Çocuklarla bir araya geldiğimde, onlara yüklenen ezberleri yıkamasam bile, şöyle bir sallasam yeter diyorum ve soruyorum: Sizi en çok geliştiren şey ne biliyor musunuz? Çoğunlukla en sevdiğimiz ezberi yineliyorlar ve “kitaplaaaar” ya da “kitap okumaaaaak” diyorlar. Kimi köşelerden benim en sevmediğim ezber olan “ders çalışmaaaaak” nidası yükseliyor. Ben de onların gıcık abisi, tuhaf eşlikçileri olarak onlara uyup “Haaayır,” diyorum “oyun oynamak”.
Ata sporu diye bir şeyden bahsedilecekse o, oyun oynamak olmalı. Savaş bile yetişkinlerin yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları kanlı bir oyun değil mi? Çocukken sağlıklı bir şekilde oyun oynamayanlar, hırsla, rekabetle, bencillikle kötürümleştirilenlerin, büyüdüklerinde; hele de ellerine orantısız bir güç geçtiğinde savruldukları mecburi sapak. Ben gene de sıyrılmak istiyorum kötü örnekten ve tertemiz oyundan, oyun arkadaşlığından bahis açıp safları sıklaştıran kitaba iltica ediyorum.
Beni az buçuk tanıyanlar tefrika müptelası olduğumu bilirler. Bu bilgiyi koltuğumuza sıkıştırdığımızda yolumun neden Jip ile Janneke adlı şaheserle kesiştiğini bulmak işten değil. Hele de çocuk edebiyatının başat ve çılgın örneklerini veren Hollanda’nın, adı kısalmayasıca yazarı Anna Maria Geertrudia Schmidt’in kalemi değdiyse, o kitabın yanında yıllık izne çıkılsa yeridir.
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Sinemada “ötekiler” üzerine düşüncelerin ele alındığı filmlerin ana ekseninde birbirinden farklı dünyaların, olguların, özel durumların derinlemesine analizleri değil, genellemelere dayalı bakış açıları daha çok ön plandadır. Bir film yapılmadan önce, çoğunlukla yönetmenin zihninde kurgulandığı için yapım aşamasında kurguyla ete, kemiğe büründürülür. Çoğu kez gişe kaygısı, ideolojik tutumlar ve siyasal atmosfer, ben-öteki karşıtlığını belirli sabitelere bağlama amacı taşır.
Jip ile Janneke: Arkadaşlık ve Oyunla Güzelleşen Dünyanın Belgesi
Çocuklarla bir araya geldiğimde, onlara yüklenen ezberleri yıkamasam bile, şöyle bir sallasam yeter diyorum ve soruyorum: Sizi en çok geliştiren şey ne biliyor musunuz? Çoğunlukla en sevdiğimiz ezberi yineliyorlar ve “kitaplaaaar” ya da “kitap okumaaaaak” diyorlar. Kimi köşelerden benim en sevmediğim ezber olan “ders çalışmaaaaak” nidası yükseliyor. Ben de onların gıcık abisi, tuhaf eşlikçileri olarak onlara uyup “Haaayır,” diyorum “oyun oynamak”.
Ata sporu diye bir şeyden bahsedilecekse o, oyun oynamak olmalı. Savaş bile yetişkinlerin yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları kanlı bir oyun değil mi? Çocukken sağlıklı bir şekilde oyun oynamayanlar, hırsla, rekabetle, bencillikle kötürümleştirilenlerin, büyüdüklerinde; hele de ellerine orantısız bir güç geçtiğinde savruldukları mecburi sapak. Ben gene de sıyrılmak istiyorum kötü örnekten ve tertemiz oyundan, oyun arkadaşlığından bahis açıp safları sıklaştıran kitaba iltica ediyorum.
Beni az buçuk tanıyanlar tefrika müptelası olduğumu bilirler. Bu bilgiyi koltuğumuza sıkıştırdığımızda yolumun neden Jip ile Janneke adlı şaheserle kesiştiğini bulmak işten değil. Hele de çocuk edebiyatının başat ve çılgın örneklerini veren Hollanda’nın, adı kısalmayasıca yazarı Anna Maria Geertrudia Schmidt’in kalemi değdiyse, o kitabın yanında yıllık izne çıkılsa yeridir.
Bu yazının devamı 215. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
215. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Kardeşlerim
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Timbuktu’da İslamcılık, Şiddetin Estetiği Üzerine
Sinemada “ötekiler” üzerine düşüncelerin ele alındığı filmlerin ana ekseninde birbirinden farklı dünyaların, olguların, özel durumların derinlemesine analizleri değil, genellemelere dayalı bakış açıları daha çok ön plandadır. Bir film yapılmadan önce, çoğunlukla yönetmenin zihninde kurgulandığı için yapım aşamasında kurguyla ete, kemiğe büründürülür. Çoğu kez gişe kaygısı, ideolojik tutumlar ve siyasal atmosfer, ben-öteki karşıtlığını belirli sabitelere bağlama amacı taşır.
Alışverişe devam et