Zamandan ve zamane gençlerinden şikâyetçi olmak, belli bir yaşa ulaşmış insanların genel bir alışkanlığıdır. Onlara göre eskiden var olan ve iyi olarak nitelenen birçok davranış bugün terk edilmiş, yerini alan alışkanlıklar ve davranışlar ise kabul edilemez olarak nitelenmeyi hak etmiştir. Hâlbuki her zamanı ve dolayısıyla her kuşağı çepeçevre kuşatan ve diğer zamanlardan ve kuşaklardan farklı olan bir gerçeklik vardır. Toplum için tehlikeli görülen bir şey zamanla etkisini azaltarak yerini bir başka tehlikeye bırakır. Örneğin; bir zamanlar toplumu tehdit eden güvenlik endişesi yerini ahlâk krizine bırakabilir. Ya da ekonomik bir kriz siyasi bir krizle ya da inanç kriziyle yer değiştirebilir. Bazen de birçok alanı etkisi altına alan bir krizle baş başa kalır toplum. Bütün bu krizlerle mücadele edebilmenin de kendine has yöntemleri vardır. Modern dönemde Müslüman toplumları tehdit eden kriz ise dinî, toplumsal, siyasî, ekonomik birçok alanı etkileyen bir niteliktedir. Günümüzde toplumun karşı karşıya kaldığı tehlikelerle mücadele etmenin yolu/yöntemi de bir önceki dönemin yöntemlerinden farklı olmalıdır. Bu farkı dikkate almadığımızda ise elimizde şikâyet etmekten başka bir şey kalmayacaktır.
Yeni paradigmanın sorularına cevap veremiyor, sorunlarına çözüm üretemiyorsak ya da çözüm diye ortaya koyduğumuz şeyler sahici çözümler değilse gençleri suçlamaya hakkımız yoktur.
Deizm ve onun bir ileri aşaması olarak niteleyebileceğimiz ateizm, yeni kuşağı etkisi altına almış iki önemli kavramdır. Her ne kadar üstünü örtmeye çalışan, “yoktur böyle bir tehlike” diyenler olsa da gençlerle biraz zaman geçirenler, sosyal medyada bu tür grupları takip edenler ya da bu konuda yapılmış araştırmalara bakanlar tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlamakta zorlanmazlar.
Deizm, “Allah var, din yok.” şeklinde tanımlanabilir. Deistlere göre tanrı, kurulu bir saat gibi evreni kurmuş ve bırakmıştır, içinde yaşananlara karışmaz. Tanrı o kadar aşkın (yüce) bir varlıktır ki insanoğlunun ne yaptığıyla, nasıl yaşadığıyla ilgilenmez. Zaten dünya üzerinde var olan dinler kendi içinde çelişkilerle dolu, iyilikten daha çok kötülük üreten kurumlardır. Dinlerin ortak bir tanrı tanımları dahi yoktur.
Ateizm ise bunu da aşarak “tanrı yoktur, evren ve içindekiler kendi kendine meydana gelmiştir” şeklinde tanımlanabilir. Evreni ve içinde yaşayanları meydana getiren şey maddenin kendisidir. Dolayısıyla ateistlere göre dünya üzerindeki bütün dinler ve tanrı fikri insanların ürettiği bir şeydir. Dinlerin, toplumları yönlendirmekten ve hatta sömürmekten öte bir anlamı yoktur.
Batıda, skolastik felsefenin etkin olduğu Ortaçağ döneminde tanrı adına hareket eden din adamları siyasî, sosyal ve ekonomik anlamda her şeye hâkimdi. Rönesans ve reform hareketleri ile sanayi inkılâbı bu dönemin sonunu getirerek yeni bir toplum ve din anlayışını beraberinde getirdi. Materyalist felsefeden beslenen bu dönemde din kendi alanına çekilerek meydanı “düşünüyorum öyleyse varım.” diyen ve tanrının öldüğünü ilan eden bir anlayışa bıraktı. Bu dönemde bütün kabuller sorgulandı. İnanç adına hiçbir sorgulamanın yapılamadığı Ortaçağ döneminden, tanrının dahi sorgulanır olduğu materyalist döneme geçiş toplumun kucağına “deizm” ve “ateizm” diye iki kavram bıraktı. Elbette tarih boyunca nasıl tanımlanırsa tanımlansın şu veya bu tonda var olan fakat kendini çok da hissettirmeyen bu iki anlayış artık alenî bir şekilde dillendirilen, kendilerine taraftar bulan, örgütlenen bir konuma geldi.
Modernleşme süreci Müslüman toplumlarda da var olan kabullerin sorgulanmasını beraberinde getirmiştir. Ancak şunu öncelikle belirtmek isterim ki gerek Batıda gerekse bizde felsefî anlamda deist ya da ateist diyebileceğimiz insan sayısı bütüne oranla çok azdır. Kendilerini deist ya da ateist olarak tanımlayan insanların büyük bir kısmı içinde yaşadıkları topluma, mensubu oldukları dine duydukları psikolojik ya da sosyolojik tepkiler sonucu deist ya da ateist olmuş kişilerdir. Hatta kendilerini deist ya da ateist olarak tanımlayan insanların bir kısmı geçmişlerinde dinî eğitim aldıklarını, dinî kaygılar taşıyan ailelerde yetiştiklerini de söylemektedirler. Ancak bu insanlar, din eğitimi sürecinde veya çocukluk ya da gençlik döneminde yaşadıkları travmalar ve deist/ateist arkadaşlarının etkisiyle din ile aralarına mesafe koymayı tercih etmişlerdir.
Batıda yaşanan tecrübeyi birebir yaşamasak da etkilerini hissederken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kelâm ilminin ortaya koyduğu Allah tasavvuru ve inanç esaslarını anlatış tarzı yeni paradigmada ikna edici bir işlev görmüyor. Gençler, adalet, özgürlük, insan hakları gibi evrensel problemler hakkında İslâm’ın ne söylediğini merak ediyor. Bu konuda somut şeyler görmek isteyen yeni nesil her istediğini yapan, aşkın olan, yaptıklarında kendisine ilke ya da kural belirlememiş bir Allah tasavvurunu sorguluyor. Dünyadaki bunca kötülüğe müdahale etmeyen bir tanrının insana bir din va’zettiğine ikna olmuyor.
Çok eşlilik, Kur’ân’da kölelik, kadının şahitliği ve mirastan payı gibi meseleler deistler tarafından bir istismar aracı olarak kullanılıyor. Bu gibi meselelerin izahının hakkıyla yapılamaması ya da gençlere ulaşabilecek bir platformun oluşamaması, üstüne Müslümanların içinde bulunduğu kurumsal yapılarda yaşanan olumsuzluklar krizi daha da derinleştiriyor. Bu ve benzeri sorulara ikna edici cevaplar veremediğimiz, gelenekle sağlıklı bir ilişki kurarak sahici çözümler üretemediğimiz müddetçe halk İslâm’ının ya da kurumsallaşmış İslâm’ın gerek tanrı tasavvuru gerekse toplum, aile, birey, siyaset gibi alanlarda ortaya koyduğu tavırla günümüz gençlerini ikna etmek için yeterli argümanlar ortaya koymamız mümkün görünmüyor.
Bu sebeple yeni bir din diline ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğru bir şekilde anlatacak hem de dünya üzerinde var olan yoksulluğa, yolsuzluğa, adaletsizliğe, savaşa, ırkçılığa, modernizme bir cevap niteliği taşıyacak. Eskiye ait din dili o gün için yeterli cevaplar vermiş, mü’minleri tatmin etmiş olabilir. Ancak eskiye ait olan din dili bugün çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Hatta zaman zaman sorunun sebeplerinden biri haline gelebiliyor.
Hâkim paradigmanın etkisiyle insanlar, modernizmin ürettiği travmaları görmekte zorlanıyorlar. Modernizmi tüm dertlere derman olarak görürken bütün suç dinde, gelenekte, toplumdaymış gibi bir tavır takınıyorlar.
Bilim, sanat, kültür ve yaşam değişirken kendini yenilemekte zorlanan dinî kurumların ayakta kalmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Ancak İslâm’ın, modern sorunlara çözüm üretebilecek potansiyelinin de farkındayız. Müslümanlar olarak hem hâkim paradigmayı hem de Müslüman gelenekteki devrini tamamlamış kurumları ve kabulleri sorgulamak ve çözümlerimizi net bir şekilde ortaya koymak zorundayız. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman hakim paradigma değişecek ve İslâm insanlar için bir cazibe merkezi haline gelecektir.
Tersinden bakıp gençlere de söylenmesi gereken şeyler var elbette. Acaba gerçekten ciddi bir araştırma sonucu mu din ile aralarına bir mesafe koymuşlardır. Ya da üzerlerinde etkisini büyük oranda hissettiren modernizmin kışkırtmasıyla dünyayı ve dünyanın önlerine koyduğu hazları yaşama telaşına mı düşmüşlerdir. Bu sebeple de yaşamak istedikleri hayatın önünde bir engel olarak gördükleri dine ve beraberinde aileye, topluma olan düşmanlıklarının sahici bir açıklaması var mıdır? Benim kanaatime göre gençlerin önemli bir kısmının bu sorulara verebilecekleri tatmin edici bir cevapları yoktur. Maalesef ki onlar, kendilerini etkisi altına almış modern dünya için önlerinde engel olarak gördükleri her türlü değeri ayaklar altına almaya hazırdırlar.
Bugün şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki tarih boyunca hem deistler hem de ateistler büyük bir sanat eseri ortaya koyamamışlar ya da hukuk sistemi inşa edememişlerdir. Hukuk sistemi kuranlar, büyük sanat eserlerini üretenler bir dine mensup insanlar arasından çıkmıştır. Buna rağmen bu iki anlayışının bu kadar rağbet görmeye başlamasının altında- yukarıda saydığımız sebeplerin dışında- dünyevîleşme dediğimiz olgu yatmaktadır. Bu durum, toplum olarak büyük bir felaketin eşiğine geldiğimizi göstermektedir.
Allah’ın hem gönderdiği ayetlerle hem de kâinat ayetleriyle bize söylediği şey, her an bu dünyaya müdahil olduğudur. Allah her şekilde bize sözünü söylemektedir. Fakat bu kadar delile rağmen hakikat karşısında gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan, ilahî sözü duymak istemeyen yine insanın kendisidir. Duymak istemeyene söyleyecek, görmek istemeyene gösterecek, anlamak istemeyene de anlatacak çok bir şey yoktur.
İnsanlığı çepeçevre kuşatmış olan bunca kötülüğe rağmen, içimizde hâlâ tevhide, adalete, iyiye ve iyiliğe dair bir şeyler var ise hâlâ umut var demektir. Çünkü bu değerleri fıtratımız kılan Rabbimizdir.
Nasıl ki açlık çeken bir insana yemek vermek yerine açlığı hissetmesini engelleyecek haplar verdiğimizde onu ölüme gönderirsek; ruhsal anlamda açlık çeken bir insana da vereceğimiz geçici hazlarla ya da birtakım ilaçlarla onun rahatsızlığını geçici olarak bastırmış oluruz. Hâlbuki çözüm insanın belki de uzak kaldığı, unuttuğu ya da koşuşturmaca içerisinde aklına dahi getirmeye vakit bulamadığı Rabbini bulmasıdır. Rabbini bulan insan dermanını bulmuş insandır.
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Deizm mi Ateizm mi ya da Sorun Nerede?
Zamandan ve zamane gençlerinden şikâyetçi olmak, belli bir yaşa ulaşmış insanların genel bir alışkanlığıdır. Onlara göre eskiden var olan ve iyi olarak nitelenen birçok davranış bugün terk edilmiş, yerini alan alışkanlıklar ve davranışlar ise kabul edilemez olarak nitelenmeyi hak etmiştir. Hâlbuki her zamanı ve dolayısıyla her kuşağı çepeçevre kuşatan ve diğer zamanlardan ve kuşaklardan farklı olan bir gerçeklik vardır. Toplum için tehlikeli görülen bir şey zamanla etkisini azaltarak yerini bir başka tehlikeye bırakır. Örneğin; bir zamanlar toplumu tehdit eden güvenlik endişesi yerini ahlâk krizine bırakabilir. Ya da ekonomik bir kriz siyasi bir krizle ya da inanç kriziyle yer değiştirebilir. Bazen de birçok alanı etkisi altına alan bir krizle baş başa kalır toplum. Bütün bu krizlerle mücadele edebilmenin de kendine has yöntemleri vardır. Modern dönemde Müslüman toplumları tehdit eden kriz ise dinî, toplumsal, siyasî, ekonomik birçok alanı etkileyen bir niteliktedir. Günümüzde toplumun karşı karşıya kaldığı tehlikelerle mücadele etmenin yolu/yöntemi de bir önceki dönemin yöntemlerinden farklı olmalıdır. Bu farkı dikkate almadığımızda ise elimizde şikâyet etmekten başka bir şey kalmayacaktır.
Yeni paradigmanın sorularına cevap veremiyor, sorunlarına çözüm üretemiyorsak ya da çözüm diye ortaya koyduğumuz şeyler sahici çözümler değilse gençleri suçlamaya hakkımız yoktur.
Deizm ve onun bir ileri aşaması olarak niteleyebileceğimiz ateizm, yeni kuşağı etkisi altına almış iki önemli kavramdır. Her ne kadar üstünü örtmeye çalışan, “yoktur böyle bir tehlike” diyenler olsa da gençlerle biraz zaman geçirenler, sosyal medyada bu tür grupları takip edenler ya da bu konuda yapılmış araştırmalara bakanlar tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlamakta zorlanmazlar.
Deizm, “Allah var, din yok.” şeklinde tanımlanabilir. Deistlere göre tanrı, kurulu bir saat gibi evreni kurmuş ve bırakmıştır, içinde yaşananlara karışmaz. Tanrı o kadar aşkın (yüce) bir varlıktır ki insanoğlunun ne yaptığıyla, nasıl yaşadığıyla ilgilenmez. Zaten dünya üzerinde var olan dinler kendi içinde çelişkilerle dolu, iyilikten daha çok kötülük üreten kurumlardır. Dinlerin ortak bir tanrı tanımları dahi yoktur.
Ateizm ise bunu da aşarak “tanrı yoktur, evren ve içindekiler kendi kendine meydana gelmiştir” şeklinde tanımlanabilir. Evreni ve içinde yaşayanları meydana getiren şey maddenin kendisidir. Dolayısıyla ateistlere göre dünya üzerindeki bütün dinler ve tanrı fikri insanların ürettiği bir şeydir. Dinlerin, toplumları yönlendirmekten ve hatta sömürmekten öte bir anlamı yoktur.
Batıda, skolastik felsefenin etkin olduğu Ortaçağ döneminde tanrı adına hareket eden din adamları siyasî, sosyal ve ekonomik anlamda her şeye hâkimdi. Rönesans ve reform hareketleri ile sanayi inkılâbı bu dönemin sonunu getirerek yeni bir toplum ve din anlayışını beraberinde getirdi. Materyalist felsefeden beslenen bu dönemde din kendi alanına çekilerek meydanı “düşünüyorum öyleyse varım.” diyen ve tanrının öldüğünü ilan eden bir anlayışa bıraktı. Bu dönemde bütün kabuller sorgulandı. İnanç adına hiçbir sorgulamanın yapılamadığı Ortaçağ döneminden, tanrının dahi sorgulanır olduğu materyalist döneme geçiş toplumun kucağına “deizm” ve “ateizm” diye iki kavram bıraktı. Elbette tarih boyunca nasıl tanımlanırsa tanımlansın şu veya bu tonda var olan fakat kendini çok da hissettirmeyen bu iki anlayış artık alenî bir şekilde dillendirilen, kendilerine taraftar bulan, örgütlenen bir konuma geldi.
Modernleşme süreci Müslüman toplumlarda da var olan kabullerin sorgulanmasını beraberinde getirmiştir. Ancak şunu öncelikle belirtmek isterim ki gerek Batıda gerekse bizde felsefî anlamda deist ya da ateist diyebileceğimiz insan sayısı bütüne oranla çok azdır. Kendilerini deist ya da ateist olarak tanımlayan insanların büyük bir kısmı içinde yaşadıkları topluma, mensubu oldukları dine duydukları psikolojik ya da sosyolojik tepkiler sonucu deist ya da ateist olmuş kişilerdir. Hatta kendilerini deist ya da ateist olarak tanımlayan insanların bir kısmı geçmişlerinde dinî eğitim aldıklarını, dinî kaygılar taşıyan ailelerde yetiştiklerini de söylemektedirler. Ancak bu insanlar, din eğitimi sürecinde veya çocukluk ya da gençlik döneminde yaşadıkları travmalar ve deist/ateist arkadaşlarının etkisiyle din ile aralarına mesafe koymayı tercih etmişlerdir.
Batıda yaşanan tecrübeyi birebir yaşamasak da etkilerini hissederken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kelâm ilminin ortaya koyduğu Allah tasavvuru ve inanç esaslarını anlatış tarzı yeni paradigmada ikna edici bir işlev görmüyor. Gençler, adalet, özgürlük, insan hakları gibi evrensel problemler hakkında İslâm’ın ne söylediğini merak ediyor. Bu konuda somut şeyler görmek isteyen yeni nesil her istediğini yapan, aşkın olan, yaptıklarında kendisine ilke ya da kural belirlememiş bir Allah tasavvurunu sorguluyor. Dünyadaki bunca kötülüğe müdahale etmeyen bir tanrının insana bir din va’zettiğine ikna olmuyor.
Çok eşlilik, Kur’ân’da kölelik, kadının şahitliği ve mirastan payı gibi meseleler deistler tarafından bir istismar aracı olarak kullanılıyor. Bu gibi meselelerin izahının hakkıyla yapılamaması ya da gençlere ulaşabilecek bir platformun oluşamaması, üstüne Müslümanların içinde bulunduğu kurumsal yapılarda yaşanan olumsuzluklar krizi daha da derinleştiriyor. Bu ve benzeri sorulara ikna edici cevaplar veremediğimiz, gelenekle sağlıklı bir ilişki kurarak sahici çözümler üretemediğimiz müddetçe halk İslâm’ının ya da kurumsallaşmış İslâm’ın gerek tanrı tasavvuru gerekse toplum, aile, birey, siyaset gibi alanlarda ortaya koyduğu tavırla günümüz gençlerini ikna etmek için yeterli argümanlar ortaya koymamız mümkün görünmüyor.
Bu sebeple yeni bir din diline ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğru bir şekilde anlatacak hem de dünya üzerinde var olan yoksulluğa, yolsuzluğa, adaletsizliğe, savaşa, ırkçılığa, modernizme bir cevap niteliği taşıyacak. Eskiye ait din dili o gün için yeterli cevaplar vermiş, mü’minleri tatmin etmiş olabilir. Ancak eskiye ait olan din dili bugün çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Hatta zaman zaman sorunun sebeplerinden biri haline gelebiliyor.
Bilim, sanat, kültür ve yaşam değişirken kendini yenilemekte zorlanan dinî kurumların ayakta kalmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Ancak İslâm’ın, modern sorunlara çözüm üretebilecek potansiyelinin de farkındayız. Müslümanlar olarak hem hâkim paradigmayı hem de Müslüman gelenekteki devrini tamamlamış kurumları ve kabulleri sorgulamak ve çözümlerimizi net bir şekilde ortaya koymak zorundayız. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman hakim paradigma değişecek ve İslâm insanlar için bir cazibe merkezi haline gelecektir.
Tersinden bakıp gençlere de söylenmesi gereken şeyler var elbette. Acaba gerçekten ciddi bir araştırma sonucu mu din ile aralarına bir mesafe koymuşlardır. Ya da üzerlerinde etkisini büyük oranda hissettiren modernizmin kışkırtmasıyla dünyayı ve dünyanın önlerine koyduğu hazları yaşama telaşına mı düşmüşlerdir. Bu sebeple de yaşamak istedikleri hayatın önünde bir engel olarak gördükleri dine ve beraberinde aileye, topluma olan düşmanlıklarının sahici bir açıklaması var mıdır? Benim kanaatime göre gençlerin önemli bir kısmının bu sorulara verebilecekleri tatmin edici bir cevapları yoktur. Maalesef ki onlar, kendilerini etkisi altına almış modern dünya için önlerinde engel olarak gördükleri her türlü değeri ayaklar altına almaya hazırdırlar.
Bugün şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki tarih boyunca hem deistler hem de ateistler büyük bir sanat eseri ortaya koyamamışlar ya da hukuk sistemi inşa edememişlerdir. Hukuk sistemi kuranlar, büyük sanat eserlerini üretenler bir dine mensup insanlar arasından çıkmıştır. Buna rağmen bu iki anlayışının bu kadar rağbet görmeye başlamasının altında- yukarıda saydığımız sebeplerin dışında- dünyevîleşme dediğimiz olgu yatmaktadır. Bu durum, toplum olarak büyük bir felaketin eşiğine geldiğimizi göstermektedir.
Allah’ın hem gönderdiği ayetlerle hem de kâinat ayetleriyle bize söylediği şey, her an bu dünyaya müdahil olduğudur. Allah her şekilde bize sözünü söylemektedir. Fakat bu kadar delile rağmen hakikat karşısında gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan, ilahî sözü duymak istemeyen yine insanın kendisidir. Duymak istemeyene söyleyecek, görmek istemeyene gösterecek, anlamak istemeyene de anlatacak çok bir şey yoktur.
İnsanlığı çepeçevre kuşatmış olan bunca kötülüğe rağmen, içimizde hâlâ tevhide, adalete, iyiye ve iyiliğe dair bir şeyler var ise hâlâ umut var demektir. Çünkü bu değerleri fıtratımız kılan Rabbimizdir.
Nasıl ki açlık çeken bir insana yemek vermek yerine açlığı hissetmesini engelleyecek haplar verdiğimizde onu ölüme gönderirsek; ruhsal anlamda açlık çeken bir insana da vereceğimiz geçici hazlarla ya da birtakım ilaçlarla onun rahatsızlığını geçici olarak bastırmış oluruz. Hâlbuki çözüm insanın belki de uzak kaldığı, unuttuğu ya da koşuşturmaca içerisinde aklına dahi getirmeye vakit bulamadığı Rabbini bulmasıdır. Rabbini bulan insan dermanını bulmuş insandır.
Yazar
İlgili Yazılar
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Hakkı Bâtıl ile Örtmek
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.