Salman Sayyid, Filistinlilerin trajedisinin İslâm ümmetinin hemen her yerinde bu denli hissediliyor oluşunu Müslümanların yersiz-yurtsuz oluşuna bağlar.[1] Hazanın gelişinin ve bünyan-ı mersus’un inhitatının bilinçaltında oluşturduğu hüznü bir nevi telafi çabasıdır bu dışavurum. Lakin aynı zamanda Müslümanların deneyimleme imkânlarının olmadığı bir hayatın özlemi de görülebilir Filistin örneğinde. “Kemalizm’in İslami-cate[2] dünya sisteminin içini oyduğu”[3] bir zeminde inşa edilen ulus-devletlerde yaşayan ve epistemik sömürgeciliğin nesnesi olan Müslümanlar, epidemik tınısızlığa karşı mücadeleden/mücahededen yoksun kalışlarını da Filistinlilerin insani tınıyı ikame ediş azimlerinde telafi etme imkânı bulurlar. Bu imkân, İslâm coğrafyasının genelindeki kifayetsizliğin karşısına, epidemik tınısızlığa içinde bulundukları bütün “imkânsızlıklara” rağmen karşı koyma cehdiyle meydan okuyabilmenin ümidini ikame eder.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir. Cemil Meriç’in tespitiyle “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün câmileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın.”[4] Yazgımızdan âdeta bir öcüymüş gibi kaçma iştiyakı, mankurtlaşmayı iliklerimize kadar hissetsek de Batı’nın “bizi” hâlâ öteki addettiği gerçeğiyle yüzleştiğimiz anlarda dumura uğrar. Yüzyıllardır devam edegelen Batılılaşma serüvenimizde Cem Özdemir örneğinde olduğu gibi Batı’nın palyaçosu olmadıkça kabul gör(e)meyeceğimizi idrak etmenin çok zor olmadığı bu ortamda kimliğimizin ne olduğuna dair sorgulama imkânları önümüze çıksa da yitirilmiş olanı arayan lakin bir türlü bulamayan kitleler olmanın ötesine geçemeyiz. Bu düzlemde yazgımızdan bir türlü kaçamamak ve mukallitliğin gülünç bir karikatürünü sergilemekten kaçamamak, iğdiş edilmiş kimliğimizin mütenakız tezahürleridir. Bu yüzden Filistinlilerin cesurca sergileyebildiği ben-idraki, bizim açımızdan yitirilmiş olanın bir timsalidir.
Öteki ile sahici bir ilişki üzerinden layıkıyla inşa edilebilecek ve dahi deneyimlenebilecek bir ben-idrakinin yitimi, bütün boyutlarıyla sömürgeleşen bir yaşamın mahkûmu olmanın bedelidir. Ve mezkûr bedelin ödendiği yer de Filistin’den başkası değildir. Bu yönüyle Müslümanların biçareliğinin sessizliği karşısında atılmış bir çığlık olan Filistin dâvası, bize neyi yitirmiş olabileceğimize dair sürekli ilham verir. Lakin sekülerleşmeyle ve nihilizmle sökün eden sonbaharla birlikte rezonansal alanların sessizleştiği bir atmosferde tınısızlığa mahkûm edilmiş Müslüman “bireyler” bu çığlığın haykırdığı hakikati tam olarak idrak edemez. Bunun en temel sebebi bu hakikatin idrakinin sahici bir kimliğe sahip olabilmekle mümkün olmasıdır. Nitekim sahici bir kimliğe sahip olmak ve sömürgeci ve yok edici ötekinin varlığını tüm hakikatiyle idrak etmek, derin bir mukavemet ve mücahede ruhunun neşvünema bulmasıyla nihayet bulur ve Filistin tam olarak bu ruhun mücessem bir abidesidir ve bir türlü hayata geçiremediğimiz tasavvurlarımızın da vücut bulduğu yerdir.
İnsani tınısı silikleşen kişi (biz) için dünya bir Filistinlinin gözünden görünenden farklıdır kuşkusuz. Dünyayı uzun zamandır bir “dâru’l-ahzân” (hüzünler yurdu) olarak görmediğimiz ziyadesiyle aşikâr. Süheyl Ünver’in Amiş Efendi’den naklettiği “Dünya bir ibtila merkezidir.”[5] ifadesi dünya ile kurduğumuz ilişkide bugün aşina olduğumuz bir perspektif değil artık. Bugün duçar olduğumuz hâl daha ziyade Peygamberimizin (sav) ifade buyurduğu üzere bir “vehn” hâlidir. Bir hadis-i nebevîde geçtiği üzere Rasulullah (sav) bir gün: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin başkalarını sofralarına davet ettikleri gibi size karşı savaşmak için birbirlerini davet edecekler.” buyurur. Bu sözün akabinde bir sahabi “Bu o gün bizim azlığımızdan mı olacak?” diye sual edince cevap şöyle olur: “Hayır, aksine o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” Bir başkası bu defa: “Vehn nedir ya Rasulullah?” deyince Peygamberimiz (sav): “Vehn, dünyayı fazlaca sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurur.[6] Bugün dünyayı ne derece sevdiğimiz kişiden kişiye farklılık arz etse de içimizdeki dünya sevgisinin ortalama bir Filistinliden daha fazla olduğunu yahut vehn illetinin Müslüman coğrafyada Filistin haricinde daha yaygın olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.
Cihad kavramı ve şehitlik mertebesi de dünyayla tesis edilen sahih bir ilişkinin tezahürleridir. Dolayısıyla dünyayı fazlaca seven ve ölümü kötü gören bir kişi, insani tınıyı muhafaza etme cehdi olan cihadı ve bunun en büyük şahitliği olan şehitliği de makul bir zeminde mütalaa edemeyecektir. İsmet Özel, Kırk Hadis’te “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” hadisine getirdiği yorumda “Mü’min için dünya tıpkı bir zindan gibi, terk edilmesi hüzün verici olmayan bir yerdir. Dikkat edin: İnsanlar zindandan, hapishaneden ‘kurtuldum’ derler; hapishaneden ‘ayrı düştüm’ demezler.” kaydını düşer.[7] Bugün birçoğumuzun dünyaya bakışı dramatik bir şekilde hadiste ifade edildiğinden farklıdır. Bu yüzden insani tınıyı baskılamaya çalışan Siyonist rejime, kendisine bahşedilen son nefese kadar cesurca karşı koyan ve insani olanı ikame etme çabasının en büyük şahitlerinden olan Yahya Sinvar gibi bir mücahidin cehdi, vehnin kök saldığı bir kalpte asla makes bulamaz. Sinvar’ın ölüme meydan okuyuşu, esasında Özel’in “Mü’minin dünyayı zindan olarak görmesi, dünyanın aslında terk edilmesi gereken bir yer olduğunu bilmesi, daha doğrusu ölümle terk edildiği zaman, asıl alana, aslî bir alana girdiğini biliyor olması anlamına gelir.”[8] ifadelerinde kendine yer bulan bir imanı teyit eder. Yalnızca ölmeden önce ölebilen bir şahsiyetin sergileyebileceği bu metanet, dünyayı yerli yerine koyan sahih bir perspektifi intaç eder. Böylesi duru bir zihinde her şey olması gereken yerdedir; hüzün, keder ve elem ile saadet, mutluluk ve sürur bir aradadır. Bir aradadır, zira ölümü uyanış olarak gören bir idrak bize bulanık görünen birçok mevzuyu billurlaştırır; yemi değil oltayı görür, olanı değil sebebini görür. Bu minvalde Sinvar’ın Siyonist drona son takatiyle fırlatmış olduğu sopa da Musa’nın (as) fırlattığı asa gibi bizi illüzyonu altına almış olan tekno-ekonomik uygarlığın sihrini “iptal eden”[9] ve bize hakikatin ne olduğunu gösteren muasır bir asadan başkası değildir.
Vehnin yerleştiği bir kalpte, yeryüzünde tınısızlığın epidemik bir hâl alışının elemi de yer edinemez.
Elem, elimizle ve dilimizle değiştiremediğimiz bir kötülüğe karşı sadece buğzedebiliyor olmanın bir dışavurumudur.
Bu yönüyle “Biz burada oldukça, yeryüzünde var olduğumuz müddetçe, elemin şiirini yazmaya devam edeceğiz.” mealindeki dizesinde Mahmud Derviş’in bahsettiği elem bütün Müslümanların sahip olması gereken elemi ihtiva eder. Gassan Kenefânî’nin Hüzünlü Portakallar Yurdu’nda zikrettiği, insanlar tarafından fedakârlığı ve hayırseverliğiyle bilinen, yaptıklarına mukabil hiçbir maddi karşılık beklemeyen ve Ramle’nin güzel kabristanına defnedilmekten başka bir emeli olmayan Ebû Osman gibi karakterler hazanın eleminin şiirini yazan şahsiyetlerdir.[10] Oysaki aleni kötücül bir sermayeyi boykot etmeyi dahi adiyattan addeden bir kişi için dünya bir elem yurdu olamaz. Bilakis kapitalizmin “nimetlerini” boykot etmeye katlanamayan mezkûr dimağ, dünyayı bir bahar (yeryüzü cenneti) olarak kurguladığından, yasak ağacın varlığına dahi tahammül edemez. Tınısızlığın girdabına kapılmış böyleleri, kendi heykelini yontabilecekleri bir im(k)ana sahip olamadıklarından, sermaye tarafından âdeta bir kukla gibi yontulup yönetilmeye ve sömürülmeye mahkûm hâle gelirler.
En nihayetinde bütün bu olanlar, yaprakların döküldüğü gamlı bir hazan mevsiminin son demlerinin işaretleridir.
Filistin, hazanın son dökülen yapraklarının yurdudur.
Lakin melankolik bir mevsimde kasvetli bir hüznün yerine deruni bir teslimiyeti ve huzurlu bir kabullenişi görüp taaccüp ettiğimiz bu muazzam belde, her bir yaprak dökümünün bir son değil; aksine, gelecekte yeniden can bulacak bir hayatın mukaddimesi olduğunu kulağımıza fısıldar. Güzün peşine kışın geleceğini biliriz elbette lakin yine de güz, kışın ardından sökün edecek yeni bir baharın filizlerini de içinde muhafaza eder. Uzuun bir süredir deneyimlediğimiz sonbahar mevsimi şiddetini artırdı, Filistin hızlı bir şekilde yapraklarını döküyor ve kış gittikçe yaklaşıyor. Kendimize sormamız gereken soru hiç olmadığı kadar açık: Kışa hazır mıyız?
Kaynakça:
[1] Sayyid, S. Hilafeti Hatırlamak. Vadi Yayınları. 2019, s. 200.
[2] Marshall Hodgson tarafından ortaya atılan “Islamicate” kavramı, İslâm dininin etkisi altında şekillenen, ancak doğrudan İslâm hukuku veya teolojisi çerçevesinde tanımlanamayan tüm kültürel, sosyal, siyasi ve felsefi olguları kapsar. Basitçe söylemek gerekirse, bu terim, İslâm dünyasında tarih boyunca ortaya çıkmış olan ve İslâm’dan ilham almış, fakat doğrudan Allah’ın emri olarak görülmeyen her türlü düşünce, uygulama ve geleneği ifade eder.
“Yenilenme arzumuz ve çoğumuzun şu andakinden daha iyi olmamız hususundaki isteği bize, iş işten geçmediği hakkında düşünme hakkı veriyor. Şüphesiz yenilenmek (yeniden hayata dönmek) için ortada bir yol da mevcuttur. Bu yol görebilenler için apaçık ortadadır. Gerçekleşebilmesi de iki şeye bağlıdır. Bizdeki rûhî yenilginin veya ümitsizliğin bir başka adı olan “bahâne bulma rûhunu” terk etmek; Tam bir azim ve şuurla Resûlullah’ın sünnetiyle amel etmek…”
Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda.
Mehmed Akif
Salman Sayyid, Filistinlilerin trajedisinin İslâm ümmetinin hemen her yerinde bu denli hissediliyor oluşunu Müslümanların yersiz-yurtsuz oluşuna bağlar.[1] Hazanın gelişinin ve bünyan-ı mersus’un inhitatının bilinçaltında oluşturduğu hüznü bir nevi telafi çabasıdır bu dışavurum. Lakin aynı zamanda Müslümanların deneyimleme imkânlarının olmadığı bir hayatın özlemi de görülebilir Filistin örneğinde. “Kemalizm’in İslami-cate[2] dünya sisteminin içini oyduğu”[3] bir zeminde inşa edilen ulus-devletlerde yaşayan ve epistemik sömürgeciliğin nesnesi olan Müslümanlar, epidemik tınısızlığa karşı mücadeleden/mücahededen yoksun kalışlarını da Filistinlilerin insani tınıyı ikame ediş azimlerinde telafi etme imkânı bulurlar. Bu imkân, İslâm coğrafyasının genelindeki kifayetsizliğin karşısına, epidemik tınısızlığa içinde bulundukları bütün “imkânsızlıklara” rağmen karşı koyma cehdiyle meydan okuyabilmenin ümidini ikame eder.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir. Cemil Meriç’in tespitiyle “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün câmileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın.”[4] Yazgımızdan âdeta bir öcüymüş gibi kaçma iştiyakı, mankurtlaşmayı iliklerimize kadar hissetsek de Batı’nın “bizi” hâlâ öteki addettiği gerçeğiyle yüzleştiğimiz anlarda dumura uğrar. Yüzyıllardır devam edegelen Batılılaşma serüvenimizde Cem Özdemir örneğinde olduğu gibi Batı’nın palyaçosu olmadıkça kabul gör(e)meyeceğimizi idrak etmenin çok zor olmadığı bu ortamda kimliğimizin ne olduğuna dair sorgulama imkânları önümüze çıksa da yitirilmiş olanı arayan lakin bir türlü bulamayan kitleler olmanın ötesine geçemeyiz. Bu düzlemde yazgımızdan bir türlü kaçamamak ve mukallitliğin gülünç bir karikatürünü sergilemekten kaçamamak, iğdiş edilmiş kimliğimizin mütenakız tezahürleridir. Bu yüzden Filistinlilerin cesurca sergileyebildiği ben-idraki, bizim açımızdan yitirilmiş olanın bir timsalidir.
Öteki ile sahici bir ilişki üzerinden layıkıyla inşa edilebilecek ve dahi deneyimlenebilecek bir ben-idrakinin yitimi, bütün boyutlarıyla sömürgeleşen bir yaşamın mahkûmu olmanın bedelidir. Ve mezkûr bedelin ödendiği yer de Filistin’den başkası değildir. Bu yönüyle Müslümanların biçareliğinin sessizliği karşısında atılmış bir çığlık olan Filistin dâvası, bize neyi yitirmiş olabileceğimize dair sürekli ilham verir. Lakin sekülerleşmeyle ve nihilizmle sökün eden sonbaharla birlikte rezonansal alanların sessizleştiği bir atmosferde tınısızlığa mahkûm edilmiş Müslüman “bireyler” bu çığlığın haykırdığı hakikati tam olarak idrak edemez. Bunun en temel sebebi bu hakikatin idrakinin sahici bir kimliğe sahip olabilmekle mümkün olmasıdır. Nitekim sahici bir kimliğe sahip olmak ve sömürgeci ve yok edici ötekinin varlığını tüm hakikatiyle idrak etmek, derin bir mukavemet ve mücahede ruhunun neşvünema bulmasıyla nihayet bulur ve Filistin tam olarak bu ruhun mücessem bir abidesidir ve bir türlü hayata geçiremediğimiz tasavvurlarımızın da vücut bulduğu yerdir.
İnsani tınısı silikleşen kişi (biz) için dünya bir Filistinlinin gözünden görünenden farklıdır kuşkusuz. Dünyayı uzun zamandır bir “dâru’l-ahzân” (hüzünler yurdu) olarak görmediğimiz ziyadesiyle aşikâr. Süheyl Ünver’in Amiş Efendi’den naklettiği “Dünya bir ibtila merkezidir.”[5] ifadesi dünya ile kurduğumuz ilişkide bugün aşina olduğumuz bir perspektif değil artık. Bugün duçar olduğumuz hâl daha ziyade Peygamberimizin (sav) ifade buyurduğu üzere bir “vehn” hâlidir. Bir hadis-i nebevîde geçtiği üzere Rasulullah (sav) bir gün: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin başkalarını sofralarına davet ettikleri gibi size karşı savaşmak için birbirlerini davet edecekler.” buyurur. Bu sözün akabinde bir sahabi “Bu o gün bizim azlığımızdan mı olacak?” diye sual edince cevap şöyle olur: “Hayır, aksine o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” Bir başkası bu defa: “Vehn nedir ya Rasulullah?” deyince Peygamberimiz (sav): “Vehn, dünyayı fazlaca sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurur.[6] Bugün dünyayı ne derece sevdiğimiz kişiden kişiye farklılık arz etse de içimizdeki dünya sevgisinin ortalama bir Filistinliden daha fazla olduğunu yahut vehn illetinin Müslüman coğrafyada Filistin haricinde daha yaygın olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.
Cihad kavramı ve şehitlik mertebesi de dünyayla tesis edilen sahih bir ilişkinin tezahürleridir. Dolayısıyla dünyayı fazlaca seven ve ölümü kötü gören bir kişi, insani tınıyı muhafaza etme cehdi olan cihadı ve bunun en büyük şahitliği olan şehitliği de makul bir zeminde mütalaa edemeyecektir. İsmet Özel, Kırk Hadis’te “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” hadisine getirdiği yorumda “Mü’min için dünya tıpkı bir zindan gibi, terk edilmesi hüzün verici olmayan bir yerdir. Dikkat edin: İnsanlar zindandan, hapishaneden ‘kurtuldum’ derler; hapishaneden ‘ayrı düştüm’ demezler.” kaydını düşer.[7] Bugün birçoğumuzun dünyaya bakışı dramatik bir şekilde hadiste ifade edildiğinden farklıdır. Bu yüzden insani tınıyı baskılamaya çalışan Siyonist rejime, kendisine bahşedilen son nefese kadar cesurca karşı koyan ve insani olanı ikame etme çabasının en büyük şahitlerinden olan Yahya Sinvar gibi bir mücahidin cehdi, vehnin kök saldığı bir kalpte asla makes bulamaz. Sinvar’ın ölüme meydan okuyuşu, esasında Özel’in “Mü’minin dünyayı zindan olarak görmesi, dünyanın aslında terk edilmesi gereken bir yer olduğunu bilmesi, daha doğrusu ölümle terk edildiği zaman, asıl alana, aslî bir alana girdiğini biliyor olması anlamına gelir.”[8] ifadelerinde kendine yer bulan bir imanı teyit eder. Yalnızca ölmeden önce ölebilen bir şahsiyetin sergileyebileceği bu metanet, dünyayı yerli yerine koyan sahih bir perspektifi intaç eder. Böylesi duru bir zihinde her şey olması gereken yerdedir; hüzün, keder ve elem ile saadet, mutluluk ve sürur bir aradadır. Bir aradadır, zira ölümü uyanış olarak gören bir idrak bize bulanık görünen birçok mevzuyu billurlaştırır; yemi değil oltayı görür, olanı değil sebebini görür. Bu minvalde Sinvar’ın Siyonist drona son takatiyle fırlatmış olduğu sopa da Musa’nın (as) fırlattığı asa gibi bizi illüzyonu altına almış olan tekno-ekonomik uygarlığın sihrini “iptal eden”[9] ve bize hakikatin ne olduğunu gösteren muasır bir asadan başkası değildir.
Vehnin yerleştiği bir kalpte, yeryüzünde tınısızlığın epidemik bir hâl alışının elemi de yer edinemez.
Bu yönüyle “Biz burada oldukça, yeryüzünde var olduğumuz müddetçe, elemin şiirini yazmaya devam edeceğiz.” mealindeki dizesinde Mahmud Derviş’in bahsettiği elem bütün Müslümanların sahip olması gereken elemi ihtiva eder. Gassan Kenefânî’nin Hüzünlü Portakallar Yurdu’nda zikrettiği, insanlar tarafından fedakârlığı ve hayırseverliğiyle bilinen, yaptıklarına mukabil hiçbir maddi karşılık beklemeyen ve Ramle’nin güzel kabristanına defnedilmekten başka bir emeli olmayan Ebû Osman gibi karakterler hazanın eleminin şiirini yazan şahsiyetlerdir.[10] Oysaki aleni kötücül bir sermayeyi boykot etmeyi dahi adiyattan addeden bir kişi için dünya bir elem yurdu olamaz. Bilakis kapitalizmin “nimetlerini” boykot etmeye katlanamayan mezkûr dimağ, dünyayı bir bahar (yeryüzü cenneti) olarak kurguladığından, yasak ağacın varlığına dahi tahammül edemez. Tınısızlığın girdabına kapılmış böyleleri, kendi heykelini yontabilecekleri bir im(k)ana sahip olamadıklarından, sermaye tarafından âdeta bir kukla gibi yontulup yönetilmeye ve sömürülmeye mahkûm hâle gelirler.
En nihayetinde bütün bu olanlar, yaprakların döküldüğü gamlı bir hazan mevsiminin son demlerinin işaretleridir.
Lakin melankolik bir mevsimde kasvetli bir hüznün yerine deruni bir teslimiyeti ve huzurlu bir kabullenişi görüp taaccüp ettiğimiz bu muazzam belde, her bir yaprak dökümünün bir son değil; aksine, gelecekte yeniden can bulacak bir hayatın mukaddimesi olduğunu kulağımıza fısıldar. Güzün peşine kışın geleceğini biliriz elbette lakin yine de güz, kışın ardından sökün edecek yeni bir baharın filizlerini de içinde muhafaza eder. Uzuun bir süredir deneyimlediğimiz sonbahar mevsimi şiddetini artırdı, Filistin hızlı bir şekilde yapraklarını döküyor ve kış gittikçe yaklaşıyor. Kendimize sormamız gereken soru hiç olmadığı kadar açık: Kışa hazır mıyız?
Kaynakça:
[1] Sayyid, S. Hilafeti Hatırlamak. Vadi Yayınları. 2019, s. 200.
[2] Marshall Hodgson tarafından ortaya atılan “Islamicate” kavramı, İslâm dininin etkisi altında şekillenen, ancak doğrudan İslâm hukuku veya teolojisi çerçevesinde tanımlanamayan tüm kültürel, sosyal, siyasi ve felsefi olguları kapsar. Basitçe söylemek gerekirse, bu terim, İslâm dünyasında tarih boyunca ortaya çıkmış olan ve İslâm’dan ilham almış, fakat doğrudan Allah’ın emri olarak görülmeyen her türlü düşünce, uygulama ve geleneği ifade eder.
[3] Sayyid, S. Age. s. 18-19.
[4] Meriç, C. Umrandan Uygarlığa. İletişim Yayınları. 2013, s. 9.
[5] Sayar, G. A. A. Süheyl Ünver’le Sohbetler. Ötüken. 2021, s. 86.
[6] Ebû Davud, Melahim, 5.
[7] Özel, İ. Kırk Hadis. Tiyo. 2021, s. 30.
[8] Özel, İ. Age. s. 31.
[9] “Musa dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır/iptal edecektir. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez’.” Yunus, 81.
[10] Kenefânî, G. Hüzünlü Portakallar Yurdu. Loras Kitap. 2022, s. 40-47.
İlgili Yazılar
İqrâ: Yenilen insandan yenilenen insana
“Yenilenme arzumuz ve çoğumuzun şu andakinden daha iyi olmamız hususundaki isteği bize, iş işten geçmediği hakkında düşünme hakkı veriyor. Şüphesiz yenilenmek (yeniden hayata dönmek) için ortada bir yol da mevcuttur. Bu yol görebilenler için apaçık ortadadır. Gerçekleşebilmesi de iki şeye bağlıdır. Bizdeki rûhî yenilginin veya ümitsizliğin bir başka adı olan “bahâne bulma rûhunu” terk etmek; Tam bir azim ve şuurla Resûlullah’ın sünnetiyle amel etmek…”
Kelimeler ki Tank Gibi Geçer Adamın Yüreğinden
Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı?
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Yası Tutul(a)mayan ve Yüzü Başkasında Yok Sayılanların Varlığı Üzerine
Toplama kamplarında, yaşadıkları şehirlerde, evlerinde, kişiler şiddet aracılığıyla biçimlendirilerek sistematik bir şekilde öldürülmüşlerdi.