Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda.Mehmed AkifSalman Sayyid, Filistinlilerin trajedisinin İslâm ümmetinin hemen her yerinde bu denli hissediliyor oluşunu Müslümanların yersiz-yurtsuz oluşuna bağlar.[1] Hazanın gelişinin ve bünyan-ı mersus’un inhitatının bilinçaltında oluşturduğu hüznü bir nevi telafi çabasıdır bu dışavurum. Lakin aynı zamanda Müslümanların deneyimleme imkânlarının olmadığı bir hayatın özlemi de görülebilir Filistin örneğinde. “Kemalizm’in İslami-cate[2] dünya sisteminin içini oyduğu”[3] bir zeminde inşa edilen ulus-devletlerde yaşayan ve epistemik sömürgeciliğin nesnesi olan Müslümanlar, epidemik tınısızlığa karşı mücadeleden/mücahededen yoksun kalışlarını da Filistinlilerin insani tınıyı ikame ediş azimlerinde telafi etme imkânı bulurlar. Bu imkân, İslâm coğrafyasının genelindeki kifayetsizliğin karşısına, epidemik tınısızlığa içinde bulundukları bütün “imkânsızlıklara” rağmen karşı koyma cehdiyle meydan okuyabilmenin ümidini ikame eder.Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz...
Bu yazının devamı
216. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur.
‘Kimlik’ meselesi, paradigmal bir değişimin yaşandığı modernite-sonrası dönemde, sosyal ve beşerî bilim çevrelerinin yoğun ilgisine mazhar olmuş bir mevzudur. Genellikle modernite döneminde ‘giydirilmiş kimlikler’ olarak tabir edilen varoluş biçimlerine yönelik itirazlar çerçevesinde şekillenen bu ilgi yoğunluğu, halen de büyük ölçüde devam etmektedir.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda.Mehmed AkifSalman Sayyid, Filistinlilerin trajedisinin İslâm ümmetinin hemen her yerinde bu denli hissediliyor oluşunu Müslümanların yersiz-yurtsuz oluşuna bağlar.[1] Hazanın gelişinin ve bünyan-ı mersus’un inhitatının bilinçaltında oluşturduğu hüznü bir nevi telafi çabasıdır bu dışavurum. Lakin aynı zamanda Müslümanların deneyimleme imkânlarının olmadığı bir hayatın özlemi de görülebilir Filistin örneğinde. “Kemalizm’in İslami-cate[2] dünya sisteminin içini oyduğu”[3] bir zeminde inşa edilen ulus-devletlerde yaşayan ve epistemik sömürgeciliğin nesnesi olan Müslümanlar, epidemik tınısızlığa karşı mücadeleden/mücahededen yoksun kalışlarını da Filistinlilerin insani tınıyı ikame ediş azimlerinde telafi etme imkânı bulurlar. Bu imkân, İslâm coğrafyasının genelindeki kifayetsizliğin karşısına, epidemik tınısızlığa içinde bulundukları bütün “imkânsızlıklara” rağmen karşı koyma cehdiyle meydan okuyabilmenin ümidini ikame eder.Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz...
Bu yazının devamı 216. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Ölüm Üzerine Tefekkür
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
“Sabit” Ve “Değişken” Bağlamında İslami Yenilenme
Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur.
Müslümanın ‘Kim’liği
‘Kimlik’ meselesi, paradigmal bir değişimin yaşandığı modernite-sonrası dönemde, sosyal ve beşerî bilim çevrelerinin yoğun ilgisine mazhar olmuş bir mevzudur. Genellikle modernite döneminde ‘giydirilmiş kimlikler’ olarak tabir edilen varoluş biçimlerine yönelik itirazlar çerçevesinde şekillenen bu ilgi yoğunluğu, halen de büyük ölçüde devam etmektedir.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.