doktrini ile birlik ve gerçekleştirme metodu; duanın ‘kurtarıcı gemisi’; ‘erdem’in’ ahlâki duyarlılığının geliştirilmesi ve estetik ‘güzellik’ duyarlılığı. Bu, geleneğin vermeyi arzu ettiği hikmettir. Geleneğin aktarmayı arzuladığı bilgi, yalnızca dışsal şeylerden oluşmayıp ontolojiktir yani varlığımızın bir parçası olup varlığımızdan elde edilir. Geleneğin sunduğu dersler, kibirli bir biçimde parçanın bütün olduğunu iddia eden ve doğuştan kazanılan soylu hakkımızı -‘Cennetin Krallığı’nı, içte gömülü duran ilahi hazineyi- inkâr eden gerçekliğin sınırlı vizyonu için bir panzehirdir.’’
Emperyalist Batı tarafından doğrudan veya dolaylı olarak sömürüye maruz kalmış kadim geleneksel toplumlar, el an ciddi bir eğitim krizi içindedirler. Uzun yıllar Batı’nın bu tahrif ve tahkir edici sömürüsüne maruz kaldıktan sonra emperyalist Batı bu topraklardan ayrılmış ama ardında, hızla bulaşan ve bulaştığı her yeri aynılaştıran modernizasyon hastalığını bırakmıştır. Modernizasyonla kendine ve aslında kadim geleneklerine yabancılaşan bu toplumlar, ortaya çıkan eğitim boşluğunu da bir mukallit edasıyla Batılı öğretilerle doldurmaya başlamıştır. Kriz büyüktür ve her yerdedir. Kadim birikimden uzaklaşılmış ve belki de o bağ çoktan kopmuştur. Artık yeni hale ne eldeki modern eğitim çare olmaktadır ne de unutulmaya yüz tutmuş geleneksel eğitim… Kitap, bu sorunları hep birlikte yaşayan dünyanın farklı geleneksel toplumlarından, çeşitli yazarların yazılarından oluşan bir derlemedir. Kendi gelenekleri içindeki eğitim anlayışlarını, bunların tekrardan nasıl ihya edilebileceğini, modern eğitimin toplumlar üzerinde nasıl zararlar doğurduğu ve eğitimin amacının ne olduğu tartışılıyor. Eğitimle ilgili post-modern yayınların yoğun ve sürükleyici rüzgârının yanında karşılaştırma yapabilme açısından okunmaya değer bir eser.
EĞİTİM BİR KİTLE İMHA SİLAHI
Zorunlu Eğitimin Karanlık Dünyasında Bir Yolculuk / JOHN TAYLOR GATTO, EDAM YAYINLARI
“Fakat ilk önce okulun ne olduğunu sizin iyice anlamanız gerekiyor. Okul genç zihinlerin denek olduğu bir laboratuvardır, bir şirkete dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranış kalıplarının üretildiği bir imalathanedir. Zorunlu eğitimin çocuklara ancak kazara faydası olabilir zira asıl amacı çocukları birer uşağa dönüştürmektir. Çocuklarınızın çocukluğunun zaruri olandan bir gün bile daha uzun sürmesine izin vermeyin. David Farragut daha 9 yaşındayken ele geçirilmiş bir İngiliz gemisinin kaptanı yapıldıysa, Benjamin Franklin aynı yaşta bir matbaacının yanında çırak olarak çalışmaya başlayıp bugün Yale’de bir son sınıf öğrencisinin kaldıramayacağı kadar yoğun bir okuma seferberliğine girdiyse sizin çocuklarınızın da bütün bunları yapmamaları için hiçbir sebep yoktur.’’
Gatto, Amerika’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış ve meslek hayatı boyunca zorunlu eğitim ve okul kurumuyla ilgili eleştiriler üretmiştir. Zorunlu eğitimin amacı nedir? Zorunlu eğitime gerçekten ihtiyacımız var mı? Zorunlu eğitim ve kapitalizm arasında nasıl bir ilişki söz konusudur? Okul kurumunun toplumsal hayata etkileri nelerdir ve aile kurumunu nasıl etkiliyor? Bu sorular ve daha fazlası için kitapta cevaplar verilmeye çalışılıyor. Gatto, kitap boyunca ısrarla şunu vurgular: “Kamusal eğitimin amacı, insanları aptallaştırmanın, mutsuzlaştırmanın, birbirinden ayırmanın ve itaat etmeyenin başını ezmenin, yönetenlerle ekonomik veya politik çıkar sağlayacağını görmek için çok derin analizlere ihtiyaç yoktur.” Kitabı okumadan önce yazarın post-modern bir eleştirmen olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda olduğu kanaatindeyiz. Çünkü yazar bu yıktığı sabiteler yerine bir şey inşa etme niyetinde değildir ve şunu önerir: Bırakın herkes kendini eğitsin. Son olarak şöyle bir eleştirimizi de belirtmekte fayda var: Yazarın zorunlu eğitimden geçmeyip iyi örnek oluşturuyor diye düşündüğü kişilerin ortak noktası; dışarıda bireysel çabalarıyla edinmiş oldukları üstün pratik faydalar… Peki, ahlâk ve erdem gibi hasletler ne durumda?
DEĞİŞİM SANCISI
ERİC HOFFER / DERGÂH YAYINLARI
“Tanrıyı taklit etmek, kesinlikle modern Batı’yı doğuşundan beri farklı bir yere koyan dinamikliğin ortaya çıkış unsurlarındandı, onu diğer medeniyetlerden ayıran buydu. Sadece yeni bilim adamları değil, yeni sanatçılar, kâşifler, tüccar ve iş adamları da Alberti’nin sözleriyle ‘insanın isterse her şeyi yapabileceğini’ hissettiler. Kolomb ‘Il mondo e poco’ (Dünya küçüktür) derken ümitsiz değildi, aslında zaferini ilan ediyordu. Önemli keşifler ve başarılar Tanrı’yı küçük düşürüyor gibiydi. Çünkü taklitte rekabet vardır, dürtümüz taklit ettiğimizi sollayıp onu alt etmektir. Batı, eşya üzerine ustalaştıkça Tanrı’ya yetiştiğini, O’nun mahlûklarını ehlileştirip insan yapımı bir dünyaya hizmet edecek hale getirdiğini hissetmeye başladı. Batı, ‘düşüncelerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacak’ gibi hisseden, göklere hücum eden tufan nesle dönüyordu.’’
Eric Hoffer, ömrü boyunca düzenli bir eğitim almamış ve birçok ağır işte çalışmıştır. Eserlerindeki yapmış olduğu çok iyi gözlemler ve olayları farklı yorumlayışı hep ilgi çekmiştir. Kendisi bir akademisyen veya bir uzman değildir ama eserleriyle ciddi bir yankı uyandırmayı başarmıştır. 1951 yılında kitle hareketleriyle ilgili yazmış olduğu ‘Kesin İnançlılar’ adlı eseriyle büyük ilgi görmüştür. Hoffer, bu kitabında insanlık tarihi boyunca görülen değişimlerin toplumlar ve bireyler için ne derece önemli olduğunu, bugüne kadarki genel kabullerin aslında insanların tepki ve tercihlerini anlamada nasıl zayıf kaldığını sade bir üslupla sunuyor. 20. yüzyıla etki etmiş ve insanların düşünce dünyalarında yer edinmiş çeşitli kavramları irdeliyor ve bilinenin aksine farklı veçhelerden tespitlerde bulunuyor. Söz gelişi modern aydını sömürgecilikle özdeşleştirebiliyor ama kendisi de insanın tanrıyı taklit eden ilişkisinde maksadını aşan ifadeler kullanıp modern aydının çelişkisine düşebiliyor.
ÖTEKİLERİN KÖKENİ
TONİ MORRİSON, SEL YAYINLARI
“Birbirimize iyi niyetle yaklaşmak, bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız yalancı farklılıkları aşmak için kullanabileceğimiz az sayıda ancak etkili kaynaklar var: Dil, imge ve deneyim (deneyim dediğimiz şey hem dili hem de imgeyi içerebilir yahut ikisini de içermeyebilir.) Dil (söyleme, dinleme, okuma) aramızdaki mesafelerin ortadan kalkmasını sağlar, hatta kaçınılmaz kılar; ister aramıza kıtalar girmiş olsun ister aynı yastığa baş koyalım, ister bambaşka kültürlerden gelelim, aramızda yaş veya cinsiyet farkı olsun olmasın, farklılıklarımız toplumsal olarak yaratılmış yahut biyolojik farklılar olsun, sonuçta aramızdaki mesafeleri dil aracılığıyla aşarız. İmge, bilginin şekillendirilmesinde giderek daha fazla rol oynuyor; bazen bilginin kendisine dönüşerek, çoğunlukla da bilgiyi kirleterek. Bazen dili harekete geçiren bazen de dili gölgede bırakan imge sadece ne bildiğimizi ve ne hissettiğimizi değil aynı zamanda hislerimizden hangilerinin önemsenmesi gerektiğine ilişkin görüşlerimizi de belirleyebiliyor.’’
E.Hoffer, ‘kendi benliğini gerçekleştirememiş kişiler, bu eksiklik oranında dinlerine, ırklarına ve dillerine kutsallık atfederler’ diyordu. İşte bu noktada ırkçılık, insanlığın içine batmış olduğu en iğrenç bataklıklardan biridir. Kişi kendi çabasıyla edinmiş olduğu bir şeyle değil; bilakis dışarıdan verili bir özellikle övünüp durur. Bu, yaradılış itibariyle değerli olan insan için bir ‘düşüş’tür. Toni Morrison, bu kitabında ırkçılığı yani bir diğerini ötekileştirmeyi farklı yönleriyle vurgulayan geniş bir edebi eser yelpazesiyle gözler önüne seriyor. Bu eserlerden yapmış olduğu alıntılara bir de kendi tecrübelerini de ekleyerek, bu ötekileştirmenin ne boyutlarda olduğunu ve nasıl normalleştirildiğini anlatıyor. Morrison: ‘Kölelik iki yolla sürdürüldü; şiddet ve köleliği romantikleştirmek.’ diyordu. Dönemin edebi eserleri, beyaz okur kitlesine köleliği romantikleştirerek aktarıp ve aslında bunu kendilerinin de istediğini telkin ederek devam ettirdiler. En aşağılık eylemlerini bile aslında sıradan bir şeymiş gibi anlattılar.
“Kendi açımdan geleneğin bazı yönlerini araştırdığımda, onun özel niteliklere sahip olduğunu ve sıkı tutulması gereken kendine özgü ayrıcalıklı ilkeler üzerine bina edildiğini gördüm. Bunlardan birisi dolaşım (tedavül) ilkesi diye adlandırdığım ilkedir. Bu kavramla İslam geleneğinin veya İslam medeniyetinin başka kültür ve medeniyetlerden kendine gelen veya aktarılanları her zaman özümseyip kendi kapsamı içine almasını, bilinen kendine özgü değerlerine, dilsel kurallarına ve akide ilkelerine boyun eğdirmesini kastediyorum.
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Nida Dergisi 192. Sayı Kitap Seçkisi
GELENEĞİN IŞIĞINDA EĞİTİM
“Özetleyecek olursak geleneksel bir eğitimin bileşenleri şunlardır: varlık olarak hakikatin sırlarına giriş; gerçeklik ve vahdet doktrini ile birlik ve gerçekleştirme metodu; duanın ‘kurtarıcı gemisi’; ‘erdem’in’ ahlâki duyarlılığının geliştirilmesi ve estetik ‘güzellik’ duyarlılığı. Bu, geleneğin vermeyi arzu ettiği hikmettir. Geleneğin aktarmayı arzuladığı bilgi, yalnızca dışsal şeylerden oluşmayıp ontolojiktir yani varlığımızın bir parçası olup varlığımızdan elde edilir. Geleneğin sunduğu dersler, kibirli bir biçimde parçanın bütün olduğunu iddia eden ve doğuştan kazanılan soylu hakkımızı -‘Cennetin Krallığı’nı, içte gömülü duran ilahi hazineyi- inkâr eden gerçekliğin sınırlı vizyonu için bir panzehirdir.’’
Emperyalist Batı tarafından doğrudan veya dolaylı olarak sömürüye maruz kalmış kadim geleneksel toplumlar, el an ciddi bir eğitim krizi içindedirler. Uzun yıllar Batı’nın bu tahrif ve tahkir edici sömürüsüne maruz kaldıktan sonra emperyalist Batı bu topraklardan ayrılmış ama ardında, hızla bulaşan ve bulaştığı her yeri aynılaştıran modernizasyon hastalığını bırakmıştır. Modernizasyonla kendine ve aslında kadim geleneklerine yabancılaşan bu toplumlar, ortaya çıkan eğitim boşluğunu da bir mukallit edasıyla Batılı öğretilerle doldurmaya başlamıştır. Kriz büyüktür ve her yerdedir. Kadim birikimden uzaklaşılmış ve belki de o bağ çoktan kopmuştur. Artık yeni hale ne eldeki modern eğitim çare olmaktadır ne de unutulmaya yüz tutmuş geleneksel eğitim… Kitap, bu sorunları hep birlikte yaşayan dünyanın farklı geleneksel toplumlarından, çeşitli yazarların yazılarından oluşan bir derlemedir. Kendi gelenekleri içindeki eğitim anlayışlarını, bunların tekrardan nasıl ihya edilebileceğini, modern eğitimin toplumlar üzerinde nasıl zararlar doğurduğu ve eğitimin amacının ne olduğu tartışılıyor. Eğitimle ilgili post-modern yayınların yoğun ve sürükleyici rüzgârının yanında karşılaştırma yapabilme açısından okunmaya değer bir eser.
Zorunlu Eğitimin Karanlık Dünyasında Bir Yolculuk / JOHN TAYLOR GATTO, EDAM YAYINLARI
“Fakat ilk önce okulun ne olduğunu sizin iyice anlamanız gerekiyor. Okul genç zihinlerin denek olduğu bir laboratuvardır, bir şirkete dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranış kalıplarının üretildiği bir imalathanedir. Zorunlu eğitimin çocuklara ancak kazara faydası olabilir zira asıl amacı çocukları birer uşağa dönüştürmektir. Çocuklarınızın çocukluğunun zaruri olandan bir gün bile daha uzun sürmesine izin vermeyin. David Farragut daha 9 yaşındayken ele geçirilmiş bir İngiliz gemisinin kaptanı yapıldıysa, Benjamin Franklin aynı yaşta bir matbaacının yanında çırak olarak çalışmaya başlayıp bugün Yale’de bir son sınıf öğrencisinin kaldıramayacağı kadar yoğun bir okuma seferberliğine girdiyse sizin çocuklarınızın da bütün bunları yapmamaları için hiçbir sebep yoktur.’’
Gatto, Amerika’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış ve meslek hayatı boyunca zorunlu eğitim ve okul kurumuyla ilgili eleştiriler üretmiştir. Zorunlu eğitimin amacı nedir? Zorunlu eğitime gerçekten ihtiyacımız var mı? Zorunlu eğitim ve kapitalizm arasında nasıl bir ilişki söz konusudur? Okul kurumunun toplumsal hayata etkileri nelerdir ve aile kurumunu nasıl etkiliyor? Bu sorular ve daha fazlası için kitapta cevaplar verilmeye çalışılıyor. Gatto, kitap boyunca ısrarla şunu vurgular: “Kamusal eğitimin amacı, insanları aptallaştırmanın, mutsuzlaştırmanın, birbirinden ayırmanın ve itaat etmeyenin başını ezmenin, yönetenlerle ekonomik veya politik çıkar sağlayacağını görmek için çok derin analizlere ihtiyaç yoktur.” Kitabı okumadan önce yazarın post-modern bir eleştirmen olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda olduğu kanaatindeyiz. Çünkü yazar bu yıktığı sabiteler yerine bir şey inşa etme niyetinde değildir ve şunu önerir: Bırakın herkes kendini eğitsin. Son olarak şöyle bir eleştirimizi de belirtmekte fayda var: Yazarın zorunlu eğitimden geçmeyip iyi örnek oluşturuyor diye düşündüğü kişilerin ortak noktası; dışarıda bireysel çabalarıyla edinmiş oldukları üstün pratik faydalar… Peki, ahlâk ve erdem gibi hasletler ne durumda?
DEĞİŞİM SANCISI
“Tanrıyı taklit etmek, kesinlikle modern Batı’yı doğuşundan beri farklı bir yere koyan dinamikliğin ortaya çıkış unsurlarındandı, onu diğer medeniyetlerden ayıran buydu. Sadece yeni bilim adamları değil, yeni sanatçılar, kâşifler, tüccar ve iş adamları da Alberti’nin sözleriyle ‘insanın isterse her şeyi yapabileceğini’ hissettiler. Kolomb ‘Il mondo e poco’ (Dünya küçüktür) derken ümitsiz değildi, aslında zaferini ilan ediyordu. Önemli keşifler ve başarılar Tanrı’yı küçük düşürüyor gibiydi. Çünkü taklitte rekabet vardır, dürtümüz taklit ettiğimizi sollayıp onu alt etmektir. Batı, eşya üzerine ustalaştıkça Tanrı’ya yetiştiğini, O’nun mahlûklarını ehlileştirip insan yapımı bir dünyaya hizmet edecek hale getirdiğini hissetmeye başladı. Batı, ‘düşüncelerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacak’ gibi hisseden, göklere hücum eden tufan nesle dönüyordu.’’
Eric Hoffer, ömrü boyunca düzenli bir eğitim almamış ve birçok ağır işte çalışmıştır. Eserlerindeki yapmış olduğu çok iyi gözlemler ve olayları farklı yorumlayışı hep ilgi çekmiştir. Kendisi bir akademisyen veya bir uzman değildir ama eserleriyle ciddi bir yankı uyandırmayı başarmıştır. 1951 yılında kitle hareketleriyle ilgili yazmış olduğu ‘Kesin İnançlılar’ adlı eseriyle büyük ilgi görmüştür. Hoffer, bu kitabında insanlık tarihi boyunca görülen değişimlerin toplumlar ve bireyler için ne derece önemli olduğunu, bugüne kadarki genel kabullerin aslında insanların tepki ve tercihlerini anlamada nasıl zayıf kaldığını sade bir üslupla sunuyor. 20. yüzyıla etki etmiş ve insanların düşünce dünyalarında yer edinmiş çeşitli kavramları irdeliyor ve bilinenin aksine farklı veçhelerden tespitlerde bulunuyor. Söz gelişi modern aydını sömürgecilikle özdeşleştirebiliyor ama kendisi de insanın tanrıyı taklit eden ilişkisinde maksadını aşan ifadeler kullanıp modern aydının çelişkisine düşebiliyor.
ÖTEKİLERİN KÖKENİ
“Birbirimize iyi niyetle yaklaşmak, bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız yalancı farklılıkları aşmak için kullanabileceğimiz az sayıda ancak etkili kaynaklar var: Dil, imge ve deneyim (deneyim dediğimiz şey hem dili hem de imgeyi içerebilir yahut ikisini de içermeyebilir.) Dil (söyleme, dinleme, okuma) aramızdaki mesafelerin ortadan kalkmasını sağlar, hatta kaçınılmaz kılar; ister aramıza kıtalar girmiş olsun ister aynı yastığa baş koyalım, ister bambaşka kültürlerden gelelim, aramızda yaş veya cinsiyet farkı olsun olmasın, farklılıklarımız toplumsal olarak yaratılmış yahut biyolojik farklılar olsun, sonuçta aramızdaki mesafeleri dil aracılığıyla aşarız. İmge, bilginin şekillendirilmesinde giderek daha fazla rol oynuyor; bazen bilginin kendisine dönüşerek, çoğunlukla da bilgiyi kirleterek. Bazen dili harekete geçiren bazen de dili gölgede bırakan imge sadece ne bildiğimizi ve ne hissettiğimizi değil aynı zamanda hislerimizden hangilerinin önemsenmesi gerektiğine ilişkin görüşlerimizi de belirleyebiliyor.’’
E.Hoffer, ‘kendi benliğini gerçekleştirememiş kişiler, bu eksiklik oranında dinlerine, ırklarına ve dillerine kutsallık atfederler’ diyordu. İşte bu noktada ırkçılık, insanlığın içine batmış olduğu en iğrenç bataklıklardan biridir. Kişi kendi çabasıyla edinmiş olduğu bir şeyle değil; bilakis dışarıdan verili bir özellikle övünüp durur. Bu, yaradılış itibariyle değerli olan insan için bir ‘düşüş’tür. Toni Morrison, bu kitabında ırkçılığı yani bir diğerini ötekileştirmeyi farklı yönleriyle vurgulayan geniş bir edebi eser yelpazesiyle gözler önüne seriyor. Bu eserlerden yapmış olduğu alıntılara bir de kendi tecrübelerini de ekleyerek, bu ötekileştirmenin ne boyutlarda olduğunu ve nasıl normalleştirildiğini anlatıyor. Morrison: ‘Kölelik iki yolla sürdürüldü; şiddet ve köleliği romantikleştirmek.’ diyordu. Dönemin edebi eserleri, beyaz okur kitlesine köleliği romantikleştirerek aktarıp ve aslında bunu kendilerinin de istediğini telkin ederek devam ettirdiler. En aşağılık eylemlerini bile aslında sıradan bir şeymiş gibi anlattılar.
Yazar
İlgili Yazılar
Nida 197.Sayı Dergisi Kitap Seçkisi
“Kendi açımdan geleneğin bazı yönlerini araştırdığımda, onun özel niteliklere sahip olduğunu ve sıkı tutulması gereken kendine özgü ayrıcalıklı ilkeler üzerine bina edildiğini gördüm. Bunlardan birisi dolaşım (tedavül) ilkesi diye adlandırdığım ilkedir. Bu kavramla İslam geleneğinin veya İslam medeniyetinin başka kültür ve medeniyetlerden kendine gelen veya aktarılanları her zaman özümseyip kendi kapsamı içine almasını, bilinen kendine özgü değerlerine, dilsel kurallarına ve akide ilkelerine boyun eğdirmesini kastediyorum.
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap seçkisi
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …