Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir; Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!
Merhum Tanpınar, bir şiirine “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar. Zannediyorum Aşiyan’daki kabrinde de bu mısralar var. Tıpkı bu mısraların ifade ettiği gibi insanımızın birey olarak hangi noktada, hangi hâlet ve değer içinde olduğu da işte bu mısralarda olduğu gibi müphem bir şey. Evet, insanımız nerede? Bu toplumdaki Müslümanlardan, onların beklentilerinden, iddialarından, varsa eğer mücadelelerinden, hayatın neresinde kaldıklarından, ihtiraslarından, şikâyetlerinden, eleştirilerinden, fikir firarlarından vs bahsetmeden evvel, 1- O hayatları temelinden etkileyen en az yüz-yüz elli yıllık bir maceraya ve dış etkilere; 2- Bu zaman zarfında aydınların ve esas olarak da Müslüman aydınların tavırlarına, tepkilerine, çabalarına; 3- kitlelerin bu boğucu atmosfer içindeki duruş ve etkilenişlerine bakmamız gerekir. Bu coğrafyada ağır fırtınalar içinde yaşamış insanımızı tanıyabilmek ve onu kavrayabilmek için bu şarttır ve bugünkü toplumsal kompozisyonun sırrı ancak böyle anlaşılabilir. Evet, ancak böyle bir gözlemle bu toplumun farklı zihniyet alanlarına kaymasını ve yaşadığı duygu bölünmelerini anlamaya başlayabiliriz. Bu toplum bireylerinin sadece fikrî planda değil, duygu birliğinin ve bazı hassasiyetlerinin de nasıl parçalandığını yine ancak böyle görebiliriz. Fakat biz burada hiçbir teferruata girmeden çok kısa başlıklar hâlinde birkaç satırla bu hatırlamaları yaptıktan sonra bu kitlelerin, bütün bir ömrün mânâsını bugün için nasıl anladıklarına bakmaya çalışacağız. Ancak şunu itiraf etmeliyiz, bütün bu ciddi dış ve iç sâikler cereyan ederken, bizler dağınık iç çizgilerimizi hiç kâle almayan bir rehavet içinde şarkılarımızı kötü bir şekilde, detone olmuş bir vaziyette tekrarladık ki en temel hislerimizi kaybetmemizde bunun payı oldukça fazladır. Bu bir buçuk asırlık maceramızda ruhumuzla bedenimiz ve maddi dünyamız arasında keskin zikzaklar çizerken, zaman zaman da olsa, hor görülme korkusunu aşarak arınmış bir dünyanın istediği özgür, güçlü ve dinamik bir iradeyi ortaya koyamadık. Başka, bambaşka ruhlarla yoğurulurken bunu yapamazdık tabiî. İslâm coğrafyası, Osmanlı Türkiyesi’nde Jön Türk hareketiyle son kalesini sallamaya başladığında sadece gücünü değil aynı zamanda prestijini de kaybetmeye başlar. Yolu sonsuzluğa uzanan koca bir devletin önüne yol gösterici olarak çıkanlar, hasta bedenler taşıyorlardı ve nereye tutunacaklarını tam olarak kendileri de bilmiyordu ama söyledikleri her şey çekici modern geleceğin hayalleri ve heyecanlarıyla süslüydü. İnsanlığın ebedî sığınağını alelacele terk edenler için modern dünyanın içinde yaslanacakları yeni barınakları, “Pozitivizmin İlmihali” idi. Şan ve şerefin aranacağı bu yabancı dünya, uzakları görmeye çalışmayan aydınlarımız için ülkülerini besleyen lütuflarla dolu olarak görüldü. Nitekim Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya dâvet olarak gönderdiği mektupta değindiği pozitivizmin âmentüsü, mürüvvetini Cumhuriyet döneminde Tekin Alp (Moiz Kohen)’in “Türkün Yeni Âmentüsü” olarak verir. Albert Camus’nun; “Başkaldırma insanları öldürür, devrimse hem insanları, hem de ilkeleri yok eder.” sözünü sanki doğrular gibi Falih Rıfkı, devleti kuran irade’nin (Atatürk) ”ilâhî metinlerde nesih hakkını kullanan yeni bir kanun koyucu” olduğunu söylüyordu. Gazi vefat ettiği zaman Tan gazetesi; “Ata’ya son tavaf“ diye başlık atar, ortada katafalk ve arka tarafta ise Kemalist îman’ın[1] yeni simgesi olarak yanan altı adet meşale. Nurettin Artam’da bu kabına sığmayan îmanı en gür sesiyle, âdeta bir hezeyan hâlinde ve mistik bir nöbete dönüşen çığlığıyla haykırır:
Koca bir güneşin akşam olmadan
Dağların ardında sönüşü gibi
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi.
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam.
İşte bugünlere geldiğimizde, toplumun içinden geçirildiği bu hercümercin oluşturduğu patolojik ruh hâllerinin toplum plânında gelecekte yaşatacağı acılar tam olarak sezilememektedir ama bu ikili hayatın bedelinin ne kadar kalıcı dertler bırakacağı sonradan görülecektir.
Bir toplumun bu kadar keskin bir şekilde hayatının yönünü âdeta marazî bir susuzlukla değiştirmesine tarih içinde çok ender rastlanır. 19. asrın son yılları aydın zümrenin kusurlarının olabildiğince boş bırakıldığı, yönetim erkinin yeni tutkularından başka bir şey tanımadığı, Devlet-i Âliye’yi yönetmeye talip olanların ve hatta devletin yeni bir manifestosunu hazırlayanların mühim bir kısmının Müslüman olmadığı, diğer bir kısmının da İslâm’ın varlığından eni konu huzursuz olduğu bir manzaradır bu. Nitekim Sultan 2. Abdülhamid’in Şeyhülislam’ı Cemaleddin Efendi’nin damadı Dr. Cemil Topuzlu; “Bizim Beyoğlu’ndaki cemiyetin başkanı Mavriyani Efendi idi ve içlerinde gayr-i Müslim olmayan bir ben(!) vardım.“ der.
Toplumsal hayatımızda öyle serüvenler yaşanıldı ki kültürel plânda kimliğimizi çok net bir şekilde ortaya koyabilecek gerçekçi kodlarımız artık tanınmaz haldedir.
Bu durumun tabiî ki yürekler acısı bir manzara olmasına rağmen, çok kırılgan bir fay hattının üzerindeki yürüyüşümüzü, halsizliğimizin sebeplerini sorgulamadan hâlâ sürdürüyoruz. Bu kırılgan hat, toplum bireylerinin fikir ve sanat alanlarında yaptığı aşındırmanın yanı sıra psikolojik dünyalarında da farkına varamadıkları bozulmalara yol açtığı için her şey yerini gizli gerginliklere bırakmış gibidir. Gerçekten de bu toplumun iç gerginliklerini sürekli olarak besleyen ve onun ıstıraplarını her geçen gün biraz daha derinleştiren sebepler göz ardı edildikçe bu içli tükeniş sürüp gidecektir.
Toplumda gördüğümüz yaygın manzara; her şeyin aşırı derecede ölçüsüz bir aşırılıkta olduğudur. Bu neden böyledir? Bizim toplumumuza yaraşan bir kader midir acaba?! İnsanlık hayatımızın bütün yönlerini gözden geçirmeden dosdoğru bir cevap bulabilmemiz de mümkün değildir ama en azından belirli asırlarda büyük bir medeniyetin taşıyıcılığını yapmış bir milletin alın yazgısı olarak da göremeyiz. Asırlar önce, yâni uyanık olduğumuz ve irademizi elimizde tuttuğumuz asırlar, maddi ve manevî zaferleri de elimizde tuttuğumuz asırlardı. Ve biz bugün geldiğimiz noktada neredeyse toplumun tamamını kapsayacak ölçüde, insan kişiliğinin en güçlü taraflarını önemsemez, tanımaz ve bilemez durumdayız. Dolayısıyla insanî ilişkilerde ve topluma yansıyan her türlü faaliyetlerde ergin insan olma kişiliği, yani sağlam bir şahsiyet dokusu ne yazık ki faal bir rol alamamaktadır.
Yaşadığı çağın karşıtlıklarla dolu karışıklığı içinde boğulan birey bir yerde buna zorlanmaktadır. Durum böyle olunca ne yazık ki insanoğlu, ama özellikle hayatın esas gayesinden uzaklaşan Müslüman bireyin yaşantısının iç karışıklığı ve problemliliği artarak devam etmektedir. Neden? Çünkü onun hayatına ait yaklaşık bir buçuk asırlık yetersiz ahlâkî geçmişi ve buna bağlı olarak Kadîm kitabın hikmetine uzak kalan tasavvurları geleceğini garanti altına alamamaktadır. Bu ifadelere itirazı olanlar, yaşanılan süre içinde nelerin unutulduğuna ve gözden çıkarıldığına bir göz atmalıdırlar. Zira mü’min olma ve öyle bir hayatı idame ettirme çabası alışkanlıkların ve gündelik fantezilerin çok ötesinde bir şeydir. Eminim birey daha iyi görmesini öğrendiğinde bunun da farkına varacaktır. Zaten sosyal planda bir şekilde statü bulma çabaları ya da maddi dünyaya egemen olma gayretleri bu durumun sağlam bir kanıtı gibi durmaktadır. Acı olan taraf da, ne yazık ki, bu durumun sıradan bir halk adamıyla, aydınlar denilen zümrenin hayatını da aynı şiddet ve aynı zaaflarla sarstığı gerçeğidir.
Burada meselenin en önemli tarafı; zümreler hâlinde dağılmış Müslümanların benliklerini hergün biraz daha batıran güçlü anaforun her nasılsa farkına varamayıp kendilerini güvende hissediyor olmalarıdır. Etrafımızda kendilerini ayrıcalıklı olarak gören pek çok zümreyi gözlediğinizde, onların bütün dikkatleri yalnızca dış görünüşte topladıklarını ama içlerinde Kur’ân öğretisine, Kur’ân’ın tembihine dayanan itici bir gücün çizgilerinin bulunmadığını görmekteyiz. Bu nedenle de modern hayatın akışına bakış, sıradan bir halk muhayyilesinin bakışından farklı değildir. Dolayısıyla istenilen, arzu edilen sağlam ve tahammüllü bir aksiyon da ortaya konulamamaktadır. Kur’ân’ın belirleyici, ayırt edici ve sürûr verici o muazzam ölçüsüyle uzun yıllara dayanan bağlar kopunca, Müslüman’ın hayatında egemen olan medeniyet çizgileri de yerini zamanla modernizme bırakır. Ve bundan sonra bireyin, ama özellikle de Müslüman bireyin hayatında Modernizm’in çekici, tüketici ve onun ufkunu silerek bütün iç ışıltıları söndüren Modernizm’in bireyci davranış şekillerini görmeye başlıyoruz. Bu safhadan sonra Modernizm’e yaslanan bireyin hayatında dînî unsurların egemenliğini görmeye çalışmak sadece bir özlemdir, ama aynı bireyin ahlâkında, ailesinde, eğitiminde, evliliğinde, siyasetinde ve hattâ gelecek tasavvurunda Modernizm’in her türlü çürütücü etkisini rahatlıkla gözleyebiliriz. Bugünlere gelebilmek için elbette çok büyük çabalar sarf edildi. Bu çabalar öne çıkmış birkaç sergerdenin bencilliğinden kaynaklanmıyordu elbette.
Kendilerine bugün bile hâlâ saygı duyulan pek çok aydın, asker ve bürokratın elbirliğiyle elde edilen sonuçlardır bunlar. Bu durumu İsmet İnönü, 1963 yılında AB üyeliği (o zamanki adı Ortak Pazar) imza töreninde söylediği şu sözleriyle özetler; “Bu anlaşma ile biz, ekonomik hedefler için değil, gerçekte iki yüz yıllık Batılılaşma rüyamızın gerçekleşmesi yolunda önemli bir merhale almış bulunuyoruz.” der. Hatta Dr. Rıza Nur, Lozan görüşmelerinden hemen sonra söylediği; “Osmanlı artık ebediyen munkarız olmuştur.“ sözleriyle bir bakıma belki zayıflamış da olsa henüz bazı izlerini taşıdığımız bir medeniyetin en kıymetli temellerini çok cesurca nasıl gözden çıkardığımızı da anlatır. Bunlar, zaman zaman da olsa halkın müşterek duygu dilini konuşan kimseler değillerdi, onlar sadece kendi iç temsillerini dillendirdiler. Burada adı zikredilenler, pek çoğunun arasından örnek olsun diye verilmiş iki isimdir yalnızca, gerisi tufan gibi. İslâmî duyarlılığı olduğu zannedilen nice aydınlar vardır ki temsilleriyle dudak uçuklatırlar.
Yüzümüzü maziden nefretle çevirerek başka yollara düştüğümüzden bu yana toplumu ileriye iten hiçbir kuvvete ve eğilime tanık olunmadı. Evet, İnönü ve Rıza Nur’un yukarıdaki sözleri, aslında Tanzimat paşalarının sözlerinin yeni cumhuriyetteki tekrarından başka bir şey değildir. Nitekim Keçeci Fuat Paşa, Fransız sefiriyle yaptığı bir görüşmede; “Sizler lütfen söz söyleme hakkını bizlere bırakın, gerektiği yerde bizlere suflörlük edin yeter.“ diyerek, muktedir İslâm iradesinin nerelere sıkıştırıldığını en anlaşılır şekilde gösterir. Artık İslam toplumu Kur’ân’ın çizgilerine göre parlayan bir toplum değildir, o sadece Hıristiyan dünyanın kendisini çürütmeyi hedeflediği bir kitleye verdiği isimdir o kadar. Güçsüz, dağınık, heveskâr, iradesiz ve ürkek…
Bu zaafa tedbir düşünenler de çoğu zaman yapayalnızdırlar ve bu yalnızlıkları içinde çaresizdirler. Nitekim Ali Paşa’dan şikâyet eden Sultan Abdülaziz’e bir gün müsahib’i; “Efendim, bu Ali Paşa’yı sadarete getiren sizsiniz, onu oradan alacak gücünüz yok mu?“ deyince, Abdülaziz; “Elbette Paşa’yı oradan alacak gücüm var ama ertesi gün Fransız Büyükelçisi gelir yatağını Sarayın orta yerine serer.” cevabını verir. İşte bu dönemler toplumda Kur’ân’ın otoritesinin gözden şiddetle çıkarılmaya ve Batı Modernite’sinin bir zafer anıtı gibi dikilmeye başladığı yıllardır. Bu mücadele o yıllardan bu günlere; eğitim, sanat, hukuk ve bürokrasi alanında zaman zaman şiddetini arttırarak devam ettirilmiştir. Cumhuriyet; Türkiye’nin, Tanzimat’tan sonra medeniyet havzasını ikinci kez ve çok daha köklü şekilde değiştirme hamlesi, Osmanlı bakiyesi kurumlardan hızla uzaklaşmasının üst yapısal düzlemde gerçekleştiği zaman dilimidir. Saltanatın kaldırılmasıyla (1922) halifeliğin kaldırılmasını (1924), şer’iyye mahkemelerinin ve medreselerin kapatılması ve şeyhülislamlığın lağvedilmesi (1924) takip eder. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, şapka kanununun ve miladî takvimin kabulünden (1925) sonra Latin alfabesi ve rakamların kabulü (1928) ile birlikte İslamiyet’in devletin dini olduğu yargısı da anayasadan çıkarılır. Hafta sonu tatilinin Cuma gününden Pazar’a alınmasıyla (1935) birlikte, devletin dini karakteri, yerini tamamıyla laik[2] bir yapıya terk etmiş olur.
Tümüne yakını Cumhuriyet’in ilk on yılında gerçekleşen bu reformların; “İslâm’ın Türk toplumu üzerindeki etkisinin zayıflatılmasına yönelik” olduğu söylenebilir. Kuşkusuz üst-yapısal olarak gerçekleşen bu yasal düzenlemelerin, toplumdaki emilimini kolaylaştırmak amacıyla kültürel etkinliklerle de desteklendiğini söylemek gerekir. Dönemin gazete ve dergilerinin, gazetelerde tefrika edilen popüler romanların da desteğiyle şekillendirdiği kamuoyunun, devlet eliyle değişik gerekçelerde düzenlenen ve yükselen bir eğilim olması sağlanan kabul günleri, çay partileri, gardenpartiler ve asıl önemlisi olarak cumhuriyet baloları türü etkinliklerin, sadece dînî kurumların gündelik hayatta boşalan yerini doldurmaya dönük faaliyetler değil, aynı zamanda ‘muasır medeniyet’ hedefine kilitlenen Cumhuriyet’in medenî dünyaya dönük şekillenen yüzünün önemli kültürel göstergeleri olarak nitelenebilir. Türkiye’nin devlet eliyle modernize edilme projesinde edebiyatın da kayıtsız kalmadığını, erken Cumhuriyet kanonunda öncelikli yeri olan Halide Edip, Yakup Kadri, Memduh Şevket Esendal[3], Mahmut Esat vb gibi birçok yazarın, aynı zamanda önemli birer politik ve/veya bürokratik figür olmasından da çıkarmak mümkündür. Türkiye’de eleştiri kurumunun da dönemin politik atmosferi içinde şekillenmesi, bu türün edebî eserlere değer biçmede sosyal ve politik hayata görelik esasını öncelemesinden anlaşılabilir.[4]
Kadîm imandan seküler bir alana kaçışa insanları ateşli bir sempati duygusu ile hazırlamaya çabalayan kalem erbabı, eserlerindeki abartılı figürleriyle bir mânâda her türlü tehlikeyi kazanç olarak göstermeyi başarmışlardır. Halide Edip[5], Yakup Kadri ve Reşat Nuri, bu mücadeleden başarılı çıkanların en önemlilerinden bazılarıdır. Eserlerinde can vermeye çabaladıkları hastalıklı tiplerle bu toplumu ebediyen yarım kalmaya mahkûm etmeyi düşleyip bununla haz duydular.
Daha pek çok örneğinde olduğu gibi sadece roman, şiir ve diğer sanat alanlarında gösterilen çabalarla yetişen nesiller, nereye tutunacaklarını bilemez bir halde, yabancı bir dünyanın içinde kendilerini kaybetmişlerdir. Bu yeni kadro sistemin yalanlarını, kandırmalarını ve İslâmî olan ne varsa ona karşı sahte ve alaycı üsluplarıyla, gençlik üzerinde yeni hevesler uyandıracak şeytanca îmalarını maharetle kullanırlar. Bundan dolayı teessürleri ve vicdan azapları yoktur. Dünyayı kurma görevinin yalnızca kendilerine ait olduğuna inanan bu geniş kadronun hayallerle süsledikleri dünyanın içinde kalabalıklar tamamen savunmasız bırakılmışlardır.
1938 yılında CHF, hikâye ve Halkevleri sahneleri için piyes alanında yarışma açtığını duyurur. Bu duyuru metninde hikâye müsabakasıyla ilgili bölümde olmayan, ancak piyes müsabakası için sıralanan şartlardan 2’ncisinde şu ifadeler dikkati çekmektedir;
“Muharrir bu esaslar ve millî dâvalarımızın ve inkılâp prensiplerimizin çerçevesi içinde kalmak şartile mevzuu seçmekte serbesttir.”
Muharrir “serbest” ama “inkılâp prensiplerinin çerçevesi içinde kalmak şartıyla.” Burada sanatı ve sanatçıyı güdülemeye dönük böyle bir ifadenin hikâye müsabakası için değil de piyes müsabakası için kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bunun temel sebebi okur-yazar olmayan veya okuma eyleminin uzağında olan büyük insan yığınına “seyir” yoluyla ulaşmak isteğinden başka bir şey değildir.[6] Burada sistemin en aldatıcı yalanlar üzerine inşa etmeye çalıştığı toplumsal zeminin içinde tek gerçekçi tarafı; İslâmî bir geçmişe karşı inanılmaz öç alma duygusu taşıdığı gerçeğidir.
İşte yaşanılan fikrî ve duygusal atmosfer, insanoğlunun insanlığını tüketmesini böylece sürdürür. Haris emeller ve rüyalar içinde çırpınan bürokrasinin ve aydınlar(!) zümresinin bu şekilde süren baskıları, toplumda hayata uyanışı elbette çok zor bir duruma getirecektir ve öyle de olmuştur.
Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Küffar-ı kureyşi hep bahane
Muhammed Mustafa geldi cihane
Onun her NUTKUnu Kur’an eyledik. (Edip Harabî)
Aslında Batı önündeki eziklik kompleksi ile ortaya konulan bu akıl almaz çabalar toplumda heyecan ve duygu birliği adına bir şey bırakmamıştır. Samimi olunan tek nokta, toplumun bütün aslî bağlarının koparılması ve onun korunmasız bırakılması meselesidir.
Üniversitelerde, sanat dünyasında, basında, eğitimde ve bürokraside halkın artık neye iman etmesi gerektiğini telkin eden yüksek sesli vaizler iş başına getirildiler.
İşte bu hengâme ve insanı şaşkına çeviren hileler içinde halkın şuurunda karmakarışık bir İslâm motifi işlenir. Mü’min zümreleri hedef alanlar bu zaman zarfında hep uyanık oldular, sürekli uyanıktılar, hatta lüzumundan fazla uyanıktılar ve içinde bulundukları havayı sürekli zehirlediler. Ancak burada Müslüman aydınların, korkularını tamamen yenemediklerini ve cür’etli öncüler olamadıklarını, dolayısıyla halkın bu çalkantılı sergüzeşt içindeki trajedisinden ciddi ölçüde mes’ul olduklarını da söylemeliyiz. Dolayısıyla bugün Müslümanların davranış şekillerini müzakere ederken, İslâmî olarak tanımladığımız zümrenin/zümrelerin, üzülerek de olsa orijinal kalıpların dışına taşmış farklı kodları temsil ettiği gerçeğini göz ardı etmememiz gerekmektedir. Yani anlatmak istediğim husus, bugün için İslâm toplumu dediğimiz zaman, Kur’ânî terbiyeyi almış, O’nu bütün muhtevasıyla başucu kitabı yapmış, tarihi özümsemiş, ihtilâller tarihini anlamış, insanoğlunun tarihsel macerasını çok iyi bilen, dolayısıyla Allah anıldığında içinde derin heyecanlar duyan, Resulullah’tan bahsedildiğinde gözlerinde pırıltılar doğan mü’min tipini düşünmeyeceğiz. O yiğitler bembeyaz küheylanlarıyla şimdilik Kaf dağının arkasındadırlar. Hayallerimizi süsleyen bin bir gece tasvirleri gibidir onlar bizim için. Yolumuzu aydınlatan, umutlarımızın solmasına izin vermeyen, eğer duyabilirsek hayatın içinde uyur-gezer olunamayacağını bize fısıldayan şimal yıldızlarıdır onlar. İşte bizler de fikir dünyamızı, algılamalarımızı ve his dünyamızı saran bu çok ağır kuşatmadan kurtulma yollarını bulabilir, Kur’ân’ın hayat veren soluğunu bin yıllık macerasıyla birlikte duyma yeteneğine bir gün yaklaşabilirsek, sağlam bir karakter ve düşüncelerimizde şaşmayacak düzeni yakalayabilirsek, yani hayata yeniden başlayabilirsek, işte o zaman Müslümanların, ama gerçek Müslümanların Modernizm eleştirisinden söz edebileceğiz. Ama şimdilik önümüzdeki tabloda, İslâm’ı kelimelerle telâffuz eden, onu sloganlaştıran, belki kıyafetine katan ama maddeci bakışıyla geliştirdiği hayatına dâhil etmeyi beceremeyen bir yapıyı düşüneceğiz. Böyle bir şahsiyetin Modernizm’i eleştirmesi olamaz. Eksikli bir yapı sadece şikâyet edebilir ama onu kritik edemez. Çünkü bugün mü’min birey, kendisinin dışında kaynaşan bir dünyanın içinde erimiştir. 21. asrın bireyi Kur’ân’ın sesini duyamadığı için, kendisine heyecanla koştuğu çağrı da gerçek bir hayatın çağrısı değildir. Maalesef insanımızın yaşadığı süre içinde unuttuğu en temel hakikat budur. Bu benzetme yakışık almıyor gibi görülebilir ama mevcut manzaraya uyan tek gerçeklik budur. Dolayısıyla bu hercümerç içinde tarihsel şahsiyetini de büyük ölçüde elden çıkaran mü’min birey, dayatılan Modernizm’in temel bir parçası halindedir. Oysa biz şunu hiç unutmamalıydık; insanlık hayatının ihtiyaç duyduğu tek şey medeniyettir, Modernizm değil. Birtakım toplumbilimciler Modernite’ye çok uysal tanımlar getirebilirler ve onu çağın ve insanlık hayatının doğal bir süreci olarak görebilirler. Tanımlar hangi kalıba konularak izah edilmeye çalışılırsa çalışılsın, Modernizm, insan hayatını çürüten bir tüketim modelidir. Bugün için emin olduğum bir tek şey vardır, o da, türlü ıstıraplar içinde acı çeken Müslüman bireyin hâlâ derin bir uykuda olduğu gerçeğidir. Müslüman’ın hayatı kritik edebilmesi, Modernizm’i hak ettiği ölçüde eleştirebilmesi için kendi hayatının en sevinçli övgüsüne kavuşması gerekir. Böyle bir temenni tahakkuk edebilir mi acaba? Şimdilik zor görünüyor. Bölük pörçük, darmadağınık olmuş Müslümanlar; zihniyetleriyle, yorumlarıyla, birbirlerine karşı üstünlük vehimleriyle, arabesk dünyalarındaki kaynayan tutkularıyla, kültürel plandaki inanılmaz zayıflıklarıyla, hayallerinde yarattıkları kendi yücelikleriyle, güçlülüğü yalnızca kendi mensuplarının temsil edeceği imasındaki cehaletleriyle çok ama çok zor görünüyor. Bu fikirsizlik içinde etraflarında insanı şaşkına çevirecek hileler düzenleyenleri fark edebilmeleri de tabiî ki mümkün değildir. Sadece bu mu? Elbette değil, ortaya çıkarılmış bir sürü ipe sapa gelmez akımın bu çorak platoda oluşturduğu anaforları da hesaba katarsanız; Müslüman kitlelerin önünde, bu hayata tutunabilmeleri için çok uzun yollar olduğunu görürsünüz. En acısı da şudur; İslâmî planda konuşan, tartışan[7], birbirini itham eden kariyer(!) sahiplerinin kültürel kifayetsizlikleri bizim en acı verici tarafımızdır. Bu tablo, insanda derin bir teessür yaratmaktadır ama toplum bireyleri bu çağın öğütücü çarkları içinde âdeta “İcarus“un[8] bir kopyası gibidirler. Artık insanlığa lütuf ve inayetler dağıtıyor görünenlerin gerçek yüzlerini görebilmek için yorulmamız gerektiğini, ama gerçekten yorulmamız gerektiğini ve gerçek hayatın sloganların, alışkanlıkların, zannın ve sahte güven duygularının çok ötesinde ve mutlak bilgiye dayalı olduğunu anlamaya başlayalım. Hükmetme iradesine de ancak bu yolun sonunda kavuşabileceğiz. Şunu asla aklımızdan çıkarmayalım; bizlere kimse lütuf ve inayetler dağıtmayacaktır, ancak kendi soluğumuzla canlanacağız ve o kadîm kelâm’ın imbiğinden geçtikten sonra merkezini bulacak olan mü’min, hayatın her türlü manzarasının eleştirisini yapabilecek tam bir fikir olgunluğa erişecektir, İnşallah…
[1] 1935 CHP Kongresi’nde sistemin prensipleri Kemalizm olarak belirlenmişti.
[2] Esasen dînî karakterin yerini Türkiye’de lâiklik hiçbir zaman alamamıştır. Fransa’da bir Kardinal kilisede âyin yaptıktan sonra Sorbon’da felsefe dersi okutur, ama bizde bırakın İslâm’a âit olmayı, İslâm’ı çağrıştıran mefhumlar bile bütün alanlarda çok sert ve müsamahasız birer mücadele alanı hâline getirilmiştir.
[3] Memduh Şevket Esendal sadece bir yazar, romancı değildir, o aynı zamanda Şeflik döneminin CHP Genel sekreteridir. Yâni eserlerinde işlediği temaları bu bakış açısıyla değerlendirmek gerekir.
[4] S.Battal Uğurlu-Selvi Demir, “Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Tekke ve Zaviyeler”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. 6, S. 4, Kış 2013, s. 368
[5] Milli Mücadele’nin beş generalinden biri olan Refet Bale, Münevver Ayaşlı Hanım’a şöyle söyler; “Biz Adnan için Halide’yi adam edecek derken bir de baktık ki, Halide bizim Adnan’ı Yahudi etmiş.“ Mâlûm Halide Edip Yahudi asıllıdır.
[6] Selçuk Çıkla, 1940’lı Yıllarda Düzenlenen Sanat Yarışmaları ve İnönü Sanat Armağanları, s.32
[7] İşte Müslüman zümreleri perişan eden bir kavram daha, mü’min tartışmaz, o, meseleleri salim, olgun bir akıl ve ciddi birikimleriyle müzakere eder. Mü’minin dâvâsı haklı çıkmak değildir; hakkı bulmaktır. Buna hasretiz.
[8] Mahkûm edildiği yerden kaçarken, güneşe çok yakın uçtuğundan, kanatları eriyerek denize düşen bir mitoloji figürüdür.
Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir? İnsan, davranışlarında tamamen özgür müdür? Yoksa insan belli kurallarla sınırlandırılmış mıdır?
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur. Fakat değişim, dışarıdan topluma müdahil olanları memnun etmek için yapılmaz. Değişimin temel dinamiği, toplumun değişime duyduğu ihtiyaç olmalıdır.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
Modernizmi Eleştirebilir Miyiz
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!
Merhum Tanpınar, bir şiirine “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar. Zannediyorum Aşiyan’daki kabrinde de bu mısralar var. Tıpkı bu mısraların ifade ettiği gibi insanımızın birey olarak hangi noktada, hangi hâlet ve değer içinde olduğu da işte bu mısralarda olduğu gibi müphem bir şey. Evet, insanımız nerede? Bu toplumdaki Müslümanlardan, onların beklentilerinden, iddialarından, varsa eğer mücadelelerinden, hayatın neresinde kaldıklarından, ihtiraslarından, şikâyetlerinden, eleştirilerinden, fikir firarlarından vs bahsetmeden evvel, 1- O hayatları temelinden etkileyen en az yüz-yüz elli yıllık bir maceraya ve dış etkilere; 2- Bu zaman zarfında aydınların ve esas olarak da Müslüman aydınların tavırlarına, tepkilerine, çabalarına; 3- kitlelerin bu boğucu atmosfer içindeki duruş ve etkilenişlerine bakmamız gerekir. Bu coğrafyada ağır fırtınalar içinde yaşamış insanımızı tanıyabilmek ve onu kavrayabilmek için bu şarttır ve bugünkü toplumsal kompozisyonun sırrı ancak böyle anlaşılabilir. Evet, ancak böyle bir gözlemle bu toplumun farklı zihniyet alanlarına kaymasını ve yaşadığı duygu bölünmelerini anlamaya başlayabiliriz. Bu toplum bireylerinin sadece fikrî planda değil, duygu birliğinin ve bazı hassasiyetlerinin de nasıl parçalandığını yine ancak böyle görebiliriz. Fakat biz burada hiçbir teferruata girmeden çok kısa başlıklar hâlinde birkaç satırla bu hatırlamaları yaptıktan sonra bu kitlelerin, bütün bir ömrün mânâsını bugün için nasıl anladıklarına bakmaya çalışacağız. Ancak şunu itiraf etmeliyiz, bütün bu ciddi dış ve iç sâikler cereyan ederken, bizler dağınık iç çizgilerimizi hiç kâle almayan bir rehavet içinde şarkılarımızı kötü bir şekilde, detone olmuş bir vaziyette tekrarladık ki en temel hislerimizi kaybetmemizde bunun payı oldukça fazladır. Bu bir buçuk asırlık maceramızda ruhumuzla bedenimiz ve maddi dünyamız arasında keskin zikzaklar çizerken, zaman zaman da olsa, hor görülme korkusunu aşarak arınmış bir dünyanın istediği özgür, güçlü ve dinamik bir iradeyi ortaya koyamadık. Başka, bambaşka ruhlarla yoğurulurken bunu yapamazdık tabiî. İslâm coğrafyası, Osmanlı Türkiyesi’nde Jön Türk hareketiyle son kalesini sallamaya başladığında sadece gücünü değil aynı zamanda prestijini de kaybetmeye başlar. Yolu sonsuzluğa uzanan koca bir devletin önüne yol gösterici olarak çıkanlar, hasta bedenler taşıyorlardı ve nereye tutunacaklarını tam olarak kendileri de bilmiyordu ama söyledikleri her şey çekici modern geleceğin hayalleri ve heyecanlarıyla süslüydü. İnsanlığın ebedî sığınağını alelacele terk edenler için modern dünyanın içinde yaslanacakları yeni barınakları, “Pozitivizmin İlmihali” idi. Şan ve şerefin aranacağı bu yabancı dünya, uzakları görmeye çalışmayan aydınlarımız için ülkülerini besleyen lütuflarla dolu olarak görüldü. Nitekim Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya dâvet olarak gönderdiği mektupta değindiği pozitivizmin âmentüsü, mürüvvetini Cumhuriyet döneminde Tekin Alp (Moiz Kohen)’in “Türkün Yeni Âmentüsü” olarak verir. Albert Camus’nun; “Başkaldırma insanları öldürür, devrimse hem insanları, hem de ilkeleri yok eder.” sözünü sanki doğrular gibi Falih Rıfkı, devleti kuran irade’nin (Atatürk) ”ilâhî metinlerde nesih hakkını kullanan yeni bir kanun koyucu” olduğunu söylüyordu. Gazi vefat ettiği zaman Tan gazetesi; “Ata’ya son tavaf“ diye başlık atar, ortada katafalk ve arka tarafta ise Kemalist îman’ın[1] yeni simgesi olarak yanan altı adet meşale. Nurettin Artam’da bu kabına sığmayan îmanı en gür sesiyle, âdeta bir hezeyan hâlinde ve mistik bir nöbete dönüşen çığlığıyla haykırır:
Koca bir güneşin akşam olmadan
Dağların ardında sönüşü gibi
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi.
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam.
İşte bugünlere geldiğimizde, toplumun içinden geçirildiği bu hercümercin oluşturduğu patolojik ruh hâllerinin toplum plânında gelecekte yaşatacağı acılar tam olarak sezilememektedir ama bu ikili hayatın bedelinin ne kadar kalıcı dertler bırakacağı sonradan görülecektir.
Bir toplumun bu kadar keskin bir şekilde hayatının yönünü âdeta marazî bir susuzlukla değiştirmesine tarih içinde çok ender rastlanır. 19. asrın son yılları aydın zümrenin kusurlarının olabildiğince boş bırakıldığı, yönetim erkinin yeni tutkularından başka bir şey tanımadığı, Devlet-i Âliye’yi yönetmeye talip olanların ve hatta devletin yeni bir manifestosunu hazırlayanların mühim bir kısmının Müslüman olmadığı, diğer bir kısmının da İslâm’ın varlığından eni konu huzursuz olduğu bir manzaradır bu. Nitekim Sultan 2. Abdülhamid’in Şeyhülislam’ı Cemaleddin Efendi’nin damadı Dr. Cemil Topuzlu; “Bizim Beyoğlu’ndaki cemiyetin başkanı Mavriyani Efendi idi ve içlerinde gayr-i Müslim olmayan bir ben(!) vardım.“ der.
Bu durumun tabiî ki yürekler acısı bir manzara olmasına rağmen, çok kırılgan bir fay hattının üzerindeki yürüyüşümüzü, halsizliğimizin sebeplerini sorgulamadan hâlâ sürdürüyoruz. Bu kırılgan hat, toplum bireylerinin fikir ve sanat alanlarında yaptığı aşındırmanın yanı sıra psikolojik dünyalarında da farkına varamadıkları bozulmalara yol açtığı için her şey yerini gizli gerginliklere bırakmış gibidir. Gerçekten de bu toplumun iç gerginliklerini sürekli olarak besleyen ve onun ıstıraplarını her geçen gün biraz daha derinleştiren sebepler göz ardı edildikçe bu içli tükeniş sürüp gidecektir.
Toplumda gördüğümüz yaygın manzara; her şeyin aşırı derecede ölçüsüz bir aşırılıkta olduğudur. Bu neden böyledir? Bizim toplumumuza yaraşan bir kader midir acaba?! İnsanlık hayatımızın bütün yönlerini gözden geçirmeden dosdoğru bir cevap bulabilmemiz de mümkün değildir ama en azından belirli asırlarda büyük bir medeniyetin taşıyıcılığını yapmış bir milletin alın yazgısı olarak da göremeyiz. Asırlar önce, yâni uyanık olduğumuz ve irademizi elimizde tuttuğumuz asırlar, maddi ve manevî zaferleri de elimizde tuttuğumuz asırlardı. Ve biz bugün geldiğimiz noktada neredeyse toplumun tamamını kapsayacak ölçüde, insan kişiliğinin en güçlü taraflarını önemsemez, tanımaz ve bilemez durumdayız. Dolayısıyla insanî ilişkilerde ve topluma yansıyan her türlü faaliyetlerde ergin insan olma kişiliği, yani sağlam bir şahsiyet dokusu ne yazık ki faal bir rol alamamaktadır.
Yaşadığı çağın karşıtlıklarla dolu karışıklığı içinde boğulan birey bir yerde buna zorlanmaktadır. Durum böyle olunca ne yazık ki insanoğlu, ama özellikle hayatın esas gayesinden uzaklaşan Müslüman bireyin yaşantısının iç karışıklığı ve problemliliği artarak devam etmektedir. Neden? Çünkü onun hayatına ait yaklaşık bir buçuk asırlık yetersiz ahlâkî geçmişi ve buna bağlı olarak Kadîm kitabın hikmetine uzak kalan tasavvurları geleceğini garanti altına alamamaktadır. Bu ifadelere itirazı olanlar, yaşanılan süre içinde nelerin unutulduğuna ve gözden çıkarıldığına bir göz atmalıdırlar. Zira mü’min olma ve öyle bir hayatı idame ettirme çabası alışkanlıkların ve gündelik fantezilerin çok ötesinde bir şeydir. Eminim birey daha iyi görmesini öğrendiğinde bunun da farkına varacaktır. Zaten sosyal planda bir şekilde statü bulma çabaları ya da maddi dünyaya egemen olma gayretleri bu durumun sağlam bir kanıtı gibi durmaktadır. Acı olan taraf da, ne yazık ki, bu durumun sıradan bir halk adamıyla, aydınlar denilen zümrenin hayatını da aynı şiddet ve aynı zaaflarla sarstığı gerçeğidir.
Burada meselenin en önemli tarafı; zümreler hâlinde dağılmış Müslümanların benliklerini hergün biraz daha batıran güçlü anaforun her nasılsa farkına varamayıp kendilerini güvende hissediyor olmalarıdır. Etrafımızda kendilerini ayrıcalıklı olarak gören pek çok zümreyi gözlediğinizde, onların bütün dikkatleri yalnızca dış görünüşte topladıklarını ama içlerinde Kur’ân öğretisine, Kur’ân’ın tembihine dayanan itici bir gücün çizgilerinin bulunmadığını görmekteyiz. Bu nedenle de modern hayatın akışına bakış, sıradan bir halk muhayyilesinin bakışından farklı değildir. Dolayısıyla istenilen, arzu edilen sağlam ve tahammüllü bir aksiyon da ortaya konulamamaktadır. Kur’ân’ın belirleyici, ayırt edici ve sürûr verici o muazzam ölçüsüyle uzun yıllara dayanan bağlar kopunca, Müslüman’ın hayatında egemen olan medeniyet çizgileri de yerini zamanla modernizme bırakır. Ve bundan sonra bireyin, ama özellikle de Müslüman bireyin hayatında Modernizm’in çekici, tüketici ve onun ufkunu silerek bütün iç ışıltıları söndüren Modernizm’in bireyci davranış şekillerini görmeye başlıyoruz. Bu safhadan sonra Modernizm’e yaslanan bireyin hayatında dînî unsurların egemenliğini görmeye çalışmak sadece bir özlemdir, ama aynı bireyin ahlâkında, ailesinde, eğitiminde, evliliğinde, siyasetinde ve hattâ gelecek tasavvurunda Modernizm’in her türlü çürütücü etkisini rahatlıkla gözleyebiliriz. Bugünlere gelebilmek için elbette çok büyük çabalar sarf edildi. Bu çabalar öne çıkmış birkaç sergerdenin bencilliğinden kaynaklanmıyordu elbette.
Kendilerine bugün bile hâlâ saygı duyulan pek çok aydın, asker ve bürokratın elbirliğiyle elde edilen sonuçlardır bunlar. Bu durumu İsmet İnönü, 1963 yılında AB üyeliği (o zamanki adı Ortak Pazar) imza töreninde söylediği şu sözleriyle özetler; “Bu anlaşma ile biz, ekonomik hedefler için değil, gerçekte iki yüz yıllık Batılılaşma rüyamızın gerçekleşmesi yolunda önemli bir merhale almış bulunuyoruz.” der. Hatta Dr. Rıza Nur, Lozan görüşmelerinden hemen sonra söylediği; “Osmanlı artık ebediyen munkarız olmuştur.“ sözleriyle bir bakıma belki zayıflamış da olsa henüz bazı izlerini taşıdığımız bir medeniyetin en kıymetli temellerini çok cesurca nasıl gözden çıkardığımızı da anlatır. Bunlar, zaman zaman da olsa halkın müşterek duygu dilini konuşan kimseler değillerdi, onlar sadece kendi iç temsillerini dillendirdiler. Burada adı zikredilenler, pek çoğunun arasından örnek olsun diye verilmiş iki isimdir yalnızca, gerisi tufan gibi. İslâmî duyarlılığı olduğu zannedilen nice aydınlar vardır ki temsilleriyle dudak uçuklatırlar.
Yüzümüzü maziden nefretle çevirerek başka yollara düştüğümüzden bu yana toplumu ileriye iten hiçbir kuvvete ve eğilime tanık olunmadı. Evet, İnönü ve Rıza Nur’un yukarıdaki sözleri, aslında Tanzimat paşalarının sözlerinin yeni cumhuriyetteki tekrarından başka bir şey değildir. Nitekim Keçeci Fuat Paşa, Fransız sefiriyle yaptığı bir görüşmede; “Sizler lütfen söz söyleme hakkını bizlere bırakın, gerektiği yerde bizlere suflörlük edin yeter.“ diyerek, muktedir İslâm iradesinin nerelere sıkıştırıldığını en anlaşılır şekilde gösterir. Artık İslam toplumu Kur’ân’ın çizgilerine göre parlayan bir toplum değildir, o sadece Hıristiyan dünyanın kendisini çürütmeyi hedeflediği bir kitleye verdiği isimdir o kadar. Güçsüz, dağınık, heveskâr, iradesiz ve ürkek…
Bu zaafa tedbir düşünenler de çoğu zaman yapayalnızdırlar ve bu yalnızlıkları içinde çaresizdirler. Nitekim Ali Paşa’dan şikâyet eden Sultan Abdülaziz’e bir gün müsahib’i; “Efendim, bu Ali Paşa’yı sadarete getiren sizsiniz, onu oradan alacak gücünüz yok mu?“ deyince, Abdülaziz; “Elbette Paşa’yı oradan alacak gücüm var ama ertesi gün Fransız Büyükelçisi gelir yatağını Sarayın orta yerine serer.” cevabını verir. İşte bu dönemler toplumda Kur’ân’ın otoritesinin gözden şiddetle çıkarılmaya ve Batı Modernite’sinin bir zafer anıtı gibi dikilmeye başladığı yıllardır. Bu mücadele o yıllardan bu günlere; eğitim, sanat, hukuk ve bürokrasi alanında zaman zaman şiddetini arttırarak devam ettirilmiştir. Cumhuriyet; Türkiye’nin, Tanzimat’tan sonra medeniyet havzasını ikinci kez ve çok daha köklü şekilde değiştirme hamlesi, Osmanlı bakiyesi kurumlardan hızla uzaklaşmasının üst yapısal düzlemde gerçekleştiği zaman dilimidir. Saltanatın kaldırılmasıyla (1922) halifeliğin kaldırılmasını (1924), şer’iyye mahkemelerinin ve medreselerin kapatılması ve şeyhülislamlığın lağvedilmesi (1924) takip eder. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, şapka kanununun ve miladî takvimin kabulünden (1925) sonra Latin alfabesi ve rakamların kabulü (1928) ile birlikte İslamiyet’in devletin dini olduğu yargısı da anayasadan çıkarılır. Hafta sonu tatilinin Cuma gününden Pazar’a alınmasıyla (1935) birlikte, devletin dini karakteri, yerini tamamıyla laik[2] bir yapıya terk etmiş olur.
Tümüne yakını Cumhuriyet’in ilk on yılında gerçekleşen bu reformların; “İslâm’ın Türk toplumu üzerindeki etkisinin zayıflatılmasına yönelik” olduğu söylenebilir. Kuşkusuz üst-yapısal olarak gerçekleşen bu yasal düzenlemelerin, toplumdaki emilimini kolaylaştırmak amacıyla kültürel etkinliklerle de desteklendiğini söylemek gerekir. Dönemin gazete ve dergilerinin, gazetelerde tefrika edilen popüler romanların da desteğiyle şekillendirdiği kamuoyunun, devlet eliyle değişik gerekçelerde düzenlenen ve yükselen bir eğilim olması sağlanan kabul günleri, çay partileri, gardenpartiler ve asıl önemlisi olarak cumhuriyet baloları türü etkinliklerin, sadece dînî kurumların gündelik hayatta boşalan yerini doldurmaya dönük faaliyetler değil, aynı zamanda ‘muasır medeniyet’ hedefine kilitlenen Cumhuriyet’in medenî dünyaya dönük şekillenen yüzünün önemli kültürel göstergeleri olarak nitelenebilir. Türkiye’nin devlet eliyle modernize edilme projesinde edebiyatın da kayıtsız kalmadığını, erken Cumhuriyet kanonunda öncelikli yeri olan Halide Edip, Yakup Kadri, Memduh Şevket Esendal[3], Mahmut Esat vb gibi birçok yazarın, aynı zamanda önemli birer politik ve/veya bürokratik figür olmasından da çıkarmak mümkündür. Türkiye’de eleştiri kurumunun da dönemin politik atmosferi içinde şekillenmesi, bu türün edebî eserlere değer biçmede sosyal ve politik hayata görelik esasını öncelemesinden anlaşılabilir.[4]
Kadîm imandan seküler bir alana kaçışa insanları ateşli bir sempati duygusu ile hazırlamaya çabalayan kalem erbabı, eserlerindeki abartılı figürleriyle bir mânâda her türlü tehlikeyi kazanç olarak göstermeyi başarmışlardır. Halide Edip[5], Yakup Kadri ve Reşat Nuri, bu mücadeleden başarılı çıkanların en önemlilerinden bazılarıdır. Eserlerinde can vermeye çabaladıkları hastalıklı tiplerle bu toplumu ebediyen yarım kalmaya mahkûm etmeyi düşleyip bununla haz duydular.
Daha pek çok örneğinde olduğu gibi sadece roman, şiir ve diğer sanat alanlarında gösterilen çabalarla yetişen nesiller, nereye tutunacaklarını bilemez bir halde, yabancı bir dünyanın içinde kendilerini kaybetmişlerdir. Bu yeni kadro sistemin yalanlarını, kandırmalarını ve İslâmî olan ne varsa ona karşı sahte ve alaycı üsluplarıyla, gençlik üzerinde yeni hevesler uyandıracak şeytanca îmalarını maharetle kullanırlar. Bundan dolayı teessürleri ve vicdan azapları yoktur. Dünyayı kurma görevinin yalnızca kendilerine ait olduğuna inanan bu geniş kadronun hayallerle süsledikleri dünyanın içinde kalabalıklar tamamen savunmasız bırakılmışlardır.
1938 yılında CHF, hikâye ve Halkevleri sahneleri için piyes alanında yarışma açtığını duyurur. Bu duyuru metninde hikâye müsabakasıyla ilgili bölümde olmayan, ancak piyes müsabakası için sıralanan şartlardan 2’ncisinde şu ifadeler dikkati çekmektedir;
“Muharrir bu esaslar ve millî dâvalarımızın ve inkılâp prensiplerimizin çerçevesi içinde kalmak şartile mevzuu seçmekte serbesttir.”
Muharrir “serbest” ama “inkılâp prensiplerinin çerçevesi içinde kalmak şartıyla.” Burada sanatı ve sanatçıyı güdülemeye dönük böyle bir ifadenin hikâye müsabakası için değil de piyes müsabakası için kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bunun temel sebebi okur-yazar olmayan veya okuma eyleminin uzağında olan büyük insan yığınına “seyir” yoluyla ulaşmak isteğinden başka bir şey değildir.[6] Burada sistemin en aldatıcı yalanlar üzerine inşa etmeye çalıştığı toplumsal zeminin içinde tek gerçekçi tarafı; İslâmî bir geçmişe karşı inanılmaz öç alma duygusu taşıdığı gerçeğidir.
İşte yaşanılan fikrî ve duygusal atmosfer, insanoğlunun insanlığını tüketmesini böylece sürdürür. Haris emeller ve rüyalar içinde çırpınan bürokrasinin ve aydınlar(!) zümresinin bu şekilde süren baskıları, toplumda hayata uyanışı elbette çok zor bir duruma getirecektir ve öyle de olmuştur.
Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Küffar-ı kureyşi hep bahane
Muhammed Mustafa geldi cihane
Onun her NUTKUnu Kur’an eyledik. (Edip Harabî)
Aslında Batı önündeki eziklik kompleksi ile ortaya konulan bu akıl almaz çabalar toplumda heyecan ve duygu birliği adına bir şey bırakmamıştır. Samimi olunan tek nokta, toplumun bütün aslî bağlarının koparılması ve onun korunmasız bırakılması meselesidir.
İşte bu hengâme ve insanı şaşkına çeviren hileler içinde halkın şuurunda karmakarışık bir İslâm motifi işlenir. Mü’min zümreleri hedef alanlar bu zaman zarfında hep uyanık oldular, sürekli uyanıktılar, hatta lüzumundan fazla uyanıktılar ve içinde bulundukları havayı sürekli zehirlediler. Ancak burada Müslüman aydınların, korkularını tamamen yenemediklerini ve cür’etli öncüler olamadıklarını, dolayısıyla halkın bu çalkantılı sergüzeşt içindeki trajedisinden ciddi ölçüde mes’ul olduklarını da söylemeliyiz. Dolayısıyla bugün Müslümanların davranış şekillerini müzakere ederken, İslâmî olarak tanımladığımız zümrenin/zümrelerin, üzülerek de olsa orijinal kalıpların dışına taşmış farklı kodları temsil ettiği gerçeğini göz ardı etmememiz gerekmektedir. Yani anlatmak istediğim husus, bugün için İslâm toplumu dediğimiz zaman, Kur’ânî terbiyeyi almış, O’nu bütün muhtevasıyla başucu kitabı yapmış, tarihi özümsemiş, ihtilâller tarihini anlamış, insanoğlunun tarihsel macerasını çok iyi bilen, dolayısıyla Allah anıldığında içinde derin heyecanlar duyan, Resulullah’tan bahsedildiğinde gözlerinde pırıltılar doğan mü’min tipini düşünmeyeceğiz. O yiğitler bembeyaz küheylanlarıyla şimdilik Kaf dağının arkasındadırlar. Hayallerimizi süsleyen bin bir gece tasvirleri gibidir onlar bizim için. Yolumuzu aydınlatan, umutlarımızın solmasına izin vermeyen, eğer duyabilirsek hayatın içinde uyur-gezer olunamayacağını bize fısıldayan şimal yıldızlarıdır onlar. İşte bizler de fikir dünyamızı, algılamalarımızı ve his dünyamızı saran bu çok ağır kuşatmadan kurtulma yollarını bulabilir, Kur’ân’ın hayat veren soluğunu bin yıllık macerasıyla birlikte duyma yeteneğine bir gün yaklaşabilirsek, sağlam bir karakter ve düşüncelerimizde şaşmayacak düzeni yakalayabilirsek, yani hayata yeniden başlayabilirsek, işte o zaman Müslümanların, ama gerçek Müslümanların Modernizm eleştirisinden söz edebileceğiz. Ama şimdilik önümüzdeki tabloda, İslâm’ı kelimelerle telâffuz eden, onu sloganlaştıran, belki kıyafetine katan ama maddeci bakışıyla geliştirdiği hayatına dâhil etmeyi beceremeyen bir yapıyı düşüneceğiz. Böyle bir şahsiyetin Modernizm’i eleştirmesi olamaz. Eksikli bir yapı sadece şikâyet edebilir ama onu kritik edemez. Çünkü bugün mü’min birey, kendisinin dışında kaynaşan bir dünyanın içinde erimiştir. 21. asrın bireyi Kur’ân’ın sesini duyamadığı için, kendisine heyecanla koştuğu çağrı da gerçek bir hayatın çağrısı değildir. Maalesef insanımızın yaşadığı süre içinde unuttuğu en temel hakikat budur. Bu benzetme yakışık almıyor gibi görülebilir ama mevcut manzaraya uyan tek gerçeklik budur. Dolayısıyla bu hercümerç içinde tarihsel şahsiyetini de büyük ölçüde elden çıkaran mü’min birey, dayatılan Modernizm’in temel bir parçası halindedir. Oysa biz şunu hiç unutmamalıydık; insanlık hayatının ihtiyaç duyduğu tek şey medeniyettir, Modernizm değil. Birtakım toplumbilimciler Modernite’ye çok uysal tanımlar getirebilirler ve onu çağın ve insanlık hayatının doğal bir süreci olarak görebilirler. Tanımlar hangi kalıba konularak izah edilmeye çalışılırsa çalışılsın, Modernizm, insan hayatını çürüten bir tüketim modelidir. Bugün için emin olduğum bir tek şey vardır, o da, türlü ıstıraplar içinde acı çeken Müslüman bireyin hâlâ derin bir uykuda olduğu gerçeğidir. Müslüman’ın hayatı kritik edebilmesi, Modernizm’i hak ettiği ölçüde eleştirebilmesi için kendi hayatının en sevinçli övgüsüne kavuşması gerekir. Böyle bir temenni tahakkuk edebilir mi acaba? Şimdilik zor görünüyor. Bölük pörçük, darmadağınık olmuş Müslümanlar; zihniyetleriyle, yorumlarıyla, birbirlerine karşı üstünlük vehimleriyle, arabesk dünyalarındaki kaynayan tutkularıyla, kültürel plandaki inanılmaz zayıflıklarıyla, hayallerinde yarattıkları kendi yücelikleriyle, güçlülüğü yalnızca kendi mensuplarının temsil edeceği imasındaki cehaletleriyle çok ama çok zor görünüyor. Bu fikirsizlik içinde etraflarında insanı şaşkına çevirecek hileler düzenleyenleri fark edebilmeleri de tabiî ki mümkün değildir. Sadece bu mu? Elbette değil, ortaya çıkarılmış bir sürü ipe sapa gelmez akımın bu çorak platoda oluşturduğu anaforları da hesaba katarsanız; Müslüman kitlelerin önünde, bu hayata tutunabilmeleri için çok uzun yollar olduğunu görürsünüz. En acısı da şudur; İslâmî planda konuşan, tartışan[7], birbirini itham eden kariyer(!) sahiplerinin kültürel kifayetsizlikleri bizim en acı verici tarafımızdır. Bu tablo, insanda derin bir teessür yaratmaktadır ama toplum bireyleri bu çağın öğütücü çarkları içinde âdeta “İcarus“un[8] bir kopyası gibidirler. Artık insanlığa lütuf ve inayetler dağıtıyor görünenlerin gerçek yüzlerini görebilmek için yorulmamız gerektiğini, ama gerçekten yorulmamız gerektiğini ve gerçek hayatın sloganların, alışkanlıkların, zannın ve sahte güven duygularının çok ötesinde ve mutlak bilgiye dayalı olduğunu anlamaya başlayalım. Hükmetme iradesine de ancak bu yolun sonunda kavuşabileceğiz. Şunu asla aklımızdan çıkarmayalım; bizlere kimse lütuf ve inayetler dağıtmayacaktır, ancak kendi soluğumuzla canlanacağız ve o kadîm kelâm’ın imbiğinden geçtikten sonra merkezini bulacak olan mü’min, hayatın her türlü manzarasının eleştirisini yapabilecek tam bir fikir olgunluğa erişecektir, İnşallah…
[1] 1935 CHP Kongresi’nde sistemin prensipleri Kemalizm olarak belirlenmişti.
[2] Esasen dînî karakterin yerini Türkiye’de lâiklik hiçbir zaman alamamıştır. Fransa’da bir Kardinal kilisede âyin yaptıktan sonra Sorbon’da felsefe dersi okutur, ama bizde bırakın İslâm’a âit olmayı, İslâm’ı çağrıştıran mefhumlar bile bütün alanlarda çok sert ve müsamahasız birer mücadele alanı hâline getirilmiştir.
[3] Memduh Şevket Esendal sadece bir yazar, romancı değildir, o aynı zamanda Şeflik döneminin CHP Genel sekreteridir. Yâni eserlerinde işlediği temaları bu bakış açısıyla değerlendirmek gerekir.
[4] S.Battal Uğurlu-Selvi Demir, “Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Tekke ve Zaviyeler”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. 6, S. 4, Kış 2013, s. 368
[5] Milli Mücadele’nin beş generalinden biri olan Refet Bale, Münevver Ayaşlı Hanım’a şöyle söyler; “Biz Adnan için Halide’yi adam edecek derken bir de baktık ki, Halide bizim Adnan’ı Yahudi etmiş.“ Mâlûm Halide Edip Yahudi asıllıdır.
[6] Selçuk Çıkla, 1940’lı Yıllarda Düzenlenen Sanat Yarışmaları ve İnönü Sanat Armağanları, s.32
[7] İşte Müslüman zümreleri perişan eden bir kavram daha, mü’min tartışmaz, o, meseleleri salim, olgun bir akıl ve ciddi birikimleriyle müzakere eder. Mü’minin dâvâsı haklı çıkmak değildir; hakkı bulmaktır. Buna hasretiz.
[8] Mahkûm edildiği yerden kaçarken, güneşe çok yakın uçtuğundan, kanatları eriyerek denize düşen bir mitoloji figürüdür.
İlgili Yazılar
Kamusal Alan Kimlerin Alanıdır
Herkesin kabul edebileceği ortak davranış kuralları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen rölatif bir durum mu söz konusudur? İnsan, tüm zaman ve mekânlarda değişmeden kalan bir öze sahip midir? Eğer sahip ise insanın bu özü ahlâklı bir varlık olmasına elverişli midir? İnsan, davranışlarında tamamen özgür müdür? Yoksa insan belli kurallarla sınırlandırılmış mıdır?
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
“Sabit” Ve “Değişken” Bağlamında İslami Yenilenme
Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur. Fakat değişim, dışarıdan topluma müdahil olanları memnun etmek için yapılmaz. Değişimin temel dinamiği, toplumun değişime duyduğu ihtiyaç olmalıdır.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.