Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu kök hatıra, insan olma yolunda bana çok şey öğretti.
Kendime bile zar zor yetişirken; elimin, aklımın, hayallerimin değdiği hemen her yeri kuşatan korkunçluklara ne yapabilirim, ne yapabiliriz? Son zamanlarda kendimi sık sık kötülük ve kötü olma hakkında düşünürken yakalıyorum. Kaba tasniflere aldıracak olsak, birisini öldürmemiş, ciddi yaralamamış, iftirayla hayatını karartmamış, malını mülkünü çalıp çırpmamışsanız kötü değilsiniz. Başa çıkılabilir kaba bir karikatür. Konforumuzu hep bu tip karikatürler besliyor. Oysa kötülük bu kadar kaba; iyilik bu denli değersiz değil. O muhteşem kitapta yazar ya; “teslim olduk deyin, inandık demeyin” diye. Ucundan kıyısından teslim olanlarla sarılmış durumdayız; gönlünün yakıtı iyilik olanlara ara ki rastlayasın.
Bu yazının devamı
223. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Kaybolmak öznenin değişimiyle anlam kazanıyor. Sonuçta herkes bir yerlerde, kimseyi kara delik yutmuyor, uzaylılar kadavra malzemesi olarak kullanmıyor, ecinni taifesiyle pişpirik âlemlerine gömüldüklerini de zannetmiyorum.
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz.
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum.
Kalbin Gördüğünü Hiçbir Güncelleme Silemez
Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu kök hatıra, insan olma yolunda bana çok şey öğretti.
Kendime bile zar zor yetişirken; elimin, aklımın, hayallerimin değdiği hemen her yeri kuşatan korkunçluklara ne yapabilirim, ne yapabiliriz? Son zamanlarda kendimi sık sık kötülük ve kötü olma hakkında düşünürken yakalıyorum. Kaba tasniflere aldıracak olsak, birisini öldürmemiş, ciddi yaralamamış, iftirayla hayatını karartmamış, malını mülkünü çalıp çırpmamışsanız kötü değilsiniz. Başa çıkılabilir kaba bir karikatür. Konforumuzu hep bu tip karikatürler besliyor. Oysa kötülük bu kadar kaba; iyilik bu denli değersiz değil. O muhteşem kitapta yazar ya; “teslim olduk deyin, inandık demeyin” diye. Ucundan kıyısından teslim olanlarla sarılmış durumdayız; gönlünün yakıtı iyilik olanlara ara ki rastlayasın.
Bu yazının devamı 223. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Kaybolmak öznenin değişimiyle anlam kazanıyor. Sonuçta herkes bir yerlerde, kimseyi kara delik yutmuyor, uzaylılar kadavra malzemesi olarak kullanmıyor, ecinni taifesiyle pişpirik âlemlerine gömüldüklerini de zannetmiyorum.
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz.
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.