Dünya hayatı bir imtihan yeridir. İmtihanın çeşitleri içinde zenginlikle imtihan kadar fakirlikle imtihan da vardır. İmtihan için cevap hazırlama gayretinde olanlar başaranlardır. Hazırlıksız sınava girenler kaybetmeyi göze alarak sınava girmişlerdir.
Kabullenilmiş şartlar insanlardaki mücadele duygusunu yok etmiş, pasif razı olma biçimleri ortaya koymuştur. “Ne yapalım kaderimiz buymuş. Dünya müslümana sürgün yeri, malda yalan mülkte yalan var biraz da sen oyalan” gibi telkinlerin arkasına sığınıp atalet üzere yaşayanlar fakirliği yazgı olarak mı görmekteler acaba!?
Bu “gönüllü fakirlik” müslüman aleme pahalıya malolmuş, bu körü körüne razı oluş tedbiri elden bıraktırmış “takdir Allahındır” diyerek varolmanın, varlıklı olmanın takdirinin arkasından koşmayı gereksiz göstermiştir. Göstermiştir de ışıl ışıl parıldayan varlıklardan gözünü alamamış, hasretle ötekinin elindekine bakakalmıştır. Bu tehasür, fakirliğe gönüllü olanı istemeye sürüklemiş, elinin emeğini yeme huzurundan uzaklaştırıp, tembelliğin getirdiği miskinliğe sürüklemiştir.
Zenginlik gibi fakirlik de bir imtihandır bunu biliyoruz. İmtihan cevap vermek için vardı. Hz. Yusuf kıtlık olacağının sinyallerini aldığında plan ve program dahilinde kıtlık zamanlarına çözüm üretmiş, hem kendi beldesine hem de diyar beldelere verme sevincini yaşamıştır. Bereket yıllarını çok iyi değerlendirmiş, varlık zamanlarından darlık zamanlarına yatırım yapmıştır.
Gönül bir kere fakirliği kabul etti mi düşünce olarak da fakirleşiyor. “Ekmeğini taşdan çıkaranlar” diye beğenilen insanlar vardır. En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklilikte olan insanlardır bunlar. Bu beceriye sahip olmak oturarak elde edilen bir meziyet değildir. Hayatın içinde, hayatı tanıyarak ve ona anlam katma çabası içinde olmak lazımdır. Aksi halde toprak var, tohum var, sulayacak ırmaklar var ama başkalarının topraklarından gelecek erzağa muhtaç olan bir toplum oluşur.
Fakirliğe rıza göstermek mü’minler için yakışık olmayan bir durum olsa gerek. Zekât ibadetini yerine getirmek için nisap miktarda bir meblağa sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Karz-ı hasen verebilmek ve Allah yolunda, rızası için, infak edebilmek için mülke sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Kur’an-ı Kerim’de sıkça teşvik edilen bu ibadetleri yerine getirmek için Hz. Yusuf gibi basiret sahibi olması gerekiyor mü’minin. Varlıkla ilişkilerini zaafiyetleri sebebiyle bir zemine oturtamayanlar fakir kalmaya razı olmuşlardır. Bir urganın hesabını veremeyen hamalın hikayesi dolaşır zihinlerde. Zenginler malının hesabını verinceye kadar fakir cennete çoktan yerleşirmiş rivayetleri sitayişle anlatılır meclislerde. Dünyayı fitne ve fesattan koruması gerekenlere bir korku olarak yerleştirilir mal- mülk fesad nedenidir diye. Malı mülkü Allahtan korkmayanlara bırakıp, köşesinde fakirliğine şükrederek adaletin gelmesi için bekleşir durur gönüllü fakir.
Acziyetin sonucu olarak istemeyi çalışmanın zorluğuna tercih eden kişi gönüllüdür fakirliğe. Ekip biçilecek toprağını bırakıp, sadakaya razı olmaktır acziyet. Kendi ülkesinin mahsulünün başka ülkenin çalışkanları tarafından çikolataya dönüştürülmesidir fakirliğe razı olmak. İmar etmeyi bırakıp memur olmaya razı olmaktır fakirliğe gönüllü olmak.
Gönüllü fakirlikten kurtulmanın da elbette yolları ve usulleri var. Yanlış inanç ve algıların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Herkese calıştığının karşılığı varsa daha çalışkan olması gerekiyor mü’minin. Bireylerin fakirlik sorunu zekât ibadetiyle çözülebilecekken, toplumda fakirlik özendiriliyor. Allah’tan gelen mahrumiyet teslimiyeti gerektirirken kulun elleriyle işledikleri yüzünden gelen mahrumiyet cezayı gerektirebilir. Sünnetullahı idrak edemeyen toplumlar fakirliğe gönüllü olmuşlardır. Ömer ibni Abdulaziz, döneminde uyguladığı iktisadi usullerle idaresindeki insanlarda zekât alacak kişi sayısının azaldığı rivayet edilir. Günümüz Müslüman toplumlarında zekât verecek sayısı azalıyor ve zekât alanların sayısında artış oluyorsa birçok şeyin tartışılması gerekiyor. İstihdam kabiliyetlerini yitiren toplumlar zaman içerisinde miskinleşmeye başlıyorlar. Kimileri salt vermeyle rahatlamaya çalışırken kimileri de sadece alarak günü kotarmaya çalışıyor. Düşünce fukaralığına müptela olmuş toplumlar zaman içerisinde köleleştiklerinin farkına varmadan köleliği yaşam biçimi olarak addetmeye başlıyorlar. Vahyin hayat veren yönlendirmelerine kör sağır kesilmenin uzantısı bu hal. Tembelleşen toplumlar zaman içerisinde fakirlik problemine vermenin avuntusuyla lokal çözümler buluyorlar. Bir toplumda asalakların çoğalmasına sebebiyet vermelerinin yarınki nesillerde ne gibi hasarlar meydana getireceğini hesap etmiyorlar sadece vererek vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar.
İslam ve Bilim kitabında Ali Şeriati: “kapitalizm Pazar olmasını istediği ülkelerin bireylerinin tüketecek kadar varlık sahibi olmasını ister üretecek kadar değil” mealinde bir tespitte bulunmuştu. Geldiğimiz zamanlarda ahval bunu doğruluyor. Sürekli bir tüketim çılgınlığı… başkalarının düşünce ağında tükenen, düşünmeyi unutan ve var olma biçimini hep harcamada ortaya koyan bir gidişat..
İyilik yapmayı da tüketiyor bu yapı. Yardım etmenin masumiyetini de tahrip ediyor bu gidişat. Birileri sürekli yakıp yıkacak, bombalarıyla, füzeleriyle tahrip edecek diğerleri hemen acil durum olarak yardım gönderecek.
“ne yani yapılmasın mı, sefalet içinde mi kalsın bu mağdurlar?” bu sorunun cevabı bu itiraz değil. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu mukadder bir sıkıntı mıdır yoksa zalimin yıkıcı elini tutacak gücünü kaybettiği için günah çıkarma kabilinden açılan yaraları kapatma çabası mıdır? Demek batıl hep yakacak yıkacak, diğerleri de hep yara saracak. Pekala ne zaman ayağa kalkacak mazlum coğrafya. Gittikçe yakılan, yıkılan ülkelerin sayısının artması bize başka çözümler üretmemizi salık veriyor.
Elbette açılan yaralar sarılmalı ama bir de yaralar açılmasın diye güç oluşturmalı. Düşman, gücü zayıflamış kişilere saldırma cesaretinde bulunur. Salih olanlar üzerinde bir nufuz oluşturamaz şeytan ve dostları. Bunun için Allah bizden güç hazırlamamızı istemiştir Enfal suresi 60. Ayette.
Bir zamanlar sürgünlerde yaşamış toplumlar ayağa kalkmak, toplanmak için zenginlerine sadece vermemelerini, fakirlerine çalışarak kazanmalarını sağlamalarını, fakirlerine de sadece almamalarını, zenginlerden iş istemelerini, ekip biçmelerini, zorun üstesinden gelmelerini öğütlemişlerdir. Bugün her kuramın her buluşun arkasında yapılan bu nasihatın tutulmasını görüyoruz. Sefaletin bedeli cehalettten dolayı ise cehaleti ortadan kaldıracak yardımlaşmalara hız vermeliyiz. Yemek yapmasını öğretmediğimiz birisine hergün yemek götürmek götüreni bir zaman sonra usandırır, yemeği bekleyeni de miskinleştirir. Batılın yakıp yıktığı ülkelerden geriye kalan sadece viran olan şehirler, yıkılan aileler, sakat kalan bedenler mi? Ya yeni neslin yaşayacakları… bu sorunları hangi kumanya paketleri ve hangi lokal yardımlar çözebilir… Allah aşkına başımızı ellerimizin arasına alıp yeniden düşünelim, yeniden tartışalım, sorgulayalım yaptığımız çalışmaları… çocuğunu yetiştirmekten aciz olanlar için eğitim seferberliği yapalım. Maddi manevi fakirliğe razı olmuş, bunu yazgı bilmiş toplumlara verilecek salt yardım dibi delik havuza boşaltılan su gibidir. Dört başı mamur çalışmalar yapmak için düşünceyi, ahlakı ihmal eden eksik çalışmaları tamamlayanlardan olaalım. Düşünce adamlarımız rotalarını değiştirmesinler ve bütün kurumlar yardım faaliyetine soyunmasınlar. Kimileri de beytul hikme gibi okullar kursunlar. Harcı alem harcamalarla harcanmasın neslimiz, gayretimiz, amelimiz…
Herkes bir birey olarak bir aileye, bir akraba grubuna ve bir topluma aittir. Bu toplulukların beraberce ve huzur içinde yaşayabilmeleri için birtakım kurallar vardır. Her bir topluluk kendi kurallarını koyar ve bireyler bu kurallara uyarlar. En üstte dinî değerler vardır. Herkes hassasiyeti oranında dininin gereklerini yerine getirir. Toplum kuralları dinin değerlerine aykırı olmadığı sürece, birlikte yaşamanın gereği olarak bu kurallara da uyulur. Her ailenin de kendince koyduğu birtakım kuralları vardır. Aile bireyleri ancak bu kurallara uyulduğu takdirde bir arada ve huzurlu yaşayabilirler.
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Adanmak denince aklıma bir metafor olarak ada gelir. Adanmak, ada gibi olmaktır. Dış dünyaya ihtiyaç olmadıkça adadan uzaklaşmamak, gitmemektir. Adada inşa olmak ve adayı inşa etmek demektir. Bunun içindir ki ancak kendini bir inanca ve dâvâsına adayanlar dış dünya ile bağlantılarını kontrol edebilirler. İnsan bir dâvâya inandı mı, onun arındırıcılığını ve felah/huzur vericiliğini idrak etti mi, işte o zaman inancı onun çevresini çepeçevre kuşatır. O inanç ona öyle bir umut, öyle bir huzur verir ki onun uğrunda sarfedeceği her çaba onun için varlık sebebidir.
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz? Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Gönüllü Fakirlik
Dünya hayatı bir imtihan yeridir. İmtihanın çeşitleri içinde zenginlikle imtihan kadar fakirlikle imtihan da vardır. İmtihan için cevap hazırlama gayretinde olanlar başaranlardır. Hazırlıksız sınava girenler kaybetmeyi göze alarak sınava girmişlerdir.
Kabullenilmiş şartlar insanlardaki mücadele duygusunu yok etmiş, pasif razı olma biçimleri ortaya koymuştur. “Ne yapalım kaderimiz buymuş. Dünya müslümana sürgün yeri, malda yalan mülkte yalan var biraz da sen oyalan” gibi telkinlerin arkasına sığınıp atalet üzere yaşayanlar fakirliği yazgı olarak mı görmekteler acaba!?
Bu “gönüllü fakirlik” müslüman aleme pahalıya malolmuş, bu körü körüne razı oluş tedbiri elden bıraktırmış “takdir Allahındır” diyerek varolmanın, varlıklı olmanın takdirinin arkasından koşmayı gereksiz göstermiştir. Göstermiştir de ışıl ışıl parıldayan varlıklardan gözünü alamamış, hasretle ötekinin elindekine bakakalmıştır. Bu tehasür, fakirliğe gönüllü olanı istemeye sürüklemiş, elinin emeğini yeme huzurundan uzaklaştırıp, tembelliğin getirdiği miskinliğe sürüklemiştir.
Zenginlik gibi fakirlik de bir imtihandır bunu biliyoruz. İmtihan cevap vermek için vardı. Hz. Yusuf kıtlık olacağının sinyallerini aldığında plan ve program dahilinde kıtlık zamanlarına çözüm üretmiş, hem kendi beldesine hem de diyar beldelere verme sevincini yaşamıştır. Bereket yıllarını çok iyi değerlendirmiş, varlık zamanlarından darlık zamanlarına yatırım yapmıştır.
Gönül bir kere fakirliği kabul etti mi düşünce olarak da fakirleşiyor. “Ekmeğini taşdan çıkaranlar” diye beğenilen insanlar vardır. En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklilikte olan insanlardır bunlar. Bu beceriye sahip olmak oturarak elde edilen bir meziyet değildir. Hayatın içinde, hayatı tanıyarak ve ona anlam katma çabası içinde olmak lazımdır. Aksi halde toprak var, tohum var, sulayacak ırmaklar var ama başkalarının topraklarından gelecek erzağa muhtaç olan bir toplum oluşur.
Fakirliğe rıza göstermek mü’minler için yakışık olmayan bir durum olsa gerek. Zekât ibadetini yerine getirmek için nisap miktarda bir meblağa sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Karz-ı hasen verebilmek ve Allah yolunda, rızası için, infak edebilmek için mülke sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Kur’an-ı Kerim’de sıkça teşvik edilen bu ibadetleri yerine getirmek için Hz. Yusuf gibi basiret sahibi olması gerekiyor mü’minin. Varlıkla ilişkilerini zaafiyetleri sebebiyle bir zemine oturtamayanlar fakir kalmaya razı olmuşlardır. Bir urganın hesabını veremeyen hamalın hikayesi dolaşır zihinlerde. Zenginler malının hesabını verinceye kadar fakir cennete çoktan yerleşirmiş rivayetleri sitayişle anlatılır meclislerde. Dünyayı fitne ve fesattan koruması gerekenlere bir korku olarak yerleştirilir mal- mülk fesad nedenidir diye. Malı mülkü Allahtan korkmayanlara bırakıp, köşesinde fakirliğine şükrederek adaletin gelmesi için bekleşir durur gönüllü fakir.
Acziyetin sonucu olarak istemeyi çalışmanın zorluğuna tercih eden kişi gönüllüdür fakirliğe. Ekip biçilecek toprağını bırakıp, sadakaya razı olmaktır acziyet. Kendi ülkesinin mahsulünün başka ülkenin çalışkanları tarafından çikolataya dönüştürülmesidir fakirliğe razı olmak. İmar etmeyi bırakıp memur olmaya razı olmaktır fakirliğe gönüllü olmak.
Gönüllü fakirlikten kurtulmanın da elbette yolları ve usulleri var. Yanlış inanç ve algıların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Herkese calıştığının karşılığı varsa daha çalışkan olması gerekiyor mü’minin. Bireylerin fakirlik sorunu zekât ibadetiyle çözülebilecekken, toplumda fakirlik özendiriliyor. Allah’tan gelen mahrumiyet teslimiyeti gerektirirken kulun elleriyle işledikleri yüzünden gelen mahrumiyet cezayı gerektirebilir. Sünnetullahı idrak edemeyen toplumlar fakirliğe gönüllü olmuşlardır. Ömer ibni Abdulaziz, döneminde uyguladığı iktisadi usullerle idaresindeki insanlarda zekât alacak kişi sayısının azaldığı rivayet edilir. Günümüz Müslüman toplumlarında zekât verecek sayısı azalıyor ve zekât alanların sayısında artış oluyorsa birçok şeyin tartışılması gerekiyor. İstihdam kabiliyetlerini yitiren toplumlar zaman içerisinde miskinleşmeye başlıyorlar. Kimileri salt vermeyle rahatlamaya çalışırken kimileri de sadece alarak günü kotarmaya çalışıyor. Düşünce fukaralığına müptela olmuş toplumlar zaman içerisinde köleleştiklerinin farkına varmadan köleliği yaşam biçimi olarak addetmeye başlıyorlar. Vahyin hayat veren yönlendirmelerine kör sağır kesilmenin uzantısı bu hal. Tembelleşen toplumlar zaman içerisinde fakirlik problemine vermenin avuntusuyla lokal çözümler buluyorlar. Bir toplumda asalakların çoğalmasına sebebiyet vermelerinin yarınki nesillerde ne gibi hasarlar meydana getireceğini hesap etmiyorlar sadece vererek vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar.
Düşünme zahmetinde bulunmayan, çalışmanın, ter dökmenin zahmetine katlanmayan toplumların bireyleri muhtaçlıktan kurtulabilirler mi?
İslam ve Bilim kitabında Ali Şeriati: “kapitalizm Pazar olmasını istediği ülkelerin bireylerinin tüketecek kadar varlık sahibi olmasını ister üretecek kadar değil” mealinde bir tespitte bulunmuştu. Geldiğimiz zamanlarda ahval bunu doğruluyor. Sürekli bir tüketim çılgınlığı… başkalarının düşünce ağında tükenen, düşünmeyi unutan ve var olma biçimini hep harcamada ortaya koyan bir gidişat..
“ne yani yapılmasın mı, sefalet içinde mi kalsın bu mağdurlar?” bu sorunun cevabı bu itiraz değil. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu mukadder bir sıkıntı mıdır yoksa zalimin yıkıcı elini tutacak gücünü kaybettiği için günah çıkarma kabilinden açılan yaraları kapatma çabası mıdır? Demek batıl hep yakacak yıkacak, diğerleri de hep yara saracak. Pekala ne zaman ayağa kalkacak mazlum coğrafya. Gittikçe yakılan, yıkılan ülkelerin sayısının artması bize başka çözümler üretmemizi salık veriyor.
Elbette açılan yaralar sarılmalı ama bir de yaralar açılmasın diye güç oluşturmalı. Düşman, gücü zayıflamış kişilere saldırma cesaretinde bulunur. Salih olanlar üzerinde bir nufuz oluşturamaz şeytan ve dostları. Bunun için Allah bizden güç hazırlamamızı istemiştir Enfal suresi 60. Ayette.
Bir zamanlar sürgünlerde yaşamış toplumlar ayağa kalkmak, toplanmak için zenginlerine sadece vermemelerini, fakirlerine çalışarak kazanmalarını sağlamalarını, fakirlerine de sadece almamalarını, zenginlerden iş istemelerini, ekip biçmelerini, zorun üstesinden gelmelerini öğütlemişlerdir. Bugün her kuramın her buluşun arkasında yapılan bu nasihatın tutulmasını görüyoruz. Sefaletin bedeli cehalettten dolayı ise cehaleti ortadan kaldıracak yardımlaşmalara hız vermeliyiz. Yemek yapmasını öğretmediğimiz birisine hergün yemek götürmek götüreni bir zaman sonra usandırır, yemeği bekleyeni de miskinleştirir. Batılın yakıp yıktığı ülkelerden geriye kalan sadece viran olan şehirler, yıkılan aileler, sakat kalan bedenler mi? Ya yeni neslin yaşayacakları… bu sorunları hangi kumanya paketleri ve hangi lokal yardımlar çözebilir… Allah aşkına başımızı ellerimizin arasına alıp yeniden düşünelim, yeniden tartışalım, sorgulayalım yaptığımız çalışmaları… çocuğunu yetiştirmekten aciz olanlar için eğitim seferberliği yapalım. Maddi manevi fakirliğe razı olmuş, bunu yazgı bilmiş toplumlara verilecek salt yardım dibi delik havuza boşaltılan su gibidir. Dört başı mamur çalışmalar yapmak için düşünceyi, ahlakı ihmal eden eksik çalışmaları tamamlayanlardan olaalım. Düşünce adamlarımız rotalarını değiştirmesinler ve bütün kurumlar yardım faaliyetine soyunmasınlar. Kimileri de beytul hikme gibi okullar kursunlar. Harcı alem harcamalarla harcanmasın neslimiz, gayretimiz, amelimiz…
İlgili Yazılar
Din, Toplum ve Aile Kuralları – Özgürlüğün sınırı –
Herkes bir birey olarak bir aileye, bir akraba grubuna ve bir topluma aittir. Bu toplulukların beraberce ve huzur içinde yaşayabilmeleri için birtakım kurallar vardır. Her bir topluluk kendi kurallarını koyar ve bireyler bu kurallara uyarlar. En üstte dinî değerler vardır. Herkes hassasiyeti oranında dininin gereklerini yerine getirir. Toplum kuralları dinin değerlerine aykırı olmadığı sürece, birlikte yaşamanın gereği olarak bu kurallara da uyulur. Her ailenin de kendince koyduğu birtakım kuralları vardır. Aile bireyleri ancak bu kurallara uyulduğu takdirde bir arada ve huzurlu yaşayabilirler.
Yolun Başı
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Adamak Üstüne
Adanmak denince aklıma bir metafor olarak ada gelir. Adanmak, ada gibi olmaktır. Dış dünyaya ihtiyaç olmadıkça adadan uzaklaşmamak, gitmemektir. Adada inşa olmak ve adayı inşa etmek demektir. Bunun içindir ki ancak kendini bir inanca ve dâvâsına adayanlar dış dünya ile bağlantılarını kontrol edebilirler. İnsan bir dâvâya inandı mı, onun arındırıcılığını ve felah/huzur vericiliğini idrak etti mi, işte o zaman inancı onun çevresini çepeçevre kuşatır. O inanç ona öyle bir umut, öyle bir huzur verir ki onun uğrunda sarfedeceği her çaba onun için varlık sebebidir.
Baba
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz? Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.