Bu defa tarih üzerine kısa bir hasbihâl edelim. Biraz alınganlıklarımızdan uzaklaşma cesareti göstererek ve biraz da kendimizi Kaf dağında derebeyi görme alışkanlığımızı bir yana bırakarak kendi şahsiyet değerlendirmemizi yapalım istiyorum. Yani sadece tarih değil elbette ama yine de en azından bugünkü halimizi belirleyen bazı vak’aları küçük bir seyir defteri gibi açıp kendi hakkımızda severek, iftihar ederek ve gururla verdiğimiz hükümlerimizde hangi ölçüde isabetli olduğumuzu görelim. Bunu yapabilmek cidden bir moral ve cesaret işidir. Zira bir insanın zaman zaman kendi kritiğini yapabiliyor olması, onun henüz en sağlam taraflarını kaybetmemiş olması demektir. Ancak kişisel karakterlerin etkilediği, grup telakkilerinin çok yaygın olduğu toplumumuzda, bu birliklerin birbirlerine karşı duydukları gerginlikleri aşabilmek yine de kolay olmayacaktır. Zira kendisinden farklı düşünenlere karşı tehlikeli paranoyalar beslemenin adet olduğu bu toplumda; niyeti ne kadar samimi, bilgisi de ne kadar sahih olursa olsun, bir mücadele adamının önemsizliği ortadadır. Bunun sonucu olarak hayranlık duyduğumuz ve yalnızca kendimize has kılarak mühimsediğimiz dünya, başkaları için hayal ve hatır kırıcı olmaktadır.
Eğer kısa süre için de olsa, içimizi rahatlatan, bize emniyet duygusu veren ve kendisiyle teselli bulduğumuz bazı kişisel zevkleri (egoları) bırakmayı başarabilirsek…
Bu yazının devamı
191. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
İşin gerçeği dünden bugüne toplumların (ve hatta fertlerin) kendilerine has özelliklerinin bulunduğu üzerinde durulagelmiştir. Katı-yumuşak, sevecen-öfkeli, güler yüzlü-asık suratlı, çalışkan- tembel, gibi farklı özellikler tespit edilmiş,
Yüce Allah, insanı birey olarak muhatap almakta, ona bağımsız bir kişilik tanımakta ve öğretilerini kendisine yöneltmektedir. Bağımsız birey olarak vereceği
Ağlama Angelita!
Bu defa tarih üzerine kısa bir hasbihâl edelim. Biraz alınganlıklarımızdan uzaklaşma cesareti göstererek ve biraz da kendimizi Kaf dağında derebeyi görme alışkanlığımızı bir yana bırakarak kendi şahsiyet değerlendirmemizi yapalım istiyorum. Yani sadece tarih değil elbette ama yine de en azından bugünkü halimizi belirleyen bazı vak’aları küçük bir seyir defteri gibi açıp kendi hakkımızda severek, iftihar ederek ve gururla verdiğimiz hükümlerimizde hangi ölçüde isabetli olduğumuzu görelim. Bunu yapabilmek cidden bir moral ve cesaret işidir. Zira bir insanın zaman zaman kendi kritiğini yapabiliyor olması, onun henüz en sağlam taraflarını kaybetmemiş olması demektir. Ancak kişisel karakterlerin etkilediği, grup telakkilerinin çok yaygın olduğu toplumumuzda, bu birliklerin birbirlerine karşı duydukları gerginlikleri aşabilmek yine de kolay olmayacaktır. Zira kendisinden farklı düşünenlere karşı tehlikeli paranoyalar beslemenin adet olduğu bu toplumda; niyeti ne kadar samimi, bilgisi de ne kadar sahih olursa olsun, bir mücadele adamının önemsizliği ortadadır. Bunun sonucu olarak hayranlık duyduğumuz ve yalnızca kendimize has kılarak mühimsediğimiz dünya, başkaları için hayal ve hatır kırıcı olmaktadır.
Eğer kısa süre için de olsa, içimizi rahatlatan, bize emniyet duygusu veren ve kendisiyle teselli bulduğumuz bazı kişisel zevkleri (egoları) bırakmayı başarabilirsek…
Bu yazının devamı 191. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Aldanmak Öldürür
Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi
‘Şartlar’ Neyi Belirler
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
“İnsan Topluluğu”ndan “Refah Kitlesi”ne
İşin gerçeği dünden bugüne toplumların (ve hatta fertlerin) kendilerine has özelliklerinin bulunduğu üzerinde durulagelmiştir. Katı-yumuşak, sevecen-öfkeli, güler yüzlü-asık suratlı, çalışkan- tembel, gibi farklı özellikler tespit edilmiş,
İslam Toplumu, Kur’an Eğitimli Ve Peygamber Örnekli Bir Toplumdur
Yüce Allah, insanı birey olarak muhatap almakta, ona bağımsız bir kişilik tanımakta ve öğretilerini kendisine yöneltmektedir. Bağımsız birey olarak vereceği
Alışverişe devam et